Europa

Etiketler:
Europa

Evet; Avrupa, Europa deniliyor, peki, bu kelimenin kökeninin ne olduğunu hiç merak ettinizmi? Evet, kelime kökeni, antik yunan. Yani; Avrupa, antik yunan’ı kendine maletmiş ve kendi kültürü olarak algılıyor, algılamak istiyor. Antik Yunan’ın birçok objesine sahip çıktığı gibi, Europa yani ismini bile, antik yunan’dan almaktan çekinmemiş. Bunun sonucu olarak da, elbette, bizler, yunan’lıları ikna etmeden, Avrupa arenasında, hiç bir konuda başarı şansına sahip değiliz.

Neyse, buyrun, Europa söylencesine: Europa; Fenike kıralı, Agenor’un kızı. Çok güzel. Tanrıların kralı Zeus, bu kıza gönlünü kaptırır. Günlerden bir gün: Europa, bir ilkbahar günü, babasının sarayından çıkar, arkadaşlarıyla birlikte, Akdeniz güneşinin ılıklığı ile beslenen toprak ananın doğaya armağan olarak sunduğu renk renk ve hepsi birbirinden güzel bahar çiçeklerini toplamaktadır. Kızlar; deniz kıyısına yaklaşınca, çalılıkların arasında, o güne kadar görmedikleri güzellikte bir boğa ile karşılaşırlar. Boğa; sevimli sevimli kızlara bakar. Bakışlarıyla; “niye öyle uzak duruyorsunuz, yaklaşıp sevsenize ” gibi, bir intiba yaratır. Kızlar; hiç korkmadan boğanın yanına gelirler ve o güzelim ipeksi tüylerini okşamaya başlarlar.

Derken; boğa, gelip Europa’nın önüne uzanıp, yatar. Kıza; ” bin sırtıma, seni birçok ülkede gezdireyim ” der. Europa; hiç çekinmeden, biner, boğanın sırtına. İşte, o uysal boğa, birdenbire değişiverir. Yerinden fırlar ve dalıverir denize. Hızla ilerler dalgalar üzerinde. Tüm deniz yaratıkları, saygı duyarlar ona. Europa; o zaman, boğa biçimindeki bu yaratığın, tanrılar kralı Zeus olduğunu anlar.

Zeus, böylece, Europa’yı Girit adasına götürür. Orada gerçekleşir birleşmeleri. Minos, Radamanthys ve Sarpedon isimli, 3 oğulları olur. Minos ve Radamanthys; yeryüzündeki adil davranışları nedeniyle, ruhlar ülkesine, yargıç olurlar. Europa ise; adını verir, Avrupa diye bilinen kıt’aya.

Bugün; Strazburg’daki Avrupa Parlementosu binası önünde, bir boğa heykeli var. Boğanın üzerinde, bir kız oturuyor. Kızın ismi, Europa. Heykelin, Avrupa Parlementosu binası önünde olmasının sebebi ise; AB’nin para birimi Euro’nun isminin de, boğanın üzerinde oturan kız’dan kaynaklanması. Yunanistan’da, 2 euroluk madeni para üzerinde de, aynı figürü görürsünüz. Boğa üzerinde oturan Europa. Ama; hiç akıllarına gelmeyen veya gelipte işlerine gelmeyen bir gerçek var. Europa, bu yazının en başında da belirttiğim gibi; Fenikeli. Yani: Avrupalı değil, Asyalı. Çünkü: onlara göre; Fenike, Asya’da. Hatta; bugünkü haritaya göre, Lübnan’da. Yani: Avrupa, Asya’lı bir kadının ismini taşıyor. Ayrıca; Zeus’un, Europa isimli kızla olan, Girit adasındaki birleşmesi de düşündürücü, sanki bir tecavüz gibi. Yani, hoş olmayan bir birleşme. Ayrıntılı olarak düşününce; Avrupa’lıların bu mitolojiye bu kadar sahip çıkması, Avrupa Parlementosunun önüne heykelini koyacak kadar ve hatta madeni paralarına resmini basacak kadar sahip çıkmaları ilginç. Ama, unuttukları bir şey var. Günümüzde: Asya ile Avrupa arasına ne kadar köprü ve engel koymaya kalksalar da, asırlar önce, Asya ve Avrupa arasında gerçekleşmiş böyle bir efsaneye sonsuz inanmalarını, bugünkü bakış açılarıyla değerlendirdiğimde, anlamak mümkün değil. Yani; Asya’ya borçlu olduklarını düşünmemek elde değil. Öyleki: bu borç listesinde, ilk akla gelenler: barut, kağıt, cebir, astronomi, tıp, hijyen, şehircilik vs. uzayıp giden bir liste olur.

Evet, bunları okuyunca, Avrupanın bir parçası olduğumuzdan şüphenizin kalmaması gerekir, çünkü kullandıkları isimdeki obje, zaten Asya’ya ait. europa1

Aranan kelimeler:

29 Mart 2009
bosluk

Artemis, Diana

Artemis, Diana

Doğumu sırasında, annesinin doğum sancılarından kıvrandığını görünce, Zeus’tan sonsuz bakirelik dileğindu bulunur ve bu dileği kabul edilince, hep bakire olarak kalır.

Birçok sıfatları vardır. Işıldayan’dır. Ay’ın temsilcisidir. Horemoros’a göre: ok atan’dır. Çünkü; okları acımasızdır. Ama, bu oklar, ay ışığının da simgesidir. Avcı Artemis’tir, o. Vahşi hayvanların kraliçesidir.

Güzeldir, ama aynı ölçüde vahşi bir tanrıçadır. Kendisine karşı yapılan saygısızlığı ve ihmali, hiçbir zaman bağışlamaz.

Yunan kralı Agamennon’a kızar; çünkü tanrıçanın kutsal geyiklerinden birini avlamıştır. Troya üzerine yürümek için gemilere binip yelken açtıklarında; rüzgar esmez olur. Gemiler oldukları yerde kala kalırlar. Agamennon’dan avladığı geyiğin yerine, kendi kızını kurban etmedikçe, öfkesi yatışmaz. Agamennon kızını kurban etmeye razı olunca, bu safer tanrıça bir geyik gönderir, geyik kurban edilir ve tanrıça rüzgarları salıverir.

Hiçbir ölümlü erkek, tanrıça’ya el süremez, onu çıplak’da göremez. Eyer, görecek olursa cezaya çarptırılır. Aktion bir avcıdır. Köpekleriyle dağ bayır dolaşır, av peşinde koşar.   Ama, bir gün yolu Artemis’e adanan kutsal bir ormana düşer. Yorulunca, bir ağacın gölgesine oturur. O sırada, yanında perileriyle birlikte, Artemis gelir. Ancak, Artemis’te yorulmuştur ve ormanın kuytu yerindeki göl’e girip, serinlemek ister. Önce; ok ve yayını, sonra ise giysisini çıkarır. Bütün gözlerden uzak olduğunu düşünerek, perileriyle birlikte, çırılçıplak göle girerler. Ama; çok geçmeden, birdenbire bağrışmaya başlarlar. Gölcüğün kıyısındaki adamı, Aktaion’u görürler. Tanrıça; göl’den bir avuç su alır ve Aktion’un yüzüne atar. Genç adam; bir geyiğe dönüşür. Bunun üzerine, yanındaki köpekleri, kolay bir av bulduklarını düşünerek, üstüne atlarlar ve onu parçalarlar. Aktion; bilmeden yaptığı saygısızlığın cezasını, böylece ödemiş olur.

Ephesos Artemis’i ise şöyle anlatılır. Bu Artemis, Yunan Artemis’inden çok farklıdır. Efes Müzesindeki heykellerinde: tanrıça, hep doğurganlığı simgeler. Göhsü; dizi dizi memelerle doludur. Bunlar; onun doğurganlığını simgeler ve Yunan Artemis’inden onu ayıran en büyük özellikleridir. Efes Artemis’i; Anadolu’nun ana tanrıçası Kybele’den sonraki aşamadır. Ona, göhsündeki memelerinin çokluğundan: Polymastos (çok memeli) denmiştir. Tapımı da, Kybele’ye olan tapınımın hemen hemen aynıdır. Efes’te onun adına yapılan, ancak günümüze yanlızca birkaç temel taşı kalan tapınak; dünyanın yedi harikasından biri sayılır.

İncil’in ” Resullerin İşleri” bölümünde anlatıldığına göre: Aziz Paulus; hıristiyanlığı yaymak ve Artemis heykellerine tapınmanın saçma olduğunu belirtmek için yaptığı konuşmalarda; halkın büyük tepkisiyle karşılaşmıştı. Zaten, bu olaydan sonra, Aziz Paulus, Efes’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Yani; Artemis’e duyulan saygının büyüklüğünü düşünün.

Evet; Artemis işte bu. Anadolu’da  büyük saygı duyulan, yüzyıllarca tapınılmış Ana Tanrıça Kybele’nin takip eden aşaması olarak tapınılmış bir tanrıçadır. Zaten; Artemis’in Anadolu’lumu yoksa Yunan kökenlimi olduğu konusunda büyük spekülasyonlar vardır. Ama genellikle, Anadolu kökenli bir tanrıça olduğuna inanılır.

20030612selcukefes-muzesiartemis-heykeli05

Aranan kelimeler:

29 Mart 2009
bosluk

Antik Yunan, Eros

Antik Yunan, Eros

Eros; sevgi anlamına gelir. Aşk tanrısıdır. eros1Küçük ve sevimli bir oğlan biçiminde tasarlanan Eros; sırtında bir çift küçük kanatla gösterilir. Elinde: ok ve yay taşır. Oku’nun değdiği kişiler, aşk ateşinde yanıp tutuşurlar. Hiç kimse, hatta tanrılar bile kurtaramaz kendini, onun oku’nun sihirli etkisinden.

Onun can yoldaşları; Himeros (tutkulu istek) ve Pethos (özlem) dir. Yani: tutkulu istek ve özlem olmadan, aşk olmaz. Pietho (ikna etme)da, Eros ile birliktedir.

Kimi zaman, başında; sevginin simgesi, güllerden yapılmış bir taç taşır. Kimi zamanda, kör olarak gösterilmiştir. Çünkü; ” aşkın gözü kördür ” demezler mi?

Yerde, gökte, denizde; heryerde o vardır. Kimi zaman, bir yırtıcı hayvan üzerindedir. Kimi zaman da, bir yunusun. Bu demektir ki; sevginin gücü, her yaratığı etkisine alır ve  de mekanla sınırlandırılamaz.

Evet; Eros’la ilgili, mitolojik bir tarih turuna çıkalım isterseniz.

Eros, Afrodit’in çocuğu olarak doğduğunda; tanrıların kralı Zeus, onu beğenmez ve Afrodit’e onu başından atmasını söyler. Bunun üzerine, Afrodit; Eros’u bir koruluğa bırakır. Ölmesi için bırakılan korulukta, onu; yırtıcı hayvanlar beslerler. Biraz büyüyünce, kendisine, ağaçlardan yay ve ok yapar. Bunları ilk kez hayvanlar üzerinde dener. Sonrada, bunları, altından yapılma, yay ve ok ile değiştirir.

Bu arada: Eros’un bir de kardeşi vardır. Anteros. Evet, bu kardeş ne yapar; küçümsenen aşkların öcünü alır. Karşı sevgi anlamına gelir.

Evet; yine Eros’a dönelim. Ölümlü, ölümsüz tüm canlılar, Eros’un oklarına hedef olabilecekleri gibi, kendisi de, birgün, hedefi olur bu okların. Ülkelerden birinde; Psykhe adında, eşsiz güzellikte bir kız yaşar. Bu kızın, iki ablası da güzel, ama küçüğün güzelliği bir başkadır. Çevreden bir sürü insan gelir, bu güzel kızın güzelliğini görmek isterlermiş. Öyleki, kızı Afrodit’in yerine bile koymuşlar. Tabii, tanrıça Afrodit; insanların kendisi gibi bir güzellik tanrıçasını bırakıp, bir ölümlüye tapınmalarına çok kızmış. Onun için, oğlunu, bu güzel kızın yaşadığı ülkeye gönderir. Oğlundan; bu güzel kızdan intikam almak için, oklarını; insanların en aşağılığına, en çulsuzuna, en yoksuluna, en çirkinine, yiyecek ekmeği bile bulunmayan birine atmasını ve kıza aşık etmesini ister.

Öte yandan; bizim güzel kızın ablaları evlenmiş ama kendisini hiç bir isteyen yokmuş. Kızın babası kral, Apollon tapınağına gidip, kızının evlenebilmesi için kurbanlar adar. Apollon, kırala şöyle der: ” Kızını giydir, kuşat, çıkar bir dağın doruğuna, oraya bir ejderha gelip alacaktır kızını. Kızının kısmeti o ejderhadır işte” der.

Bu haber üzerine, kral ve kraliçe yas tutup dövünürler. Ama ne yapsalar, mecburen yazgı gerçekleşecektir. Kıza giydirirler gelinliği, takılarını takarlar ve götürürler bırakırlar, bir dağın  doruğuna. Sonrada, ağlaya ağlaya saraya geri dönerler. Kız da ağlar korkusundan.

Derken, yumuşacık bir yel eser ve kızı havalandırıp, doğruca bir çayırlıktaki yemyeşil çimenlerin üzerine götürüp bırakır. Yanıbaşında, suları berrak akan bir pınar. Ormanın tam ortasında. Kız yürür, karşısına bir saray çıkar. Ama öyle bir sarayki, mücevherlerle dolu. Kız, saraya hayran hayran bakarken, kulağına bir ses gelir.” Tüm bu bolluklar senindir, biz hepimiz senin hizmetçileriniz, hangi odayı beğenirsen hazırlayalım sana orayı” der.

Kız; bir tanrının kendini kolladığını sanır. Bir oda seçer ve burada biraz uyur. Sonra; hamama gider ve yıkanır. Herşey güzel ama görünen kimse yoktur. Derken, vakit ilerler, gece olur. Kız, ürke ürke yatağa gider. Yatağa biri gelir, ama o da görünmezlerden ve gün doğarken kızın yanından kalkıp gider.

Bu durum, daha nice geceler sürerek devam eder. Bu arada; kardeşlerinin bir ejderha tarafından götürüldüğünü duyan ablaları, başlarlar ah vah edip ağlamaya.

Kızın görünmez kocası ise, kızı uyararak, ablalarından sakınmasını söyler. Ama, kızın ısrarlarına dayanamaz ve ablalarını kaldıkları saraya davet etmesini kabul eder. Yanlız bir şartı vardır, kız ne olursa olsun, kocasının yüzünü görmeye çalışmayacaktır.

Derken, ablalar saraya gelir. Ablalar, kardeşlerini sağ buldukları için, önce çok sevinirler. Sonra, içlerini bir kıskançlık kaplar. Kızın kocasının kim olduğu hakkında, içlerine büyük bir merak düşer. Kız ise, onlara yalan söyler;” kocasının tüyleri yeni bitmiş, hep av peşinde koşan yakışıklı bir genç olduğunu” söyler.

Ablaların kıskançlığı, bunu duyunca iyice alevlenir. Çünkü. kendi kocaları, yaşlı, hastalıklı kişilerdir. Kendi mekanlarına dönüşlerinde, bu işi iyice kurcalamaya karar verirler.

Aradan zaman geçer. Kız, yine ablalarını özler, zorla onların yine saraya getirilmesini sağlar. Konuşurlarken, söz dönüp dolaşıp yine kızın kocasına gelir. Kız, geçen kez söylediklerini unutur ve kocasından: ” orta yaşlı, kır saçlı, para işleriyle uğraşan bir adam ” olarak sözeder. Bunun üzerine, ablaları iyice işkillenirler. Ablalar: kıza hitaben ” herkez biliyor ki, sen bir yılanla evlendin. Tanrı Apollon da öyle söylemişti zaten. Biz ablalık görevimizi yapalım ve seni uyaralım, sen yinede bildiğini işle istersen ” derler. Bunun üzerine, kız, ablalarına gerçek durumu açıklar. Kocasını hiç görmediğini, yanlızca geceleri gelip gittiğini söyler.

Ablaları kıza akıl verirler. “İki yanı keskin bir hançerle, bir yağ kandili alıp sakla. Kocan olacak o yılan uykuya dalınca, kandili yakar, boynuna indiriverirsin hançeri” derler.

Kız; o gece, kocasını heyecanla bekler, kocası gelipte uykuya dalınca, kandili yakar, hançeri de eline alır, bir de ne görsün. Yanıbaşında yatan kişi; güzellikte kimsenin boy ölçüşemeyeceği, sevgi tanrısı Eros’tur.  Eros; annesinin bu kız hakkında söylediklerini yapmadığı için, gizlenmektedir. Annesinin söylediklerinin aksine, aşk okunu, kendine yönlendirmiştir. Evet: Kız, bir yılan sandığı kocasına hayran hayran kocasına bakarken, Eros uyanır ve kızın tüm ısrarlarına rağmen, uçup gider.

Aranan kelimeler:

28 Mart 2009
bosluk

Antik Yunan, Perseus

Antik Yunan, Perseus

medusa11Argos kralı Akrisios, kahinlerden torununun hem tahtını hem de canını alacağını öğrenir. Bunun üzerine: kimseyle ilişkiye girmesin diye, kızı Danae’yi, yeraltında yaptırdığı, heryanı tunçla kaplı bir odaya yerleştirir. Ama, kız yinede gebe kalır. Kimden: tanrıların kralı Zeus’tan.

Bunu öğrenin kral, kızı ve torununu bir kayığa bindirir ve denize bıraktırır. Dalgalar, kayığı; Seriphoş adasına atar. Bir balıkçı; kayıttaki ana-oğulu bulur ve adanın kralına götürür.

Ada kralı Rohydektes; ana-oğulu, çok iyi karşılar. Onlarla ilgilenir, ama Danae’ye aşık olur. Ama, büyüyen oğul buna engel olur. Kral, bu yüzden oğulu uzaklaştırmak için, ona başarılması çok güç bir görev verir. Oğul Perseus’a ; gidip Medusa’nın kafasını getirmesini ister.

Evet; Medusa, iki kız kardeşiyle birlikte yaşamaktadır. Birer canavar olarak nitelenen bu kardeşlerden, ikisi ölümsüz, Medusa ile ölümlüdür. Medusa: bunun yanında, çok güzel bir kızdır. En güzel yeri ise,  saçlarıdır. Denizler hakanı Poseidon bile, Medusa’yı ister.

Medusa; tanrıça Athena’ya, güzellikte meydan okur.Tanrıça da, bunun üzerine, onun güzel saçlarını, yılanlarla doldurur. Gözlerine de, baktığı kişiyi taşa çevirecek nitelik verir. Bu yüzden, Medusa’yı kimse görmek istemiz.

Neyse, biz tanrılar tarafından sevilen; oğul Perseus’a dönelim. Perseus, üzgün ve öfkeli dolaşırken, Hermes’e rastlar. Hermes: ” üzüntünün nedenini biliyorum, sen son derece güç bir göreve gönderiyor. Bunun için, sana üç şey gerekli. Büyülü başlık, büyülü çanta, bir de kanatlı sandallar. Bunları ise: adları kocakarılar anlamına gelen, Graia’lardan alabilirsin”

Hermes ile birlikte Athana’nında yardımını alan, Perseus; Graia’ları aramaya gider. Bu arada; Hermes, Medusa’nın kafasını kesmesi için, ona keskin bir kılıç verir. Athena’da; göz göze gelme o canavarla, ayna gibi kullan bu kalkanı diyerek,  kalkanını verir.

Perseus, yollara düşer ve Graia’ları bulur. Onlardan, Medusa’nın yerini öğrenir. Sonra; Medusa’nın yaşadığı yere gider. Ayna gibi parlayan kalkanını kullanarak yaklaşır ve Medusa’nın kafasını keser. Perseus; Medusa’nın kesik başını, büyülü çantanın içine koyar. Büyülü başlığı kafasına geçirir ve büyülü sandalla, oradan, kolaylıkla kaçar. Sonra: Athena’nın verdiği kanatlı at Pegasus’a biner ve yola düşer.

Perseus; çantasında Medusa’nın korkunç kafası ile, adaya döner. Medusa’nın kafasını kullanarak, kral Polydektes ve adasını taşa dönüştürür. Sonra, anasını alır ve Argos’a gelir. Torununun geldiğini gören, Akrisios, korkarak kaçar. Ama; kahinin söyledikleri, elbette yerine gelecektir.

Perseus, bir gün, Larissa’da düzenlenen bir yarışmaya katılır. Büyükbabası Akrisios’da izleyiciler arasındadır. Perseus’un havaya fırlattığı bir disk, rüzgarın da yönlendirmesiyle, gidip tam başının üstünde onu vurur ve ölür.

Perseus ise, kahinden haberi olmadığından, istemeden işlediği bu cinayet nedeniyle çok üzülür. Argos’ta kalmaz ve gidip Mykene şehrini kurar.

Evet; Perseus; Argos’ta, Mısır’da, kurucusu olduğu Mykene’de ve Seriphos’ta büyük saygı görmüştür. Ayrıca, bütün Yunan kahramanlarının en ünlüsü ve güçlüsü olan Herakles de, onun soyundan gelmektedir.

Bu yazıyı okurken; Efes antik kalıntılarında ve Anadolu’da diğer birçok yerde gördüğüm Medusa başı kabartmaları aklıma geldi. Medusa başı kabartmalarını, çoğu yerde görmek mümkün. Uzun yıllar; Ege kıyısındaki antik şehirlerde, Medusa’ya inanılmış ve yapılarda, kabartmaları işlenmiş. Sanırım, bunları görünce, bu okuduklarınız aklınıza gelir. Değişik bir kişilik Perseus.medusa1medusa11medusa11

Aranan kelimeler:

28 Mart 2009
bosluk

Kybele, Ana Tanrıça

Kybele, Ana Tanrıça

tanrica11

Anadolu’da yüzlerce yıl inanılmış ve tapınılmış , toprağın simgesi olan ana tanrıça; yanlızca tarımın ve bereketin değil, vahşi doğanın da simgesi olan, yırtıcı hayvanların koruyucusuydu.

Tanrıçanın kutsal ağacı; şimşir ve çamdır. Tanrıçanın bayramlarında çalınan flütler; şimşir ağacından yapılırmış. Çamın kutsallığı ise, Attis’in, tanrıça tarafından bu ağaca dönüştürülmüş olmasından ileri geliyor.

Kybele; yontularında (heykellerinde) yapılı bir kadın biçimi temsil edilmektedir. Yapılı oluşu: onun doğurganlığını simgeler. Ana tanrıça, her zaman, doğuma hazır, büyük karınlı bir kadın biçiminde gösterilmiştir. Bazı heykellerinde ise, başında kule biçiminde bir taç görülür. Bu kulelerin sayılarına göre, tanrıçanın korumasında bulunan kent sayısı temsil ediliyormuş. Zaman zaman da, elinde bir anahtarlıkla görülür. Bu, onun bağrında sakladığı hazinelerin anahtarıdır. O, yazın, bu hazineyi açarak, bol bol verirdi bağrından.

Anadolu’lu tanrıça Kybele’ye ait en ünlü öykü: onun, Attis’le olan aşkıdır. Attis, çok güzel bir delikanlıdır. Kybele, kendi tapınağının bakımını, bu Frigya’lı genç Attis’e emanet eder. Ama bir koşulu vardır. Attis, tanrıçaya, bakir kalma sözü verir ve bu sözünden asla dönmeyecektir.

Zamanla; Attis, bir ölümlüye aşık olur ve çabuk unutur verdiği sözü. Düğün töreni sırasında, Kybele’de gelen konukların arasına karışır. Ama, Attis, tanrıçayı görür ve verdiği sözü hatırlayarak, derin bir vicdan azabı ve bunalım sonucu erkeklik organını keser. Toprağa akan kanlardan, menekşeler biter. Attis, bununla de yetinmez, kendini asmak ve ölmek ister. Ama, tanrıça Attis’in eski sevgilisine acır ve onu bir çam ağacına dönüştürür. Çam kozalakları, Attis’in simgesi olur.

Evet, Frigya’nın ulusal tanrıçası Kybele’nin tapınımı; Frigya’nın en önemli merkezlerinden biri olan; Pessinus’ta sürdürülmüştür. Burası; günümüzün Vatikan’ı gibi, bir din devletiydi adeta. Buranın başında; 2 rahip bulunurdu. Birincisi, tanrıçanın sevgilisinin anısına Attis adını taşırdı. Diğer rahibin ise, yabancı olması gerekliydi. Her iki rahibinde, yine Attis’in anısına, hadım olması şarttı. Tanrıça, burada, gökten düştüğüne inanılan, bir kara taşla temsil edilirdi. Bu tapınağın bugünkü yerini umarım merak ettiniz. Evet, bu tapınak, bugün Eskişehir-Sivrihisar İlçesi yakınlarında. ( Buradaki antik kent kalıntıları hakkında bilgi isterseniz: www.gezi-yorum.net internet sitesinden, bilgi alabilirsiniz.)

Her yıl; 22 Mart tarihinde, Pessinus’ta Kybele onuruna şenlikler düzenlenir. Bu şenlikler sırasında, bir de çam ağacı bulundurulurmuş. Bu şenlikler, rahip adayları için, bir tür tarikata girme törenleriymiş. Töreni yöneten rahip, coşturucu bir müzikle dansa başlar. Gerek bu müziğin, gerekse tam bir kendinden geçiş halinde dans eden rahiplerin, izleyiciler üzerindeki etkileri de büyük olur. Dans ederken, ara sıra da ellerini yere dokundururlar, bu da toprak anadan güç almayı simgelermiş.Derken, kimi izleyiciler de, kendilerinden geçerek, daha önce hazırlanıp yere bırakılmış bıçakları kaptıkları gibi, kendilerini hadım ederlermiş. Efsanenin bu bölümü, elbette hoş değil, ama ismi üstünde efsane. Evet,devam ediyoruz, kesilen parçalar, bezlere sarılıp, büyük bir saygıyla, tanrıçaya ayrılan yeraltı hücresinin toprak tababına gömülürmüş. Bunun, toprağın verimi için döllenmesini simgelediği düşünülürmüş. Cinsel organları kesilen kişiler de, rahip adayı olurlarmış. Evet, insanların kendilerine veya çevrelerine bu tür zararlar vermesi asla onaylanacak bir durum değil elbette, ama antik çağdan bahsediyoruz, insanların düşünce tarzı bu, herne kadar onaylamasak da.

Bu şenlikler sırasında, ana tanrıçaya kurbanlarda sunulur. En değerli kurban ise, dişi domuzdu. Çünkü: dişi domuz, çok çabuk üremektedir. Sabanla, toprak ananın bağrını yararak onun döllenmesini sağlayan boğa da, değerli bir kurban sayılırmış. Keçi de, kurban edilirmiş.

Evet; ana tanrıça Kybele’nin, manevi gücünü, zamanla Romalı’larda keşfeder. Hatta, sahiplenmek isterler. O  devirlerde, Roma’nın karşısında büyük bir güç olarak Kartaca’lılar bulunmaktadır. Romalı’ların Kartacalı’larla çatıştıkları bir dönemde, Roma üzerine, bir taş yağmuru başlar. Kahinler, bunun bir uyarı olduğunu, Kartaca karşısında başarı kazanabilmek için, Kybele’nin Roma’ya getirilmesinin gerektiğini söylerler. Bunun üzerine, tanrıçayı simgeleyen taş, bir törenle gemiye konur ve Roma’ya doğru yola çıkarılır. Ama, gemi Roma’ya varırken, Tiber nehri üzerinde karaya oturur. Bütün uğraşlara rağmen kurtarılamaz. O sırada, tanrıçadan bir ses yükselir. Ancak, kirletilmemiş eller sokabileceklerdir, kendisini kente.

Bunu duyan; Cladia Quinto adındaki bir genç kız, belinden kemerini çözer ve gemiye bağlar, çeke çeke gemiyi Roma’ya getirir. (İnanmadınız demi, hayır, inanın, çünkü adı üstünde efsane) Bu kız, iftiraya uğramış bir Vesta rahibesidir ve koca gemiyi tek başına çekmekle de suçsuzluğunu kanıtlamış olur. Evet, ana tanrıça Roma’ya ulaşır. Sonra ne mi olur? Bizim tanrıça heykeline ne olduğu meşhul ama, tarihi bir gerçek var. Evet, Roma’lılar Kartacalı’ları yener ve tarih sahnesinden silerler. Artık, ana tanrıçanın gücümü, kendi güçlerimi, onu bilmek mümkün değil.

Evet; ana tanrıça, Anadolu’da, yüzyıllar boyunca, inanılmış, tapınılmış bir obje. Şu anda, elbette bu yazılanları okuduğumuzda, günümüz şartlarına kesinlikle çok ters gelen şeyler. Ama; gerçek olan şu ki, her şeyi, bulunduğu ve yaşandığı ortama uygun olarak değerlendirmek gerek. Çünkü; gerek zaman ve gerekse bilim durmadan ilerliyor. O yüzden, bu yazılanları, o günün şartlarında değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü; her şeye rağmen, Anadolu’da yani yaşadığımız bu topraklar üzerinde, geçmişte, yüzlerce yıl, bu yontuya, bu söylencelere inanılmış.

tanrica1

Aranan kelimeler:

28 Mart 2009
bosluk

Hüma Kuşu

Hüma Kuşu

kus1Çin ve Hindistan mitelojisinde önemli bir yere sahip, efsanevi bir kuştur. Eski Türk edebiyatında da sıkça adından söz edilir. Diğer isimleri: devlet kuşu, talih kuşu, cennet kuşudur.  Osmanlı Padişahları tarafından simge olarak kullanılmıştır. “Devlet kuşu” deyiminin karşılığıdır. Padişah’a ait anlamına gelen “hümayun ” sözcüğünde de yer alır.

Uçarken gölgesi kimin başına düşerse, o kişinin , “ya başına devlet kuşu konarak padişah olacağına ya da büyük bir servete kavuşacağına “inanılır.

Hüma kuşu: Kaf dağında, hep havada yaşarmış. Hatta, havada yumurtlar, yavrusu da, yumurta yere düşmeden, içinden çıkarak uçmaya başlarmış. Bu yüzden, bu kuşun ayaklarının olmadığı söylenir. Kemik ve leş yiyerek beslenir, hiçbir yaratığı incitmezmiş. Bu kuşun dirisi asla ele geçirilemezmiş. Çeşitli yazarlar tarafından, hüma kuşu için, “kuşların en şereflisi” denir. Yeryüzünden ve insanlardan uzak durur.

Aranan kelimeler:

28 Mart 2009
bosluk

Altay Türkleri, Yaradılış Öyküsü, Karahan

Altay Türkleri, Yaradılış Öyküsü, Karahan

altay2Evet: Orta Asya’da Altay Türklerinin mitolojisinde, yaradılış ile ilgili iki öykü anlatılmaktadır.
Bunlardan birincisi: Dünya üzerinde her şey “su” iken, yanlızca Karahan, evrensel tanrı vardı. Ama, hiç bir canlı türü yoktu. Bir zaman diliminde, Karahan’ın canı sıkılır ve ” bir insan yaratayım ” der ve yaratır. Ne varki, yarattığı insan, yanlızca suların üzerinde yüzüyor ve uçabiliyordur. Ancak; insan, suların üzerinde yüzmeyi yeterli bulmaz ve belki de, Karahan’la yarışma sevdasına kapılarak, uçarak daha yukarılara çıkmaya başlar.

Karahan, durumu sezer ve yarattığı insanın kanatlarını kırar. Kanatları kırılan insan, suların üzerine düşer ve boğulmaya başlar. Karahan’dan başka, onu kurtaracak yoktur. Sulara gömülmekte olan insan, Karahan’a kendisini kurtarması için yalvarır.

Karahan, bir süre düşündükten sonra, boğulmakta olan insanı kurtarır. Ama, onun uçma yeteneğini elinden alır. Kanatlarını kaybedip suların üzerinde uçamayan insan, yine suya batma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Karahan, bu sefer, insanın oturabilmesi için, yıldızlardan aldığı toprağı, denizlerin üzerine serper ve karaların oluşumunu hazırlar, karalar oluşur.

Bu karaların üzerine, karaçam ağacı diker. Karaçam’ın 9 dalı olur. Karahan, her dalın altında, yine bir insan yaratır. Bu 9 insandan, 9 ırk türer.

Evet; Altay Türklerinin yaradılışa ait ikinci öyküsü de şöyle: biraz önce söylediğim gibi, Altay Türklerinin tanrısı Karahan’ın, bir oğlu var. Adı: Ülgen. Ülgen; insanlar yaratır ama bunların canları yoktur. Bir gün, bir kuzgun kuşu çağırır ve bunu babası Karahan’a gönderir. Ondan; cansız olarak yerde yatan insanlar için can vermesini ister. Karahan; Ülgen’in insanları için, gerekli olan can’ı, kuzgun’a verir. Kuzgun, yola koyulur, bir süre sonra acıkır ve gözüne bir deve ilişir. Fakat, ağzında taşıdığı can yeryüzüne düşer korkusuyla, oradan uzaklaşır. Açlık bu, yine yeryüzünü taramaya başlar. Bir de ne görsün, “at leşi”. Ne varki, yine kendisini tutmasını bilir. Açlığın sınırına gelen kuzgun, bu kez, bir “inek leşi” görür. “Of be ne harika” der demez, açılan ağzındaki can, ormanın üzerine düşer ve ağaçlara dağılır. İşte, çamların; kış ve yaz’ın yani tüm zamanlarda yeşil kalmasının sebebi budur.

Bir süre sonra; yer altı tanrısı Erlikhan, ortaya çıkar. Ülgen’in, yeryüzündeki sarayında, yarattığı insanlar için can beklediğini biliyor. Erlikhan; yavaşça saraya yaklaşır. Ülgen, insan cesetlerini beklemesi için, yanlarına bir köpek koymuştur. Erlikhan, sukünetle köpeğe yaklaşır. Der ki ” saraya girmeme müsade edersen sana kürk veririm ” der. O zamanlar, köpekler de, insanlar gibi çıplaktır. ” Sana öyle bir yemek veririm ki, bir ay açlık duymassın ” Erlikhan, tüm bu vaatleri sonucu, köpeği kandırır ve cesetlerin yanına girmeyi başarır. Cesetlere, kendi canını üfler. ” Bunların hepsi, benim gibi olacak ” der. Cesetler canlanır, bunların yarısı erkek, yarısı kadın olur. Yeryüzünün bütün insanları, bunlardan türer.

İşte, Altay Türk’lerinin günümüze kadar ulaşan yaradılış öyküsü bu. Her ne kadar efsanede olsa, çam ağaçlarının sürekli yeşil kalmasının nedenini öğrenmek ilginç idi.

Aranan kelimeler:

28 Mart 2009
bosluk

Şahmeran

Şahmeran

Şahmeran sözcüğü farsçadır. “Maran” yılan anlamında olup, “Şah” sözcüğü ise “kral” anlamında kullanılmaktadır. Tarsus ve çevresinde, halk Şahmaran sözcüğünü biraz yumuşatarak, Şahmeran olarak kullanmayı benimsemiştir.

Şahmaran figürlü bir yılan, bir ejderhadır. Baş kısmı insan olan ve yılanla insanın birleşmesinden oluşmuş, doğa üstü bir yaratıktır. Yılan figürleri, genelde kötülük v uğursuzluğu anımsatsa da; şahmeran figürü: doğurganlığı, bereketi ve bilgeliği sembolize eder.

Kem gözlerden korunmak için, yaygın olarak kullanılır. Hayat ağacını bekleyen ve Gılgamış Destanında, ölümsüzlük otunu çalandır. Tüm kayıtlarda, dişi olarak geçer. Anadolu’da şahmaran resimleri: özellikle uğur getirsin diye, daha çok genç kızlar ve kadınlar tarafından özellikle yatak odalarına asılır.

Şahmaran konusunda; iki öykü vardır. Bunlardan birincisi: Adana-Ceyhan karayolu arasındaki Yılan Kalesinde geçer. Yılanların kralı şahmeran, Tarsus beyinin kızına aşık olur. Babasından kızı ister ancak kızın babası, kızını şahmarana vermek istemez. Bunun üzerine, şahmaran kızı kaçırmaya karar verir. Güzel prenses, hamamda yıkanırken, şahmaran da, hamamın üstüne çıkıp, onun yıkanışını, kubbe deliğinden gizlice seyreder. Derken, hamamın içine düşer ve prensesin korumaları tarafından, kafası kesilerek öldürülür. Günümüzde, Tarsus’daki eski hamamın göbek taşı, bu yüzden kutsal sayılır. Taştaki lekenin şahmeran’ın kanı olduğuna ve vücudunu buraya sürenlerin, tüm dertlerinden kurtulacağına inanılır. Şahmeran’ın ölümünü kaledeki yılanlar duymaz. Çünkü, duysalar, kaledeki bütün yılanların şehri basıp, bütün halkı sokarak zehirleyeceği ve şahlarının intikamını alacakları düşünülür.

Evet,diğer bir efsaneye göre ise;” Tarsus’ta yoksul bir ailenin oğlu olarak yaşayan ve odunculuk yapan Lokman, bir gün ormanda odun keserken, kır yolunda bir initli duyar. Dönüp baktığında, insan başlı, ak, yılan gövdeli bir yaratık görür. Çok korkar. Yılan:” Ey insanoğlu, benden sakın korkma. Ben yılanların padişahı Şahmeran’ım. Yaralıyım. Bana yardım edersen, bir gün bunun karşılığını mutlaka öderim ” der. Lokman, Şahmeran’ı kucağına alır, söylediği yoldan bir mağara önüne getirir. Yılan, birşeyler mırıldanır, mağaranın kapısı açılır. Burası, eşsiz güzellikte bir yerdir. Mağarayı bekleyen kara yılan, şahmeran’ı sarayına götürür. Şahmeran, kısa sürede iyileşir. Aradan kırk gün geçer. Lokman, artık eve dönmek istediğini söyleyince, şahmeran, gördüklerini kimseye söylememesini tembih eder ve ” ölümüm insan elinden olacak, bunu biliyorum. Öldüğümü duyduğunda yapacağın şeyleri sana tek tek anlatacağım. Sakın unutma, dediklerimi aynen yapacaksın” der. Neyin, hangi hastalığa iyi geldiğini, ilaçların nasıl hazırlandığını bir bir anlatır.

Aradan zaman geçer. Lokman, eve döndüğünde bambaşka insan olmuştur. Tüm zamanını, okumaya, yazmaya ve öğrenmeye ayırmaktadır. Yörenin hükümdarı, Tarsus beyi, ölümcül bir hastalığa yakalanınca, derdinin şahmeranın etini yiyerek şifa bulacağını öğrenir. Bey, Lokman’ı sıkıştırarak, şahmeranın yerini öğrenir ve onu yakalatır. Bu sırada, şahmeran, giderayak, Lokman Hekime son bir iyilik yapar.
Lokman, şahmeranın kendisine anlattığı gibi, cansız gövdeyi üçe böler ve her parçayı ayrı ayrı kaynatır. Parçalar kaynarken, her biri hangi hastalığa iyi geleceğini söylemektedir. Bu sırada, Lokmanın yanına gelen vezir, hasta olduğunu söyleyerek, insanlara olağanüstü güçler veren parçanın suyunu ister. Lokman, vezirin kötü niyetini anlar. Kuyruk suyundan verir ve bunu içen vezir ölür. Gövdenin ikinci suyunu kendi içer. Tarsus kralına ise, gerekli ilacı yapar. İlacı içen;bey iyileşir.

Lokman saraydan ayrılıp, kırda yürürken, birden bütün bitkiler dile gelir. Hangi hastalığa şifa olduklarını söylemeye başlarlar. Okuma yazma öğrenen Lokman, bitkilerden duyduklarının tümünü yazmaya başlar. Böylece, Lokman, daha sonra bütün hastalıklara çare bulmaya başlar ve Lokman hekim olarak anılır. Yani; şahmeran’ın ölümünün ana amacı; insanın sağlık ve şifa bulmasıdır. Hatta, bazı anlatımlarda, Lokman Hekimin, şahmeran ile karşılaşması uzun uzun anlatılır ve şifa veren otların nerelerde olduğunu, Lokman hekime Şahmeran tarafından söylendiği rivayet edilir.

İşte; şahmeran kültürü bu. Hikayenin kaynağının İran’da aranması gerektiği yönünde görüşler ağırlıktadır.

Aranan kelimeler:

27 Mart 2009
bosluk

Çift Başlı Kartal Figürü

Çift Başlı Kartal Figürü

Çift başlı kartal motifine; eskiçağlarda Sümerler ve Hititlilerde rastlanır. Sümerler’de Lagaş kentinin simgesi: çift başlı kartaldır. Onlardan; Akadlara, Asurlulara, Sasanilere ve Bizanslara geçer. Aynı zamanda: Hititlilerde, Büyük krallık döneminde: Hattuşa, Alacahöyük ve Yazılıkaya’da ki kabartmalarda, yine çift başlı kartal görülür.

Anadolu’da durum böyle iken; Orta Asya’da: şamanizm’e göre: yer ile göğün arasındaki çelik kapıyı kartal tutar. İnsanlara gökyüzü ve yeryüzü yolculuklarında; refaket eden varlıklar, kuş şeklindedir. Kartal: kuşlar arasında, ululuk ve yükseklik timsalidir. Bu yüzden; Türkler; kılıç kabzalarında, çift başlı kartal figürü kullanmışlardır.

Çift başlı kartal figürü: ilk kez, MÖ.3000 sonları ve 2000 başlangıcında, mezopotamya’da görülür. Daha sonra ise, bütün Orta Asya’ya yayılmıştır. Daha sonra ise; Anadolu’ya kadar uzanan evrede; çitf başlı kartal, Türk medeniyetleri tarafından, sevilerek kullanılmıştır. Bu kullanımında: pek çok sembolik anlamda yüklenmiştir. Orta Asya’da; çift başlı kartal: nazarlık, tılsım, aydınlık ve güneş sembolü olarak işlenir. Sikkeler üzerinde ise; bazı hükümdarlar arma-sembol, diğer bir kısım hükümdar ise, hükmetme gücünü destekleyen, pekiştiren bir motif olarak kullanılmıştır. Artuklu sikkelerinde ve Anadolu’daki Selçuklu yapılarında kullanılan çift kartal simgesi: surlarda, cami ve medreselerde, saraylarda; koruyucu ve hakimiyet sembolü olarak ve kötü güçlerden koruyucu olarak kullanılmıştır.

Bu arada; çift kartal motifinin, Bizans’lılar tarafından da kullanıldığını görüyoruz. Bu motif, Bizans’ta: devlet ve kilisenin, tek bedende, bir arada tutulup yönetildiğini simgelemekteydi.
14 ncü yüzyıldan itibaren ise, kutsal roma imparatorlarının; hanedan arması, daha sonra ise Avrupa’da soyluluk simgesi olarak benimsenir. Alman, Avusturya-Macaristan ve Rusya imparatorluklarının, devlet armalarında da kullanılır.

Amerika Metropolitan Müzesinde görülen, bir taş oyma çift başlı kartal kabartması; Konya İnce Minareli Medreseden çalınarak götürülmüştür.

Sonuç olarak; çift başlı kartal figürü’nün Orta Asya’dan çıktığı söylense de, Türkler’in Anadolu’ya yerleşmeden önce, Anadolu’da kullanılıyor olması da ilginçtir. Ululuk ve hakimiyeti temsil ettiği kesin olmakla birlikte, çıkış kaynağı konusunda tam bir fikir birliği yoktur. Ama; günümüzde, bir kısım ülkenin bayraklarında da, çift başlıklı kartal figürü kullanılmaktadır.

Aranan kelimeler:

27 Mart 2009
bosluk

Rahip John Efsanesi

Rahip John Efsanesi

Evet, bu önemli bir söylence. Çünkü: Avrupa’da 12 nci yüzyıldan 17 nci yüzyıla kadar, doğruluğuna tamamen inanılmış, ancak gerçekliği ispat edilememiş bir söylence. Batı’lılar, bu efsanenin gerçekliğine öyle inanmışlardı ki, sanırım bizimde bir nebze olsun bu konuda bilgi sahibi olmamız gerekir diye düşündüm ve bunu yazıyorum.

Evet; müslüman ve pagan (putlara tapan) doğu’nun tam ortasında, bir rahip kral önderliğinde, hıristiyan ulus yaşamaktadır. Evet, bu rahip kralın ismi John. Rahip John; son derece varlıklıdır. İçi; altın ve gümüş dolu derelerin ve gençlik çeşmesinin bulunduğu bir ülkenin kralıdır. Elinde, saf zümrütten bir asa taşır. Zengin hazinesinde, tüm bölgeleri görebildiği bir de ayna bulunmaktadır.

Bunlardan; Avrupa’lıların, başlarda haberi yoktu. Ama; rahip John; Papa’ya elçiler gönderdi, mektuplar yazdı. Kendisinin inançlı bir hıristiyan olduğunu, ülkesinde bilinmedik çok çeşitli hayvan ve doğaüstü yaratıklar bulunduğunu, 200 yaşına dek yaşayan insanlar bulunduğunu bildirdi.

Papalık ise, bu ülkenin; Hindistan’da bulunduğu söylendi. Sonra; hayır, Habeşistan’ da dendi. Sonra: Asya’nın merkezinde bulunduğuna karar verildi. Ve, bu hıristiyan güçlerle birleşip, islam ordularını yenmeyi düşündüler. Rahip John’a yardım bahanesiyle, 1217 yılında, 5 nci haçlı seferini başlattılar.

Bu arada, rahip John, İran’lılarla yaptığı ve 3 gün süren savaşı kazanır. Ekbatana şehrini ele geçirir. Sonra, kutsal toprakları müslümanların elinden kurtarmak için, oraya doğru yönelirse de, Dicle nehrinin kabaran suları, buna izin vermez ve ülkesine geri döner.

Bu anlatılanların doğrulanması için, tarihi süreç incelendiğinde; 8-9 Eylül 1141 tarihinde, Karahitaylar, Selçuklu Türk’lerini Semerkant yakınlarındaki Kavtan denilen yerde yenerler. Ancak, Karahitaylar, hıristiyan değildiler.

Evet: Arap tarihçi İzzettin Ali; 1141 yılında, Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in, Harzemşahı Korhan ile savaştığından sözeder. Buna göre: Korhan, savaşı kazanır ve Sencer ile birlikte 100 bin adamını öldürür.Ama: Korhan’ın hıristiyanlığı konusunda da, herhangi bir bilgi ve belge yoktur.

Sonunda. Cengiz Han’ın; rahip John ve ulusunu yok ettiği söylenir. Aslında: 13 ncü yüzyılda, Moğol imparatorluğunu oluşturan kabilelerden, Kereyitler, hıristiyanlığın nesturi mezhebindendiler. Kereyit prensi Tuğrul Han, Cengiz Han ile birlikte, Tatarlara karşı savaşmış, sonra araları bozulunca yapılan savaşta ölmüş, kabilesi de dağılmıştır. Tuğrul Han, o zamanki Avrupa’da rahip John olarak düşünülmüş olabilir. Büyük ün kazanmış ve moğol tehlikesine karşı hıristiyanlığın kurtarıcısı ve koruyucusu olarak büyük rol oynamıştır. Marco Polo; rahip John’u Kereyit hanı Tuğrul ile özdeştirir.

Evet; bunu niye yazdım. Yazının başında belirttiğim gibi, Avrupa’da bu söylentiye, 400 yıl boyunca inanılmış ve çeşitli yazarlar tarafından işlenmiş.
rahip-john1

Aranan kelimeler:

27 Mart 2009
bosluk

Anka Kuşu

Etiketler:
Anka Kuşu

Doğu sanat eserlerinde kullanılan, efsanevi bir kuş figürü. Yunan’cada: Phonix, Phoenix, Farsça’da: Simurg, Siren, Sireng, Arapça’da: Anka (uzun boylu) ve Türkçe’de ise: Simurgu, Anka (zümrüdianka) olarak anılır.

İyi şans ve erdemin simgesidir.

Efsaneye göre: ” Kaf dağlarının tepesinde, abanoz ve od ağacından yapılmış bir yuvada yaşar. Uçtuğu zaman; havayı karartacak büyüklükte ve göz kamaştırıcı parlaktıktaki bir kuş’tur. Hiçbir yere konmaz, yılda bir kez yemek yer, fil’i pençeleriyle kaldıracak kadar güçlüdür. Ayrıca; yumurtası dağ büyüklüğündedir.

Evet; bu mitolojik kuşun, en büyük özelliği ise; güzel kokulu dallarla süslediği yuvasını, daha sonra kendiside içinde iken, tutuşturarak yakması. Ancak; her 500 yılda bir, külelrinden yeniden doğması. Yani; sanırım şöyle düşünülebilir, büyük bir güç, bir gün ortadan kalkıyor, ama kendi küllerinden, aradan geçen süre sonunda, yeniden doğuyor. Çeşit çeşit yorum yapmak mümkün. Hadi, sizde yapın.
ankakusu1

Aranan kelimeler:

27 Mart 2009
bosluk

Osmanlı Tarihi, Piri Reis Haritası

Osmanlı Tarihi, Piri Reis Haritası

Evet; Piri Reis haritası, 1929 yılında, Topkapı Sarayında bir raslantı sonucu bulunuyor. Aslında, 16 parça ama, yanlızca 1 parçası bulunuyor, gerisi hala kayıp. Bulunmasına bulunmuş ama daha sonra, haritayı gören ve inceleyenler, bu haritanın bu ölçüde muhteşem çizilmesinin arkasındaki sır perdesini defalarca aralamışlar ve her defasında, sayısız spekülasyonlar üretilmiş. Öyleki; uzaylılardan, cinlere, kuşlara kadar, haritanın çizimine yardımcı olunduğu hakkında teoriler üretilmiş. Neyse; gerçek olan tek şey şu ki, bu harita, gerek çizildiği anda ve gerekse bugün, geriye dönüp bakıldığında, nasıl çizildiği konusunda hiçbir fikir yürütülemeyen muhteşemlikte bir harita.
Kim çizmiş, Piri Reis kimdir, nasıl çizmiş, haritada neler var, isterseniz gelin bunları kısa kısa inceleyelim.

PİRİ REİS KİMDİR:
Asıl adı: Muhiddin. 1470 yılında, Karaman’da doğmuş. Amcası Kemal Reisin yanında, çocukluğundan başlayarak, bütün Akdeniz’de dolaşır. İspanya seferine katılıp, Cebelitarık’a kadar gider. Akdeniz’de görmediği, ayak basmadığı yer kalmaz. Amcasının ölümünden sonra, 1511 yılında, Oruç Reisin kaptanlarından biri olarak, Mısır’a gider. 1513 yılında, Barbaros kardeşlerle birlikte, Kuzey Afrika’ya ayak basar. Cezayir’in işgalinden sonra, Oruç Reis tarafından, dönemin sultanı, Yavuz Sultan Selim’e gönderilir. Yavuz’dan ” Deniz Albayı ” rütbesini alır. 1533 yılında, Barbaros Hayrettin Paşa, Kaptan-ı Derya olunca, o da Derya Sancak Beyi ünvanını alır. Maalesef, bu büyük coğrafya bilgini; 80 li yaşlarında, idam edilerek öldürülmüştür.

PİRİ REİSİN KİTAB-I BUHRİYYE (DENİZCİLİK KİTABI):
Piri Reis; 14 ncü yüzyılda, en büyük coğrafya bilgini olarak kabul edilmektedir. Büyük eseri, Kitab-ı Buhriyye’yi; yüzlerce harita ve krokiyle zenginleştirmiştir. Bu kitabında: Akdeniz’in bütün sahillerini, adaları, limanları ve kıyılarıyla birlikte tek tek ela almış, bu yerlerin meteorolojisini, iklim ve bitki örtüsü özelliklerini, büyük doğruluk ile kaydetmiştir. 1521 yılında tamamladığı, 4 ciltlik eserini ( her cilt 2000 sayfa) bazı düzeltmeler yaptıktan sonra, 1525 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a sunmuştur. Eserde: Amerika kıtasının keşfinden bahsedilmekte ve dünyanın küre şeklinde olduğu açıkca belirtilmektedir. Eserin aslı: Topkapı Sarayındadır.
Piri Reis, kitabını; Çanakkale Geliboluda Kilitbahir kalesinde yazmıştır. Ve hatta, bugün bile; Gelibolu’da gerek Kilitbahir ve gerekse Çimenli kalelerinin mahzenlerinde, Piri Reis’in haritasının eksik bölümlerinin saklı olduğuna inanılıyor. Hatta; sırf harita değil, Piri Reis’in hazinesinin bile bulunduğu ve yine bu mekanlarda olduğu rivayet edilmekte. Çünkü: Piri Reis’in, son seferinde, üç gemi hazinesinin bulunduğu da, rivayet edilenler arasında. Bu hazinenin ise, Piri Reis’in, idamından önceki bir yıllık süreçte, adeta ofis gibi kullandığı Kilitbahir’de olabileceğini ihtimal verenler çok fazla. Çünkü: Piri Reis, Osmanlı Devletinde donanma komutanlığına davet aldığında, ganimetlerin kendisine, toprak ve vilayet yönetimlerinin ise Devlet-i Aliye’ye bağlanacağı konusunda anlaşma yapmıştı.

PİRİ REİS HARİTASI:
Harita: deve derisi üzerine çizilmiştir. 9 renkte boyanmış olan harika 86 cm. boyundadır. Üst kısmının genişliği 61 cm., alt kısmında ise 41 cm.dir. Haritada izdüşüm tekniği kullanılmıştır. Bir küre üzerine konulduğunda, haritanın, günümüzdekilerle birebir aynı olduğu görülür. Ancak; çizim için, havadan ölçüm yapılmasının zorunluluğu ortaya atılır. Peki: 500 yıl önce, kim yeryüzünün haritasını yapmak üzere, bir uçak kullanmış olabilir ki? Neyse, haritaya dikkatle bakılırsa, haritanın sağ kısmının, boydan boya kopmuş olduğu göze çarpar. Bugün: bu harita parçasının orjinali: Topkapı Sarayındadır.

PİRİ REİS HARİTASININ İÇERİĞİ:
Evet, haritanın en önemli özelliği: keşfinden yanlızca 21 yıl sonra, Amerika kıtasını: sıradağları ve zirveleriyle, kusursuz olarak çizmesidir. Harita 1513 yılında çizildiği için, bir kısım batılı bilim adamı tarafından, haritanın Cristof Kolomba ait olduğu iddia edilmiştir. Bu iddiaların hiçbir dayanağı yoktur. Çünkü: Kolomb, böyle bir harita çizmiş olsaydı, bunun bir örneğini, mutlaka kendi krallığına verirdi.

Ayrıca: Arjantin’den başlayarak, Güney Amerika kıtasının, Antartika’nın bir uzantısı olduğunu ortaya koymuştur. Cebelitarık boğazı, adeta uzaydan görünür gibi çizilmiştir. Haritaya, 22.5 derece eğim verilmiştir. Dünyanın yuvarlak olduğunu: 16 parçalı harita ile ispatlamıştır. Amerika Uzay Bilim Enstitüsü NASA’nın en son yayınlanan dünya fotoğrafları da, yerkürenin 16 genliğine atıf yaparlar.

Atlas Okyanusundaki adaların çoğu, doğru şekilde çizilmiş ve hatta yıldız koordinatları işlenmiştir. Okyanus rüzgarları, bugünkü hava akımlarıyla örtüşür şekilde haritaya işlenmiştir. Rüzgar alınan yönler bile, gemi maketleriyle şekillendirilmiştir. İlk kez, haritada, hayvan ve bitki figürleri kullanılmıştır. O coğrafyaların özellikleri yazılmıştır.

Ancak, yapılan incelemelerde, denizcilik kitabı ve haritalar üzerindeki yazıların, aynı elden çıkmamış olduğu tespit edilmiş. Eserler, aynı kalemden çıkmış. Ancak, çok önemli bir ayrıntı gizli kalmış. Şöyleki, o giz haritaya ün veren Amerika kıtasının hemen yanıbaşında idi. Haritanın, Güney Amerika’yı gösteren kısmında başlayan metinlerde kullanılan Osmanlıca yazı karekterleri, haritanın diğer kısımlarında ve denizcilik kitabında kullanılan yazılar ile uyumlu değildi. Yani: haritaya, ikinci bir el deymiş, tahrifat yapmış veya bu yazılar sonradan eklenmişti. Bir hattatın anlayabileceği fark, haritanın tahrif edildiğine veya haritaya eklemeler yapıldığını gösteriyor.

Peki; neden, haritanın sol tarafındaki yazılar farklı? İlginç olan şu: bu bölümdeki yazılarda; Avrupa denizcileri ve özellikle Kristof Kolomb övülüyor. Yani: övgü ifadeleri var. Ayrıca, bu eklemelerin bir telaş halinde, buraya eklendiği konusunda yaygın görüşler var. Bu eklentilerin ne zaman ve neden yapıldığı ise meçhul. Gelibolu’da, her iki kalede, Piri Reis’in bu denizcilik kitabını yazarken ve bu haritayı çizerken kullandığı hiçbir malzemenin günümüze intikal etmemesi de, ilginç, sır.

Yani: ortada muhteşem bir başarı var, ama beraberinde birçok sır ile birlikte. Haritanın nasıl çizildiği konusunda yeterli bilgi olmaması, sırlar demetinin ortadan kalkmasını engelliyor.

HARİTADAKİ SIRLAR ÜZERİNE VARSAYIMLAR:
Piri Reis’e geniş yer ayıran, Pravda gazetesi: onun haritaları sonucu, 10 bin yıl önce, Antartika’da insanların yaşadıklarını yazdı. Gazete: Şili kıyıları, And dağları ve Afrika’nın o döneme kadar görülmemiş şekilde ayrıntılı haritasının; Piri Reis’in haritasında yer aldığını belirterek, onun haritasında; keşfinden 300 yıl önce Antartika’nın ve 1958 yılında bulunan takımadaların da var” olduğunu yazdı.

Rus tarihçi Sergey Manukov:” Piri Reis’in 1513 tarihinde çizdiği haritanın benzerini hazırlamanın, ancak dünyanın uydudan çekilmiş fotoğrafları ile mümkün olabileceğini söyler. Rus uzman; aslında, haritanın da, fotoğrafa çok benzediğini, sanki bir uydu aracı, çizimi yapılan bölgenin üzerinde dolaşarak, fotoğraflarını çektiğini düşünür. Özellikle; Güney Yarımkürenin, inanılmaz ayrıntılı olduğunu söyler. Ayrıca; Piri Reis’in, trigonometri bilmeden, böyle bir harita hazırlamasının da olanaksız olduğunu söyler. Halbuki, trigonometri, 18 nci yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır.

Evet, çok popüler bir iddiada şu idi: İsviçre’li yazar Erich Von Daniken, 1968 tarihinde yazdığı ” Tanrıların Arabaları ” kitabında, haritanın uzaylılar tarafından çizildiğini iddia eder.

Belirtmek istediğim son iddia ise, haritanın Peygamber tarafından çizildiği. Rus ve İngiliz bilim adamları, Türk denizcilik tarihinin önemli isimlerinden Piri Reis’in çizdiği haritada yer alan Antartika kıtasında, Milattan önce yaşamış bir uygarlığın izlerini, yaptıkları araştırmalar neticesinde doğrulamışlardır. Akıllara takılan soru, Piri Reis’in 500 yıl önce, bu bilgilere nasıl ulaştığı? Çok eski uygarlıklara ait haritaların, Piri Reis’in eline geçtiği ve bu haritalardan yola çıkarak, kendi haritasını çizdiği öne sürülüyor. Ama; kanıt yok.

Ünlü denizci, kaleme aldığı kitabında, bu kadar ayrıntılı haritayı, Süleyman Peygamberin çizdiğini ve ondan kendisine intikal ettiğini söylüyor. Hazreti Süleyman’ın ise, haritayı kuşlara ve cinlere çizdirdiğini söyleniyor.Çünkü; harita, bundan 500 yıl önce, kuşbakışı olarak çizilmiş. Ancak, Piri Reis, yine kitabında, Süleyman Peygamberden söz ederken, onun yanlızca haritaların piri olduğunu yazar. Evet; giz yani sır yine çözülemiyor.

SONUÇ:
Evet; bu haritalar nasıl çizildi. Yoksa; uzaylılar gelip, Piri Reis’i bir uçan daireye bindirip, dünya üzerinden, bu çizilen yerleri mi gösterdiler? Hayır. Asla, gösterseler bile, bu yerlerin, bu ölçüde hassasiyet ve titizlikle çizilmesi bence mümkün değil. Peki,nasıl? İşte bu sorunun yanıtı sanırım, Gelibolu’da.

Evet, Piri Reis’in sırları, Gelibolu’da saklı. Çünkü: uzun yıllar, bu iki kalede yaşadı. Araç, gereç, gözlem odası, eşya ve eserleri hep bu merkezdeydi. Burası, onun kara kutusudur. Ayrıca, mirasını bırakacağı bir varisi de yoktu.Bu nedenle: bence, gerekli tedbirler alınarak, gerek Kilitbahir ve gerekse Çimenlik kalelerinde, resmi kurumlar tarafından araştırma yapılmalı ve birşeyler elde edilmeye çalışılmalıdır. Böylece, bu büyük coğrafya bilgininin sırlarına belki ulaşılabilir. Hoş, ulaşılamasa da, bu insan, bizim geçmişimizden gelen bir insan, onun yaptığı ve coğrafya bilimine sunduğu bu muhteşemliklere sahip çıkmalıyız. Yoksa; Avrupalı bilim adamları; ürettikleri teorilerle, bu haritaların mahreçleri konusunda yarattıkları spekülasyonlarla, yakın zaman sonra, bu haritalardan Piri Reis’in ismini silerlerse şaşırmayın.

Aranan kelimeler:

27 Mart 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti