Ankara cinayeti

Ankara cinayeti

Tarih: 16 Ekim 1945.

Ankara şehrinin en yoğun semti olan Ulus ve Samanpazarı. Burada: Doktor Neşet Naci Arzan, kendine ait muayenehanesinde; 7 kurşunla vurularak öldürülmüş olarak bulunur.

Cinayetin: görgü tanıklarına göre: dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay tarafından işlendiği öne sürülmektedir.

Ancak, cinayetin ertesi günü: Reşit Mercan isimli bir kişi, polise başvurur ve cinayeti kendisinin işlediğini söyler. Reşit Mercan: babası ölmüş, mütevazi bir ailenin çocuğudur. Verem hastası olduğunu ve gerekli tedavisini yapmadığı için doktoru öldürdüğünü söylemektedir.

Ancak: Ankara Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, tanık olarak dinlenen, dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay; aynı evi paylaştığı Reşit Mercan için, cinayet silahını kendisinin temin ettiğini söyleyince, olayın seyri değişir ve insanların dikkati, bu kez, onun üzerine yönelir. İlk anda: “Reşit’in, kendisinden korunma için bir silah temin etmesini istediğini ve bunun üzerine, kendisine aldığı silahı, Reşit’e verdiğini, cinayet işleyeceğini tahmin etmediğini” söyler. Ancak: yine de birçok soru işareti ortaya çıkar.

Neden, bir Genelkurmay Başkanının oğlu, silah temin ederek ev arkadaşına verir ve onun cinayet işlemesine sebep olur? Basın bu işin peşini bırakmaz. Dönemin ünlü bir gazetecisi olan Mehmet Sait Esen; cinayetin 100 bin lira para karşılığında, Reşit Mercan tarafından kabullenildiğini ve bu konudaki arabuluculuğun, Vali Nevzat Tandoğan tarafından yapıldığını öne sürer.

Hatta: Reşit Mercan, polise teslim olduktan hemen sonra, Ankara Valilik binasında Vali ile görüşmüş, ancak bu görüşmeden neler konuşulduğu konusunda, ne kendisi ve ne de Nevzat Tandoğan herhangi bir açıklamada bulunmamışlardır. Ancak, bir diğer gerçek, Nevzat Tandoğan, valilik yaptığı süre içinde, sürekli olarak, Ankara şehrindeki adli olaylarla yakından ilgilenmiştir. Evlerdeki basit hırsızlık olaylarından, kaçak inşaat girişimlerine kadar her türlü kanunsuzlukla yakından ilgilenmiş, hatta şehirde sarhoş dolaşanlara bizzat müdahale etmiştir. Yani, bu görüşmeyi, özel bir durum olarak betimlemek mümkün olmamaktadır. Çünkü, birçok sanığı, makamına getirmiş ve mahkemeden önce kendileriyle görüşmüştür.

Bu arada devam eden yargılama: bir ara, Reşit Mercan, cinayeti kendisinin değil, Kazım Orbay’ın işlediğini öne süren ifade vermiş olmasına rağmen, mahkeme, kararda, Reşit Mercan için 20 yıl ve cinayet silahını temin ettiğini itiraf eden Haşmet Orbay için 1 yıl hapis cezasına hükmeder.

Ancak, biraz önce de söylediğim gibi, basın bu işin peşini bırakmaz ve duruşmalarda, Reşit Mercan’ın çelişkili ifadeleri göz önüne alınarak, Yargıtay tarafından, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin bu kararı bozulur. Hatta: Yargıtay, davayı, Bolu Ağır Ceza Mahkemesine yönlendirir. Çünkü: cinayete bir şekilde karıştığı düşünülen Nevzat Tandoğan’ın, Ankara Valisi olması ve davayı etkileyebileceği düşünülmektedir. Özellikle davaya ölen doktorun çocuğu adına müdahil olarak katılan ünlü avukat Hamit Şevket İnce: davanın Ankara valisi ve Savcısı tarafından çarptırılmak istendiği hakkında sürekli olarak çeşitli iddialar ileri sürmektedir.

Bu iddialar arasında, bir ara: Ankara Savcısı Kemal Bora tarafından yapılan bir davranış gündeme getirilir. Söylenenlere göre: Savcı Kemal Bora: soruşturmanın ilk aşamasında, Reşit Mercan’ın önce kızkardeşi ve daha sonra annesini yanına çağırmış ve kendilerinden, mahkemede: “öldürülen doktorun metresi” oldukları yönünde ifade vermelerini istediği iddiası ortaya atılmıştır. Söylenenlere göre, Reşit Mercan, bunun üzerine doktoru öldürmüş olacaktır.

Bolu Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan duruşmalar için, Ankara valisi Nevzat Tandoğan, tanık sıfatıyla çağırılır. Çağırıldığı gün mahkeme salonuna gelen Tandoğan, uzun süre bekletildikten sonra, birçok gazetecinin huzurunda, duruşma salonuna girer. Mahkeme başkanı, sorularını, tanık sıfatındaki Tandoğan’a; sanki “devrin değiştiğini” ifade edecek tarzda, abartılı ve gayet sert bir üslupla sorar. Elbette, bu tavırlar, Nevzat Tandoğan’ın üzülmesine neden olur. Ama yine de, duruşmalarda bir kısım gerçekler ortaya çıkar.

Bunların başında; Ankara Valisi olarak görev yapan Nevzat Tandoğan’ın; Haşmet Orbay ile, Robert Kollej’den okul arkadaşı olmasıdır. Bu nedenle, Haşmet Orbay’ın ev arkadaşı Reşit Mercan tarafından, cinayetin kabullenilmesi için, çok büyük baskılar yapıldığı ve bunun üzerine, Haşmet Orbay’ın cinayeti üstlendiği öne sürülür.

Bu sırada: Ankara Mahkemesinin kararını, Yargıtay’da bozduran ve gelişmelerin Nevzat Tandoğan aleyhine sürmesine neden olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan, 1946 yılında, duruşmalar sürerken, Ankara’da, otomobili içinde, faili meçhul şekilde ölü olarak bulunur.

9 Temmuz 1946 tarihinde, Ankara’nın 17 yıllık valisi ve aynı zamanda Belediye Başkanı Nevzat Tandoğan; Bolu Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya çağırılır. Burada: hiç ummadığı bir durumla karşılaşır, çünkü: mahkeme, kendisini “cinayeti kasten örtbas etmekle” suçlamaktadır. Bunun üzerine, Nevzat Tandoğan: mahkeme hakimlerine bağırmaya başlar ve “ Beni buraya tanık olarak çağırdınız, bakıyorum da, sanık yerine koymaya başladınız. Ben buraya tanık olarak geldim, sanık olarak değil”

Bu olaydan sonra: herkes, Vali Nevzat Tandoğan’a, farklı gözle bakmaya başlar veya kendisi öyle düşünmektedir. Hatta: dönemin Adalet Bakanı Ali Rıza Türel ile yaptığı görüşmede söylediği iddia edilen şu sözleri öne çıkmaktadır. “Bana mahkeme, suçlu gibi davranıyor. Ben Ankara valisiyim, bu duruma düşecek adam değilim.”

Akşam, Ankara’daki evine döndüğünde, kendisine yapılan bu suçlamanın sıkıntısıyla bunalıma girer ve gerek duruşmalardaki gelişmeler ve gerekse Fahrettin Karaoğlan’ın ölümündeki şüphelerin kendi üzerine yoğunlaşması üzerine, tanık durumundan, sanık durumuna düşen Nevzat Tandoğan; 9 Temmuz 1946 tarihinde, intihar eder. Ancak, intihar sebebinin: bir “onur” meselesi mi, yoksa duruşmalarda ortala çıkan “arabulucuk” hadisesi mi, bu hiçbir zaman anlaşılamamıştır.

Yine, olay üzerine, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay, istifa ederek görevinden ayrılır.

Bolu Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmalar, yaklaşık 3 yıl sürer. Duruşmalar sonucunda, Haşmet Orbay: cinayet işlemekten 18 yıl ve daha önce cinayeti üstlenen ev arkadaşı Reşit Mercan, cinayete yardımcı olmaktan 9 yıl hapis cezasına çarptırılır.

Olayın seyri bu şekilde olmuştur. Gelelim olayın nedenleri hakkında yürütülen tahminlere ki, bunlar asla kanıtlanmış ve sonuçlanmış araştırmalar değildir.

1945 yılında: Tito liderliğindeki Yuğoslavya ülkesindeki Bosnalı Müslümanlar için, yardım paraları toplanmaktadır. Bu toplanan ve miktarı bilinmeyen yardım paraları hiçbir zaman yerine ulaştırılamamış ve akıbeti meçhul olmuştur. Ankara cinayetinde muayenehanesinde öldürülen Doktor Neşet Naci Arcan: aynı zamanda, S.S.C.B. Ankara Büyükelçiliği doktoru olarak da görev yapmaktadır ve genel siyasi görüşü nedeniyle, Yuğoslavya ülkesinde, Tito’nun egemenliğinin etkinliğini kabullenmektedir. Yani: Bosnalı Müslümanlara toplanan paralar; gerek siyasi açıdan ve sanırım gerekse maddi açıdan gönderilmek istenilmemektedir. Ancak: elbette, bu durumda, böyle bir paranın paylaşımı, bu parayı bilenler arasında sorun yaratacaktır. Toplanan paraların, doktor tarafından muhafaza edildiği öne sürülmüştür.

Cinayeti işleyen Neşet Orbay’ın, aynı dönemde casusluk faaliyetleri içinde bulunduğu ve bir şekilde bu miktarı belli olmayan paradan haberi olduğu, paranın paylaşımında sorunlar bulunduğu; en büyük muhtemel neden olarak düşünülmektedir.

Son bir not: aynı dönemde, İstanbul’a gelen ünlü yazar Agatha Cristi: bu cinayet ile ilgili olarak bilgi toplamıştır. Tüm bunlar, olayın birçok yönü bulunduğu konusunda, minik ayrıntılar olarak değerlendirilebilir. Ben şahsen: bu olayın altında yatan gerçeğin: cinayetin işlenmesi açısından temelde; para ( günümüze kadar olan süreçte, toplanan bu paranın miktarı ve akibeti öğrenilememiştir) olduğu, paranın paylaşımında sorun yaşandığı düşünülebilir. Peki: cinayette Nevzat Tandoğan’ın rolü derseniz? Bence: Nevzat Tandoğan, bu olaya iki şekilde girmiş olabilir. Birincisi: yine paranın paylaşımı, ikincisi ise: Ankara şehrindeki otoriter yapısı, hukuki ve siyasi olaylara olan yaklaşımı, aşırı ilgisi ve olaya karışanın Genelkurmay Başkanının oğlu ve kendi okul arkadaşı olması nedeniyle, duygusal bir yardım etme içgüdüsü olabilir.

Yine de, sonuç yani son yargı: gerçekçiliği kanıtlanamamış tüm bu yargıların yanında: siz okurların özgür ve bağımsız yargısıdır.

Aranan kelimeler:

4 Mayıs 2012
bosluk

Tunalı Hilmi

Tunalı Hilmi

Başkent Ankara’da yaşayanlar veya yolu düşüp te, buralarda bir süre kalanlar: büyük ihtimalle, Kızılay ile Çankaya arasında, Ankara’nın belki de merkezi sayılabilecek veya merkezi sayılmasa da, birkaç merkezi yeri ve özellikle şehrin marka otellerini barındıran bu semtine mutlaka gitmişler, buradan geçmişlerdir. Yani: Ankaralı olup ta “Tunalı Hilmi Caddesini” bilmeyen, sanırım az sayıdadır. Caddesi olduğu kadar, hemen köşesindeki yani başlangıç noktasındaki bir parkı ile de, Ankaralılar tarafından bilinir. Evet “Kuğulu Park”, hani son yıllarda nispeten yol yapım çalışmaları nedeniyle küçülse de, hala içindeki küçük havuzda salına salına yüzerek, gelen ziyaretçilerin ilgisini çeken güzel park.

Ben, her gün araba ile geçtiğim, Tunalı Hilmi Caddesinin isminin geldiği “Tunalı Hilmi” denen kişiyi merak ettim ve bir araştırma yaptım. Kimdir, nedir, buraya ismi verilecek kadar önemli bu şahsın özelliklerini araştırdım ve buyurun, aşağıda bu konuda, kısa-öz bir yazı, sizleri aydınlatacaktır.

Hilmi Bey: 1871 yılında, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan “Eskicuma” şehrinde doğar. Şehir, Tuna nehri kıyısında olduğu için, sonraki yıllarda, Hilmi Bey’e “Tunalı” lakabı takılır ve Tunalı Hilmi olarak anılmaya başlanır. Hilmi Bey; 1877 yılı Osmanlı-Rus savaşı nedeniyle, ailesiyle birlikte İstanbul’a göçerler. Ancak, İstanbul’da babasının görevi nedeniyle fazla kalamazlar ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dolaşırken, Hilmi Bey: askeri okula girmeye karar verir.

Önce: Fatih Askeri Rüştiyesi, ardından Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi ve takiben Gülhane Askeri Tıbbiyesinde eğitim görmeye başlar. Aynı dönemde, II. Abdülhamit’in Sultan olduğu çalkantılı dönem yaşanmaktadır. Bu dönemde: Hilmi Bey ve arkadaşları, “Teşvik” isimli bir el yazması gazete çıkararak, dönemin yönetimini eleştirmeye başlarlar. Yine aynı dönemde, Hilmi Bey: “İttihat-ı Osmani Cemiyeti” ne üye olur. Ancak: Osmanlı yönetimi cemiyetin faaliyetleri ve üyeleri hakkında bilgi sahibi olunca, üyeler, ülkenin çeşitli yerlerine sürgüne gönderilmeye başlanır. Bunun üzerine, Hilmi bey, bir kısım arkadaşı ile yurt dışına kaçar ve kendisi İsviçre-Cenevre şehrine yerleşir.

Cenevre şehrinde: Cemiyetin Cenevre şubesini kurar. Hatta: 1896 yılına gelindiğinde, Cemiyetin yani “İttihat ve Terakki Cemiyeti” nin genel merkezi, Cenevre şehrine taşınır. Bunun üzerine, Cenevre şehri, Jön Türklerin merkezi haline gelir. Hilmi Bey: bu dönemde, büyük bir direnişçi olarak, Osmanlı yönetiminin gündemindedir. Osmanlı yönetimi: kendisinin bu direnişini kırabilmek için, ülkede bulunan babası ve kardeşlerini çeşitli yerlere sürgüne gönderir ve babası, bu sürgün sırasında ölür. Hilmi Beyin, Osmanlı yönetimine karşı kini iyice büyür. Ancak, ekonomik sıkıntılar Hilmi bey ve arkadaşlarını olumsuz etkiler ve yayın organlarının yayınlarını kesmek karşılığında Osmanlı yönetimiyle anlaşarak, Avrupa’daki çeşitli yerlerde elçilik görevlerine atanırlar. Hilmi bey de, bu sırada Madrit Büyükelçiliğine atanır. Yine de içindeki direniş ruhu durulmaz ve Osmanlı yönetimi aleyhindeki hareketlerine devam eder. Bu davranışları yönetim tarafından öğrenildiğinde ise, elçilikteki görevinden alınır.

Zamanla, II Meşrutiyet ilan edilir ve Abdülhamit tahtan indirilir. Bunun üzerine, diğer direnişçiler gibi, Hilmi bey de İstanbul’a döner. Çeşitli yayın organlarında yazılar yazar. Ülkenin çeşitli yerlerinde “kaymakamlık” görevlerinde bulunur. 1919 yılı öncesinde, Bolu mebusu olarak, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na girer. Ancak: 1920 yılında İstanbul işgal edilip, meclis çalışamamaya başlayınca, İstanbul’dan ayrılıp, Anadolu’ya geçer.

Bu sırada, Ankara’da kurulan, TBMM ne, Bolu milletvekili olarak katılır.

1’nci dönem milletvekili olarak görev yaptığı bu yıllarda, Meclis’te: kadın hakları, Türkçenin kullanılması, kadın hakları, işçi hakları gibi konularda, o dönemin, bağnaz ve sıkıntılı ortamında, konuşmaları ile ortamın sık sık gerilmesine neden olur.

Düzce ayaklanmasının bitmesinde etkin rol oynar. Fransızlar tarafından, Karadeniz Ereğlisi’nin işgal edilmesine karşı yapılan eylemlerde, başrolde, yine Hilmi bey görülür. Daha önce, Ereğli kaymakamlığı yaptığı için, gerek bölgeyi ve gerekse bölge halkını çok iyi bilmektedir. Ereğli maden işletmelerinde çalışan işçilere, bir kısım sosyal hak sağlanması için girişimlerde bulunur. Meclis çalışmaları sırasında, Arapça olan bir hutbeyi Türkçeye çevirir ve bu olay, ülke çapında büyük tartışmalara neden olur. Her alanda Türkçenin kullanılması için kanun teklifi verir, ancak Besim Atalay dışında hiçbir vekilden destek alamaz.
Ama bu dönemdeki en büyük çabası: kadınlar için seçme-seçilme hakkının sağlanmasıdır. Bu dönemde, Mecliste yaşanan bir olay, şu şekilde gelişir: Mecliste, 20 bin erkeğin yaşadığı yerlerin “seçim bölgesi” olarak kabul edilmesi tartışılmaktadır. Hilmi Bey, kürsüye gelir ve kadınlara seçme-seçilme hakkı tanınmasını, eğer tanınmıyorsa, bari nüfuslarının sayılmasını ister. Bunun üzerine, sıralarda oturan vekiller, sıralara elleriyle, yerlere ayaklarıyla vurmaya başlarlar ve bunun üzerine, Hilmi Bey, şunları söyler: “Efendiler, ayaklarınızı yerlere vurmayınız. Benim mukaddes analarım, mukaddes bacılarımın başına vuruyorsunuz ayaklarınızı. Benim anam, babamdan yüksektir.”

Evet, Tunalı Hilmi bey’in Meclis çatısı altındaki icraatlarının bir kısmı bunlardır ve gizli oturumlarda konuşulan bu konular, her ne kadar, kanunlaşarak gündeme gelmemiş olmasına rağmen, Büyük Önder Atatürk tarafından devrimlerinin ortaya çıkışı ve yürütülmesi için, bir zemin hazırlaması açısından önem taşımaktadır.

Cumhuriyetin ilanının ardından, 1923-1927 yılları arasında, Hilmi bey, bu kez “Zonguldak” milletvekili olarak TBMM ne seçilir.
Bu II’nci dönem milletvekilliğinde de, yine toplum içinde sosyal hakların savunulması, Türkçenin kullanılması konularında şiddetli tartışmaların odağında, Hilmi bey görülür.
Özellikle: 1923 yılında, milletvekili olarak bulunduğu dönemde, TBMM de yaşanan bir olay, ibret vericidir. Tunalı Hilmi Bey, meclis kürsüsünde, yukarıda belirttiğim konularda konuşurken, sıralarda oturan vekillerden birinin “şerefsiz” şeklindeki bir sataşmasına maruz kalır ve bunun üzerine “Eğer bu Hilmi şerefsiz ise, ona, ikiden biri düşer. Ya, rovelberi çeker ve beynine bir kurşun sıkar. Ya da, Allahaısmarladık der, Meclis’ten çıkar gider. Eğer şerefsiz denen o Hilmi bunu yapmazsa, Meclis onu kulağından tutar, fırlatır atar. Eğer atmasa, Meclis şerefsiz olur”

Tüm bu siyasi çalışmaları sırasında, Hilmi bey, 1930’lu yıllarda, günümüzde Tunalı Hilmi caddesi ve yöresinde bulunan, bağları satın alır. Zamanla, kendisine ait olan bu bağlar parça parça başkalarına satılır ve önceleri bahçeli küçük evler şeklinde oluşan yapılaşma, 1970-1980’li yıllar arasında büyük apartmanlar şeklinde gelişmeye başlar ve günümüzdeki cadde ortaya çıkar.

1928 yılına gelindiğinde; Hilmi bey hasta olur ve tedavi için gittiği İstanbul’da, tüberküloz hastalığından ölür. Vasiyeti üzerine cenazesi Ankara’ya getirilir ve Cebeci Asri Mezarlığına gömülür.

Evet: özellikle: “Türk kadını” ve “Türk işçisi” nin sosyal yaşamdaki haklarının savunulması konusunda büyük emekler sarfeden bu büyük insanın isminin: Ankara’nın önemli bir caddesine verilmiş olması; sonuna kadar haklı bir karar olarak önümüzdedir. 2006 yılında, evet, uzun bir aradan sonra, kendisinin heykeli, Çankaya Belediyesi tarafından, kendi adını taşıyan caddenin hemen köşesindeki “Kuğulu Park” içine yerleştirilir.

Ben şahsen, bu güne kadar: gerek kadınlarımız ve kadın örgütleri ve gerekse işçilerimiz ve işçi örgütleri tarafından “Tunalı Hilmi” isminin anıldığını pek duymadım. Halbuki, yukarıda kısaca söz ettiğim gibi, bu insan, bu konularda, günümüzden yıllarca önce ve o günün bağnaz şartlarında üst düzey mücadele vermiş ve hakların kazanılmasında büyük emek vermiştir.

Sanırım bu satırları okuyan sizler: benim gibi, önceleri pek dikkat gösterilmeyen bu isme yani “Tunalı Hilmi” ye ve Tunalı Hilmi Caddesine daha anlamlı bakacaksınız. Çünkü: bu kişi: tüm hayatı boyunca, Türk insanı, Türk kadını, Türk işçisi, Türk köylüsü için, bunların daha fazla özgürlük ve sosyal haklara sahip olmaları için; o güç şartlarda çaba sarfetmiştir.

Aranan kelimeler:

4 Mayıs 2012
bosluk

Hıdırellez

Hıdırellez

Ülkezim kültürünün başlıca özelliklerinden biri olan Hıdırellez kutlamaları, sanırım birçok okur tarafından bilinmektedir. Hatta: Hıdırellez mi, Hıdrellez mi olduğu konusunda, kesin bir ayrıştırma bulunmayan bu gelenek-görenek, resmi olmasa da, ülkemizde uzun yıllardır insanlarımız tarafından kutlanılmaktadır.

Kökeni tam olarak bilinmeyen ve yanlızca 5 mi hatta 6 Mayıs mı, o günlerde kutlanan, ateş üzerinden atlanan, gül dalı dibine birşeyler gömülen bir adet olarak bilinen bu uygulama, aslında nedir, neye dayanmaktadır, as len nasıl uygulanır? İşte, tüm bu soruların cevapları, aşağıdaki kısa yazıda bulunuyor.

Hıdırellez günü alışkanlığının temelinde: bilmek gerekir ki, bu kutlamalar: her yıl 5 Mayıs gecesi, yani hava kararınca başlar ve 6 Mayıs günü devam eder. Hatta: gerek ateşten atlamalar ve gerekse dül dibine niyet kağıtlarının gömülmesi, 5 Mayıs gece yarısı yapılan bir uygulamadır. Yani: 6 Mayıs günü, gündüz saatlerinde yapılan kutlamalar, akşama varmadan biter.

Peki, niye, 6 Mayıs tarihi öne çıkmaktadır? Söylenenlere göre: Hızır ve İlyas, ölümsüzlük suyu içmişlerdir ve daha sonra Hızır, karadakilerin ve İlyas denizdekilerin yardımcısı olmuştur. Hızır ve İlyas, her yıl 6 Mayıs tarihinde, yani 5 Mayıs gece yarısı buluşurlar ve bu buluşma ile, dünya yeşililklere bürünür.

Türklerde, Halk takvimine göre: bir yıl, iki bölümden oluşmaktadır. Hızır günleri olarak bilinen ve 6 Mayıs günü başlayıp, 8 Kasım gününe kadar süren, 186 günlük bölüme, yaz dönemi denir. 8 Kasım günü başlayıp, 6 Mayıs gününe kadar devam eden, 179 günlük bölüme ise, kış dönemi denir. Yani: 5 Mayıs günü gecesi, kış mevsiminin bitip, yaz mevsiminin başladığı kabul edilir. Bizim kültürümüzde: bu 5 Mayıs günü gecesi “Hıdırellez” olarak kutlanırken, katoliklerde “St.George” ve Ortadokslarda ise “Aya Yorgi” olarak kutlanmaktadır.

Kutlamalar: 5 Mayıs gece yarısı başlanır. 5 Mayıs günü havanın kararması ile: ateşler yakılır ve üstünden atlanır. Bunun anlamı: kötülüklerden temizlenmek, arınmaktır. Ayrıca: yine aynı gece: dileklerin yazıldığı, resimlerinin çizildiği küçük kağıt parçacıkları, gül ağacı dibine, başkalarının bulamayacağı şekilde gömülür. Yine: bu gece, cüzdan, yiyecek kapları ve para keselerinin ağızları açık olarak bulundurulur. Çünkü: 5 Mayıs gece yarısı, Hızır’ın: insanların arasında  dolaşarak, bolluk, şans ve sağlık dağıtacağına inanılır. Bunun yanında: hastalara şifa vereceği, insanların şansının açılmasını sağlayacağı, uğur ve kısmet vereceği düşünülür. Hatta: bunun için, yani Hızır’ın haneyi ziyaret etmesi için: evlerin, ev eşyaları ve  mutfak eşyalarının tamamen temizlenmesi adettir.

6 Mayıs günü ise, erkenden uyanılır . Kutlamalar: 6 Mayıs gün boyunca sürdürülür ve havanın kararması ile biter. Bütün hane halkı, topluca, kırlara ve çayırlara, ağaçlık alanlara çıkılır. Çünkü: Hızır’ın bastığı yerlere basılarak güç ve kuvvet kazanılacağına inanılır. Yine, aynı gün: kuzu ve oğlak kesilir, çeşitli yemekler hazırlanır. Buradaki inanış ta, kuzu ve oğlakların, Hızır’ın ayağının deydiği yerlerde dolaşması ve etinin insanlara şifa, sağlık ve canlılık vereceğine inanılmasıdır.

İşte: Hıdırellez günü ve kutlamalarının temelindeki inanışlar bunlar. Sizler  de, her ne kadar, bunlar söylenti olsa da, küçük bir zaman ayırarak ve gayret gösterek; bunları yapabilirsiniz. Unutmamak gerekir ki, bunlar, bu topraklar üzerinde, yüzlerce yıldır, milyonlarca insan tarafından inanılarak yapılan uygulamalardır. Dileklerinizin yerine gelmesi, uğur ve şansınızın artması, hastaların şifa bulması dileğiyle….

Aranan kelimeler:

4 Mayıs 2012
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti