Çalınan Tarihimiz, Tarihte ilk müzik notaları

Çalınan Tarihimiz, Tarihte ilk müzik notaları

Seikilos Mezar yazıtı:

1882-1883 yılları arasında, en büyük arkeoloji hırsızları çetesinden oluşan yol mühendislerinin Aydın-İzmir demiryolu yapımı sırasında, yine bir tarih hazinemiz bulunur.

Demiryolu inşası sırasında, Tralleis antik kentinde: MÖ.200 ve MS.100 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, Seikilos isimli bir şahsın; karısı veya oğlu Euterpe’nin mezar taşında; taşa kazınmış halde “notalar” görülür ve bunların, tarih sahnesinde, bilinen ilk müzik parçasının notaları olduğuna inanılır. Çünkü: Pergamon krallığına bağlı bir kent olan Trailes’de: her yıl “Athena” ve “Eumeneia”da olduğu gibi, Pergama krallarının onuruna, düzenli olarak dinsel içerikli oyunlar ve müzikal şenlikler düzenlenirmiş.

O sırada demiryolu şirketinin müdürü Edward Purse’dir. Mezar yazıtı: bir şekilde, Purse’nin eline geçer.

Mezar taşı: sütun gövdesi şeklindeki bir mermer kolonun üzerine kazınmış, iki bölümden oluşmaktadır. Antik Grek müzik notalı lirik şiir, şarkı sözü notaları ve mezar yazısı: alt alta yazılmıştır. Yani: tamamen müzik kompozisyonu şeklindedir ve dünyada müzikal nota olarak bilinen en eski yazılı kayıt kalıntısıdır.

Yazının transkripsiyonunda: müzik sözleri, harflerle sembolize edilerek, kısa bir müzik notası ortaya çıkarılmıştır. Müzik: MÖ.2’nci yüzyılda, Phrgia’da bilinen nota sistemine uygun yazılmıştır.

Şiiri oluşturan sözler: 6/8 lik nota ölçüleriyle ezgiye dönüştürülerek batıda müzik marketlerde özgün müzik olarak müzikseverlere sunulmuştur. Grekçe olan şiirin, Türkçe sözleri şu şekildedir: “Yaşadığın sürece dertsiz-tasasız ol. Hiçbir şeyin, seni üzmesine izin verme. Hayat çok kısa. Ve zaman her şeye gebedir.”

Evet, kolonun alt kısımları oldukça eğri-büğrü olduğundan, Mss. Pulse tarafından düzgün bir şekilde kestirilmiştir. Ancak, bu kestirme sonucunda, yazıtın en alt kısmında tamamlanmamış satırı da yok olmuştur.

Seikilos mezar taşı: bulunduktan sonra, İzmir’e götürülmüş, De Joung isimli şahsın, özel koleksiyonunda uzun süre muhafaza edilmiştir. Çünkü: bu şahıs, mezar yazıtını bulan Purse’nin kızı ile evlidir ve İngiliz gemi sahibi bu şahsın, İzmir yakınlarında, Buca’da bir vilları bulunmaktadır. Mezar anıtı: 1923 yılındaki Kurtuluş Savaşı dönemine kadar, onların bahçesinde bulunur. Ama, Kurtuluş Savaşı sonucunda ülkemizin düşmandan temizlenmesi sürecinde, korkarlar ve mezar anıtını yurt dışına yollarlar. Şubat 1954 tarihinde: İsveç-Stockholm Hollanda Büyükelçisi olan Hollandalı diplomat W. Daniels; kendisine kayınvalidesinden miras kalan bu mezar yazıtını: satışa çıkarır. Kopenhag Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümünde görevli Prof. C.Hoeg; satışa katılır, kolonu inceler ve dönüşünde Carlsberg Vakfı’na verdiği rapor sonucu, eser, 1966 yılında satın alınır.

1923 yılından sonra yurt dışına kaçırıldığına inanılan kalıntı: 1966 yılında Danimarka-Kopenhag Müzesine taşınmış ve sergilenmeye başlanmıştır.

Aranan kelimeler:

29 Temmuz 2012
bosluk

Çalınan Tarihimiz, İhtiyar Balıkçı Heykeli

Çalınan Tarihimiz, İhtiyar Balıkçı Heykeli


Osmanlı döneminde, ülkemizdeki tarihi eserlerin yağmalanıp yani çalınıp yurt dışına kaçırılmasında en büyük emeği geçen: Anadolu topraklarında demiryolu yapımında çalışan yabancı mühendislerdir. Bunlar: arkeolog olmamalarına rağmen, karşılarına çıkan veya bölgelerinde gördükleri antik eserleri çalarak yurt dışına kaçırma konusunda uzmanlaşmışlar ve bu arada, bir kısım demiryolu yapımını da gerçekleştirmişlerdir.

Evet, bu hırsız yol mühendislerinin en önemlilerinin en şöhretlileri: Bergama sunağını yurt dışına kaçıran Alman iken, ben bugün yeni bir hırsız yol mühendisi daha öğrendim ve bilgilerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

20’nci yüzyılan başlarında, Aydın-Geyre ilçesi yakınlarındaki Afrodisias antik kenti yeni yeni bulunmanın verdiği büyük ilgi ile, yabancı arkeolog veya bir diğer adı hırsızlar tarafından kazılmaktadır. Bu kazı çalışmalarına: 1904-1905 yılları arasındaki kısa dönemde: yol mühendisi, amatör arkeolog Fransız Paul Gaudin’de katılır. Gaudin: bu dönemde, özellikle antik kent bölgesinde, Hadrianus Hamamları olarak adlandırılan bölgeyi kazar ve bulduğu eserlerin küçük bir kısmını İstanbul Arkeoloji Müzesine gönderirken, büyük kısmını, yurt dışına kaçırarak, bazı ülkelere satar.

Aradan onlarca yıl geçer ve 1989 yılında, Afrodisias antik kentine bütün ömrünü adayan, 30 yıllık bir araştırma dönemi sonucunda, mezarı dahi bu antik kentte bulunan Prof. Kenan Erim tarafından: Tiberius Portikosundaki bir havuzda: mermer bir heykele ait: 33 cm. boyutunda ve 5 kg. ağırlında “baş” kısmı bulunur. Prof. Erim: yaptığı araştırmalarda, bu baş kısmının; Almanya-Berlin Müzesinde sergilenen “İhtiyar Balıkçı” isimli heykele ait olduğunu belirler. Bunun üzerine: Berlin Müzesinde, alçıdan yapılmış bir baş parçası ile sergilenen orijinal gövdenin, yani “İhtiyar Balıkçı” heykelinin ülkemize iadesi için girişimlere başlanır.
Ancak, tahmin ettiğiniz gibi, elbette, Almanlar bu heykelin iadesinde de büyük güçlükler çıkarmaktadırlar. Umarım 1991 yılında başlayan görüşmeler, belli bir süre sonra tamamlanır ve heykel ülkemize iade edilerek, ait olduğu yerde, yani Afrodisias Müzesinde sergilenmeye başlanır.

Aranan kelimeler:

29 Temmuz 2012
bosluk

Çalınan Tarihimiz, II. Selim Türbesinin İznik Çinileri

Çalınan Tarihimiz, II. Selim Türbesinin İznik Çinileri

1800’lü yılların başında: Osmanlı hükümeti: II. Selim ve III. Murat türbeleri ve I. Mahmut kütüphanesinin çinilerinin restorasyonu için çalışmalar başlatır.

Bu doğrultuda: Ayasofya Müzesi bahçesinde bulunan II. Selim’in türbesinin restorasyonu için: İstanbul’da diş doktorluğu yapan ve tarihi eserlere düşkünlüğüyle tanınan Albert Sortin Dorigny isimli şahıs müracaat eder ve restorasyon faaliyetlerini yapması için kendisi görevlendirilir. Çünkü: dönemin sultanı II. Abdülhamit ve devletin diğer ileri gelenleriyle iyi ilişkileri bulunmaktadır.

Bu sözünü ettiğim yerler: özellikle 16’ncı yüzyılda, çini sanatının en muhteşem eserlerinden olan “İznik çinileri”yle süslenmiştir. Özellikle: Mimar Sinan, yaptığı cami ve türbelerde, bu çinileri kullanmıştır. II. Selim türbesi de, Mimar Sinan tarafından yapılmıştır ve yapıda, bol miktarda İznik çinisi bulunmaktadır. Bunlarda: özellikle, revaklı girişin sağ ve sol yanlarında bulunan, çini panolar muhteşem güzellikleriyle dikkat çekerler.

Ancak: bu sinsi Fransız: 1894 yılında: II. Selim türbesinin çinilerinin benzerlerini, Fransa’da bir fayans fabrikasında yaptırır ve bu fayanslar geldikten sonra, orijinal çinileri yerinden söktürür ve yurt dışına kaçırarak satılır ve yerlerine fabrika yapısı çinileri yerleştirir. Evet, bir gecede, 60 parçadan oluşan çini panoyu yerinden söküyor ve önceden hazırlattığı sahte panoyu buraya yerleştiriyor. 4 yıllık restorasyon çalışmalarında, bu hırsız Fransız, birçok çiniyi Fransa’ya kaçırır.

Elbette, bu durum dönemin ilgilileri tarafından anlaşılmaz.

Aradan yıllar geçer.

Bu süre sonunda, yalnızca: türbenin rekavlı girişinin sol yanında bulunan çini pano: diğer yanda (aradaki mesafe, yalnızca 5 cm. dir) bulunan benzerine göre daha solgun görülmektedir. Halbuki: tamamen naturel boyalarla boyanmış ve hemen hemen hiç solmayan çiniler, bu panoda niye solmuştur?

Bunun nedeni, uzun yıllar anlaşılamaz.

Ancak: 2003 yılına gelindiğinde, çinilerin bulunduğu bölümde, 2 çini yerinden koparak düşer ve kırıldıklarında, arkalarında “Paris şehrindeki “Choisleroi Seine” isimli fayans fabrikasında üretildiklerine dair mühür” çıkınca, yapılan sahtekarlı ve hırsızlık yıllar sonra da olsa anlaşılır.

Çiniler araştırıldığında ise, bunların Fransa-Paris Louvre Müzesinde sergilendikleri anlaşılır. Hatta: müze yetkilileri, çekinmeden, bu panonun altında “Ayasofya Müzesinin haziresinde bulunan Sultan II. Selim Türbesinin çinileri” ibaresini bile kullanmaktadırlar. Çünkü: bu çini pano: 1905 yılında, Dorigny denilen hırsız tarafından, müze müdürlüğüne satılmıştır. III. Murat Türbesinden çalınan çiniler ise: yine Fransa-Paris-Sevr Müzesinde sergilenmektedir. Müze müdürü ile yapılan görüşmede ise: panonun, kanuni yollarla satın alındığının onlar için önemli olduğu vurgulanmaktadır.

Evet bu paha biçilmez çiniler, tüm iade girişimlerine rağmen, geri verilmemektedirler.

Aranan kelimeler:

29 Temmuz 2012
bosluk

Çalınan tarihimiz, Kumluca hazinesi

Çalınan tarihimiz, Kumluca hazinesi

Antalya’nın Kumlucu ilçesinin batısında, ilçe merkezine 1 km. uzaklıkta, iki tepe üzerinde; günümüzdeki Hacıveliler köyü yakınlarında, antik dönemde kurulmuş olan şehrin ismi: Corydella’dır.

Alçak bir tepecik üzerine kurulan Corydella şehri: antik dönemde Likya birliği üyesi iken, bir dönem üyelikten atılır ve Rhodiapolis ile birlikte temsil edilmeye başlanır. Şehrin isminin Likya dilindeki karşılığı: Korydalla yani “Doruk Hisarcığı” dır.
MÖ.5. yüzyılda, Anadolu’yu işgal eden Pers ordularına yol gösteren casus Korydallas: bu şehrin bir ferdi olarak bilinir.
Roma döneminde varlığını sürdüren şehir, ancak Bizans ve geç Bizans dönemlerinde gelişme gösterir. Öte yandan: zamanla kıyı şehirlerine doğru gerçekleşen göçler nedeniyle, şehir önemini kaybetmeye başlar. 11. yüzyılda, Tekeoğulları Türk boyu bölgeye gelir ve özellikle ova üzerinde yerleşerek, günümüzdeki Kumluca yerleşiminin temelini oluştururlar.
Evet, şehir hakkında fazla ayrıntılı bilgilere girmek istemiyorum. Şehir, günümüzde, hiçbir özelliği olmayan bir antik yer olarak görülmektedir. Tiyatrosu yıkık durumdadır. Diğer önemli yapılarından geriye kalanlar ise, yine yıkıntı halindeki şehre su getiren su kanalları ve birkaç antik taştır. Çünkü: şehir kalıntıları, yani taşlar, çevre köy ve kasabaların binalarının yapımında kullanılmış ve bu yüzden, antik şehir, büyük ölçüde tahrip olmuştur. Diğer yandan kaçak define avcılarının kazıları da şehrin tahrip olmasına neden olmuştur.

Aradan yüzyıllar geçer.

1961 yılında, Kumluca yöresinde yaşayan yaşlı bir kadın, rüyasında bir define görür ve bu rüyasını çocuklarına anlatarak, ovadaki büyük ağacın altını kazmalarını söyler. Annelerinin söylediği yeri kazan çocuklar: tam sayısı, bugün dahi bilinmeyen, büyük bir define bulurlar. Define içinde: birçok Roma ve Likya birliği dönemine ait sikke bulunmaktadır. Ayrıca, yine muhteşem işçilik görülen gümüş kilise eşyaları bulunur. Bizans dönemini yansıtması, maddi yönü ve bilimsel değerinin çok yüksek olması nedeniyle, define dünyanın ilgisini çeker. Kilise eşyalarının üzerlerindeki yazılarda: Myra kuzeyinde Sion kilisesine ait oldukları belirtilmektedir. Eserlerin, MS.6. yüzyılda; tek bir atölyede, ancak farklı teknikler kullanılarak yapılmıştır.

Defineyi haber alan İstanbullu eski eser kaçakçıları, derhal Kumluca’ya gelirler. Dönemin Antalya Müzesi Müdürü İsmet Ebcioğlu; Antalya’dan Kumluca’ya gidebilecek bir araç bulunmadığından harekete geçemez ve bu araç bulunduğunda yani bölgeye gittiklerinde ise, definenin büyük bölümü İstanbul yolunu tutmuştur. Jandarma ve Müze müdürü, definenin yalnızca küçük bir bölümünü yani 20 kadar parçasını ele geçirebilirler.

Uluslar arası kaçakçı Yorgo Zakos: Amerika’da yaşayan emekli büyükelçi Robert Bliss ve eşi Mildret Bernes Bliss’e hazineyi 1 milyon dolara satar.

1963-1965 yılları arasında; İstanbul üzerinden İsviçre ve oradan da Amerika’ya kaçırılan definenin yine küçük bir kısmı, Avrupa’daki bazı koleksiyonerler tarafından satın alınır. İngiltere-Londra’daki Hewitt koleksiyonunda 4 parça ve Digby koleksiyonunda ise 1 parça bulunmaktadır. Ancak: Hewitt koleksiyonunda bulunan parçalar, başkalarına satıldığı için, günümüzde bu parçaların nerede olduğu bilinmemektedir. Bunların dışında, İsviçre’deki bazı koleksiyonerlerde de, birkaç Kumluca Definesi parçası bulunduğu tahmin edilmektedir.

Günümüzde, büyük bölümü yurt dışına kaçırılan definenin, yalnızca küçük bir bölümü: yani 14 parçası, Sion eseri olarak, Antalya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Definenin 18 parçalık bölümü ise, 1967 yılında Amerika’da ortaya çıkar ve halen Amerika’da Dumbarton Oaks koleksiyonunda bulunmakta ve Washington Dumbarton Oaks Müzesinde sergilenmektedir. Churc Treasure başlığı altında sergilenen eserlerin, Antalya yakınlarından gelme dini bir define olduğu ve yarısının Oaks’ta bulunduğu belirtilmektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi, eşyalar, tek atölyede, çeşitli teknik ve stillerin bir arada kullanılması ve Bizans kilisesine ait çok sayıda dini eşya olması ve objelerdeki yazıların zenginliği açısından oldukça önem taşımaktadır.
Parçalar üzerinde: Bizansın en görkemli olduğu I. Justinyanus döneminde, Konstantinapolis (İstanbul) şehrinde yapıldıklarını gösteren damga bulunmaktadır. Bir kısım eşya üzerinde bulunan monogramlardan ise, bunların, hayırsever Piskopos Eutykhianos tarafından Sion Manastırına hediye edildiği belirtilmektedir.
Güney Likya dağlarındaki bir manastır için, olağanüstü hediye olduğu düşünülen Kumluca hazinesindeki parçaların tümü gümüşten ve önemli bölümü ise, altın kaplamalı tepsiler ve haçlar, kandillerden oluşmaktadır. Koleksiyon içinde, özellikle: İmparator Justinianus dönemine (MS.527-565) ait buhurdan büyük ilgi çekmektedir.

Definenin Amerika’da bulunduğunun ortaya çıkmasının ardından: ülkemize iadesi konusunda görüşmelere başlanır. Görüşmelerde, Müze tarafından, eserlerin 1963 yılında iyi niyet kapsamında satın alındığı belirtilerek geri iade edilmelerine olumlu bakılmaz. Müzenin bağlı bulunduğu Harward Üniversitesinin, 1973 yılında aldığı “Yasa dışı yollardan ülkelerinden çıkarılmış kültürel varlıkların ülkelerine iadesi” kararı uyarınca, dönemin müze müdürü Giles Constable: Türkiye’ye, hazinenin Antalya Müzesinde bulunan parçalarının da Amerika’ya götürülerek onarımlarının yapılmasını ve eserlerin 100 yıl süreyle Müze’de teşhir edilmesini ve sonra geri iade edileceğini söyler. Fakat, bu öneri kabul görmez.

Türkiye Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Dumbarton Oaks Müzesi Müdürlüğü arasındaki geri iade görüşmeleri, 1984 yılına kadar sürdürülür. Bir süre ara verilen görüşmeler, sonra yeniden başlar ve 2000 yılına kadar sürdürülür.

Evet, 2012 yılında, hazinenin ülkemize iadesi için yapılan görüşmelerin 45. yılı. Amerika gibi kültürel zenginliğe inanan bir ülkenin yasa dışı yollardan ülkemizden çalınarak kaçırılan bu hazineyi geri iade etmesi için ne bekleniyor anlamak imkansız. Bizansın en güçlü olduğu dönemde, ancak Likya bölgesinde dağların arasındaki bir manastırda, bu ölçüde zengin bir hazinenin bulunması ve aradan geçen yüzyıllar sonrasında ortaya çıkması, Amerika’ya kadar kaçırılması ve hatta, kaç parça olduğu bilinmemesi. Tüm bu sırlar, umarım birgün çözülür ve bu ilginç hazine, ait olduğu yere geri döner.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

Ankara üzerinde Yunan uçakları

Ankara üzerinde Yunan uçakları

Yazıya başlamadan önce: Temennah kelimesi hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu kelimenin anlamı “eli başa götürerek selam vermektir” ki, Ankara şehrini bombalayan uçakların pilotlarının yaptığı bu hareket, yaşanan bu olayın ismi olmuştur.

Yıl: 1921.

23 Nisan 1920 tarihinde, Ankara şehrinin tozlu-topraklı bölgesinde: Taşhan Meydanında, ilk Meclis kurulmuştur.
Taşhan Meydanı: ismini, 1988 yılında Vali Abidin Paşa zamanında, burada yapılmış olan “Taş Han” dan alıyordu. Meydan daha sonra: “Hakimiye Milliye” ve 1930’lu yılların başında “Ulus” adını alır.
O yıllarda: günümüzdeki Ulus çarşısı olan köşede, Ankara kalesi yönüne doğru “Karaoğlan Çarşısı” vardı.

Yunan ordusu: Eskişehir ovasında, Ankara yönünde ilerlerken: Sivrihisar-Polatlı üzerinden Haymana köylerine yaklaşmaktaydı. Hatta: top sesleri, Ankara şehrinde bile duyulmaktaydı. Bu yüzden, Ankara halkında büyük bir telaş seziliyordu.

Bu sırada: güneşli bir günde, Sincan istikametinde, 2 tane uçak geldiği görülür. Bunlar: aliminyum ve bezden tek kanatları bulunan ve uçaklardır. Pilot mahallinin üstü açık bu uçakların önünde, mitralyöz (makinalı tüfek) bulunmaktadır.

Uçaklar: önce Meclis’in üzerinden, Hakimiye Milliye Meydanı (günümüzdeki Ulus), Balıkpazarı (günümüzdeki çıkrıkçılar yokuşu), At pazarı, Samanpazarı, Hacı Bayram Mahallesi ve diğer bölgeler üzerinde uçarlar. Ancak: şehrin korunması için, uçaksavaş bulunmamaktadır. Şehre en yakın Kalaba köyünün üzerindeki platoda: Harbiye Binasının çevresindeki siperlerde, birkaç tane obüs mevzilendirilmiştir. Bunun dışında: şehrin savunmasının güçlülüğünü göstermek açısından: yer yer boyanmış soba borularından oluşan ve uzaktan top görüntüsü veren özel önlemler alınmıştır.

Evet, uçaklar, şehir üzerinden iki tur attıktan sonra: istasyon bölgesine yönelirler. Burada: alçaktan tur atarak, üstü açık pilot mahallinden, yanlarında getirdikleri bombaları, elleriyle, kurtuluş savaşı harekat planlarının yapıldığı “Direksiyon binası” na atarlar. (Günümüzde, burada müze var.) Kendilerine ateş açılmayınca, rahatlayan pilotlar, oldukça alçaktan uçmakta, bu sırada, aşağıdakiler tarafından: lastik gözlükleri, meşin montları görülebilmektedir. Hatta: pilotların, aşağıdakilere el salladıkları bile görülmüştür.

Ancak, bombalar binaya isabet etmez ve istasyondaki vagonların üzerine düşer ve vagonlar yanmaya başlar. Daha sonra, uçaklar, geldikleri gibi, Akköprü yani Ankara çayı yönünde giderek, gözden kaybolurlar.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

Çalınan tarihimiz, Bergama Sunağı

Çalınan tarihimiz, Bergama Sunağı

Makedonyalı İskender’in ölümü üzerine, generalleri tarafından kurulan devletlerden birisi olan Bergama krallığı: 150 yıllık yaşamı boyunca: dönemin en büyük kültür merkezlerinden biri haline gelmesiyle önem kazanır. Özellikle: MÖ.2. yüzyılda: Attalos hanedanı döneminde, kral II. Eumenes; Avrupa’dan Anadoluya giren ve birçok yeri yakıp-yıkan Galatlara (Keltlere) karşı büyük bir zafer kazanınca: gerek zaferin anımsanması ve gerekse Zeus ve Athena gibi tanrılara olan bağlılıklarının ifadesi olarak, büyük bir anıtsal dini yapı yaptırmaya karar verir.

Gerek Pergamonlu sanatçılar ve gerekse Atinalı sanatçılar tarafından; Marmara bölgesinin mermerleri, şekillendirilerek muhteşem bir dini anıt yaptırılır. Kare şeklindeki anıt, at nalı şeklinde, yani “U” şeklinde merdivenli bir podyum üzerine yerleştirilir. Podyum üzerinde, portifli sütun sıraları yerleştirilir. Ön bölümde bulunan merdivenin genişliği: 20 metredir. Anıtın tam boyutu ise: 35×33 metre ölçülerindedir. Dört yanı açıktır ve çok uzaklardan görülebilecek şekilde tasarlanmış ve dış yüzeyi, açık mavi renkte bir boya ile boyanmıştır.

Ancak, anıtın en büyük özelliği: dış ve iç mekanlardaki mermer firizlerin güzelliğiyle önem kazanmaktadır.

Dış cephede: kabartmaların bulunduğu bölümün uzunluğu: 120 metre ve genişliği: 1.20 metredir. Merdivenlerin ön ve yanlarındaki firizlerin bulunduğu bölümün genişliği ise, 130 metredir. Bu bölümdeki firizlerde: Olimpos tanrıları ve devler yani Gigantlar arasındaki mücadeleler betimlenmiştir. Çünkü, Helenistik dönemde, Ege uygarlıkları bölgesinde, Tanrılar ve Gigantlar arasındaki savaş betimlemeleri, sevilen ve sık işlenen konulardandır.
Gaia isimli toprak ananın çocukları olan Gigantlar: aslan yada boğa başlı ve yılan kuyruklu yaratıklardır. Tanrıların egemenliklerini yok etmeye çalışmaları ve biçimsiz şekilleriyle bilinir ve tanınırlar.

Mitolojiye göre: Zeus: kardeşleri olan Titanları, yer altı dünyasına kapatır. Buna kızan Gigantlar: yeryüzüne çıkarak, mitolojik tanrılara saldırırlar. Ancak, bu saldırı sonucunda yenilirler. Aslında, bu savaş sahnesi, bir anlamda: kazananlar ve yenilenler, Pergamonluların, Galatlarla olan savaşlarını ve zaferlerini simgelemektedir.
Gigantlar yanında, bu savaş betimlemelerinde: insan şeklinde, bilge ve soylu yaratıklar olarak betimlenen Olimpos tanrılarından: Zeus, Athane, Apollon, Artemis, Leto, Dione ve ismi bilinmeyen başkaca tanrılar da tasvir edilmiştir. Biraz önce de sözünü ettiğim gibi: tanrıların gücü ve kudreti karşısında Gigantlar yenilirler, ezilirler ve gövdeleri paramparça olur ve korkunç acılar içinde kıvranırlar.

Merdivenlerden çıkılarak, anıtın içine girildiğinde ise: portiflerden geçildiğinde, kapalı bir avluya ulaşılır. Bu kapalı avlunun içinde: kurbanların kesildiği yani altar-sunak denilen alan bulunur. Anıtın bu içi bölümündeki figürler ise, Pergamon şehrinin kuruluşuna ait figürleri yani Telefos efsanesinin tasfir edildiği figürleri barındırmaktadır.

Telephos: Attolos hanedanının efsanevi kurucusudur. Tanrı Herakles tarafından baştan çıkarılan güzel prenses Auge tarafından dünyaya getirilmiştir. Ancak, günahkar olduklarını düşünen anne ve babası tarafından, doğar doğmaz, annesi Auge tarafından küçük bir gemiyle denize bırakılır. Bu sırada: Auge, Bergamanın da içinde bulunduğu bölgeye gelir ve bölgenin kralı Teuthras tarafından himayesi altına alınır. Aynı dönemde, denizdeki gemiden ayrılan Telephos, dağlarda, dişi bir geyik tarafından beslenerek büyütülür. Aradan geçen uzun bir süre sonunda, basası Herakles, Telephos’u bulur ve yanına alır. Telephos, annesini bulmak için Bergama bölgesine geldiğinde ise; bölgede, Amazon kraliçesi Hiera ile evlenerek, Mysia bölgesinin kralı olur.

Evet, Helenistik dönem heykel ve süsleme sanatının zirve noktalarını göstermesi açısından büyük önem taşıyan bu anıt: aynı zamanda, Barok sanatının öncüsüdür.

Aradan yüzlerce yıl geçer.

1870’li yıllara gelindiğinde: İzmir-Aydın karayolunu yapan Alman yol mühendisi Carl Human: yol yapımı için taş arama çalışmalarını sürdürürken, bu bölgede, tepedeki kalıntılar arasında çok sayıda taş bulunduğu, bu taşların zaten kireç yapımında kullanıldığını, yani eritildiğini ve hatta bu taşların yani heykel parçalarının, özellikle geceleri inleyip ağladıklarını haber alır.

Bunun üzerine: Akropolis tepesine çıkar ve burada, yüzlerinde abartılı d uyguların ifade edildiği muhteşem heykelleri görür ve o kadar etkilenir ki, bir anda kendisini arkeolog olarak hisseder ve kazı çalışmalarını başlatır.

Özellikle: bu antik şehir bölgesindeki dağınık haldeki birçok taş kalıntı yanında Bergama Sunağı ilgisini çeker. Zeus sunağı olarak da adlandırılan antik döneme ait dini yapıyı: özenle kestirir ve numaralandırarak, paketletir. 1886 yılına kadar, yani 15 yıllık süreç boyunca devam eden bu uğraşıda: yıllarca katırlar ve develerle, paketlenen bu taşlar Akropol şehrinden aşağıya indirilir ve oradan mandalar tarafından çekilen kağnılar ile, Çandarlı Limanına götürülür ve oradan İzmir Limanına ve oradan da daha büyük gemilere yüklenerek Kuzey Denizindeki Limanlara ve oradan demiryolu ile Berlin şehrine taşınır, yani kaçırılır, yani çalınır. Öte yandan: dönemin yönetiminin, yani Sultan II. Abdülhamit; küçük bir yardım karşılığında, bu muhteşem anıtın yurt dışına götürülmesine izin verdiği söylenmektedir. Ama hiçbir mazeret veya özel durum: bu muhteşem anıtın, binlerce yıl bulunduğu bölgeden sökülerek, başka bir ülkeye götürülmesine neden olamaz diye düşünmemek elde değildir.

Günümüzde, bu muhteşem anıt: Berlin Müzesinde, Pergamon Bölümünde sergilenmekte ve her yıl, yaklaşık 1 milyondan fazla ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.

Bergama yani Pergamon antik kentinin bulunduğu Akropolis bölümünde ise: anıtın sökülüp götürüldüğü yer yani boşluk görülmektedir. Ancak: anıtı yerinden söküp, 15 yıllık bir süreçte, Almanya’ya kaçıran yol mühendisi Carl Humman’ın mezarı: halen, Akropol antik kalıntıları içinde, agora bölgesinde bulunmaktadır. İnanılır gibi değil, adam kocaman bir yapıyı parça parça söküp büyük bir uğraşı ile Almanya’ya kadar kaçırıyor, ama kendi mezarının burada bulunmasını vasiyet ediyor ve buna uyuluyor.

Bir gün yolunuz: Bergama’ya düşerse, gidip, bu büyük anıtın sökülüp götürüldüğü yerdeki boşluğu görüp, bu yazdıklarımı hatırlamalısınız. Veya, bir gün yolunuz Berlin şehrine düşerse, Berlin Müzesi bünyesindeki Pergamon Müzesine gidin ve ülkemizden çalınan bu muhteşem anıtı görün ve bir zamanlar, ülkemizdeki tarihi değerlerin ne ölçüde çalınıp yurt dışına kaçırıldığını anlayın.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti