Atatürk Çiçeği

Atatürk Çiçeği

28 Temmuz 1933 günü: Cumhuriyet gazetesinde yazılı bir habere göre: Amerika-Chicago’da bulunan Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden Kirk Landın: labratuvarında çeşitli denemeler sonucu Meksika kökenli kırmızı renkte yeni bir çiçek elde etmiştir.
Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken: daha önce Tarsus Kolejlinde Atatürk ile tanışmış ve ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör olan arkadaşının önerisiyle, bu yeni çiçeğe “Atatürk Çiçeği” ismini vermiştir.
Bu öneri: dünya nebatat dairesinde, Atatürk’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda, oy birliğiyle kabul edilmiştir.

Ancak, bunun doğruluğu konusunda kanıt bulunmamaktadır. Bir diğer söylenti: dünya çiçek literatüründe “poinsettia” olarak bilinen bu bitkinin, Türkiye’ye geldiğinde büyük önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok beğenilmesi ve bunun üzerine çiçeğe “Atatürk Çiçeği” isminin verilmesidir.

Aranan kelimeler:

19 Aralık 2014
bosluk

Şebnem Ferah, dramatik bir yaşam ve şarkıları

Şebnem Ferah, dramatik bir yaşam ve şarkıları

Geçenlerde arabamda oğlumla birlikte yolculuk yaparken, uzun zamandır beğenerek dinlediğim bir sanatçının cd çalmaya başladığında, daha çok o yaş gurubuna hitap eden sanatçının şarkılarını duyduğunda oğlumun ilk tepkisi “iç karartan şarkılar, niye bu kadını dinliyorsun” oldu. Şaşırmamak elde değil, dediğim gibi aslında onun yani daha çok gençlerin yaş gurubuna hitap eden bu rock şarkıcısının şarkı sözleri: gerçekten dikkatli dinlendiğinde sürekli hüzün, karanlık ve sıkıntılı. Ama, öte yandan, zaten biz toplum olarak genelde öyle karamsar ve acitasyon yüklüyüz ki: müzikte de bu tür şarkılar hoşumuza gitmiyor mu, yani içimizi karartan şarkılar, bir anlamda içimizdeki duyguları yansıtıyor diye daha çok ilgimizi çekmiyormu? Çektiği kesin ki, bu tür şarkılar tutuyor, yıllarca Orhan Gencebay bunların en büyük önderlerinden biriydi ve hala seviliyor, dinleniyor. Bir de bu olayın diğer yüzü var. Örneğin: bu karanlık, karamsar ve melankolik şarkıları söyleyen rock şarkıcısının yaşamı. İnsan, bu tür şarkıları söyleyebilmesi için, bu kadar içten söyleyebilmesi için mutlaka bir anlamda, sıkıntılı bir hayatın içinde olması veya sıkıntıları yaşaması gerekir diye düşünüyorum. Yani, sıkıntılı olmayan bir insanın bu denli melankoli yaşatması mümkün mü?

Derken: ülkemizin en büyük rock şarkıcısı Şebnem Ferah’ın, yaşamına şöyle bir göz gezdirdim ve elbette karşıma yine sıkıntılı ve melankoli dolu, dramatize bir hayat hikayesi çıktı. Şarkılarında çığlık atması ve sesinin gücü ile öne çıkan bu sanatçının yaşamı tam anlamı ile dram. Orta yaşa geldiğinde, tüm ailesini, yakınlarını ve hatta kendi ifadesi ile, çocukluğunda oynadığı sokakları bile yitirmiş bu insan; bir anlamda, söylediği melankolik şarkıları yaşayarak ve hissederek söylüyor, zaten ilginç olan bu değilmi yani hislerini dinleyenlerine aktarabilmesi.

Evet, gelelim, Şebnem Ferah’ın, sevenlerinin kendisine “Şebo” olarak tanımladığı sanatçının kısa yaşam öyküsüne:

Ferah ailesi: Ali bey ve İfadet hanım, küçük kızları Aycan ile 1970 yılında, Üsküp şehrinden ayrılıp, Türkiye’ye gelirler ve Yalova şehrine yerleşirler.

Ali Bey: öğretmenlik yapmaya başlar. Bu sırada: Yalova’da 12 Nisan 1972 tarihinde, bir kızları daha dünyaya gelir ve adını “Şebnem” koyarlar. Böylece: Ferah ailesi, iki kızları ile birlikte Yalova’da yaşama devam ederler. Ancak: ailenin en büyük eğlencesi, müziğe aşırı tutkulu olmalarıdır. Evlerinde: mandolin, bağlama eksik olmaz, babası piyano çalar ama bu sırada Rumeli geleneği olarak, annesi türküler söyleyerek babasına eşlik eder. Yani: aile tam bir müzik ortamı içinde yaşamını sürdürmektedir. İşte: Şebnem: böyle bir ortamda dünyaya gelmiş ve yaşamının ilk yılları, bu müzik namelerini dinleyerek geçmiştir.

Şebnem: ilkokula başladığında: müziğe aşırı ilgisi nedeniyle: mandolin ve solfej dersleri almaya başlar.

Derken: daha iyi eğitim alacağı düşüncesiyle, ailesi kendisini Bursa şehrine gönderir ve Lise yılları: “Özel Namık Sözeri” Lisesinde yatılı olarak devam etmeye başlar. Burada, 13 kızla birlikte kaldığı yatakhanede tek mutluluğu müzik dinlemektir. Hafta sonlarında: Yalova’ya ailesinin yanına gitmektedir. Yine böyle bir tatil gününde, Lise 1. yıllarında bir akrabası ile bisikletini, gitar karşılığında değiştirir. Ardından: deli gibi gitar çalmaya ve İngilizce şarkı sözleri yazmaya başlar.

Yatılı okulda, izinli olduğu Çarşamba günleri: Bursa’da akustik gitar dersleri almaya başlar. Hafta sonları, yine Yalova’ya gider ve orada klasik gitar çalışır.

Yine, bu Lise yıllarında, bir Londra gezisinde, özellikle “Seth Riggs” cd leri ve kitapları satın alır. Çünkü: Seth Riggs: Madonna ve Pavarotti gibi birçok sanatçı yetiştirmiştir. Onun cd. Lerinden “gırtlağını” nasıl kullanması gerektiğini ve sesini kullanmayı öğrenir. (işte o çığlıkların çıkış noktası) Öyle ki, ileriki yıllarda bile konserlerden önce: sahneye çıkmadan önce, Seth Riggs cd lerindeki çalışmaları yapmayı ihmal etmez.

Lise 2. yıllarına geldiğinde: Bursa’da kiralık enstrümanlar ile stüdyo kiralayarak bir gurup kurar. “Pegasus” isimli bu gurup solisti olarak: 1987 yılında yani 15 yaşında iken Bursa’da düzenlenen bir festivalde ilk kez sahneye çıkar ve şarkılar söyler. Ancak: Pegasus uzun ömürlü olmaz ve bir süre sonra dağılır.

Şebnem: bu denemenin ardından, gurup için en iyi arkadaşlarının bir araya gelmesi gerektiğini anlar ve yeni gurup için bu kez en yakın arkadaşlarını bir araya getirir. Ancak, bu kez yine ortaya ilginç bir durum çıkar ve ülkemizde ilk defa, tamamen bayanlardan oluşan bir rock gurubu olan “Volvox” ortaya çıkar. Çünkü: 1980’lerin ortalarına denk gelen bu dönemde, Bursa’da Sedat Sarıca isimli bir müzisyenle tanışır. Sarıca çok iyi bir basgitarcıdır ve stüdyosu vardır ve gitar dersleri vermektedir. Topluluk prova yapmak için onun stüdyosuna giderler.

Bu sırada, yani okul yıllarında yine hafta sonları Yalova’ya eve gittiğinde, odasına kapanıp, yemek bile yemeden çalışır ve içinden gelen sesleri dinleyerek, gitarı ile kafasına göre bir şeyler çalar ve bunları bir teybe kaydeder. Ardından bu teyp kayıtlarını dinleyerek şarkılara İngilizce söz yazar. Ancak: yine o yıllarda da, yazdığı sözler ve yaptığı şarkılar, genel anlamda: mutsuz ve karanlık yani melankolik sözler ve yapımlardır. Bu durum kendisine sorulduğunda “ya içimden öyle geliyordu ya da dinlediğim yabancı şarkılardan kulağıma yapışanlar bunlardı” diye yorumlamaktadır.

Derken, Lise yılları biter ve özellikle matematik konusunda bir hayli zeki olan Şebnem: ODTÜ Ekonomi bölümünü kazanır ve yine Ankara’da bir üniversite kazanan ablası ile birlikte, Ankara’ya yerleşirler. Bu arada: Şebnem, gönlünce gitar çalabileceği ve sosyal aktiviteleri gayet bol olan bir okul yaşantısına başlar. Amatör guruplarda şarkıcılığa başlar, konservatuarlı Özlem Tekin ile tanışır ve onu “Volvox” gurubuna dahil eder. Ancak: bir süre sonra, gurup üyelerini, İstanbul’daki üniversiteleri kazanmaları nedeniyle, İstanbul’a yerleşirler ve “Volvox” gurubu dağılma aşamasına gelir.

İşte: bu dönemde hayatının en kritik kararını verir ve 2. sınıfta ODTÜ’yü bırakır ve İstanbul’a yerleşir. Çünkü: ekonomist değil şarkıcı olmak istemektedir.

Ardından: İstanbul macerası başlar. 18 yaşında, 4 genç kızdan oluşan “Volvox” haftanın beş günü, barlarda sabahlara kadar müzik yapmaktadırlar ve kazandıkları parayla ev kiralarını ödeyebilmenin mutluluğunu yaşamaktadırlar ve aynı zamanda sahne performansı ve sahne disiplinini öğrenmektedirler. Şebnem, yeniden üniversite sınavına girer ve bu kez İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanır.

Takip eden 2 yıllık bu yoğun süreç, onları yorar ve “Volvox”: 1994 yılında, sekiz yıllık sürecin ardından dağılır. Özlem Tekin: bireysel albümünü çıkarır. Bu sırada Şebnem de artık kendi şarkılarını söylemek istemektedir.

Yine bu sıralarda, Şebnem tarafından hazırlanan ve Şebnem’in gitar çalarak vokal yaptığı bir demo: TRT’de “Kokteyl” programında yayınlanır. Büyük bir raslantı, aynı programı izleyen Sezen Aksu: Şebnem’in sesinin gücüne şaşırır ve yardımcılarına tek bir cümle ile Şebnem’e olan beğenisini ifade eder “bulun bu kızı bana getirin”

Evet; yetenek, başarı, kalite hayatta çok şey ifade etmez. Mutlaka birilerinin sizi duyması, görmesi, keşfetmesi gerekmez mi? İşte: Şebnem: kendini bir anda, ülkemizin en büyük sanatçılarından biri ve hatta idol olan Sezen Aksu’nun ardında vokalist olarak bulur. Ancak, Sezen Aksu, diğer birçok daha sonra ünlenecek vokalistleri gibi Şebnem’e de destek olmayı sürdürür. Şarkılar hazırlanır, hazırlıklar tamamlanır ve stüdyoya girilir. Hazırlanan bu albüme çok güvenmesine rağmen, satılıp satılmayacağı konusunda büyük tereddütler yaşamaktadır ve daha önce ülkemizde hiç yapılmamış bu tür albüm ile büyük maddi risk aldığını düşünmektedir. Ama bu albüm aynı zamanda onun prestij albümü olacaktır. Stüdyoya girmelerinin ardından, 5 aylık süreç bitiminde muhteşem albüm ortaya çıkar, ilk kez davul ve bas sesi kullanılan “Kadın” isimli albüm: 15 Kasım 1996 tarihinde, Şebnem 24 yaşında iken piyasaya sürülür ve teknik anlamda bu muhteşem albüm; 400 bin gibi muhteşem bir rekor satış rakamına ulaşılır.
İlk solo konserini ise, 4 Nisan 1997 tarihinde İzmir Ege Üniversitesinde verir.

Tüm bu güzellikleri yani arzu ettiği yaşama ulaşmışken: dramatik yaşamın ilk darbesi gelir. Ablası: Aycan: ölümcül bir hastalığa yakalanır ve Yalova’da ablasının başucunda ölümünü beklerken: bir gün odasına kapandığında, 3-4 dakika içinde “Deli Kızım Uyan” isimli şarkısını yazar ve besteler. Bu şarkıyı bestelerken, bu sözleri ablasına söylediği düşünülür. Zaten: bu şarkıyı dinlediğinizde, onun yaşadığı hüznü hissetmemek mümkün değildir. Evet: 1997 yılı sonlarında ablasını kaybeder.

Sonrasında: büyük bir bunalıma giren, Şebnem, yaklaşık 2 yıl boyunca sesi çıkmaz olur. Hatta: Yalova’daki evlerinde kahkaha atmaya korkar. Çünkü: ablasının hastalığı çok uzun sürmüş ve bu durum evlerinde tamamen bir hüzün ortamının egemen olmasına neden olmuştur. Dolayısı ile Şebnem: gençlik dönemini bu olumsuzluklar içinde geçirmiştir. İçinden deli doluluk gelse de hiç bir şey yapamamanın sıkıntısı ile.

30 Haziran 1999 tarihinde: bu kez “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum” isimli, melankoli ve hüzün dolu albümünü çıkarır.

Ancak; dram bununla bitmez. 17 Ağustos 1999 tarihindeki büyük depremde Yalova yerle-bir olur ve bu felakette bu kere: babası Ali bey’i kaybeder. Babası Ali bey ile birlikte: Şebnem: tüm çocukluğunun geçtiği mahalleyi, sokakları ve birçok tanıdığı insanı da yitirir. Bundan sonraki yaşamında, babasını onun çok sevdiği “Kadınım” isimli şarkı ile anımsayacaktır.

Yine, bir süre sıkıntılar ve ardından 18 Ekin 2001 tarihinde, üçüncü albümü “Perdeler” i çıkarır. Yine kendi ifadesine göre: bu sıkıntılı günleri atlatmak için müziğe tutunur. Çünkü: babası hayatında çok önemli bir karakterdir. Bir süre sessiz kalır, ne olduğunu anlamaya çalışır. Yaşadığı acıların, kendisine çok şey öğrettiğini düşünür ve yine müziğe sarılır.

6 yıl sonra üçüncü albümünü çıkarır ve müzik yaşamına devam eder.

Ancak, bu arada dram bitmez. 2 Temmuz 2011 tarihinde, bu kere annesi İfadet Ferah: Yalova’da kalp krizi geçirerek vefat eder ve yaşamda bütün ailesini, sevdiklerini kaybeder.

Evet: Türkiye’de bir bayan olarak, en iyi elektro gitar çalan müzisyen, dokunaklı ses, hüzünlü bakışlar, en iyi çığlık atan kadın sanatçıdır. Ama en önemlisi: sesinin gücünün 3 oktav olduğudur ve bu yönü ile tam bir yetenektir. Çünkü: dünya müzik piyasasında altın ses olarak kabul edilen Adele ve Beyonca, Rihanna ve Katy Perry ile aynı ses düzeyine sahiptir.

Sonuç? Sonuç: bir hasta rahatsızım diye psikiyatriste gider ve sorması üzerine, doktora yaşadıklarını ve yaşamını anlatır. Tüm bunları dinleyen doktor, hastasına: “hayır sen hasta değilsin, sadece hayatın çok boktan” der ve onu gönderir.

İşte: Şebnem Ferah bu, yani bu kadar kötümser, karanlık ve melankolik şarkıları büyük güçlü sesiyle söyleyen bu kadın: şarkılarında: yaşadığı dramı, dinleyenlerine gayet başarılı bir şekilde yansıtmayı başarıyor ve bence bu büyük bir beceri, onun büyük bir sanatçı olmasının en büyük nedeni…..

Aranan kelimeler:

19 Aralık 2014
bosluk

Atatürk, Atatürk Filmi, “Ben bir Inkilap Çocuğuyum”

Atatürk, Atatürk Filmi, “Ben bir Inkilap Çocuğuyum”

Ölümünün ardından, Atatürk ile ilgili, Atatürk’ün hayatı ve yaptıklarını anlatan bir kısım filmler çekilmek istenmesine rağmen bu konuda bir ilerleme kaydedilememiştir. Çünkü: “Atatürk” ile ilgili çekilmek istenilen filmlerde daima gerek maddi ve gerekse manevi pürüzler ortaya çıkmıştır. Ama bu pürüzlerden benim en çok ilgimi çekenler: Atatürk rolünü almak üzere görevi kabul eden sanatçıya, Amerikan Ermeni Lobisi tarafından aksi yönde baskılar olması ve sanatçının rolü daha sonra kabul etmemesidir. Bir diğer ilginç pürüz ise: bir dönemlerin ünlü sanatçısı olan J.Braynır’ın ülkemize gelerek Atatürk rolünü istemesine rağmen, ülkemiz Cumhurbaşkanını Celal Bayar’ın “Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ve büyüklüğü, onun rolünü kimseye verilemez kılmıştır” diyerek bu durumu kabullenmemiş ve yine Atatürk ile ilgili, muhteşem bir film yapmayı başaramamışızdır.

Tıpkı: “10 Yıl Marşı” gibi, Cumhuriyetin takip eden onlarca yıllık sürecinde yeni bir marş yaratamamış olmamız ve hala aynı marşı söylemeye devam etmemiz gibi, Atatürk ile ilgili hala doğru dürüst bir film yapamamışız ve sadece birkaç belgesel ve o dönemlere ait fotoğraf ağırlıklı filmlerle, bu büyük insanı tanımaya ve tanıtmaya devam etmekteyiz ki, bu adı büyük olarak anılan Türkiye Cumhuriyeti için inanılmaz bir eksikliktir. Düşünün ki, Amerika, aslında tam bir trajedi olan “Vietnam Savaşı” ile ilgili yüzlerce film yapmıştır.

Evet: son yıllarda, özellikle iki “Atatürk” filmi gündeme gelmiş ve her türlü eleştirilere rağmen bu filmler toplumda ilgi görmüştür. Ancak, bir gerçek daha var ki: son yıllarda “Atatürk” birçok kendini, tarihi ve Atatürk’ü bilmeyen yazar müsvetteleri tarafından da saçma sapan ve yalan anlatımlarla tanıtılmaya çalışılmaktadır ki, bu yazarlar zaten hitap ettikleri kitlelere, Atatürk’ü onların istediği biçimde yansıtmaktadırlar. Bu durumda: yeni neslin, yeni ve genç neslin, Atatürk’ü hurafelerden uzak, gerçeklerle tanıması için elimizden geleni yapmalıyız.

Geçenlerde, benden yaşça büyük ve muhteşem kültürlü bir yakınımdan “Atatürk” ile ilgili değişik ve gerçek bilgiler bulunan kitaplar önermesini istediğimde, tek cevap olarak “Nutuk” oku, çünkü Atatürk’ü en doğru, en gerçekçi olarak kendisi kendini orada anlatmıştır” dedi ve bunun üzerine, daha önce okul yıllarında okuduğum “Nutuk” bir kez daha elime düştü ve hızla okumaya başladım.

Buradan şunu söylemek istiyorum: son yıllarda “Atatürk” ile ilgili birkaç film çekilmiş ve gösterime sunulmuş olmasına rağmen, bu filmler de Atatürk’ün gerçeklerini anlatmaktan uzak kaldığı yönünde eleştiriler almıştır. Öte yandan: yine bir ortamda, büyük bir Atatürk seveni ve nispeten maddi olanakları elverişli bir tanıdığım ve saygı duyduğum kişi “Atatürk” ile ilgili bir film çekmek istediğini söyleyince: kendi kendime Atatürk filmi, aslında çok kapsamlı, eminim ki, Atatürk filmi ile ilgili bir senaryo yazmak istesem, yüzlerce kitap okumak ve incelemek gerekir diye düşünürken: internet ortamında aslında yıllar önce, bizzat “Atatürk” tarafından senaryosu yazılan bir filmin yani “Ben Inkılap Çocuğuyum” isimli bir filmin gündeme geldiğini öğrendim. En doğru olan bu değil mi, yani Atatürk’ün, Nutuk ta olduğu gibi, kendini en doğru şekilde kendisi anlatır diye düşündüm ve bu filmin, daha doğrusu çekilemeyen filmin senaryosunun hikayesini buyurun aşağıda hep birlikte okuyalım.

Önce: böyle bir film senaryosundan söz eden kişi yani Münir Hayri Egeli’yi tanıtmak istiyorum. Kendisi 1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda öğretmenlik ve müdürlük görevlerinde bulundu. Kocaeli Maarif Müdürlüğü görevinde bulundu ve ardından Milli Temsil Akademisi (Devlet Tiyatrosu) ve film rejisörlüğü yaptı. Öte yandan, 1930 yılında “Atatürk’ün Gezi Belgeseli” isimli kısa film projesini yürüttü.

Egeli: 1954 yılında yazdığı “Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar” isimli kitabında: Atatürk ile ilgili anılarını kaleme alırken: Atatürk’ün bu tür bir film çekilmesi konusunda ve özellikle kendi yazdığı senaryonun çekilmesi konusundaki çalışmaları hakkında ayrıntılı olarak yer verdi.

Bu kitap: araştırmacı yazar İlknur G. Kalıpçı tarafından 2000 yılında tesadüfen görüldü ve yaptığı yayınlar ile konunun ısrarla üzerine gitti. Yani, kitap 1954 yılı basımlı olmasına rağmen, ancak 2000 yılında Kalıpçı tarafından gündeme getirildi. Daha sonraki gelişmeler girmeden önce: Egeli’nin kitabında yazdığı, Atatürk filmi ve senaryosu ile ilgili anılardan söz etmek istiyorum, ardından takip eden süreçte yaşananları anlatacağım.

Bir gün: beni Çankaya’dan çağırttılar. Çankaya’ya gittiğimde, Atatürk kütüphanedeydi.
Atatürk: “…… şirketinden bir mektup aldım. Bizim ınkilabımıza dair bir film yapmak istiyorlar. Çok güzel, ancak ınkilabımıza dair film yapmak bizim işimiz olmalıdır. Bir senaryo düşün. Bu senaryo: benim hayatımla, mesela bir öğretmenin hayatını göstermelidir” diye söyledi ve bana üzerine yazmam için bir kart uzattı, dikte etmeye başladı. Senaryonun taslağı bittiğimde ellerim tutulmuştu.
Atatürk “derhal bunu topla ve yaz” dedi.
Bunun üzerine, iki günlük bir çalışma ile senaryoyu yazdım ve Atatürk’ün yaverine verdim. Bir gün sonra: bana bir zarf geldi, zarfın üstünde, Atatürk’ün el yazısı ile “Münir Hayri Bey’e geri gönderilecek” diye yazıyordu.
Senaryoyu okuyan Atatürk: sayfa sayfa incelemiş ve birçok yerinde uzun ilaveler yapmıştı. Fakat en sonunda “tekrar göreceğim” notunu düşmüştü.
Ardından: senaryoyu yeniden işledim ve kendisine takdim ettim.
Atatürk: senaryoyu kendisiyle birlikte Afet İnan ve Recep Peker’e okutmuştu. Recep Peker: beni yanına çağırttırdı “bu senaryonun film olması maliyeti nedir” diye sordu. Ardından film için bir bütçe yaptım ve kendisine verdim.
İki gün sonra: bu kez Necip Ali Bey: beni yanına çağırttı ve “Münir Hayri, senin istediklerin yüz bin lira tutar, sen delimisin” dedi. Sonra ise gülümsedi ve “haydi haydi işin yolunda, bu akşam Çankaya’ya gideceğiz” dedi.
Akşam, Çankaya’ya gittiğimizde, Atatürk film hakkında benzen izahat istedi ve kendisine film yapımı için temin edilmesi gerekenleri anlattım. Ardından, Atatürk “Film yapmak, teyyare uçurmak gibi teknik bir olaydır. Sanat ateşi lazımdır ama yetmez, Münir Hayri’yi Almanya ve İtalya’ya göndereceğiz, rejisörlük öğrenecek, parasını tahsisatınız yoksa ben veririm” dedi.
Hemen ardından, üç gün sonra: Münir Hayri: yanında Atatürk’ün ilgililere yazdığı şahsi mektuplar ile birlikte hareket etti. Alman hükümeti, kendisini Atatürk’ün gönderdiğini öğrenince: rejisörlük eğitimi alması için ne mümkünse yapılması konusunda ilgililere talimat verdi ve kendisi UFA sütüdyolarına göndererek, her masrafın Alman hükümetince karşılanacağını belirtti.
Almanya ve İtalya’nın ardından Rusya’ya da giden ve her ülkeden rejisörlük yapabilir şeklinde belgeler alan Münir Hayri, yurda döndüğünde Atatürk’ün huzuruna çıkar ve Atatürk’ün “Şimdi senaryoları bir kez daha gözden geçirelim” talimatını verir. Münir Hayri: senaryonun müsvettesini yazar ve Atatürk’e sunar. Atatürk müsvetteyi okuduktan sonra “başka neler koymalıyız” diye sorduğunda: Münir Hayri: biraz çekinerek de olsa “bir filmde genelde kadın ve aşk unsuru da aranır, ama bilemem nasıl emrederseniz” der. Bunun üzerine, Atatürk: “benim de başımdan aşk hikayeleri geçti” der ve dört hikaye nakleder. Bunlar: Emine, Hatice, Makedonyalı Eleni ve Naciye’dir.

Daha sonraki yıllarda, kitabını yazmadan önce: Egeli, Hatice hanımı bulur ve Atatürk ile yaşadıklarını dinler ve bunları kitabında okuyucuyla paylaşır.

“Selanik te Zübeyde Teyzelere yakın oturuyorduk. Mustafa Bey i çocukluğumdan beri kapımızın önünden geçtikçe görürdüm. Naciye isminde bizden çok büyük bir kız arkadaşımız onun her geçişinde pencereye koşar onu seyrederdi. Arkadaşlarla karar verdik, ilk fırsatta Naciye Abla nın sevgisini Mustafa Bey e duyuracaktık. Zübeyde Teyzelere de sık sık gittiğim için bu işi bana verdiler. O gün evlerine gittim ve sofadan geçerken bir saksı içinde kırmızı karanfiller gördüm. Hemen birini kopardım, Mustafa Bey in odasına girdim. Masasının üzerinde bir tarih kitabı vardı. Karanfili kitabın açık sayfasına koydum. Mustafa Bey geldi. Annemin ve annesinin ellerini öptü. Çiçekten dolayı çok heyecanlı idim. Mustafa bey, benim heyecanlı olduğumu hissetti ve dikkatlice gözlerime baktı. Daha sonra dersleri olduğunu söyleyip odasına çıktı. Birdenbire Mustafa Bey in merdivenlerden indiğini, ayak seslerinden anladım. Bu çiçeği benim kitabımın arasına kim koydu diyecek gibi geliyordu. Mustafa Bey odanın kapısında göründü. Gözlerimle ben ettim sen etme der gibi ona baktım. Oda bana o manalı mavi gözleriyle bakıyordu. Mustafa Bey bir arkadaşını görmek için tekrar dışarı çıkacağını söyledi ve gitti. O günden sonra ne Zebeyde Teyzelere gidiyordum ne de Mustafa Bey in görünebileceği yerlere uğrayabiliyordum. Bir gün evdeki büyütmeden, Zübeyde Teyzenin beni Mustafa Bey e istediğini öğrendim. Annem askerler hep uzaklara giderler, ben kızımdan uzaklaşamam düşüncesiyle işi sürüncemeye sürmüş. Mustafa Bey Harbiye den erkanıharp yüzbaşısı olarak çıktığında tekrar beni istedi. Ama annem yine fikrinden vazgeçmedi ve beni başka biriyle söz kestirdi.”

Evet: Egeli’nin kitabında söz ettiği ve senaryoda görülen bir diğer aşk hikayesinde ise:
Atatürk’ün ilk ve son aşkının, Selanik Merkez Kumandanı Şevki Paşa’nın kızı Emine hanım olduğu yazılıdır. Mustafa Kemal, Selanik’den ayrılırken, Emine hamının “Harbiye’ye ne zaman gidiyorsunuz” şeklindeki nota yazdığı cevapta “Bu dakikada vapura biniyorum, bu ani durum bize kan ağlatacak. Bendeniz sizi unutmayacağıma vicdanen yemin ederim, sizden de aynı vefayı beklerim” şeklinde duygularını belirtmiştir.
Atatürk: ölümüne kadar,kız kardeşi Makbule hanım vasıtasıyla ondan haber aldığında mutlu olur, evlenmediğini öğrenince çocuklar gibi neşelenirmiş. Hatta çok sevdiğini söylediği “Eminem” şarkısını da bu yüzden çok severmiş ve şarkı her çalındığında, ortama iştirak edip, kimi zaman gözlerinden yaşlar gelirmiş.

Senaryo son şeklini aldıktan sonra: Atatürk altına şu notu düşer “düzeltmelerden sonra iyi bir film olur ve bu senaryonun ruhuna sadık kalınması elzemdir”. Ardından; 137 sayfalık bu senaryo, Atatürk’ün kendi hayatını anlattığı bir senaryo olması açısından önemlidir: senaryoda Atatürk’ün 1927-1938 yılları arasındaki politik kişiliğinden çok aşkları ve insani yönü anlatılmaktadır ve bu talimatı alan Münir Hayri: hemen filmin çekim çalışmalarına başlar.
Filmin askeri sahnelerinin çekimi için İsmail Hakkı Tekçe görevlendirilir. Aynı anda: Kenan Bey: Atatürk’ün kendisinden bazı parçaları filme almakta iken, Atatürk hastalanır ve çekimler durur.

Senaryonun sonraki akibeti bilinmiyor ama Milli Kütüphane’de “Atatürk Emanetleri” adı altında çift kilitli bir kasada saklandığı düşünülmektedir.

Yukarıda sözünü ettiğim gibi: Atatürk’ün ölümü ile unutulup giden bu senaryo ve film çekimi: 1954 yılında bu olayın birinci derece tanığı Münir Hayri Egeli’nin yazdığı kitap ve bu kitabın 2000 yılında araştırmacı yazar İlknur G. Kalıpçı’nın eline geçmesi ve yaptığı yayınlar ile yeniden gündeme gelir.

2008 yılında, senaryonun filme çekilmesine karar verilir.
Film: “Sarı Zeybek” kısa belgeselini çeken ekip tarafından çekilecek ve projenin yapımcılığı ve yönetmenliğini Biray Daltıran üstlenecektir. Daltıran: 2006 yılında “Araf”, 2007 yılında “Cennet” ve 2008 yılında “Son Balo, Vals ve Zeybek” kısa belgeselini çekmiştir.

Film için ayrıca: herhangi bir yanılgılı durum yaratılmaması için; 10 kişilik bir bilim kurulu oluşturulmuştur. 8-10 milyon dolara mal olması düşünülen film: daha önce “Sarı Zeybek” filmini de destekleyen “Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonu” Genel Başkanı Hasan Ekşi tarafından karşılanacaktır.

Film ekibi her türlü hazırlıklarını yaptıktan sonra, her ne kadar Egeli tarafından kitabında senaryonun ana hatlarına ait ipuçları verilmiş olmasına rağmen, senaryonun orjinalini bulmak üzere “Milli Kütüphane” ye giderler. Milli Kütüphane Başkanı Tuncel Acar: kendilerine yardımcı olur, kütüphanede bulunan kasada, Atatürk ile ilgili saklanan belgelerin digital kopyaları taranır ama senaryonun orjinali bulunamaz. Ancak, bu araştırmada: Atatürk’ün kendi el yazısı ile yazdığı bir not daha doğrusu vasiyetine rastlanılmıştır. Bu nota göre “Münir Hayri, film çevirme işiyle bizzat meşgul olacaktır. Hemen Almanya’ya gidecek, senaryomuzu işleyecektir. Hasan Rıza gereken masrafları benden karşılayacaktır”

Daha sonra senaryonun araştırmaları: Çankaya köşkü ve Anıtkabir ile yapılan yazışmalarla sürdürülür, ama yine olumlu bir sonuç alınamaz.

Evet: aslında film çekimi ile ilgili son ekip: senaryonun orjinalini bulamaz ama Egeli’nin kitabında yazılanları yeterli görerek, film çekimi için çalışmalara başlarlar ama bu çalışmalar da bir yerde tıkanır ve orjinali bulunamayan senaryonun akıbeti meçhule havale edilir ve film çekimi gündemden kaldırılır. Elbette bu konuda yani neden gündemden kaldırıldığı konusunda çeşitli yorumlar yapmak mümkündür, ama ben burada en gerçekçi yorumu ülkemizin siyasi ve politik durumu göz önüne alınarak okurların yapacağına inanıyorum. Aslında filmi çekilememesiyle ilgili söylenenler “ekonomik” nedenlerdir. Ancak: unutulmaması gerekir ki: bu proje yani “Ben bir Inkılap Çocuğuyum” filmi “Atatürk” ün: Milli Kütüphanede de ortaya çıkan vasiyetnamesidir ve onun kaleminden çıkmış olması çok önemlidir.

Umarım, yine Atatürk’ü seven, onun bu ülkenin kurtuluşu ve kurulmasındaki emeklerine ve gücüne inanan ve saygı duyan ve kendisinin de bir ınkilap çocuğu olduğuna inanan ve bununla gurur duyan birisi veya birileri, bu senaryoyu bulur ve filme çekerler. Yoksa; inanıyorum ki, bu güzel film: gösterime girdiğinde, yapılan masrafları karşılayacak bedeli mutlaka elde edecektir. Filmin gururu ise, filmi yapan, yaptırana ait olacaktır.

Aranan kelimeler:

3 Aralık 2014
bosluk

Bir yaşam hikayesi, bir dram ve Nükhet Duru

Bir yaşam hikayesi, bir dram ve Nükhet Duru

Geçen gün: Nükhet Duru’nun “Sahnede” isimli albümünü dinlerken, çok eskilere, günümüzden yıllar öncesine yani tarihin derinliklerine gittim. Düşündüm, Nükhet Duru: günümüzde “Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Nilüfer” ile birlikte müzik dünyamızın “dört yapraklı yoncası”ndan birisiydi.

2-3 yıl kadar önce, Ankara’da kendisini izlemiştim. Ama, onun sanatına, şarkılarına, sahnesine doymak mümkünmü? Tüm bunların yanında, onun geçmişini inceleyince, bu sanatçımıza olan saygın daha da arttır. Okuduğunuzda bana hak vereceksiniz, o gerçekten büyük bir insan.

Umarım, tekrar Ankara’ya gelir ve umarım onu tekrar izleyebilim. Belki de İstanbul, bilmiyorum ama bir gün mutlaka, onu sahnede izlemek istiyorum.

Bu güzel kadının, bu güzel sesli kadının yaşamını bir an merak ettim ve araştırdığımda, karşıma öyle bir yaşam çıktı ki gerçekten inanılmaz dı ve bu dram dolu yaşamı hikayeleştirerek sizlerle paylaşmayı istedim. İnanın: okuyup yazının sonuna geldiğinizde, böyle bir yaşamdan, ayakta kalarak günümüze bir insanın nasıl ulaştığını ve bunun tek sırrının ruh gücü olduğunu hissedeceksiniz, çünkü: insanın bedeni dayanmasa da ruh gücü dayanıyor, tüm sıkıntıları atlatmanın tek temelinin: ruh gücünün sağlam olmasına inandım. Bir yerde beden iflas etse de, ruh ve moral gücü insanı ayakta tutmaya yetiyor. Ama ruh gücü bitince, beden güçlü de olsa yaşam için yetmiyor.

Evet: işte size müthiş bir hikaye:

19 Mayıs 1954 tarihinde Niğde-Bor ilçesinde Güzide hanım ve Kemal beyin kızı doğdu. Kemal bey: Alarko bünyesinde çalışan, çok zeki, yüksek elektrik mühendisidir. Ama hayatında: içki, kumar ve kadın hiç eksik olmaz.

Kendisine Müberra Nükhet ismini verdiler. Soyisimleri “Duru” idi ama nüfustaki yazım hatası ile “Durum” olmuştu. Nüfus cüzdanındaki bu “Müberra Nükhet Durum” ismi: bu küçük kız “Nükhet Duru” olarak meşhur oluncaya kadar kaldı ve “Müberra” ismi kayıtlarından çıkarıldı.

Nükhet çok süslüdür, süslenmeyi sever, 3 yaşında iken annesinin küpeleriyle fotoğraf çektirmiştir. O yaşlarda, tükenmez kalemle makyaj yaptığını söyler.

Tüm şen ve hareketli görüntüsünün altında üzücü bir çocukluk ve gençlik dönemi safahatı yatmaktadır.

Çocukluk döneminde: babasının bu hızlı yaşamı, anne ve babasını sürekli kavga haline getirir ve 11 yaşına geldiğinde, annesi babasını terk eder ve boşanırlar. Mahkeme Nükhet’in velayetini babasına verir.

Nükhet: babası ile baş başa kalır ve yaşamındaki dram başlar. Annesini cezalandırmak için, Nükhet’in annesiyle görüşmesine izin vermez. Yalnızca okula gidip gelebilmekte ve tam bir hapis hayatı yaşamaktadır. Bu sırada: annesi de Nükhet e ulaşaması nedeniyle hastanelere düşmüştür. Hatta: babasının, annesine “kızın trafik kazasında öldü” diye yalan söylediğini bile hatırlamaktadır. Yani, anne Güzide hanım, Nükhet 13 yaşına geldiğinde karşılaşana kadar kızını trafik kazasında öldü olarak bilmiştir.

Ankara’da bulundukları yıllarda yani 11-12 yaşlarında : Alman Lisesinde yatılı öğrenci olarak okumaktadır. Ancak: hafta sonlarında babası onu okulda unutur, birçok kez akrabalarının yanında kalmak durumundadır. Okulda şarkılar söyler: hatta onu dinlemeyip derse girmeyi tercih eden kızlarla kavga ettiği söylenir. Evde de şarkılar söyler.

Nükhet: Ankara’da bulundukları sırada: bu çalkantılı aile ve yatılı okul ortamı içinde bunalır ve intihara teşebbüs eder. Bu intihar teşebbüsü kendi anlattığına göre “kararımı verdim, abdest aldım, namazımı kıldım, annemin beyaz geceliğini giydim. Hep: sakın kibritin ucunu ağzına sokma zehirlenirsin derlerdi. Kibritlerin ucunu suda erittim, suyun tadı çok kötüydü, karnım açtı, o suyla bulgur pilavı yapıp yedim. Üstüne de bir sürü ilaç içtim” demiştir.

Evet; burada kaderin garip cilvesi: “karşı komşuları, kapıyı açık görüp evin içine girdiğinde, bir bakmış, Nükhet yerde baygın yatıyor. Nükhet’i hemen hastaneye götürmüşler ve hastanede “bu öldü, yapılacak bir şey yok” demişler ve hastaneye almak istememişler. Komşu: doktora Nükhet’in midesinin yakınması konusunda ısrar etmiş ve Nükhet 3 gün komada kaldıktan sonra hayata geri dönmüştür. Ancak: bu olay yüzünden, hayatının geri kalan kısmında “karaciğer” ve “böbrek” rahatsızlıkları çekmiştir.

Babası bu intihar olayı üzerine “intihar ederek beni nasıl rezil edersin” diyerek kızar ve Nükhet’in kaydını Alman Lisesinden aldırıp: İstanbul Kandilli Kız Lisesine yaptırır. Nükhet: hastaneden çıktıktan sonra: kendisini hastaneye götürüp hayatını kurtaran komşusuna “madem hayatımı kurtardın, yardım edin de bari annemi de bulayım” der. Ancak: bu sırada Güzide hanım: boşandığı eşi Kemal beyden kaçmak için sürekli ev değiştirmektedir. Ama yine de annesini, hayatını kurtaran komşusu sayesinde bulur.

Güzide hanım: trafik kazasında öldüğü söylenen kızı Nükhet’i 13 yaşında karşısında görünce bayılır.

Nükhet: o günden sonra annesiyle birlikte yaşamaya başlar. Hatta: babası bulmasın diye yine sürekli ev değiştirmeye devam ederler. Yaşamlarının bu bölümü İstanbul’da devam ederken: Nükhet evde şarkı söylediğinde, bunu duyan komşunun oğlu tarafından “bizim bir orkestramız var, 35 lira versek bizim solistimiz olurmusun” teklifiyle karşılaşır. Bunun üzerine, teklifi kabul eder ve 14 yaşında Nükhet kendini “Florya Deniz Kulübünde” solist olarak bulur.

Kaderin kendisine çizdiği yol: bu sırada ünlülerin menejeri Zeki Tükel: burada Nükhet’i dinler ve çok beğenir.

16 yaşına varmadan: Nükhet bu kez kendini “Bebek Gazinosu” kadrosunda bulur.

Aynı yıllarda yani 13-16 yaş arası dönemde, baba Kemal bey İngiltere’dedir.

Nükhet: hızla şöhret basamaklarını çıkmaktadır, 17 yaşında “Gülizar” da sahneye çıkarken: bu durum yani şarkıcı olduğu Türkiye’ye dönen babası Kemal bey’in kulağına gider ve Kemal bey bir gece: gazinoyu bastırır ve aynı gece apar-topar bekaret muayenesine götürülür.

Bu geceden sonra, Nükhet’in dramı daha da şiddetlenir. Nükhet, iyice çöker ve felç (bugünkü tanımı ile MS) hastalığına yakalanır, 6 ay süreyle yürüyemez ve yatağa mahkum olur. Bu sırada: baston alacak bile paraları yoktur, yatak altındaki bir tahta yardımı ile yürümeye çalışmaktadır. Yine bu dönemde, kedisi, Nükhet’in yavaş yavaş yok olmaya gittiğini görür ve intihar ederek ölür. Nükhet: buna da şahit olunca: kendisini toplamaya karar verir ve 6 aydır yerinden kalkıp yürüyemeyen ve acı çeken 18 yaşındaki bu genç kız: yavaş yavaş adım atmaya başlar. Yine o yıllara ait anılarını anlatırken: “ içindeki duyguları annesiyle paylaştığını, bu kötü günleri atlatmaya çalıştığını söyler. Ayrıca: doktorunun “daha çok küçüksün, teslim olmamalısın” ve “daha önünde koskoca bir yaşam olduğu” hakkındaki telkinleri de etkili olmuştur. Tüm birikimlerini tedaviye harcar.

Evet: bu hastalık yani günümüzdeki adıyla MS o yıllarda bilinmemektedir ve bu hastalara teşhis bile konulamamaktadır. Zaten Nükhet: yaşamının geri kalan bölümünde, o kötü günleri hatırlayacak ve bir daha hastalanmamak için sağlığına çok dikkat edecektir. Hatta: sigara ve içki kullanmayacak, sade ve temiz bir hayatı benimseyecektir. Çünkü: şan-şöhret gibi olayları ıvır-zıvır olarak değerlendirmekte, insanın her şeyden önemli sağlıklı olması gerektiğine inanmıştır.

Nükhet: zamanla hastalığı arasıra onu yoklasa da atlatır ve sağlığına kavuşur. Bundan sonraki en büyük hedefi ise “plak” yapmaktır ve o yıllardaki söz yazarı ve yapımcı olarak tanınan Mehmet Teoman ile karşılaşır. Kendi ifadesiyle, kendisine şunları söyler “ Ben de Tanju Okan’ın “Kadınım” şarkısı gibi güçlü bir şarkı istiyorum, bana yazar mısınız?”
Mehmet Teoman: genç kızın bu cesur tavrından etkilenir ve onunla çalışmaya karar verir, ardından Nükhet şöhret basamaklarını adım adım tırmanırken, Mehmet Teoman ile yaşadığı aşk da gündemdedir.

18 yaşına geldiğinde, 1972 yılında: Nükhet: Mehmet Teoman ile nişanlanır. Bu birliktelik, Nükhet 24 yaşına geldiğinde biter. Bu arada: ilk 45’lik plağını yani “Beni benimle bırak-Gerisi vız gelir” bana: 1975 yılında çıkar ve bu plak ile “Altın Plak” kazanır. 1977 yılında ise yine bir albüm “Bir nefes gibi” çıkacak ve o yılın en iyi yorumcusu ve en başarılı kadın solisti ünvanını alacaktır. Aynı yıl, yani 1977 yılında Ali Poyrazoğlu ve Korhan Abay ile birlikte “Yaşa Sevgili Dünya” isimli müzikal de sanat hayatına çeşitlilik katar.

1978 yılında Güney Kore’nin başkenti Seul şehrinde düzenlenen şarkı yarışmasında birincilik kazanacaktır. Ve ardından: yine aynı yıl: 24 yaşında: Nükhet: “Modern Folk Üçlüsü” ile “Eurovision Şarkı Yarışması”na katılır. Bu sırada ise: guruptan Doğan Canku ile aşk yaşadığı konuşulur ve bu aşk bir süre sonra nişan ile teyit edilir ancak evlilikle sonuçlanmaz.

Nükhet: evlilik düşündüğünde, karşısında Ermeni asıllı Dikran Masis vardır. Eskidji müzayede şirketi sahibi Dikran Masis ile olan evliliklerinden 1988 yılında oğulları Cem dünyaya gelir. Nükhet: bu yıllarda sahneye ara verir ve günlerini çocuğunu büyütmek için değerlendirir. Ancak: bu evlilik, yaklaşık 3.5 yıllık bir sürecin sonunda: 1990 yılı sonlarında biter.

Nükhet: çalkantılı hayatında, bu kez 1995 yılına gelindiğinde ikinci evliliğini Özalp Birol ile yapacaktır. Ancak bu evlilik te, 4 yıl sürer ve 1999 yılında biter ve yaşamının bundan sonraki bölümünü, yine kendi ifadesine göre oğlu Cem’e adamıştır.

Evet: günümüzde Nükhet’in en büyük hayat prensibi: “eğer yaşıyorsam” hak ettiğim gibi yaşamalıyım’dır. Çünkü: yaşamın biz insanlara verilmiş en büyük hediye olduğuna inanır.

Nükhet in yaşamındaki diğer kişiler derseniz: babası Prof.Dr.Kemal Duru: Çanakkale’de bakımsız bir hayat sürdürürken: kalp krizi geçirir ve Çanakkale SSK Hastanesine kaldırılır ve yaşamını kaybeder. Kemal Bey: Çanakkale Gökçeada’da: son 5 yıllık yaşamını Kaleköy denilen yerde tek başına sürdürmüştür ve 83 yaşındadır. Tarih 26 Şubat 2003.

Doktorların ifadesine göre: hastaneye getirildiğinde oldukça bitkin halde olan şahıs kendisinin profesör ve sanatçı Nükhet Duru’nun babası olduğunu söyler ve tabii kimse buna inanmak istemez, çünkü üzerinde doğru dürüst giysi yoktur, kaldığı odadaki hasta yakınları kendisine giysi vermişlerdir. Doktorlar: şahsa kan verilmesi gerektiğini düşünürler, ancak bir yakını olmadığı için hastane personelinin yardımı ile kan bulunup, kendisine kan verilmiştir. Bakımsızlık nedeniyle oldukça bitkin durumdaki şahıs, ertesi gün sabahı yaşamını kaybeder. Ancak ölmeden önce: Kemal bey: kızını yani Nükhet Duru’yu, bir Ermeni ile evlenmesine kızdığı için affetmediğini söylemiş ve bunları söyleye söyleye ölmüştür.

Ölümünün ardından, Nükhet Duru’nun söyledikleri ise şunlardır “İstanbul’da oturması için çok gayret ettim, hatta bir dönem yan yana evlerimizi yaptım. Ama içkiden, alkolden uzaklaşmadığı için yaşadığı evi yaktı. Apartmanda çok zor durumda kaldık. Sigara ve içkiye aşırı düşkündü. İkinci eşiyle: yaz aylarında Gökçeada’ya gidiyor ve burası benim ömrümü uzatıyor” diyordu. Evet her seferinde, ben oraya gideceğim diye ısrar etti. Ben ise: Gökçeada’ya sürekli gidip gelemiyordum ama elemanlarımı her ay gönderip ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyordum.

Evet: bir profesörün ve özellikle ülkemizin ünlü bir sanatçısının babasının bu şekilde hayatını kaybetmesi hiç de içaçıcı olmamıştır, ancak: hayat işte, herkes yaptıklarının karşılığını mı çekiyor dersiniz?

Peki Güzin hanım, anne: Nükhet’in annesi 82 yaşında ve hem Parkinson hem de Alzhaimer hastası. Algı sorunları var ve Nükhet: annesine bir bebek gibi baktığını söylemektedir. Ancak, Güzin hanım: 1 Eylül 2011 Perşembe günü vefat etmiştir.

Aranan kelimeler:

1 Aralık 2014
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti