Büyük İskender: Gordion şehrinde

Büyük İskender: Gordion şehrinde

MÖ.333 yılında, Makedonya kralı Büyük İskender: Anadolu’da bölgeye hakim olan Persleri yener ve Gordion şehrini egemenliği altına alır. İskender: bir fetih dönüşünde, kışı geçirmek için Gordion şehrine uğrar.

Gordios ve Midas’ın yönettiği Frig krallığının başkenti Gordion: çözülmez düğümü ile ünlenmiştir. Büyük İskender: düğümü kendisine göstermelerini ister. Düğüm: eski bir arabanın boyunduruğunda, kızılcık ağacı dallarıyla ve büyük bir ustalıkla atılmıştır ve o güne kadar kimse tarafından çözülememiştir.

Yine efsaneye göre: düğümü çözecek kişi, tüm dünyanın efendisi olacaktır.

İskender: düğümü gördüğünde, çevresindekilerin şaşkın bakışları arasında, kılıcını çeker ve hızla düğüme vurur, düğüm parçalanır ve ne düğüm kalır, ne efsane.

Büyük İskender: düğümü çözmek için uğraşmak yerine, düğümü kılıcı ile keser ve dünyaya “kılıç” ile hakim olacağının işaretini verir. Bunun akabinde: Makedon ordusu ve Frigyalılar: İskender’i Asyanın efendisi olarak selamlarlar. Aynı zamanda, “dünyanın hakimi” efsanesi de gerçekleşir ve o zaman, bilinen dünya olarak kabul edilen: Hindistan’a kadar olan tüm ülkeler: 13 yıllık kısa bir süreçte Büyük İskender tarafından ele geçirilir.

Aranan kelimeler:

16 Mart 2014
bosluk

Büyük İskender; Efes şehrinde

Büyük İskender; Efes şehrinde

Büyük İskender: Persleri yenerek Anadolu’daki tüm şehirlerde egemenliği ele geçirir. Sonunda Efes şehrin gelir.

Doğumunda Artemis’in ebelik yaptığı inanışını duymuştur ve tanrıçaya ve şehre borçlu olduğuna inanarak: büyük bir tören düzenletir, tapınak sunağında kurbanlar kestirir ve adamlarına “Artemis” heykellerini elleri üstünde taşıtır. Panayır dağı çevresindeki kutsal yolda: büyük bir ihtişamla yürürler. Dağın çevresini dolaştıktan sonra: yine tapınağa gelirler. Efesliler: daha önce böyle görkemli tören görmemişlerdir. Takip eden yıllarda: bu kutsal yol: bir güzergah olarak bir çok kere kullanılır.

Şehir halkı: tapınağın mükemmel olması için, dönemin en ünlü mimar, heykeltıraş ve ressamlarını şehre davet ederler. Bu sanatçıların yaptıkları muhteşem eserler, henüz bulunamamış olmasına rağmen, bunların nitelikleri antik dönem yazarları tarafından belirtilmiştir.

İskender: tapınağın bütün masrafını karşılamak ister. Ancak, tek bir şartı bulunmaktadır. Yaptığı bu iyiliğin, tapınak üzerine yazılmasını ister. Efesliler, bunu kabul etmezler, bir iyilik yapılacaksa bunun karşılığının beklenmemesi gerektiğini düşünürler. Öte yandan: İskender’in teklifini de değerlendirmek isterler ve kendisine gayet politik bir yanıt verirler “Nasıl olur da bir tanrı, başka bir tanrıya tapınak yaptırabilir?”

Büyük İskender: bunun üzerine, Efeslilerin daha önce Perslere verdikleri vergiyi kaldırır ve bu vergilerin tapınak inşaatında harcanmasını ister ve şehirden ayrılır.

Aranan kelimeler:

16 Mart 2014
bosluk

Efes, Artemis Tapınağı

Efes, Artemis Tapınağı

Artemis: Yunan Mitolojisinde: ünlü bir tanrıça olarak bilinmektedir. Ancak: Roma’lıların “Diana” olarak kabul ettikleri: Zeus’un kızı ve Apollon’un kardeşi olan bu tanrıça ile, Efes Artemis’i olarak bilinen tanrıça arasında belirgin farklar bulunmaktadır. Yani: Efes Artemis’i: Yunan mitolojisinde adı geçen “Artemis” değildir.

Efes Artemis’i: bir anlamda, Efes’e özgüdür. Efes ile özdeşmiştir. Artemis olmadan Efes şehri düşünülemez. Zaten Efes şehrini üne kavuşturan önemli nedenlerden birisi de “Artemis” ve onun adına yapılan “Artemis Tapınağı” dır.

Tapınak: en az tanrıça kadar ünlüdür. İlk inşa edildiği tarihten itibaren, birkaç defa yakılıp yeniden yapılmış ve son olarak o kadar görkemli inşa edilmiştir ki, o haliyle, o çağın insanları, tapınağı “Dünyanın 7 Harikası”ndan biri olarak kabul etmişlerdir.

Tapınakta bulunan “Artemis Heykeli” söylenenlere göre “asma ağacı”ndan yapılmıştır ve yine iddiaya göre, çürümesin diye, bu heykel her yıl yağlanırmış. Zaten: yapılan kazılarda bugüne kadar altın veya gümüş Artemis heykeli bulunmamıştır. Öte yandan, kazıların hala devam ettiği ve toprağın altında nelerin gizli olduğu da bilinmemektedir.

Artemis Tapınağında bulunan heykellerin: halk üzerinde büyük etkisi olduğu söylenir. Hatta: tapınak bekçileri: burayı ziyaret eden meraklılara, heykelin gözlerine bakmamalarını önerdikleri söylenir. Çünkü: heykel göz kamaştırıcı şekilde parlaktır.

Gelelim: Artemis Tapınağının geçmişinde, dünyaya günümüze kadar uzanan bir deyimin ulaşmasına neden olan olaya:

Tapınağın en muhteşem yıllarında: Efes şehrinde “Herostratos” isimli, kunduracılık yaparak geçimini sağlayan saf bir adam yaşamaktadır. Bu adamın kimseye zararı dokunmaz, ama “ünlü olmak gibi” çok büyük bir zaafı bulunmaktadır. Çevresinde ise, onun bu zaafını çok güzel kullanabilecek, bir yığın maceracı, soyguncu, politikacı insan bulunmaktadır.

Sonunda bir gün: çevresindeki insanlar, bu bizim kunduracının zaafını kullanırlar ve “meşhur olmak istiyorsan, Artemis Tapınağını yakmalısın o zaman adın tarihe geçer” derler.

Herostratos: önceleri korkup ürktüğü bu planı gerçekleştirmek için: bir süre sonra harekete geçer. İklim nedeniyle yangınları söndürmenin zor olduğu bir yaz gününde: MÖ.356 yılının 21 Temmuz günü: harekete geçer ve tapınağı ateşe verir. Tapınak: içindeki kandiller için saklanan yağlar nedeniyle hızla yanar ve bu sırada tapınağın hazinesi şehirdeki tüm çapulcular tarafından yağmalanır.

Ertesi gün: duman ve sis bulutları arasında kalan ünlü tapınağın ayakta kalan harabesi çok hazindir. Şehir halkı: çok sevdikleri tanrıçalarının tapınağını yangından kurtaramamışlardır. Yalnız: başka bir gerçek daha ortaya çıkar. Neden Tanrıça kendi tapınağını yangından koruyamamıştır?

Bu sorunun yanıtı: yıllar sonra anlaşılır. Çünkü: MÖ.356 yılının 21 Temmuz günü: Tanrıçanın bir görevi bulunmaktadır ve yangın günü, yıldızlar tanrıçaya büyük bir kişinin o gün doğacağını haber vermişlerdir. Hatta: bu kişinin doğup büyüdüğü zaman, ünlü bir kral hatta bir imparator olacağı ve o çağ dünyasının her yönüne akınlar yapacağı, ülkeleri ele geçireceği ve yeni bir çağ yaratacağını müjdelerler. Bunun sonucunda, bu ünlü kişinin doğumunun bizzat tanrıça tarafından yapılması gerektiğini bildirirler.

Bu haberler üzerine: tanrıça 21 Temmuz günü tapınaktan ayrılarak Makedonya’nın Pella şehrine gider ve tarihte önemli bir rolü bulunan “Büyük İskender” doğar. Bu nedenle: tanrıça tapınağının yanmasına engel olamamıştır.

Evet: tapınak yanar ve daha sonra: Efesliler, kunduracı Herostratos’a en korkunç cezayı verirler ve hatta onun adını anan herkes için “ölüm” emri verilir. Bu olaydan sonra: yüzyıllarca, şan ve şöhret tutkunu kişileri “Herostratik” denilir.

Aranan kelimeler:

16 Mart 2014
bosluk

Paskalya Adası

Paskalya Adası

Günümüzden, yüzlerce yıl önce: bir kısım denizci kavim: bulundukları yerden ayrılırlar ve uzun bir yolculuğun ardından: muhteşem güzellikteki bir ada’ya ulaşırlar ve buraya yerleşirler.

Ada: tamamen ağaçlarla kaplı ve ormanlıktır. Özellikle: Palmiye ağaçlarının bolluğu dikkat çeker. Bu ormanlık alanlarda: özellikle kuş türleri yoğundur. Deniz ise, her türlü deniz ürününü yeni ziyaretçilerine sunar. Böylelikle: Polinezyalı olarak isimlendirilen bu insanlar: yeni buldukları ve yerleştikleri adada; refah içinde yaşarlar ve nüfus yoğunluğu hızla artar. Ancak: bu insanlar adaya gelirken, yanlarında, adaya misafir olarak, bir tür canlı misafir daha getiriler: “fare”

Tarihi süreç içinde, zaman akıp gider. Bu arada: insanlar; ada insanları, ada içinde “uzun kulaklılar” ve “kısa kulaklılar” olarak ikiye ayrılırlar. (Hatırlayanlarınız olabilir: Anadolu’da büyük bir uygarlık kuran Frigyalılarda da uzun kulak, özellikle aristokrat sınıfı için tercih edilen bir özelliktir ve kulaklarının uzun olması için, doğumdan itibaren kafalarının sürekli bezlerle sarılı tutulduğu söylenir)

Evet: uzun kulaklılar kabilesi ve kısa kulaklılar kabilesi: verimli adanın topraklarında yaptıkları tarım ve avcılık ile hayatlarını gayet mutlu sürdürürler. Bu arada: adada, 3 aktif ve aktif olmayan birçok volkan bulunduğunu da söylemem gerek. Adalılar: bu volkanların bulunduğu alandaki taş-kaya bloklarını yontarak, bir kısım heykeller yapmaya başlarlar.

Ama: yüzyıllardır cevapları verilemeyen soruların ilk bölümü burada ortaya çıkar:

Adaya gelen bu yerliler:
1. Kaya-taş oymayı nasıl öğrendiler.
2. Kaya-taş oyacak aletleri-teçhizatı nasıl buldular.
3. Muhteşem sert, bu volkanik kayaları nasıl oyarak şekillendirdiler.

Bu soruların devamında: adalılar: yaptıkları ve bazıları 50 ton ağırlığa kadar ulaşan heykelleri: adanın çeşitli yerlerinde hazırladıkları “podyum” lara yani “kaideler” üzerine yerleştirdiler.

4. Heykelleri, yaptıkları yerden, yerleştirdikleri bu kaidelerin bulunduğu yere nasıl taşıdılar?

Heykeller: gayet düzgün ve gururlu yüz yapısı gösteriyordu, uzun ve düzgün burunlu, gururlu bakışlı, uzun kulaklı baş heykelleri:

5. Bu heykeller: ne için yapılmışt?
6. Heykeller: neyi simgeliyordu?
7. Heykellerin hepsi: adanın iç kesimlerine bakıyordu, neden?

(Varsayım: heykeller, adalıların atalarını temsilen yapılmıştı ve heykellere tapıyorlardı. Heykellerin hepsinin adanın iç kesimlerine bakmalarının sebebi olarak ise: “heykellerle ifade edilen varlıkların” denizden geldiklerinin betimlenmesi)

Ada üzerinde yapılan incelemelerde: 1000’e yakın heykel bulunmuştur. Bunların, üçte birlik kısmı: planlanan yerlerine taşınmış ve kaideler üzerine yerleştirilmiştir. Büyük bir kısmı: taşınma esnasında adanın çeşitli yerlerinde, öylece bırakılmış ve yine bir kısmı, taş ocaklarında yapılırken yarım kalmış şekilde bulunmuştur. Yalnız: diğer en büyük özellik: heykellerin, yalnızca beşte biri, adada bulunan volkanik kaya kütleleri oyularak yapılmıştır. Heykellerin, diğer büyük kısmı, ada da bulunmayan taş-kaya kütlelerinin oyulması suretiyle yapılmıştır.

8. Adada bulunmayan taş-kaya kütlelerinden yapılan bu heykeller, başka bir yerde yapıldıktan sonra mı buraya getirilmiştir? Eğer öyle ise, nerde yapılmıştır ve nasıl getirilmiştir?
9. Heykellerin ki, bazıları 50 tona yakındır, yapıldıkları taş ocağından, yerleştirildikleri kaidelerin bulunduğu yerlere nasıl taşınmıştır.

Varsayım: Heykeller, taş ocağından veya yapıldığı yerden, yerleştirildikleri kaideler üzerine taşınması sırasında: adada bulunan ormanlardan elde edilen ağaç kütükleri kullanılmıştır. Heykeller, ağaç kütükleri üzerinde taşınmışlardır veya diğer bir varsayım: heykeller: uzaydan gelenler tarafından bir şekilde, bir yerlerde yapılmış ve yine onların gücü veya imkanları ile taşınarak, adaya, bulundukları yerlere getirilmişlerdir. Çünkü: bir kısmı 50 ton ağırlığında olan bu heykellerin, o dönemin insan gücü ile taşınması mümkün değildir. Öte yandan, o dönemde, ada nüfusu en fazla 1000 kişi civarındadır ve Mısır döneminde, piramitler yapıldığındaki, yüzbinlerce kişilik işgücü burada söz konusu değildir.
Ayrıca: zaten, adanın besin kaynakları, yüzbinlerce kişilik işgücünün beslenmesine yetecek ölçüde değildir.

Diğer ve son bir varsayım: adanın, bir zamanlar, üzerinde muhteşem bir uygarlık kurulmuş olan “Atlantis kıtası” nın bir parçası, uzantısı olduğu yönündedir. Atlantis kıtası; her ne kadar varlığı kanıtlanmış bir yer olmasa da, geçmişe yani antik dönemlere yönelik yazarlar tarafından söz edilmiştir ve bu muhteşem uygarlıktan günümüze hiçbir şey kalmamıştır. Ama, belki de, bu taş heykeller, kalıntı olabilir mi?

Evet: bu sorular bir yana, ben yine adada yaşananlar hakkında söz etmek istiyorum. Adada, iki ayrı yerde yaşayan uzun kulaklılar ve kısa kulaklılar: geçen zaman içinde, bu taş heykelleri yontmaya o kadar aşırı bir ilgi göstermiş ve zaman ayırmıştır ki; sayıları yüzlerce olan bu taş heykelleri yaparken; yoğun bir şekilde, adanın ormanlarını yok etmişlerdir. Aslında: bu yok etmede; adaya ilk geldiklerinde, yanlarında getirdikleri “fare” lerin de rolü büyüktür.

Derken: adadaki ağaçların hızla yok edilmesi sonucu: ekolojik denge bozulur, ormanlarda barınan av hayvanları yok olmaya başlar ve zamanla biter. Ada yerlileri, bir zaman gelir, denizde kullanmak için kendilerine “kano” yapacak “ağaç” bulamaz hale gelirler. Bu arada, şunu de belirtmek gerekir ki: ada üzerinde yazının başında söz ettiğim gibi, 3 aktif ve yüzlerce aktif olmayan volkan bulunmaktadır. Acaba, bunlar etkin hale geldi ve bu yüzden mi, adanın orman-ağaç varlığı yok oldu?

Bir şekilde bozulan ekolojik denge nedeniyle, aç kalan insanlar, kendi aralarında çatışmaya başlarlar ve bu çatışmalar o ölçüde vahşi hale gelir ki; yamyamlık iddiaları gündeme gelir. Önce yokluk, sonra açlık.

Evet: küçücük bir adada, yüzlerce muhteşem heykeli üretecek şekilde bir uygarlık kuran bu insanlar: doğaya karşı yaptıkları bu katliam nedeniyle; bir zaman gelir, birbirlerine yiyecek ölçüde vahşileşirler.

Günümüz insanı olarak: gerçekliği tam olmasa da (çünkü, gerek arkeoloji ve gerekse bilim adamları, yukarıda yazdığım sorulara net cevaplar verememektedirler) ; bu anlattıklarım; arkeolojik ve bilimsel araştırmalar ile büyük ölçüde kanıtlanmıştır.

Doğaya sahip çıkalım, doğanın kaynaklarını gereksiz tüketmeyelim. Son bir not: bu ada: halen Güney Amerika kıtasında, Şili ülkesine bağlı bir adadır ve dünya üzerinde, yerleşim yerlerine en uzak ada olarak bilinmektedir.

Aranan kelimeler:

10 Kasım 2012
bosluk

Çalınan Tarihimiz, Tarihte ilk müzik notaları

Çalınan Tarihimiz, Tarihte ilk müzik notaları

Seikilos Mezar yazıtı:

1882-1883 yılları arasında, en büyük arkeoloji hırsızları çetesinden oluşan yol mühendislerinin Aydın-İzmir demiryolu yapımı sırasında, yine bir tarih hazinemiz bulunur.

Demiryolu inşası sırasında, Tralleis antik kentinde: MÖ.200 ve MS.100 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, Seikilos isimli bir şahsın; karısı veya oğlu Euterpe’nin mezar taşında; taşa kazınmış halde “notalar” görülür ve bunların, tarih sahnesinde, bilinen ilk müzik parçasının notaları olduğuna inanılır. Çünkü: Pergamon krallığına bağlı bir kent olan Trailes’de: her yıl “Athena” ve “Eumeneia”da olduğu gibi, Pergama krallarının onuruna, düzenli olarak dinsel içerikli oyunlar ve müzikal şenlikler düzenlenirmiş.

O sırada demiryolu şirketinin müdürü Edward Purse’dir. Mezar yazıtı: bir şekilde, Purse’nin eline geçer.

Mezar taşı: sütun gövdesi şeklindeki bir mermer kolonun üzerine kazınmış, iki bölümden oluşmaktadır. Antik Grek müzik notalı lirik şiir, şarkı sözü notaları ve mezar yazısı: alt alta yazılmıştır. Yani: tamamen müzik kompozisyonu şeklindedir ve dünyada müzikal nota olarak bilinen en eski yazılı kayıt kalıntısıdır.

Yazının transkripsiyonunda: müzik sözleri, harflerle sembolize edilerek, kısa bir müzik notası ortaya çıkarılmıştır. Müzik: MÖ.2’nci yüzyılda, Phrgia’da bilinen nota sistemine uygun yazılmıştır.

Şiiri oluşturan sözler: 6/8 lik nota ölçüleriyle ezgiye dönüştürülerek batıda müzik marketlerde özgün müzik olarak müzikseverlere sunulmuştur. Grekçe olan şiirin, Türkçe sözleri şu şekildedir: “Yaşadığın sürece dertsiz-tasasız ol. Hiçbir şeyin, seni üzmesine izin verme. Hayat çok kısa. Ve zaman her şeye gebedir.”

Evet, kolonun alt kısımları oldukça eğri-büğrü olduğundan, Mss. Pulse tarafından düzgün bir şekilde kestirilmiştir. Ancak, bu kestirme sonucunda, yazıtın en alt kısmında tamamlanmamış satırı da yok olmuştur.

Seikilos mezar taşı: bulunduktan sonra, İzmir’e götürülmüş, De Joung isimli şahsın, özel koleksiyonunda uzun süre muhafaza edilmiştir. Çünkü: bu şahıs, mezar yazıtını bulan Purse’nin kızı ile evlidir ve İngiliz gemi sahibi bu şahsın, İzmir yakınlarında, Buca’da bir vilları bulunmaktadır. Mezar anıtı: 1923 yılındaki Kurtuluş Savaşı dönemine kadar, onların bahçesinde bulunur. Ama, Kurtuluş Savaşı sonucunda ülkemizin düşmandan temizlenmesi sürecinde, korkarlar ve mezar anıtını yurt dışına yollarlar. Şubat 1954 tarihinde: İsveç-Stockholm Hollanda Büyükelçisi olan Hollandalı diplomat W. Daniels; kendisine kayınvalidesinden miras kalan bu mezar yazıtını: satışa çıkarır. Kopenhag Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümünde görevli Prof. C.Hoeg; satışa katılır, kolonu inceler ve dönüşünde Carlsberg Vakfı’na verdiği rapor sonucu, eser, 1966 yılında satın alınır.

1923 yılından sonra yurt dışına kaçırıldığına inanılan kalıntı: 1966 yılında Danimarka-Kopenhag Müzesine taşınmış ve sergilenmeye başlanmıştır.

Aranan kelimeler:

29 Temmuz 2012
bosluk

Çalınan Tarihimiz, İhtiyar Balıkçı Heykeli

Çalınan Tarihimiz, İhtiyar Balıkçı Heykeli


Osmanlı döneminde, ülkemizdeki tarihi eserlerin yağmalanıp yani çalınıp yurt dışına kaçırılmasında en büyük emeği geçen: Anadolu topraklarında demiryolu yapımında çalışan yabancı mühendislerdir. Bunlar: arkeolog olmamalarına rağmen, karşılarına çıkan veya bölgelerinde gördükleri antik eserleri çalarak yurt dışına kaçırma konusunda uzmanlaşmışlar ve bu arada, bir kısım demiryolu yapımını da gerçekleştirmişlerdir.

Evet, bu hırsız yol mühendislerinin en önemlilerinin en şöhretlileri: Bergama sunağını yurt dışına kaçıran Alman iken, ben bugün yeni bir hırsız yol mühendisi daha öğrendim ve bilgilerimi sizinle paylaşmak istiyorum.

20’nci yüzyılan başlarında, Aydın-Geyre ilçesi yakınlarındaki Afrodisias antik kenti yeni yeni bulunmanın verdiği büyük ilgi ile, yabancı arkeolog veya bir diğer adı hırsızlar tarafından kazılmaktadır. Bu kazı çalışmalarına: 1904-1905 yılları arasındaki kısa dönemde: yol mühendisi, amatör arkeolog Fransız Paul Gaudin’de katılır. Gaudin: bu dönemde, özellikle antik kent bölgesinde, Hadrianus Hamamları olarak adlandırılan bölgeyi kazar ve bulduğu eserlerin küçük bir kısmını İstanbul Arkeoloji Müzesine gönderirken, büyük kısmını, yurt dışına kaçırarak, bazı ülkelere satar.

Aradan onlarca yıl geçer ve 1989 yılında, Afrodisias antik kentine bütün ömrünü adayan, 30 yıllık bir araştırma dönemi sonucunda, mezarı dahi bu antik kentte bulunan Prof. Kenan Erim tarafından: Tiberius Portikosundaki bir havuzda: mermer bir heykele ait: 33 cm. boyutunda ve 5 kg. ağırlında “baş” kısmı bulunur. Prof. Erim: yaptığı araştırmalarda, bu baş kısmının; Almanya-Berlin Müzesinde sergilenen “İhtiyar Balıkçı” isimli heykele ait olduğunu belirler. Bunun üzerine: Berlin Müzesinde, alçıdan yapılmış bir baş parçası ile sergilenen orijinal gövdenin, yani “İhtiyar Balıkçı” heykelinin ülkemize iadesi için girişimlere başlanır.
Ancak, tahmin ettiğiniz gibi, elbette, Almanlar bu heykelin iadesinde de büyük güçlükler çıkarmaktadırlar. Umarım 1991 yılında başlayan görüşmeler, belli bir süre sonra tamamlanır ve heykel ülkemize iade edilerek, ait olduğu yerde, yani Afrodisias Müzesinde sergilenmeye başlanır.

Aranan kelimeler:

29 Temmuz 2012
bosluk

Çalınan tarihimiz, Bergama Sunağı

Çalınan tarihimiz, Bergama Sunağı

Makedonyalı İskender’in ölümü üzerine, generalleri tarafından kurulan devletlerden birisi olan Bergama krallığı: 150 yıllık yaşamı boyunca: dönemin en büyük kültür merkezlerinden biri haline gelmesiyle önem kazanır. Özellikle: MÖ.2. yüzyılda: Attalos hanedanı döneminde, kral II. Eumenes; Avrupa’dan Anadoluya giren ve birçok yeri yakıp-yıkan Galatlara (Keltlere) karşı büyük bir zafer kazanınca: gerek zaferin anımsanması ve gerekse Zeus ve Athena gibi tanrılara olan bağlılıklarının ifadesi olarak, büyük bir anıtsal dini yapı yaptırmaya karar verir.

Gerek Pergamonlu sanatçılar ve gerekse Atinalı sanatçılar tarafından; Marmara bölgesinin mermerleri, şekillendirilerek muhteşem bir dini anıt yaptırılır. Kare şeklindeki anıt, at nalı şeklinde, yani “U” şeklinde merdivenli bir podyum üzerine yerleştirilir. Podyum üzerinde, portifli sütun sıraları yerleştirilir. Ön bölümde bulunan merdivenin genişliği: 20 metredir. Anıtın tam boyutu ise: 35×33 metre ölçülerindedir. Dört yanı açıktır ve çok uzaklardan görülebilecek şekilde tasarlanmış ve dış yüzeyi, açık mavi renkte bir boya ile boyanmıştır.

Ancak, anıtın en büyük özelliği: dış ve iç mekanlardaki mermer firizlerin güzelliğiyle önem kazanmaktadır.

Dış cephede: kabartmaların bulunduğu bölümün uzunluğu: 120 metre ve genişliği: 1.20 metredir. Merdivenlerin ön ve yanlarındaki firizlerin bulunduğu bölümün genişliği ise, 130 metredir. Bu bölümdeki firizlerde: Olimpos tanrıları ve devler yani Gigantlar arasındaki mücadeleler betimlenmiştir. Çünkü, Helenistik dönemde, Ege uygarlıkları bölgesinde, Tanrılar ve Gigantlar arasındaki savaş betimlemeleri, sevilen ve sık işlenen konulardandır.
Gaia isimli toprak ananın çocukları olan Gigantlar: aslan yada boğa başlı ve yılan kuyruklu yaratıklardır. Tanrıların egemenliklerini yok etmeye çalışmaları ve biçimsiz şekilleriyle bilinir ve tanınırlar.

Mitolojiye göre: Zeus: kardeşleri olan Titanları, yer altı dünyasına kapatır. Buna kızan Gigantlar: yeryüzüne çıkarak, mitolojik tanrılara saldırırlar. Ancak, bu saldırı sonucunda yenilirler. Aslında, bu savaş sahnesi, bir anlamda: kazananlar ve yenilenler, Pergamonluların, Galatlarla olan savaşlarını ve zaferlerini simgelemektedir.
Gigantlar yanında, bu savaş betimlemelerinde: insan şeklinde, bilge ve soylu yaratıklar olarak betimlenen Olimpos tanrılarından: Zeus, Athane, Apollon, Artemis, Leto, Dione ve ismi bilinmeyen başkaca tanrılar da tasvir edilmiştir. Biraz önce de sözünü ettiğim gibi: tanrıların gücü ve kudreti karşısında Gigantlar yenilirler, ezilirler ve gövdeleri paramparça olur ve korkunç acılar içinde kıvranırlar.

Merdivenlerden çıkılarak, anıtın içine girildiğinde ise: portiflerden geçildiğinde, kapalı bir avluya ulaşılır. Bu kapalı avlunun içinde: kurbanların kesildiği yani altar-sunak denilen alan bulunur. Anıtın bu içi bölümündeki figürler ise, Pergamon şehrinin kuruluşuna ait figürleri yani Telefos efsanesinin tasfir edildiği figürleri barındırmaktadır.

Telephos: Attolos hanedanının efsanevi kurucusudur. Tanrı Herakles tarafından baştan çıkarılan güzel prenses Auge tarafından dünyaya getirilmiştir. Ancak, günahkar olduklarını düşünen anne ve babası tarafından, doğar doğmaz, annesi Auge tarafından küçük bir gemiyle denize bırakılır. Bu sırada: Auge, Bergamanın da içinde bulunduğu bölgeye gelir ve bölgenin kralı Teuthras tarafından himayesi altına alınır. Aynı dönemde, denizdeki gemiden ayrılan Telephos, dağlarda, dişi bir geyik tarafından beslenerek büyütülür. Aradan geçen uzun bir süre sonunda, basası Herakles, Telephos’u bulur ve yanına alır. Telephos, annesini bulmak için Bergama bölgesine geldiğinde ise; bölgede, Amazon kraliçesi Hiera ile evlenerek, Mysia bölgesinin kralı olur.

Evet, Helenistik dönem heykel ve süsleme sanatının zirve noktalarını göstermesi açısından büyük önem taşıyan bu anıt: aynı zamanda, Barok sanatının öncüsüdür.

Aradan yüzlerce yıl geçer.

1870’li yıllara gelindiğinde: İzmir-Aydın karayolunu yapan Alman yol mühendisi Carl Human: yol yapımı için taş arama çalışmalarını sürdürürken, bu bölgede, tepedeki kalıntılar arasında çok sayıda taş bulunduğu, bu taşların zaten kireç yapımında kullanıldığını, yani eritildiğini ve hatta bu taşların yani heykel parçalarının, özellikle geceleri inleyip ağladıklarını haber alır.

Bunun üzerine: Akropolis tepesine çıkar ve burada, yüzlerinde abartılı d uyguların ifade edildiği muhteşem heykelleri görür ve o kadar etkilenir ki, bir anda kendisini arkeolog olarak hisseder ve kazı çalışmalarını başlatır.

Özellikle: bu antik şehir bölgesindeki dağınık haldeki birçok taş kalıntı yanında Bergama Sunağı ilgisini çeker. Zeus sunağı olarak da adlandırılan antik döneme ait dini yapıyı: özenle kestirir ve numaralandırarak, paketletir. 1886 yılına kadar, yani 15 yıllık süreç boyunca devam eden bu uğraşıda: yıllarca katırlar ve develerle, paketlenen bu taşlar Akropol şehrinden aşağıya indirilir ve oradan mandalar tarafından çekilen kağnılar ile, Çandarlı Limanına götürülür ve oradan İzmir Limanına ve oradan da daha büyük gemilere yüklenerek Kuzey Denizindeki Limanlara ve oradan demiryolu ile Berlin şehrine taşınır, yani kaçırılır, yani çalınır. Öte yandan: dönemin yönetiminin, yani Sultan II. Abdülhamit; küçük bir yardım karşılığında, bu muhteşem anıtın yurt dışına götürülmesine izin verdiği söylenmektedir. Ama hiçbir mazeret veya özel durum: bu muhteşem anıtın, binlerce yıl bulunduğu bölgeden sökülerek, başka bir ülkeye götürülmesine neden olamaz diye düşünmemek elde değildir.

Günümüzde, bu muhteşem anıt: Berlin Müzesinde, Pergamon Bölümünde sergilenmekte ve her yıl, yaklaşık 1 milyondan fazla ziyaretçi tarafından ziyaret edilmektedir.

Bergama yani Pergamon antik kentinin bulunduğu Akropolis bölümünde ise: anıtın sökülüp götürüldüğü yer yani boşluk görülmektedir. Ancak: anıtı yerinden söküp, 15 yıllık bir süreçte, Almanya’ya kaçıran yol mühendisi Carl Humman’ın mezarı: halen, Akropol antik kalıntıları içinde, agora bölgesinde bulunmaktadır. İnanılır gibi değil, adam kocaman bir yapıyı parça parça söküp büyük bir uğraşı ile Almanya’ya kadar kaçırıyor, ama kendi mezarının burada bulunmasını vasiyet ediyor ve buna uyuluyor.

Bir gün yolunuz: Bergama’ya düşerse, gidip, bu büyük anıtın sökülüp götürüldüğü yerdeki boşluğu görüp, bu yazdıklarımı hatırlamalısınız. Veya, bir gün yolunuz Berlin şehrine düşerse, Berlin Müzesi bünyesindeki Pergamon Müzesine gidin ve ülkemizden çalınan bu muhteşem anıtı görün ve bir zamanlar, ülkemizdeki tarihi değerlerin ne ölçüde çalınıp yurt dışına kaçırıldığını anlayın.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

Çalınan Tarihimiz, Dionysos Bronz Heykeli

Çalınan Tarihimiz, Dionysos Bronz Heykeli

Yer: Burdur şehri, Gölhisar ilçesi yakınlarında: “Boubon” şehri.

Şehir: İbecik ve Pırnav ovalarına hakim Dikmen Tepesinin güney yamaçlarında kurulmuştur. Yamaçlarda: büyük bölümü ev olarak kullanılan yapılar bulunmaktadır. Tepenin zirvesinde ise; kaya kütlelerine oyulmuş, sunaklar bulunmaktadır. Bunların yönü: şehre dönüktür ve hemen aşağıdaki evlerin güney yamaçlarına tamamen hakim bir noktadadır. Bu yüzden: şehri yöneten kral zaman-zaman burada oturarak, gururla şehri seyretmektedir.

Şehirde: “Sebastion” yani “Tanrının evi” olarak isimlendirilen yerde: İmparator ve Tanrı heykelleri bulunur ve bu heykellerin büyük bölümü: metal yani bronzdan yapılmıştır. Çünkü: antik dönemde, şehrin en büyük özelliği: burada bulunan, büyük “Bronz Heykelcilik Okulu ve Atölyesi” dir. Bronz heykeller: antik dönemden günümüze pek kalmamıştır, çünkü: bronz, tarihi süreç içinde, eritilebildiğinden, bir eser, yapıldıktan sonra eritilerek, yeniden başka bir kalıba konulabilmektedir.

MÖ.190 yılında; Boubonlular; Araxa şehrinin müttefiki olarak, I. Mithridates savaşına katılırlar. Daha sonraki tarihi süreçte ise: bölgedeki diğer Tetrapolis şehirleri gibi, Lykia egemenliği altına girer.

MS. 43 yılında ise, bölgede Roma egemenliği görülür ve şehir bir Roma eyaleti haline gelir.

İşte, Boubon şehri hakkında, günümüze kadar ulaşabilen başlıca bilgiler bunlardan ibarettir. Şehrin en büyük özelliği, biraz önce de söylediğim gibi Bronz Heykelcilik Okulu ve Atölyesinin bulunmasıdır.

Aradan binlerce yıl geçer. Gölhisar ilçesi yakınlarında İbecik köyü kurulur.

Derken: İbecik köyünün 2.5 km. güneyinde, büyük bir antik şehrin kalıntıları mevcuttur. Bu kalıntılar: uzun süre burada bulunmasına rağmen, yöre insanının dikkat ve ilgisini çekmez. Ta ki: 1960 yılına kadar.

1960 yılına gelindiğinde ise, antik dönem kalıntılarına ilginin artması ile; Boubon antik şehrinin kalıntıları, yöre köylüleri tarafından kazma-kürek kullanılarak kazılmaya ve hatta ücretli amele tutularak kazılmaya başlanır ve bunun sonucunda, kalıntıların bulunduğu bölge delik-deşik edilir ve sanki havadan bombardıman edilmiş gibi bir görüntü ortaya çıkar. Dikmen Tepe, eteklerinden başlayarak, zirvesine kadar tümüyle kazılır.

Yine: aynı dönemde, belirli günlerde, yabancı alıcılar gelirler ve köy meydanına yapılan eserlere fiyat biçerlerdi.

Günümüzde, şehir harabelerini gezerken, en çok göze çarpanlar: çevreye yayılmış, pişmiş topraktan yapılmış: testi, tabak, kadeh, saklama kabı gibi parçalardır. Çünkü: antik eser alıcıları ortaya çıkınca, antik şehir kalıntılarına hücum eden yöre köylüleri: kazı yaparken, yalnızca metalden yapılmış kalıntıları bulma gayreti içine girmişler ve bunların dışındakilere rağbet etmemişlerdir. Bunun sonucunda ise, antik şehir, tamamen kırılmış, parçalanmış pişmiş toprak parçaları ile dolar. Yani, büyük bir tarih, yöre köylüleri tarafından tamamen yok edilir.

Bir antik yerleşim yerinde “kaçak kazı” yapmak ayrı bir olay, ama bir antik şehrin tümünün “kaçak” olarak kazılması, bambaşka bir olaydır.

Özellikle: Bayram Çömbül isimli ve kendi halinde bir köylü olan yöre insanı: bu kaçakçılık faaliyetleri sonucu, birden zengin olur ve bulduğu 14 bronz heykelden, 13 tanesini pazarlayarak, bütün geçimini, kaçakçılıktan karşılamaya başlar. Tabii geçim ötesinde, bu işten zengin olduğu da aşikardır.

Çömbül: her ne kadar basit bir kaçakçı olarak değerlendirilse de, bulduğu bronz heykelleri, nerede ve ne şekilde bulduğunu, bir deftere kayıt tutarak işler ve kendisinin bu uygulamasına akıl erdirmek mümkün olmaz. Ama, bu defter sayesinde, heykellerin bulundukları yerler kanıtlanabilir. Anadolu’da: büyük çoğunluk, bu antik kentleri yağmalanacak ve taşları inşaat malzemesi olarak kullanılacak yerler olarak görüp zengin olma düşleri kurarken; Bayram Çömbül’ün defter tutması, kendisinin farkında olmadığı sonuçlar yaratır ve heykellerin, buradan bulunduklarının en büyük kanıtı olarak bu defter kullanılır.

Ancak: elbette, kaçakçılık parayı getirir, para mücadeleyi, mücadele çekememezliği ve düşmanlığı getirir ve en sonunda: kaçakçılar birbirine düşer ve Bayram Çömbül, esrarengiz şekilde ölü olarak bulunur.

Kaçakçılık o kadar büyük boyutlara ulaşır ki: gerek bölgenin gözlerden uzak olması ve gerekse zor ulaşılabilir olması nedeniyle: Boubon şehrindeki heykellerin birçoğu yurt dışına kaçırılır. Hatta: kaçırılırken yaşanılan bazı olaylar, hikayelere konu olur.

Şöyleki: yapılan ihbar sonucu boş bir kamyonet emniyet güçleri tarafından takip edilip, durdurulup aranırken, öte yandan içinde tarihi eser bulunan kamyon, Fethiye’de, kendisine verilen adrese (bu adresin: İller Bankası Müdürü olduğu söylenir) ulaştığı ve heykeli teslim ettiği söylenir.

1963 yılında ise, yine Boubon şehrinde bulunan bir heykelin: o dönemin ulaşım aracı olan bir jeep ile: sanki bir hasta, hastaneye götürülüyor gibi yastık-yorgan içine sarılıp saklanarak, İzmir Limanına kadar götürülmüş, ancak yapılan ihbar üzerine, limanında yakalanmıştır. ( kesik başlı bu heykel, halen Burdur Müzesinde sergilenmektedir.)

Yine de, bu yağmada, MS.2’nci yüzyıla tarihlenen birçok bronz heykel ve parçası, yurt dışına kaçırılmıştır. Ancak, küçük bir kısmı kaçırılırken yakalanmış ve Burdur Müzesi’ne teslim edilmiştir. Özellikle: halen Müzede sergilenmekte olan “Apollon Heykeli” en görkemli buluntudur.

Tarihler: 27 Nisan 1988 gününü gösterdiğinde, İsviçre’deki bir depoda, antik döneme ait bir bronz heykel ele geçirilir.

Helenistik dönemin Şarap Tanrısı Dionysos betimlenmiş, 143 cm. yüksekliğinde ve sol kolu bulunmayan bronz heykel: MÖ.2’nci yüzyıla tarihlenmektedir.
Dionysos: biraz önce söylediğim gibi, antik dönemin bağbozumu ve şarap tanrısıdır. Anadolu kökenlidir. İnanışa göre, kendisi: dağlarda ve ormanlarda, yaban hayvanları ve yaratıklarla birlikte yaşar. Yine, söylentilere göre: Hindistan ülkesine yaptığı bir yolculukta, yabani asma’yı bulur ve asma bitkisini ehlileştirerek, Anadolu ve Helen dünyasına kabul ettirir. Daha sonra ise, üzümden şarap yapımını öğretir.

Depo: Elmalı Sikkelerinin pazarlanmasında da adı geçen, gümrükte 98 kg. eroin ile yakalanarak, uyuşturucu kaçakçılığından İngiltere’de tutuklanarak 28 yıl hapis cezasına çarptırılan, E.T. isimli bir şahsa aittir.

İsviçre hükümeti: heykelin yasadışı yani çalınarak kendi ülkesine sokulduğunu tespit eder ve çalındığı ülkenin tespit edilerek iadesinin sağlanması için, İngiltere’ye gönderir. Çünkü: heykel, o sırada İngiltere’de tutuklu bulunan E.T. isimli şahsın deposunda ele geçirilmiştir.

İngiliz polisi: E.T. nin ifadesini alır ve bu ifadede: heykelin 1993 yılında Türkiye’de satışa çıkarıldığı ve bu satışta, E.T. tarafından birkaç kişi ile birlikte ortak satın alınarak, yurt dışına kaçırıldığını tespit eder.

Bunun üzerine: Türk Kültür Bakanlığı, harekete geçer ve heykelin, Anadolu kökenli olduğunu ve kaçak kazılarda ortaya çıkarılmasına rağmen, kaçakçılar tarafından yurt dışına çıkarıldığını ve geri iade edilmesi gerektiğini iddia eder. İngiltere’de tutulan bir avukatlık bürosuna, yaklaşık 20 bin sterlin ücret ödenir ve İngiliz Sara Elizabeth Dayman isimli kadının, E.T. isimli şahıs ile arasındaki borç ilişkisi nedeniyle, heykelin mülkiyet hakkını istemesine rağmen; İngiliz Yüksek Mahkemesi; 16 Ekim 2002 tarihindeki son duruşmada; kendisini haksız bulur ve 3 milyon d olar değerindeki heykelin Türkiye’ye iadesine karar verir.

Evet günümüzde: İbecik köylüleri tarafından talan edilen bu antik şehir kalıntılarının bir kısmı, pınar meşesi denilen sık çalılıklar içinde gizlenmiş durmaktadır.

Aranan kelimeler:

8 Haziran 2012
bosluk

Elmalı Sikkeleri, Elmalı Definesi

Elmalı Sikkeleri, Elmalı Definesi

Tarih: MÖ.480-460 yılları arası. Yani: günümüzden: 2500 yıl önce.

Doğu’dan Anadolu topraklarına giren Persler; hızla ve yok ederek ilerlemişler ve Ege kıyıları ve ardından, Trakya üzerinden Yunanistan, şehir devletlerine kadar ulaşmışlardır. Perslerin bu ilerleyişini engellemek için: dönemin şehir-şehir kurulu devletleri; bir araya gelerek güçlerini birleştirmeleri yönünde anlaşırlar ve Atina şehir devletinin öncülüğünde “Ati-Delos Deniz Birliği” isimli birlikteliği kurarlar.

Bu birliktelik: günümüzdeki NATO yapılanması benzeri: her şehir devleti tarafından, gücü doğrultusunda asker ve para yardımı ile oluşturulmuştur. Askeri gücü olan şehirler, asker ve mali gücü olan şehirler ise, mali destek vermiştir. Şehir devletleri: kendi adına bastığı gümüş sikkelerden, kendi gücü oranında, birlik bütçesine katkıda bulunmuşlardır.

Tüm bu çabalar sonucu: Persler, birleşik güçler tarafından yenilirler. Bunun üzerine, yine bu birlik tarafından: bir anı parası çıkarılır. Ancak: öncesinde ve o dönemde, gümüş sikkeler için en fazla 4 drahmi değer biçilirken, bu anı paralarında, zafer anısına 10 drahmilik üst değer verilir. Bu yeni hazırlanan sikkeler için ise, değerinin fazlalığı nedeniyle “dekadrahmi” denilir. Bu dekadrahmiler: ince işçiliği ve dünyada az bulunur olması nedeniyle, büyük önem kazanmaktadır. Bunların her biri 43 gr. ağırlığındadır. Özellikle, Atina sikkelerinin arka yüzünde: kanatları açık “baykuş” figürü, yüzyıllarca değişmeden basılmasına rağmen, buradaki sikkelerin arka yüzündeki figür, farklı olarak tasarlanmış ve çok az sayıda basılmıştır.

Ancak: çok az basıldığı düşünülen bu dekadrahmilerden, günümüze kadar olan süreçte, yapılan resmi arkeolojik kazılarda, 13 tanesi bulunabilmiştir. Bunların dünya literatüründeki örneklerinin sayısının toplamının ise, 42 olduğu düşünülmektedir.

Aradan binlerce yıl geçer. Tarih: 18 Nisan 1984.

Antalya-Elmalı ilçesinin Bayındır köyünde yapılan kaçak kazılarda, büyük bir sikke topluluğunun yani definenin ele geçirildiği öğrenilir ve bunun üzerine: güvenlik birimleri, bu kazılara karışanları yakalarlar. Bulunan definenin: 1900 parça gümüş sikkeden oluştuğunu, ancak bu sikkelerin büyük bölümünün: ticari özellikleri olmayan, ancak olağanüstü güzellikte ve sikke bilimi açısından, o ana kadar bilinmeyen bazı bilgilere ulaşılmasını sağlayan ipuçları verdiği anlaşılır. Sikkelerin: büyük bölümü Anadolu kökenli, bir bölümü: Orta ve Kuzey Yunanistan şehir devletleri kökenli ve küçük bir bölümü: Ege adaları kökenlidir, yani buralarda basılmışlardır. Definenin % 80’lik bölümünü oluşturan Anadolu kökenli sikkeler arasında, özellikle: Lykia sikkeleri, sayıca önem kazanmaktadır. Bu Lykia sikkelerinin birkaç tanesi, özellikle erken Lykia dönemine aittir. En erken Lykia sikkelerinin ön yüzünde: genellikle “domuz” ve arka yüzünde ise, derin kare çukur içinde çizgiler görülmektedir. Daha sonraki dönemlere ait sikkelerde ise, genellikle her iki yüzde, hayvan betimlenmiş olup, genellikle yazısızdır. Ön yüzlerde kullanılan en popüler hayvan figürleri ise “yaban domuzları” ve “kanatlı atlar” dır.

Diğer önem kazanan rastlantı ise: biraz önce de sözünü ettiğim gibi, bu sikkelerin, herhangi bir ticari mahiyette değil de, uzun bir süreç olmadan kısa bir süreçte biriktirilen ve banka amaçlı toplandıklarıdır. Aynı zamanda: bu sikkeler, her şehri belli bir oranda temsil eder gibi, bir araya getirilerek gömülmüşlerdir. Tüm bunlar: yazının başında belirttiğim gibi “Ati-Dellos Deniz Birliği” ile olan bağlantıyı güçlendirmektedir.

Sonuçta: arkeoloji bilimi açısından, olağanüstü olarak nitelenen bu buluntu, yüzyılın definesi olarak isimlendirilmiştir. Çünkü: biraz önce de söylediğim gibi: Anadolu’da, Pers baskısı nedeniyle, özellikle, MÖ.5’nci yüzyıl karanlık dönem olarak kabul edilmektedir. Bu döneme ait bulunan sikkeler ise: ağırlık sistemleri, kalıp baskıları ve üzerlerindeki kral ve sülale isimleriyle, bu karanlık dönemin aydınlatılması açısından büyük önem taşımaktadır.

Ancak: yine de, gecikmeler sonucu, definenin yurt dışına kaçırılmasını engelleyemezler.

Aradan yine uzunca bir süre geçer. Bu süreç içinde: 1988 yılında, Amerika’da Los Angeles şehrinde 10, yine aynı yıl İsviçre-Zürih şehrinde 3 Elmalı sikkesi müzayedelerde satışa çıkarılır. 1991 yılında ise, yine İsviçre-Zürih şehrinde, 3 Elmalı sikkesi satışa sunulur. Ancak: Türk hükümetinin müdahalesi sonucu, bu satışlar iptal edilir. Yapılan müdahaleler sonucu, bu müzayede sikkeleri, herhangi bir bedel ödemeksizin, Türk Devletine geri iade edilir.

1993 ve 1996 yıllarında ise, yine birer adet Elmalı sikkesi, bunları elinde bulunduranlar tarafından, ülkemize hibe edilir. Böylece: ülkemizdeki Elmalı sikkelerinin sayısı, 18 olur.

Bu arada: buluntuların büyük bölümü; Amerika-Boston Fine Art Müzesinde sergilenirken: rastlantı sonucu, gazeteci Özgen Acar tarafından görülürler ve adı geçen gazeteci, bu konuda, yayınlar yapmaya başlar; Elmalı sikkelerinin, Amerikalı William Koch ve şirketinin mülkiyetinde bulunduğu, Türk ve dünya toplumu tarafından öğrenilir.

Bunun üzerine: Kültür Bakanlığı tarafından, 1990 yılında, Amerika’da Macahussets Eyalet Mahkemesinde, Koch ve şirketi aleyhine dava açılır.

Uzun dava sürecinin sonunda: iki tarafın avukatları anlaşırlar ve dava sona erdirilir. 4 Ocak 1999 tarihinde: 1661 adet Elmalı sikkesi, Türk hükümetine teslim edilir ve sikkeler: 29 Nisan 1999 tarihinde, Türkiye’ye getirilir. Böylece: ülkemizdeki Elmalı sikkelerinin sayısı: 1679 olur. Ancak: 15-200 kadar sikkenin akıbeti hala bilinmemektedir.

Evet, Elmalı definesi olarak adlandırılan bu sikkeler: uzun bir yolculuktan sonra, ülkemize döndüğünde, bir süre Ankara-Anadolu Medeniyetleri Arkeoloji Müzesinde sergilenir ve günümüzde ise, Antalya-Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedirler. Bizler, büyük uğraşılar sonucu ülkemize geri kazandırılan bu definenin bulunduğu Antalya Arkeoloji Müzesine mutlaka zaman ayıralım ve ziyaret edelim, bu güzelliği mutlaka görmelisiniz.

Aranan kelimeler:

1 Haziran 2012
bosluk

El Dorado, Altın Adam efsanesi

El Dorado, Altın Adam efsanesi

Amazon bölgesinde, muhteşem yağmur ormanlarının derinliklerinde gömülü, muazzam zenginliklere sahip bir şehir. El Dorado kelimesini, ilk kez, bir sinema filminde duymuştum. Bu filimde: bir kısım maceraperest, zorlu ve uzun bir yolculuktan sonra: büyük kaya bloklarının içinden geçtiklerinde, her tarafı altınlarla dolu, büyük bir şehirle karşılaşıyorlar ve film, bu son ile bitiyordu. Ama, söylediğim gibi, bu sadece bir film. El Dorado efsanesi her ne kadar gerçek ise de, bu şehir ve efsanede sözü edilen muhteşem zenginlikler, günümüze kadar olan 450 yıllık süreçte bulunamadı. Ama, yinede, böyle bir efsane, özellikle Güney Amerika bölgesinde ve hatta dünyanın birçok yerinde yıllarca inanılan ve halen de inandırıcılığı sürdürülen bir söylentidir. Bu yüzden, bu söylenti-efsane hakkında, gelin birlikte, geçmişte bir yolculuğa çıkalım.

EFSANE:
Efsane: Güney Amerika’da, Kolombiya ve Peru topraklarında yaygındır. Bu bölgede: bir zamanlar “Muisca” denilen bir kabile bulunmaktadır. Bunlar, bölgedeki diğer kabilelerden ayrı: And dağlarının üzerinde, 2500 metre yükseklikte yaşamaktadırlar ve kendilerine ait gelenek, görenek ve adetleri bulunmaktadır. Bunun yanında, bu kabilenin insanları: “altın” işleme konusunda çok gelişmiş ve usta olmuşlardı.
Birçok konuda gelişmiş olan bu kabile üyeleri, özellikle yaptıkları söylenen bir törenle önem kazanıyorlardı. Bu tören: yeni bir kralın veya başrahibin işbaşına geldiğinde düzenleniyordu. Tören yeri ise: günümüzdeki “Bogota” şehrinin kuzeyindeki “Guatavita gölü” idi.
Ayinin başlangıcında: yeni hükümdar, gölün tanrılarına, adaklar sunuyordu. Devamında ise, kabile üyeleri tarafından sazlardan yapılan ve içi tütsü ve kokularla doldurulan bir sal hazırlanıyordu. Bunun yanında: yeni hükümdarın vücuduna reçine sürülüyor, sonra bunun üzerine ince altın tanecikleri yerleştirilerek, tam bir altın adam ortaya çıkarılıyordu. Yeni hükümdar, bu işlemler sonucu hazır olduğunda ise, daha önce hazırlanan sala bindiriliyordu. Ama, sala onunla birlikte: altın ve zümrüt yığınları, altın taçlar, kolyeler, süsler, küpeler ve diğer birçok değerli eşya ve 4 hizmetkar bindiriliyordu.
Sal: trompetler ve fülütlerin çaldığı müzik eşliğinde, kıyıdan ayrılarak, gölün ortasına kadar gidiyor ve oraya ulaştığında, çevre sessizliğe bürünüyor ve salda bulunan hizmetkarlar: sal içinde bulunan tüm değerli eşyaları “adak” olarak, gölü döküyorlardı. Böylece, yeni önder: kral ünvanını alıyordu.

Evet, bu bir efsane ama, zamanla bazı araştırmacılar, bu efsanenin içinde, bazı gerçek noktaları ortaya çıkarmaya çalışmışlardır.

John Heming isimli araştırmacı: 17’nci yüzyılda, bölge insanının vücutları ve giysilerine, sivrisineklerden korunmak için, reçine veya bir tür yağ sürdüklerini belirtir. Bu durumun, özellikle, Venezuella Örinico nehri kıyısında yaşayan kabilelerde, yaygın olduğu söylenir. Belli kutlama günlerinde ise, bu kabile insanları, bu reçine veya yağ tabakası üzerine, çok renkli çizimler yapıyorlardı. Efsanede ismi geçen “Muisca” kabilesi ise, altın bakımında çok zengindi ve bunun doğal sonucu olarak, vücutlarına sürdükleri reçine veya yağın üzerine, altın parçacıkları bezemeleri, doğal bir sonuç olarak düşünülebilir.

16’ncı yüzyılın İspanyol savaşçıları, israrla, bu ünlü şehri aramışlardır. 1569 yılında, 300 İspanyol ve 1500 yerliden oluşan büyük bir ekip, El Dorado şehrini bulmak üzere, Kolombiya’nın başkenti Bogota’dan yola çıkarlar, ancak yaptıkları bu 3 yıllık yolculuk, tam bir felaketle sonuçlanır ve geri döndüklerinde, yalnızca 64 İspanyol ve 4 yerli kalmıştır.
1596 yılında, İngiliz kaşif Sir Walter Raleigh, şehrin yerini tam olarak bildiğini yazmıştır.
Araştırmaların temelinde: Muiscaların, Guatavita Gölünde yaptıkları tören bulunmaktadır. Çünkü, yukarıda söz ettiğim gibi, bu tören sırasında, gölün ortasında, birçok değerli maden, gölün sularına atılmaktadır. Zaten, El Dorado şehrinin de, bu gölün yakınlarında bulunduğu tahmin edilmektedir. Hatta, bu göl, birçok kez kurutulmaya çalışılmış, ancak başarılı olunamamıştır. Ancak, göl kıyısında, çamurlu kısımda, bir miktar altın levhalar ve zümrüt bulunmuştur. Yine de, elde edilen bu ganimet, gölde bulunduğu iddia edilen servetin, çok çok küçük bir kısmıdır. Evet, 20’nci yüzyılın ortalarına kadar, gölde kurutma çalışmaları, son hızla sürdürülmüş, ancak altın yığınlarına ulaşılamamış ve 1965 yılında, Kolombiya Hükümeti, bu kurutma çalışmalarını engellemek için, gölün bulunduğu alanı, doğal koruma altına almıştır.

1969 yılında, 2 tarla işçisi, Bogota şehri yakınlarında, Pasca kasabası civarındaki bir mağarada: 26 cm. uzunluğunda ve zarifçe işlenmiş bir altın sal maketi bulurlar. Sal maketi üzerinde: hepsi şık başlıklar ve kıyafetler giymiş, 10 hizmetkar tarafından taşınan bir kral figürü bulunmaktadır. Birçok kişiye göre, bu buluntu: Muisca kabilesinin, Guatavita gölünde yapmış oldukları yeni kral töreninin en büyük kanıtıdır.

GÜNÜMÜZ:
Günümüzde de, Peru ve Kolombiya ülkelerinde, bu efsanevi şehir aranmaya devam edilmektedir. Ancak, 450 yıllık bir geçmişi olduğuna inanılan bu efsanevi şehir ve hazinenin bulunması umudu: gelecek nesillere kadar sürecektir. Belki de, bu efsanevi şehir ve muazzam altın hazineleri, bir söylentinin ortaya çıkardığı bir hayal ürünü de olabilir.

Aranan kelimeler:

19 Şubat 2012
bosluk

Kayıp kıta-medeniyet, Atlantis

Kayıp kıta-medeniyet, Atlantis

Bu yazıda: kayıp şehir ve hatta kayıp kıt’a “Atlantis” hakkında, sizlere kısa bir öykü sunmak istiyorum. Unutmayın ki, bu yazılanlar ve söylenenlerin gerçekçiliği kanıtlanmamış ve Atlantis’in gizemi, yaklaşık 2000 yıldır, birçok insanın hayal dünyasını süslemiştir.

Atlantis hakkındaki ilk yazılar: antik Yunan döneminde ortaya atılmıştır. Bunlardan ilki, yani kaynak: Yunanlı filozof Eflatun’dur.

Eflatun: MÖ.359-347 yılları arasında yazdığı 2 kitabında (Timeaus ve Critias): ilk kez, Atlantis kıtasından söz eder. Bu yazdıklarına kaynak olarak ise, yine Atinalı bir yazar ve şair olan “Solon” un yazdıklarını gösterir.

Solon: MÖ.569-525 yılları arasında: Nil deltasının batı ucunda bulunan Sais şehrinde: Mısır kralı Amasis’in sarayını ziyaret eder. Bu ziyarette, bir rahip ile tanışır. Rahip: konuşmalarında, kendisine; 9000 yıl öncesinden gelen “Atlantis” in hikayesini anlatır. Buna bir anlamda inanmak gerekir, çünkü, Heredot’a göre: Mısır rahiplerinin o dönemdeki yazılı tarihleri, 12 bin yıl öncesine kadar gidebilmektedir. Yani, bir anlamda, Mısır rahiplerinin yazılı tarihlerinde, Atlantis ile ilgili bilgiler olmasının, doğal kabul edilmesi gerekir.

Evet: anlatılanlara göre: Atlantis, yaklaşık 9000 yıl önce, Atlantik okyanusunda, Herkül kayalıklarının yani günümüzdeki Cebelitarık boğazının ötesindedir. Libya ve hatta Asya kıtası topraklarından daha büyük bir adadır.

Ada üzerindeki insanlar, deniz ve depremler tanrısı Poseidon soyundan gelen kralların kurduğu, ittifak tarafından yönetilmektedir. Ayrıca; ada üzerinde, ayrı krallar tarafından yönetilen, şehir devletleri bulunuyordu. Ancak, bunlar arasında en muhteşem olanı: başkentti. Bu muhteşem başkent: üzerinde bulunduğu kara parçasını, birbirinden ayıran, 3 su çemberiyle çevrilerek koruma altına alınmıştı. Bu su çemberlerinin hemen yanında ise, yine 3 savunma duvarı yükseliyordu. Bu duvarların her biri, ayrı ve birbirinden farklı metallerle kaplanmıştı. En dıştaki duvar: bronz, ortadaki teneke ve en içteki duvar ise, pek bilinmeyen ve yalnızca bu adada bolca bulunan bir maden olan “orikalkumun” ile kaplanmıştı. Bu metal: altın dışındaki tüm metallerden daha güvenli ve dağ bakırı ve dağ metali olarak isimlendiriliyordu. Hatta: bu en içteki duvar, kaplandığı metalin yaydığı kırmızı ışık ile parıldıyordu.

Atlantisliler, şehri çevreleyen bu su hendeklerinin arasında, şehir merkeziyle, denizi birbirine bağlayan bir kanal da yapmışlardı. Ayrıca: en dıştaki hendeğin kaya duvarını oyarak, bir de liman inşa ettiler.

Atlantislilerin yaşadıkları yere gelince : zengin doğal kaynaklara sahip ve muhteşem güzel bir yerdir. Ormanlar, filler de dahil olmak üzere vahşi hayvanlar, meyveler ve sayısız metal madenleri bulunmaktadır.

Başkentin merkezinde, kale bölümünün içinde, yine muhteşem yapıların bulunduğundan söz edilmektedir. Bunların başında: Poseidon Tapınağı bulunmaktadır. Bu tapınak: Atina şehrindeki Parthenon Tapınağının 3 katı büyüklüğündeydi ve tamamen gümüşle kaplanmıştı. Tapınağın kulesinin tepe noktaları ise, altın kaplanmıştı. Tavanı ise: fildişi kaplıydı. Tapınağın diğer bölümleri ise: altın, gümüş ve orikalkamun madenleriyle süslenmişti. İlaveten, tapınağın iç kısmındaki heykelde : Poseidon, 6 kanatlı at tarafından çekilen bir savaş arabasının içinde görülmektedir. Bu heykel, o kadar büyüktür ki, Poseidon’un başı, 116 metre yükseklikteki tavana değmektedir.

Adanın çevresindeki okyanus ise, ismini; Poseidon’un büyük oğlu “Atlas” dan almaktadır. Atlas okyanusu: birçok volkanik hareketlerin, tarihi süreç içinde sık olarak tekrarlandığı bir yer olarak bilinmektedir. Hatta: en son olarak, 1957 yılında, Azor adalarının yakınlarında, bir gecede, su yüzüne, yeni bir ada çıkmıştır.

Atlantisliler: Atlantik okyanusundan, Akdeniz’e ve güneyde Mısır, kuzeyde İtalya bölgelerine kadar uzanan, büyük bir imparatorluğa sahiptiler. İmparatorluklarını daha da büyütme girişimleri, Atina şehir devletinin başı çektiği Avrupalı güçler karşısında duraksamıştır. Atlantis güçleri, Atina güçlerine yenildiler. Ancak, Atlantisliler, bu yenilginin hemen ardından, korkunç bir doğal felakete uğradılar ve bir gecede, bütün kıta, üzerinde yaşayanlarla birlikte sulara gömülerek yok oldu.

Eflatun tarafından, Solon kaynaklı olarak aktarılan bu bilgilerden sonra: Atlantis hakkında bir diğer kaynak: yine bir Yunanlı filozof ve yazar olan “Platon” a aittir.

Platon tarafından yazılanlara göre, Atlantis:

Sıcak ve soğuk suların yerden fışkırdığı, kırmızı ve siyah taşlardan duvarların inşa edildiği bir yerdir. Bu belirtiler, günümüzdeki “Azor adaları”nda da görülmektedir. Ayrıca, yine o dönemde, insanların, dünyanın yassı olduğuna inandıkları ve denizin yani Atlas okyanusunun, dünyanın sonundaki bir boşluğa akmakta olduğunu söyler. Yani: bir anlamda, dünyanın sonu olarak düşünülen Amerika kıtasının, o dönemlerde varlığı bilinmektedir. Hatta: Amerika veya yerinde bulunan kıta hakkında bazı bilgiler de verilmektedir. Atlantis: at’ların ana yurdu olduğu belirtilir. Binlerce yıl önce, atların ilk örneklerinin Amerika kıtasında bulunduğu ve sonra, bu kıtadan yok olup, Asya kıtasında varlıklarını sürdürdükleri bilinmektedir. Ayrıca, Atlantis’te fillerin bulunduğu yazılıdır. Yine, Amerika kıtasında, çeşitli Kızılderili kabilelerine ait kalıntılarda, fil kabartma motiflerinin görüldüğü bilinmektedir. Ancak, fillerin soyları da, atlar gibi, tufandan sonra, gerek Amerika ve gerekse Asya kıtalarında silinmiştir.

Son olarak, yine Yunanlı bir başka filazof Homeros tarafından: Atlantis hakkında anlatılanlar şöyledir.

Atlantis kıtasının ilk kralı Atlas’tır. Atlas; denizlerin göbeğinde bir adada, bol ağaçlıklı bir adada yaşamaktadır. Bu adanın: batı’da, Hesperides adalarında bulunduğu söylenir. Bu adalar: Hesperos gezegeni olan “Venüs” gezegeninin, dünya üzerinden gözüken yüzüdür.

Efsaneye göre: Kral Atlas’ın oğlu Hesperos: astronom olan babası gibi, yıldızları gözetlemek için “Atlas” dağına tırmanır. Rüzgür: onu alır ve gökyüzüne taşır. Bunun üzerine, çok üzülen kral Atlas, Venüs gezegenine onun ismini verir.

Öte yandan: kral Atlas’ın kızları: peri Hesperitlerdir. Bunlar: batının son durağı olan bu adalarda hüküm sürerler. Yani, bir anlamda, Atlantis tanımlanmıştır. Yunancada, Atlantis “Atlan’ın kızları” anlamına gelir. Atlas’ın kızlarından biri de “Maya” dır. Bu isim: Meksiko-Yucatan bölgesinde büyük bir medeniyet kurmuş olan “Mayalar” ile bağlantı anlamına gelebilmektedir.

Bir de, Herakles’ten söz edilir. Herakles: elinde taşıdığı sopası, dev yapısı, hayvan postları ve kullandığı kaba güç ile bilinmekte ve bir mağara adamını anımsatmaktadır. Mitolojide, Herakles’e 12 görev verilir. Bu görevlerin çoğunda, Herakles: bir kısım dev canavar ile boğuşur ve onları yener. Hatta: Hindistan ülkesindeki vahşi ve saldırgan hayvanları temizlediği bile söylenir. Herakles’in 11’nci görevi: Hesperides adalarında (Atlas’ın kızlarının yaşadığı düşünülen adalarda): Ladon isimli bir yılan tarafından korunan, altın elmaları bulup getirmektir.

Tanrıların babası Zeus: üzerinde altın elmalar büyüyen bir ağacı, Hesperideslerin adalarına koyarak, Atlas’ın kızlarının korumasına bırakmıştır. Ancak, kızlar, bu elmaları sürekli yemişler ve bunun üzerine, Zeus, elmaları korumak için, Ladon isimli yılanı, ağacın yanına bırakır. Herakles: altın elmaları bulup almak üzere, Hesperides adalarına gittiğinde, orada, kızların babası Atlas ile karşılaşır. Çünkü: adaların kralı Atlas’tır.

Atlas: bütün denizlerin dibini görebilmektedir. Ayrıca: göğü-yerden ayıran bir sütunu, omzunda taşımaktadır. Bunun anlamı şudur: birçok mitolojide, yaratılışta: gök ile yer, birbirinden ayrılmıştır. Tufanda ise, gök, yer yüzüne inmiştir. Ancak: Atlas, omzunda taşıdığı sütun ile, gök ile yer’i birbirinden ayırmakta, yani bir anlamda, tufan oluşumunu engellemektedir.

Herakles: Atlas ile karşılaşıp, altın elmaların bulunduğu ağacın yerini sorduğunda: Atlas, kendisinden bir süreliğine, omzunda taşıdığı sütunu tutmasını ister. O arada, kendisi de, altın elmaların bulunduğu ağacı bulup, kendisine teslim edeceğini söyler. Herakles, bunu kabul eder ve Atlas, bir süre sonra üzerinde altın elmalar bulunan ağacı getirerek, Herakles’e teslim eder. Ancak, bu kez: sütunu, omzuna almaktan kaçınır. Bu sırada ise, Herakles: Atlas’a, omzundaki kemeri düzelteceğini ve bu yüzden sütunu almasını söyler. Buna kanan Atlas, sütunu alır ve daha sonra Herakles, tekrar sütunu geri almayı kabul etmez ve altın elmaların bulunduğu ağacı alarak, yoluna devam eder. Burada, hemen daha yakın tarihlere dönmek istiyorum. Peru ve İnka uygarlığı. İnka uygarlığını istila edenler, İnka kralının sarayının bahçesinde, üzerinde altın meyvelerin asılı bulunduğu bir ağaç bulurlar. Bu ağaç, daha sonra yerinden sökülür ve İspanya’ya götürülerek, diğer İnka hazinelerinde olduğu gibi, eritilir ve İspanya kralının hazinesine dahil edilir.

Yine, Atlantis üzerinde yazılar yazan bir kısım yazar şunlardır:

MÖ.5’nci yüzyılda, Atinalı Proclus: Atlantislilerin uzun yıllar boyunca, Atlantik denizindeki tüm adalarda hüküm sürdüklerini ve Atlantis’in gerçek olduğunu yazar. Ayrıca: MÖ.4’ncü yüzyılda, Cranton’un, Mısır’ı ziyaretinde, üzerinde Atlantis’in tarihini anlatan hiyeroglifler bulunan 2 “altın-bazı kaynaklarda demir- sütun” gördüğünü söyler.

MS.2’nci yüzyılda, Romalı Claudius: kendisi “Hayvanların Doğası Üzerine” isimli eserinde, Atlantis’ten, İspanya’nın güneybatı kıyısında bulunan bir eskiçağ şehri ve muhteşem bir ada olarak sözetmektedir.

1877 yılına gelindiğinde ise, bu kez: Amerikalı Helena Blavatsky: Atlantis’in var olabileceğinden söz etmiştir. Aynı yıl yazdığı bir yazıda “Atlantis ve halkını ayrıntılı olarak tanıtır ve ileri teknolojilerden, eski çağlara ait uçan makinalardan, devlerden ve doğaüstü güçlerden söz eder.

Yine başka bir Atlantis meraklısı: 20’nci yüzyılın başlarında, bu konuda, bazı şeyler ortaya koyan, ünlü medyum “Cayce” dir. Cayce: Atlantis’in, gemilere ve uçaklara sahip ve bu araçları, esrarengiz bir enerji kristali ile çalıştıran, gelişmiş bir medeniyet olduğunu söyler. Hatta: 1968-1969 yılları arasında, Bahama adaları yakınlarındaki “Bimini” bölgesinde, Atlantis kıtasının bulunacağından söz eder. Derken, 1968 yılında, Kuzey Bimini açıklarında, bir kireçtaşı blok bulunur ve bunun Atlantis’in kalıntısı olduğu iddia edilir. Ancak, bu iddia yeterli ilgiyi bulmamıştır.

Tüm filozof ve yazarların fikir birliğine vardıkları tek konu: Atlantis kıtasının, bir gecede, doğal bir felaket sonucu, sular altında kalarak, okyanusun derinliklerine gömülerek yok olduğudur.

Evet: birçok yazar ve ünlü düşünür ve filozof tarafından ortaya atılan “Atlantis” efsanesi: günümüze kadar olan süreçte, yeteri kadar kanıt olmaması ve düşünceyi ortaya atanların bilimsel veriler sunamaması nedeniyle: merak ötesinde beklentileri karşılayamamıştır. Ama unutmamak gerekir ki, bir zamanlar, bir Alman, Schiller isimli bir Alman, yine antik dönem Yunanlı yazar Homeros’un; o döneme kadar kimsenin inanmadığı “İlyada destanı”ndan etkilenerek, Troya şehrine ulaşmayı başarmıştır.

Ayrıca: dünyamızın, geçmiş dönemlerde, büyük değişimlere uğradığı, kıtaların bir kısmının ortadan kalktığı, bir kısmının yer değiştirdiği ve yeni kara parçalarının ortaya çıktığı da, bilimsel ve kanıtlanmış gerçeklerdir. Bu yüzden: bir zamanlar, Atlantis isimli bir kıta parçasının ve burada yaşayarak, üstün bir medeniyet seviyesi yakalamış Atlantislilerin varlığı hakkında, kanıt bulunmasa da, yazılanlar tamamen gerçek dışı olarak kabul edilmemeli diye düşünüyorum. Bakarsınız, bilim bir zaman gelir ve MÖ.9500 yıllarında yaşadığı düşünülen bu kayıp uygarlığın yerin bulunmasını ve kalıntılarına ulaşmayı sağlayacak düzeyde ilerler.

Aranan kelimeler:

25 Kasım 2011
bosluk

Lokman hekim

Lokman hekim

Bir süre önce, tıp biliminde adından sıkça söz edilen ve tıp hayatına başlayan tabipler tarafından adına yemin edilen, Hipokrattan söz etmiştim.
Şimdi de, ülkemiz kültüründe yine sıkca bilinen “Lokman Hekim” den söz etmek istiyorum.

Lokman hekim hakkında anlatılanlar, elbette tam olarak bilinen ve doğruluğu kanıtlanmış gerçeklerden oluşmuyor. Bu anlatılanların, büyük kısmının kanıtlanmış gerçek olmadığını ve efsanelerden, söylentilerden yapılan derlemeler olduğunu bilmek gerek. Ancak, en büyük yazılı kaynakların başında, Lokman kelimesinden söz edilen kutsal kitabımız “Kuran-ı Kerim” geliyor. Evet, Lokman ismi, Kuran’da geçiyor. Kuran’da: Lokman suresi var. Bu surenin bir ayetinde “Biz, Lokman’a hikmet verdik” buyurulmaktadır.

Bunun dışında, aşağıda sözünü edeceğim hususlar, doğruluğu tam olarak kanıtlanmamıştır. Evet, Lokman Hekim, tabiplerin atasıdır. Aynı zamanda, kutsal kimliğinden de söz edilmektedir. Çünkü: Eyüp Peygamber ile bir yakınlığının bulunduğu ve bu nedenle, İbrahim Peygamberin soyundan geldiği söylenmektedir.

Araptır ve köle bir ana-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. MÖ.1200 yıllarında, Şam şehri yakınlarında doğduğu söylenir. Doğumundan sonra, çobanlık yaptığı bilinmektedir. 17 yaşına geldiğinde, çobanlık yaparken kırlardan topladığı çiçekler ve otlarla yaptığı iksirlerle, yöredeki hastaları iyileştirir. Ancak, bu durum, yörede yaşayan ve insanların yaşamlarını sömüren büyücü ve falcılar tarafından hoş karşılanmaz. Büyücü ve falcılar, köle Lokman hekim ve annesini, sahibinden satın alarak azat ederler ve bölgeden uzaklaşmasını isterler. Bunun üzerine, Lokman, bütün çevreyi dolaşır. Gittiği her yerde çiçek ve ot toplamaya, bunlardan iksir yapmaya ve hastaları tedavi etmeye devam eder. İskenderiye’ye kadar gider. Ancak, orada da büyücülerin gazabına uğrar ve firavun tarafından atıldığı zindanda, 50 yıl geçirir. Çıktığında: Anadolu’ya döner. Efes, Bergama, Alaşehir ve Tarsus yörelerini dolaşır. Hatta: Yunanistan’da Atina, Epidos, İstanköy gibi bölgelere gittiği söylenir. Gittiği yerlerin çoğunda medreseler açarak, öğrenciler yetiştirir, bilgilerini bu öğrencilere aktarar. Derken, Hamurabi kanunları ile yönetilen Babil topraklarına uğrar. MÖ.920 yılına gelindiğinde ise, 320 yaşında iken, Davut Peygamber ile buluşur ve onun bulunduğu yere yerleşir.

Davut peygamber olan ilişkisinde, anlatılan bir efsane var. Şöyleki: “Davut peygamber: bir gün, Lokman’a bir koyun kesmesini ve kendisine, koyunun en iyi yerinden, iki parça getirmesini ister. Bunun üzerine, Lokman koyunu keser ve koyunun yüreği ve dilini ayırarak, Davut Peygambere götürür.
Bir diğer gün, Davut Peygamber yine, Lokman’a bir koyun kesmesini ama bu sefer, koyunun en kötü yerinden iki parça getirmesini ister. Bu kez, Lokman, koyunu keser, ama yine koyunun yüreği ve dilini ayırarak, Davut Peygambere götürür.
Davut Peygamber şaşırır, hem iyilik, hem kötülük te, niye yürek ve dil getirdiğini sorunca, Lokman “İyilik için kullanıldığında yürekten ve dilden daha güzel şey yoktur. Kötülük için kullanıldığında ise, yürekten ve dilden daha kötü şey yoktur.”

Evet, Lokman hekim, bu sıralarda: evlenir ve oğlu olur. Oğlu; 14 yaşında iken, bölge halkının etkisinde kalarak, dinden uzaklaşır ve bunun üzerine, Lokman tarafından, oğluna nasihatlar başlığında anlatılan öğütler verilir. 348 yaşına geldiğinde, oğlu ve hanımı ölür. Bu sırada, Kudüs şehrinde vezirlik yapan Lokman hekimden, Süleyman Peygamber tarafından, hastalıklar ve çarelerini içeren bir kitap yazması istenir. Lokman hekim, bu kitabı yazar ve kendisine verir. Ancak, daha sonra, kitap, Danyal Peygamberin eline geçer. Filistin yöresinin işgal edilmesi üzerine, kitap, Babil şehrine gider. Büyük İskender, Babil şehrini ele geçirince, bu ünlü kitap da, İskenderin hocası Aristo tarafından bulunur.

Ancak: bu gezileri sırasında, hiçbir yere yerleşmeyen Lokman Hekim: Çukurova bölgesine gelince, Ceyhan nehrini görür ve burada Misis bölgesinde bir dağ köyüne yerleşir.

Buradaki hayatı da, çevreden topladığı çiçek ve otlardan yaptığı iksirler ile, yöre insanının hastalıklarını iyileştirmektir. Önceleri en yakın arkadaşı olan Camesap, bir süre sonra, iksirlerin karışımlarını yazdığı notları çalarak, İran’a kaçar. Böylece, İran yöresinde de, Lokman hekim ismi ün kazanır. İran edebiyatında, halk hekimliğinin atası olarak bilinir.

Lokman hekim, hayatının geri kalan kısmını, Misis bölgesinde geçirir. Günümüzde, burada halk arasında anlatılan bir efsane: Lokman hekim’in nasıl ortaya çıktığını ifade etmektedir. Özellikle: Misis bölgesinde, gerek Lokman ve gerekse Şahmeran efsaneleri, birbiriyle bağıntı yapılarak anlatılmaktadır. Çünkü: bölgede, her ikisinin de, bir zamanlar birlikte yaşadığına inanılmaktadır.

Efsane, şöyledir: “ o dönemlerde, binlerce yılanın yaşadığı bir mağaraya, yanlışlıkla giren bir adam, yılanlar tarafından, yılanlar padişahı olan Şahmeran’a götürülür. Şahmeran: kendi yerini öğrenen adamı serbest bıraktığında, yerinin başkaları tarafından da bilineceğini ve hayatının tehlikeye gireceğini düşünerek, adamı serbest bırakmaz. Adam, bütün günlerini, Şahmeran ile sohbet ederek ve gayet rahat bir şekilde geçirir. Ancak, gerçek dünyadan uzak bir mağarada süren bu hayattan bir gün gelir, sıkılır. Şahmeran’dan, gerçek dünyaya dönmek için izin ister. Şahmeran: adama, kendisine güvendiğini ancak kendisini gördüğü için, bütün vucudunun pul pul olacağını ve bu yüzden vucudunu, hiçbir kimseye göstermemesini söyler.
Adam, yeryüzüne döner. Şahmeran’ı gördüğünü hiç kimseye söylemez. Bu arada: Padişahın veziri, Padişahın kızı ile evlenip bütün ülke yönetimini ele geçirmeyi düşünmekte iken, padişahın kızı bir gün hasta olur. Vezir, ülkenin tüm büyücülerini toplar ve çare üretmelerini ister. Büyücüler: Şahmeran’ın bulunmasını ve vucudundan alınacak bazı parçaların kaynatılarak içilmesini, çare olarak önerir. Ancak, şahmeran’ın bulunabilmesi için, yerini bilen ve vucudu pullarla kaplı kişilerin aranmasını ister. Vezir, ülkedeki bütün herkezi hamamlara götürtür ve soydurur ve sonunda, Şahmeran’ı gören adam ortaya çıkar. Adam, Şahmeran’ı öldüreceğini söyleyerek, mağaraya gider.
Şahmeran’a biraraya geldiklerinde, bütün gerçekleri anlatır. Şahmeran “ölümümün senin elinden olacağını zaten biliyordum. Beni öldür, ancak bunu gizli tut. Aksi halde, dünyadaki bütün yılanlar, öç almaya kalkacaklardır. Kuyruğumun suyunu kaynat ve vizere içir ki, kısa zamanda ölsün. Gövdemin suyunu kaynat ve kıza içir ki iyileşsin, kafamın suyunu kaynat ve iç ki “Lokman Hekim” olasın” der. Adam bu söylenenleri yapar ve kensini “Lokman Hekim” olur. Hekimlerin, hekimliğin sembolü olarak kullandıkları “yılan” ın anlamı bu olsa gerek?

Evet, Lokman hekim’in nasıl ortaya çıktığı hakkında, bir söylenti de budur.

Biz gelelim, Lokman hekimin yaşantısına. Yine söylentilere göre, kendisinin 7 kartal ömrü kadar, yani 500-600 yıl yaşadığı söylenmektedir. Bu yüzden, biraz önce sözünü ettiğim, yaşının 300 lü rakamlarla anılması bu yüzdendir. Lokman hekim: her çiçeğin ve otun özelliklerini tanımaktadır. Bunlarla yaptığı ilaçlar ile, her türlü hastalığı tedavi etmektedir. Ancak, zamanla hastalığı unutan bölge halkı, kendisinden ölümsüzlüğün çaresini bulmasını isterler.

Lokman, bir gün yine kırlarda çiçek ve ot toplarken yorulur ve bir ağacın gölgesine uzanır. Bir süre sonra, bir ses duyar. Duyduğu ses “ölümsüzlüğün çaresinin kendisinde” bulunduğunu söylemektedir. Bunun üzerine, Lokman, sesin geldiği yere gittiğinde, orada bulunan ve daha önce hiç görmediği bir bitki ile karşılaşır. Yine aynı ses, “bundan böyle insan ve hayvanlara ölümsüzlük yok” der.
Bunun üzerine, Lokman, gördüğü bitkinin ismini ve özelliklerini, notlarının arasına yazar. Ancak, bu sırada, ölümsüzlüğün insan ve hayvanlar için doğru olmadığı bilindiğinden, Cebrail, insan kılığına girerek, yeryüzüne gelir.
Cebrail ve Lokman: Misis köprüsünde karşılaşırlar. Misis köprüsü, günümüzde, Ceyhan ilçesinin Yakapınar mevkiinde, 4. yüzyılda yapıldığı düşünülen, Anadolu’daki ilk Roma köprüsüdür. Ama bir anlamda, olayın geçtiği düşünülen tarih daha eski olduğundan, günümüzdeki köprüden önce de burada bir köprü olduğu düşünülmektedir.

Evet, Cebrail ve Lokman karşılaştıklarında: Cebrail, Lokman’a elinde, notlarının bulunduğu kitaba bakmak istediğini söyler ve kitabı alarak, coşkuyla akan Ceyhan nehrine atar. Bunun üzerine, Lokman, tüm sırlarının ve hastalık çarelerinin ve en son olarak ölümsüzlüğün yazılı bulunduğu kitabını almak üzere, Ceyhan nehrine atlar. Ancak, kitabı ve notlarını bulamaz. Hatta, yaz gelip nehrin suları çekildiğinde, nehir kıyısında kitabını ve notlarını aramaya devam eder. Aradan günler geçer, nehir kıyısındaki bir arpa tarlasında, yanlızca bir sayfa bulur. Günümüz tıp biliminin, o bulunan tek sayfadan çıktığına ve geliştiğine inanılmaktadır. Hatta, kitabın tek sayfasının bulunduğu arpa tarlası, günümüzde de yöre insanı tarafından kutsal kabul edilmekte ve buranın toprağının bir kısım hastalıklara iyi geldiğine inanılmaktadır.

Evet, bilinen en büyük gerçek, Lokman’ın bir hekim olduğu ve uzun yıllar yaşadığıdır.

Aranan kelimeler:

27 Temmuz 2011
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti