Nevzat Tandogan

Nevzat Tandogan

Değerli okurlar, bu yazıyı yazalı çok zaman oldu ama geçenlerde metro ile Aşti’ye giderken, Maltepe istasyonunun hemen ardından “Anadolu” diye bir anons duydum. Bir süre sonra yıllardır hafızalarımıza “Tandoğan” olarak yazılan meydanın isminin “Anadolu” olarak değiştirildiğini öğrendim. İnanılır gibi değil. Ne kadar düşman olursanız olun ne kadar sevmezseniz sevmeyin, bir zamanlar bu kişinin ismi, bu meydana verilmiş. Elbette kişinin hayat hikayesi ve yaptıkları incelendiğinde, aşağıdaki satırları okuduğunuzda belki siz de meydanın isminin değiştirilmesi konusunda hemfikir olacaksınız. Ama öte yandan, bu şekilde isim değiştirmeler nereye kadar, yani siyasi iktidarlar her değiştiğinde, bu tür isim değiştirmeler olacaksa sanırım bunun sonu gelmez. Burada bir anıdan söz etmek istiyorum. Avrupa’da gezerken, birçok kilise ve katedralin altında bir zamanlar cami bulunduğunu söylemişler ve tepki göstermem üzerine, unutmamak gerekir ki, o camiler de bir  zamanlar kilise, katedral olan dini mekanlar üzerine kurulmuştu” derler. Yani, bir şeyi yık, üzerine kendine ait bir şey yap, nereye kadar, isimler için de böyle, sürekli isim değiştir, her siyasi iktidar geldiğinde birçok isim değiştirilir, nereye kadar…….. Bu sorunun cevabını verebilecek sanırım yok.

Evet, şimdi buyrun Tandoğan Meydanına ismini veren ve uzun yıllar bu isimle anılan meydanın isim sahibi “Nevzat Tandoğan” kısa hayat hikayesi………..

Ankara’da, birçok toplu gösteri veya kutlamanın yapıldığı bir yer “Tandoğan Meydanı”. Özellikle: 1 Mayıs 2012 tarihindeki kutlamalar, bir kısım siyasi görüş sahipleri tarafından burada yapılmıştır. Malum diğer bir kısım siyasi görüş sahipleri tarafından yapılan kutlamalar ise, Sıhhiye meydanında yapılmıştır.

Peki: Ankara şehrinin tam merkezindeki bu en büyük alanın yani meydanın, Tandoğan meydanı olarak isimlendirilmesinin nedeni nedir?

Tandoğan ismi, Nevzat Tandoğan isimli bir şahıstan gelmektedir. Nevzat Tandoğan kimdir? İşte, bu sorunun cevabı hakkında, aşağıda sizlere kısa bir bilgi demeti sunuyorum.

Nevzat Tandoğan: 1894 yılında, İstanbul’da doğmuştur. Öğrenimini İstanbul’da sürdürmüş ve son olarak, İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur.

1914-1918 yılları arasında, öğretmenlik yapar. Daha sonra ise, Emniyet mensubu olarak çalışmaya başlar ve İstanbul Polis Müdürlüğünde, Müdür yardımcısı olarak atanır ve öğretmenlik görevinden ayrılır. 1927 yılına gelindiğinde ise, bu kez “Malatya” valiliğine atanır. İstanbul-Adalar Kaymakamı iken, İsmet İnönü’nün dikkatini çeken Tandoğan; 1929 yılında, “Ankara” valisi olarak görevlendirilir.

Ankara valiliği sırasında, Ankara Belediye Başkanlığını da birlikte yürütür. 18 yıl süren bu görevi, 1946 yılında ölümü ile biter.

Görev yaptığı sürede: ülkede, tek parti yönetimi hüküm sürmektedir. Kendisi ise, despotluğu ve hukuk tanımaz davranışları öne çıkmıştır. Şehirde, evlerdeki en basit hırsızlık olaylarından kaçak inşaat girişimlerine kadar her türlü kanunsuzlukla ilgilenirdi. Şehirde sarhoş dolaşanlara bizzat müdahale ettiği görülmüştür. Birçok konudaki sanıkları, mahkeme salonlarından önce, kendi makamına getirip dinler ve mahkeme öncesinde, kendine göre karar oluştururdu.

Cumhuriyetin ilanının hemen ardından: bozkırın ortasındaki küçük bir kasabanın, büyük Türkiye’nin başkenti bir şehir olma aşamasında yaşananlar da, Nevzat Tandoğan’ın büyük rolü bulunmaktadır. Ancak: oynadığı bu rol: kendisinin günümüzdeki bakış açısına göre, pek hoş görülmeyen bir çok davranışının yaratılmasını da engellememiştir.

En büyük icraatı ise: kendi döneminde, köylülerin, Ankara şehrine girmelerini yasaklamasıdır. Asfaltlı yollara, eşekli köylüleri sokmaz. Kazara bir akasya ağacına çarpan araç sürücüsünü, iyice bir döver.

Özellikle: gazeteler ve gazeteciler konusunda, baskıcı tutumları önem kazanmıştır. Döneminde, gazeteciler büyük baskı altında görev yapmışlar, dönemin tek parti iktidarının faaliyetleri aleyhinde yazı yazılmasına ve haber yapılmasına izin vermez bir tutum sergilemiştir. Haberler incelendiğinde, dönemin iktidarı aleyhine yazı yazan gazeteciler, büyük baskı altına alınmışlar ve çeşitli sıkıntılar yaşamışlardır.

Bir diğer uygulaması ise: sözlerinin içinde bulunmaktadır. 3 Mayıs 1944 tarihinde tutuklanarak huzuruna çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti için söylediği sözlerdir. Bunlar “Ulan öküz Anadolulu. Sizin milliyetçilik, komünizm ile ne işiniz var. Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse, onu da biz getiririz. Sizin iki göreviniz var. Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek, ikincisi askere çağırıldığınızda askere gitmektir” Bu sözlerin arkasında: bütün yetkinin sahibi olduğunu düşünen, kendisini devlet sayan bürokratik anlayış bulunmaktadır. Yazının başında da söz ettiğim gibi, bu sözler, aynı zamanda Nevzat Tandoğan’ın despot anlayışını ortaya koymaktadır.

Bunun dışında: yine aynı dönemde, Kastamonu şehrinde zorunlu ikamette iken, İsparta şehrine sürgün edilen ve bu yüzden Çankırı üzerinden Ankara’ya getirilen Said-i Nursi’yi, 13 Ekim 1943 tarihinde makamına getirterek, zorla “şapka” giydirmeye çalışmasıyla hatırlanır. Bunun üzerine, hiç beddua etmemesiyle tanınan Said-i Nursi’nin, Nevzat Tandoğan’a hitaben “başından bulasın” şeklinde beddua ettiği söylenir. Hatta: intihar etmesini, bu sözler ile bağdaştıranlar da yok değildir.

Evet, Nevzat Tandoğan’ın, Ankara şehrindeki bu 18 yıllık: bir kısım insan tarafından yerinde görülen, bir kısım insan tarafından ise tenkit edilen bu valilik ve belediye başkanlığı görev süreci: 9 Temmuz 1946 tarihinde, intihar etmesiyle son bulur. İntihar etmesine neden olaylar zincirinin temelinde: 16 Ekim 1945 tarihinde, Ankara-Samanpazarı semtinde, Neşet Naci Arzan isimli ve büyükelçiliklerin doktoru olarak bilinen ve tanınan şahsın, muayenehanesinde vurularak öldürülmesiyle bulunmaktadır.

Şöyleki: bu olayda, cinayeti işleyen ve kendisinin: Robert Kolejden sınıf arkadaşı olan ve aynı zamanda dönemin Genelkurmay Başkanının oğlu olan Haşmet Orbay’ın bizzat korunması ve para karşılığında cinayetin bir başkası, yani Reşit Mercan tarafından üstlenilmesine aracılık etmesidir.
Bu durum ortaya çıkınca, mahkemeye tanık olarak çağırılan Tandoğan, sanık olarak ifade vermeye başlar ve bu durumu onuruna sığdıramaz ve aynı gün intihar eder. Bir diğer varsayıma göre: onur’dan öte, mahkemeden ceza alma riskinin ortaya çıkmasıdır. En son varsayım ise, kendisinin öldürülerek intihar ettiği savı ortaya atılmış veya intihar etmesi yönünde baskı yapıldığıdır.

Çünkü: tüm bu olayların altında, Tito yönetimindeki Yuğoslavya’da bulunan Bosnalı Müslümanlar için halktan toplanan ve akibeti meçhul olan büyük bir para meblağının bulunmasıdır. Çünkü, bu paranın, öldürülen doktor tarafından muhafaza edildiği ve cinayetin bu paranın paylaşılmasındaki anlaşmazlık sonucu yaşandığı da söylenir.

Sonuç olarak: Nevzat Tandoğan, 18 yıl boyunca, Ankara şehri ve şehrin gerek görünümü ve gerekse huzuru için sürekli mücadele etmiş birisi olarak gündeme gelmektedir. Ama, bu mücadelesinde: kimileri için sert, baskıcı ve otoriter tutumu ile olumsuz bir kişilik ortaya koymuş, kimilerine göre ise, Ankara için Cumhuriyetin hemen ardından, bozkırın ortasında bir başkent yaratılmasında büyük emeği geçmiş birisidir. Bugün, Ankara Tandoğan Meydanından geçerken ve hatta Tandoğan Meydanında yapılan bir gösteriyi izlerken veya katıldığınızda, bu insanın hayatından küçük bir kesiti yansıtan bu satırları hatırlamanız dileğiyle.

Son bir not: ben, Tandoğan Meydanı denildiğinde, öncelikle, burada uzun yıllar bulunan bir heykelli havuzu hatırlıyorum. Üzerinde gayet güzel heykeller bulunan bu havuz, bir süre önce, Tandoğan Meydanındaki yerinden sökülerek meçhule doğru yola çıkmış ve uzun süre akibetinden haber alınamamıştır. Ancak, benim gibi bu havuzun akibetini merak edenleriniz varsa; bu havuzu hatırlayanlarınız varsa, havuz, halen “Cer Modern Müzesi” yani Sıhhıye semtindeki Ankara Adliyesinin arkasında bulunan Cer Modern Müzesinin bahçe bölümünde duruyor. Buraya gidip, havuzu görebilirsiniz, ben tesadüfen, Cer Modern Müzesini gezmeye gittiğimde, raslantı sonucu bu havuzun oraya yerleştirildiğini gördüm.

Aranan kelimeler:

26 Şubat 2016
bosluk

Saat

Saat

 

TARİHİNİZİNDE.Saat

Halen çalışmakta olan en eski saat, İngiltere Salsbury Katedralindeki akrep ve yelkovanı olmayan saattir ve 1387 yılı yapımıdır. Bu saat kule saatlerinin en eskisi olarak bilinir. (Bazı kaynaklar, 1335 yılında, Milano’da günümüzdeki kule saatlerine benzer saatlerin yapıldığını belirtmektedir.)

Bu saat, sadece zamanın belirli bölümlerinde zil çalması için tasarlanmıştır. Çünkü: Avrupa’da mekanik saatler ilk olarak rahipler tarafından, belirli saatlerde dua etmek için tasarlanmıştır.

1511 yılında, çilingir Alman Peter Henilein, tarihte bilinen ilk kurmalı mekanik saati üretir. Saatte ağırlıkları bir zemberekle değiştirerek, saati taşınabilir hale getirdi.

1550’li yıllarda saat üretiminde etkin olan Alman ve Fransızlar yanında, 1575 yılında İngiliz ve İsveçlilerde üretime başlarlar.

1556 yılında, Osmanlılarda ilk mekanik saat yapımı söz konusudur. İlk mekanik saat, İstanbul Rasathanesinin kurucusu ve Sultan III. Murad’ın müneccimbaşı astronom Takiyüddin tarafından yapılmıştır.

1571 yılında, İngiltere’de Robert Dudley tarafından yapılan bir kol saati Kraliçe Elizabeth I’e hediye edilmiştir.

Mekanik saatler gelişip küçülünce, 1600’lü yıllarda cep saatleri üretilir. Saatin kadranına dakikalar çizildi ve saate yelkovan eklendi.

1610 yılında, Dünyanın ilk saatçiler derneği, İsviçre Cenevre’de kuruldu.

1656 yılında, ilk sarkaçlı saat üretildi. Balans yaylı ilk cep saati, 1650’li yıllarda Robert Hooke tarafından yapıldı.

1660’lı yıllarda yapılan teknik gelişmelerle, saatin günde birkaç saat geri kalması önlenmiş ve sadece birkaç dakika geri kalması sağlanmıştır.  1670 yılında, İngiliz saatçi William Clement, sarkacın boyunu kısaltarak, saniyelerin de sayılabilmesini sağladı.

1675 yılında, İngiltere kralı, yeleğine saat cebi diktirerek, buna yerleştirdiği saat ile halkın önüne çıktı. 1721 yılında yapılan saat, sadece birkaç saniye aksıyordu. 1761 yılında, John Harrison tarafından yapılan saat, günde saniyenin sadece beşte biri kadar şaşıyordu.

Dünyada ilk kol saati, 1810 yılında, Napoli Kraliçesi için Abraham Louis Breguet tarafından yapılmıştır.

1840 yılında yapılan ilk pilli duvar saatinde, yay ve sarkaç vardı ve bu saatte kadranların çalışması, elektrik akımı yani pille sağlanıyordu.

1850 yılında, Amerika’da ilk kez, seri saat üretimine başlandı.

Avrupa’da ilk kol saati, 1868 yılında yapılır ve 1880 yılında, Alman denizcilere dağıtılarak kullanımına başlanır. Bu gelişmiş yeni tarzdaki saat, İsviçreli saat üreticisi Patek Philippe tarafından üretildi. Philippe tarafından modern konseptte üretilen ilk İsviçre kol saati, 13 Kasım 1876 tarihinde Macaristan’da Kontes Koscowicz’e satıldı.

1893 yılında, Londra’da Garsin Şirketi, saatler için küçük kemerler tasarımı patentini aldı. Bu durum, erkek kol saatleri için bir pazarın ortaya çıkışını sağladı. 1880’lerde, İngiliz Ordu mensupları, sömürge askeri kampanyalarında kol saati kullanmaya başladılar. Özellikle 1885 yılındaki Anglo-Burma savaşında bunlar görüldü. Bu savaş sırasında, asilere karşı saldırılarda birliklerin hareketlerini koordine ve senkronize etmekte kol saatleri kullanıldı ve sonradan kol saatleri subaylar arasında yaygınlaştı. Mappin Webb şirketi, askerler için saat üretimi kampanyaları başlattı. 1898 yılındaki Sudan savaşında, saat üretimi hızlandı.

1904 yılında, tanınmış saatçi Louis Cartier, pilot arkadaşı Alberto Santos’un isteği üzerine kola takılan ilk saati hazırladı ve bu saat piyasada büyük rağbet görür. Fransa’da yaşayan Brezilya’lı pilot Alberto Santos’un uçmak en büyük tutkusuydu. Ancak, o yıllardaki köstekli saati uçuş sırasında kullanması imkansızdı, çünkü hem iki eliyle uçağı kullanmak hem de cebinden çıkarması gereken saate bakamıyordu. Öte yandan, havada zamanı öğrenmesi de gerekiyordu. Bunun üzerine, Cartier, saat yapımcısı Edmond Jaeger’in yardımıyla ilk kol saatini hazırladı. Pilot Santos, yeni bir rekor kırdığı uçuşu sonrasında, uçaktan çıkarken bunu gören kalabalık izleyici topluluğu saati çok beğendi ve bir anda Cartire’e saat siparişleri yağmaya başladı ve böylece Cartier markası ortaya çıktı.

1905 yılında, Hans Wilsdorf, uygun fiyatlı saatler üretip sunmak için Londra’ya taşındı. Kardeşi Alfred Davis ile birlikte, Wilsdorf&Davis şirketini kurdu. Şirket sonradan “Rolex” ismini aldı. Şirket, kol saatlerinde bir çizgi üretmek için İsviçreli firma Aegler’i kurdu ve 1910 yılında Rolex kol saatleri şirketi, İsviçre’den bir kronometre olarak sertifika alan ilk şirket oldu.

1906 yılında gerçek anlamda pille çalışan ilk duvar saati üretildi.

I.Dünya Savaşında gelişen topçu birlikleri ve topçu ateşi arkasında ilerleyen piyadeler arasındaki senkronizasyonun sağlanmasında kol saatlerinin etkin rolü görüldü ve savaşın ardından kol saati hakkındaki kamu algıları değişti ve savaş sonrası dönemde kitle pazarı açıldı. İngiliz savaş departmanı, 1917 yılında, askerler için kol saati çıkarmaya başladı. Savaşın sonunda neredeyse tüm erkeklerin bir kol saati vardı ve terhis edildikten sonra da kol saatlerini kullanmaya başladılar.

1923 yılında, kol saatinin boyutları küçülür ve halk arasında yaygın olarak kullanılmaya başlanır.

1930 yılında kendinden kurmalı ilk kol saati John Harwood tarafından icat edildi.

1952 yılında, kurulmayan ve pille çalışan ilk saat piyasaya girdi ve kurmalı saatin ulaştığı dakiklikle zirve yaptı.

1960 yılında ilk kuartz saat piyasaya girer. İlk elektronik saat, Seiko firması tarafından üretildi.

1961 yılında ilk kol saati uzaya gitti.

1969 yılında saat teknolojisinde devrim niteliğinde bir gelişme oldu. Denge çarkının yerine, kuvars kristal rezonatör güçlü bir pil tarafından yönlendirilen devre kullanılarak ilk elektronik saatler yapıldı ve 1969 yılında, Amerika’da Pulsar markasıyla elektronik saatler üretilmeye başlandı.

1974 yılında Led ekranlı ilk digital saat üretildi ve Omega Mirane Kronometre tanıtıldı.

1982 yılında, İsviçreli Swatch firması, pilli ve ucuz saatler üreterek saat piyasasına girdi.

 

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2016
bosluk

Cep telefonu

Cep telefonu

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.3

İlk cep telefonunu bulan kişi, 1973 yılında Martin Cooper’dir. Cooper, Motorola firmasında sistem bölümü müdürü olarak çalışıyordu.

1973 yılında icat ettiği “Motorola DynaTAC” model isimli cep telefonu ile Finlandiya’da ilk görüşmeyi yapmıştır. Ancak bu cep telefonu günümüzdekilerden çok farklı olarak büyük boyutları ve ağırlığıyla dikkat çekiyordu. (850 gr ağırlığındaydı) Bataryası 20 dakikadan fazla dayanmıyordu. 1980’lerde birçok film ve sette, ünlüler tarafından konuşmak için bu telefon kullanıldı.

 

GSM

1982 yılında, Avrupa Telekominikasyon Standartları Komitesi, GSM (Global System Mobile) oluşturdu.

 

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.2

İlk cep telefonunun üretilmesinden sonra Motorola büyük yatırımlar yaptı ve 1983 yılında Dynatac 8000 modelini piyasaya sürdü. Telefonun boyutlarının hantallığı yanında en büyük sıkıntısı, büyük boy anteniydi. Motorola 1989 yılına kadar, bu cep telefonunu geliştirmek için büyük çaba harcadı ve tuş takımı üzerinde bir kapak bulunan MicroTac9800 modelini hazırladı.

Ericsson, 1987 yılında cepte taşınabilir boyutta ilk cep telefonlarını üretmeye başladı. İlk cep telefonu, 1987 yılında Nils Rydbeck, Lund Ericsson Mobile Telefon Labrotavuarında, Ar-ge başkanı tarafından tanıtıldı. Bunun ismi “Hotlaine Pocket” idi.

1991 yılında, Finlandiya’da ilk Nokia 1011 model telefonlar üretilmeye başlandı ve cep telefonu piyasasında Motorolanın en büyük rakibi olarak piyasaya girdiğinde, ürettiği telefon, Motorolanın telefonundan daha küçük ve hafif olarak ilgi çekti.

1 Temmuz 1991 tarihinde, Finlandiya Başbakanı Harri Holkeri, Nokia tarafından sağlanan ekipmanlarla ilk GSM görüşmesini, GSM operatörü Radiolinja üzerinden yaptı.

Bu iki telefonun piyasaya girmesinden yaklaşık 1 yıl sonra, IBM dünyanın ilk smartphonu yani akıllı telefonu sayılan Simon isimli telefonu piyasaya tanıttı. Bu telefon dokunmatik ekranı ve özel kalemi ile, takip eden süreçteki akıllı telefonların esası sayıldı. Simon’un kökleri, o dönemde Las Vegas şehrinde düzenlenen Comdex etkinliğinde ortaya atılmış ve ilk adı “Angler” olarak belirlenmişti.

1992 yılında ilk SMS, Nokia marka telefon üzerinden gönderildi.

1996 yılında, ilk zil seçeneği olan telefon, 1997 yılında ise Alman Simens markası tarafından ilk renkli ekranlı telefon üretildi.

1999 yılında, Nokia 8810 isimli telefonu piyasa sürdü ve daha önceki modellerle karşılaştırılmayacak kadar hafif ve küçük, antensiz telefon dünya çapında büyük ilgi çekti. Yine aynı yıl, üretilen cep telefonlarına birçok özellik eklenmeye başlandı. Nokia 3210 isimli telefon, tam bir tasarım harikası olarak dünya üzerinde milyonlarca sattı. Aynı yıl, Samsung, cep telefonuna müzik çalar yani MP-3 özellik ekledi. Yine aynı yıl üretilen Nokia 7110 telefonu ise, internete bağlanabilme özelliğiyle öne çıktı.

2000 yılında, telefonlara kamera özelliği eklendi. Kameralı ilk telefon olarak Sharp Sh04 modeli piyasaya sürüldü.

2001 yılında, ilk bluetooth özelliği olan Ericsson T39 ve ardından üretildi.

2002 yılında, Ericsson firması Sony mülkiyetine girdi ve “Sonny Ericsson” olarak anılmaya başladı. T68 kameralı cep telefonu üretildi. Bu telefon yüksek çözünürlük, spor görünüm ve renkli ekranı ile ilgi çekti.

2003 yılında, BlackBerry 6230 cep telefonu üretilmesiyle: e postaları okumak mümkün oldu.

2004 yılında, Motorola RAZR modeli ile, tasarım konusunda devrim yaratan ince ve kapaklı modelini tanıttı. Yine aynı yıl Motorola A845 modeliyle, görüntülü görüşme ve hızlı internet kullanımı sağladı. Telefonun ön yüzünde bulunan kamera ile, insanlar görüntülü görüşmeye başladılar. Yine aynı yıl, bataryalar konusunda büyük ilerleme kaydedildi. Li-ion bataryalar, telefonlar için artık çok uzun bekleme ve görüşme süreleri sunar hale geldiler. Yine aynı yıl, Sonny Ericsson V800 modelini üretti ve bu kapaklı telefon, 3G ile İngiltere’de Vodafon’un amiral gemisi oldu. 1.3 megapiksel kamerası ilgi çekti. 16GB kadar genişleyen hafızası ve Memory Stick Duo kartları okuyabilmesi, öne çıkan özellikleri oldu.

 

2007 yılında, Nokia’nın N95 modeli, Nokia’nın şöhretin zirvesine ulaşmasını sağladı. Telefon 5 MP kamera, GPS, web tarayıcı ve diğer özellikleriyle önem kazandı.

2007 yılında, Iphone ilk modeli olan İphone telefonu piyasaya sürdü. Bu telefon, özellikleri nedeniyle, cep telefonunun icadı kadar önemli bir yıl oldu ve telefon, kendi kendine açılıp kapanan, kaba ve yavaş açılan bir telefon olmaktan çok öteye gitti.

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.+1

TÜRKİYE’DE CEP TELEFONU

Türkiye’deki ilk cep telefonu Motorola modelidir. Büyüklüğü, 1 litrelik süt kutusuna eşit bu telefonu kullananlar, büyük bond çantalarda taşırlardı.

Türkiye’de ilk GSM operatörü, Mart 1994 tarihinde hizmet vermeye başlayan Türkcell dir. Aynı yıl, yaklaşık 2 ay sonra Telsim (günümüzdeki ismiyle Vodafon) ve Mart 2001 tarihinde Avea devreye girdi. Böylece Ericsson şirketinin GH serisi telefonlar ülkemize girmeye başladı. Ardından Nokia, Türkiye pazarına girdi, kullanıcı ve telefon sayısında büyük artış oldu.

Türkiye’de ilk cep telefonu görüşmesi: 23 Şubat 1994 tarihinde, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i aramasıyla gerçekleştirildi.

Türkiye’de ilk SMS, 1995 yılında gönderildi.

 

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2016
bosluk

Oyuncak

Oyuncak

IMG_9720

Metal kalıplar kullanılarak yapılan en yaygın teneke oyuncaklar arasında Müstecip Baybörü tarafından üretilen Gürel oyuncakları, 1950’li ve 60’lı yıllarda oyuncak dükkanlarının vitrinlerini renklendirdi.

Sonraki yıllarda ise teneke oyuncakların yerini plastik oyuncaklar ve pelüş bebekler aldı. Bunların arasında Fatoş Oyuncaklarının seçkin bir yeri vardır.

Fatma İlhan, çocuğunun; 1. Yaş gününde armağan olarak gelen oyuncak kediden korktuğunu görünce, sevimli hayvan figürleri üretmeye karar verdi. Böylelikle Fatoş Oyuncakları doğdu. Türk oyuncak tarihinde ilklerin öncüsü olan Fatoş Oyuncakları, 1971 yılından beri çocukların en yakın arkadaşı olmuştur. Fatoş Hanımın ürettiği sevimli figürler, 1980’li yıllarda ithal oyuncaklara yenik düştü.

IMG_9732

Dünya oyuncak tarihinde Lehmann olarak bilinen ve en gözde antika oyuncaklar arasında yer alan teneke figürler, Ernst Paul Lehman tarafından 1881 yılında Brandenburg, Almanya’da kurulan fabrikada üretilmeye başlanmıştır. Bir düş gezgini olarak ünlenen Paul Lehmann, tasarladığı oyuncaklara toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel yapılarını yansıtmıştır.

Lehman oyuncaklarının ünlü logosu, teneke oyuncak preslenesinde kullanılan metal bir aletin içinde, Ernst Paul Lehmann ın baş harflerini içeren bir figürdür.

Paul Lehmann ürettiği oyuncaklar arasında, bir tanesi dışında, kendi kimliğine yer vermemiştir. İnatçı, kararlı ve sert karakterini yansıttığı için sadece “İnatçı Katır” olarak adlandırdığı at arabasını kendisiyle özdeştirmiş ve “İşte bu benim oyuncağım” demiştir. Lehmann’ın evinin ön cephesindeki İnatçı Katır oyuncağının kabartması, onun bu figüre duyduğu sempatinin kanıtıdır.

1800’lü yılların sonlarında, Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan otomobiller kent trafiğini etkilemeye başlayınca, bu araçlarda korna ve sinyal kullanımı zorunlu kılınmıştır. Bu uygulamadan esinlenen Lehmann, sürücü korna yerine borazan kullanan sinyalli bir oyuncak araba tasarlamış ve ona dilimizde düt  düt anlamına gelen “TUT TUT” adını vermiştir. Tut tut, gövde altında keçi derisinden yapılmış bir körük sayesinde korna çalan ilk sesli Lehmann oyuncağıdır.

IMG_9773    IMG_9770   IMG_9766   IMG_9722

Çocuklar ilk Barbie bebeklerle, 1959 yılında, New York’da açılan bir fuarda tanışmışlardır. Barbie, Mattel oyuncak fabrikasının kurucusu Elliot Handlerr ve karısı Ruth tarafından tasarlanmıştır. Barbie bebekler, 1953 yılında Almanya’da piyasaya çıkan Lilli Bebekten esinlenilerek yapılmıştır. Handler’ler ürettikleri oyuncağa kızları Barbara (Barbie) nin ismini vermişlerdir. Barbie bebekler dünyada en fazla satılan oyuncaklardır. Bir diğer ifadeyle, eğer üretilen tüm Barbie’leri uç uca eklemek mümkün olsaydı, oluşacak bebek zinciri dünyanın çevresini 3.5 kez dolaşacak uzunlukta olacaktı. Son 40 yılda Amerika’da ki kız çocuklarının % 90’ının en az bir tane Barbie bebeği olmuştur.

Noel Baba, Amerikalı şair Clement Clarke Moore (1779-1863) tarafından yazılan bir şiirden doğmuştur. Amerikalı ressam Thomas Nast (1840-1902) şairin dizelerinden esinlenerek Noel Baba’nın resmini yapar ve onu Ren geyiklerinin çektiği bir kızağa oturtur. O tarihten beri, Yılbaşı kutlamalarının vazgeçilmez bir parçası olan Noel Baba çocuklara yıllardır oyuncak taşımaktadır.

1962 yılında J.F.Kenedy’nin ilk oyuncağını yapan Pascal Karnar, yaklaşık 20 yıl sonra yalnız çirkin ama çok sevimli bir uzay oyuncağı tasarlar ve adını E.T. koyar. İsim “Dünya dışından” kelimelerinin baş harflerinden alınmıştır. ET kısa zamanda çocukların sevgilisi olur ve oyuncak vitrinlerinde yerini alır. Hayranlarının karşısına 1982 yılının Haziran ayında bir film kahramanı olarak çıkan ET’nin oyuncağı dünya çapında bir üne kavuşur. ET’ye gösterilen yoğun ilgi sonucunda toplam 20 fabrikada üretim yapan Karnar Oyuncak Şirketi, bu sayıyı üçe katlayarak 60 fabrikaya yükselir. JC Penny Mğazası tarafından verilen ET siparişini taşımak için, 4 adet Boing 747 Jumbo Jet uçağı kullanılmıştır. Dev yolcu uçağının pencerelerinden dışarıya bakan binlerce ET oyuncağı yeni sahiplerine kavuşmak için sabırsızlanmaktadır. Aynı yılın sonuna kadar Kamar’ın ET oyuncaklarından 7 milyon adet satılmıştır.

Aranan kelimeler:

21 Ocak 2016
bosluk

Paramız, Türk Lirası

Paramız, Türk Lirası

 

PARA.KAĞIT PARACebimizde veya cüzdanımızda taşıdığımız, yaşamın en önemli fonksiyonu olan para konusunda küçük ama aslında çok önemli ve gözden kaçan bir ayrıntıyı paylaşmak istiyorum.

Cebimizdeki madeni paralara baktığımızda üzerinde “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” ibaresini görebilirsiniz. Ama yine cebimizde veya cüzdanımızda taşıdığımız kağıt paralara baktığımızda ise bu ibarenin “TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI” olarak yazılı olduğu görülür.

Peki bu fark veya farklı yazılım niye, sonuçta her iki tür para da bu ülkede kullanılıyor, üzerine niye farklı ibareler yazılıyor, her iki paranın üzerine de “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” yazmak veya yazabilmek niye mümkün olmaz?

Evet, bu soru ile ilgili kısa bir araştırma:

Madeni ufaklık denen metal para basımı, Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından yapılmaktadır. Kanunen verilen yetki çerçevesinde tedavüle çıkarılacak madeni ufaklık paraların teknik ve sanatsal özellikleri ile dizaynları da aynı kurum tarafından belirlenir ve basımı yapılır.

Banknotlar ise 1958 yılından bu yana Merkez Bankası bünyesindeki Banknot Matbaası tarafından üretilmektedir. Köklü bir birikim gerektiren her türlü tasarım, kalıp ve baskı işlemleri Matbaanın kendi kadro ve olanaklarıyla gerçekleştirilmektedir.

Bu sorunun cevabını ararken bulduğum yanıt: Merkez Bankası, çıkarılan bir kanunla karma yapıda bir anonim şirket olarak kurulmuş ve bu kuruluş aşamasında devletin payı sadece % 15 gibi küçük bir rakamdır ve isminde “Türkiye” ibaresi yoktur. Böylece hisseleri halka satışa sunulan ve çok sayıda yerli ve yabancı ortağı olan, karma bir anonim şirket yapısındadır. Bu şirket tarafından basılan paralara “Cumhuriyet” ibaresinin kurulması, bankanın Cumhuriyet döneminde kurulduğunu ifade etmektedir. Yani ilk kurulduğunda “Cumhuriyet Merkez Bankası” dır ve “Türkiye” ibaresi çok sonradan eklenmiştir.

Peki niye “Cumhuriyeti” değil de “Cumhuriyet”

Çünkü, devlet payı sadece % 15 olduğu için, devlete aidiyeti gösteren “İ” harfi ilave edilmemiş ve “Cumhuriyet” olarak kullanılmıştır.

Yani: Merkez Bankası, kağıt paralarımızı yani “Türk Lirasını” basmasına rağmen “TÜRKİYE CUMHURİYETİ”ne ait değildir, karma yapıda bir anonim şirkettir. İyi de bu karma yapıdaki anonim şirketin, devlet dışındaki hisseleri kime aittir?

Sorudan soruya……………….

Yine yaptığım araştırmaya göre, devletin payı bir hayli yükselmiştir. Hatta yine aldığım bilgiye göre, Merkez Bankasında Hazinenin payı % 51 ve Ziraat Bankasının payı % 21 imiş. Yani toplamda: % 72, peki iyi de kalan % 28 nerede? Bu sorunun cevabı olarak herkesin payı var şeklinde bir yanıta rastlanıyor. Yani, Merkez Bankası kararlarında bu irili ufaklı paydaşların da sözü geçiyor denilebilir. Öte yandan bu irili ufaklı paydaşların kimliği asla açıklanmıyor.

Sonuç: “Merkez Bankası bizim mi?” bu sorunun yanıtı hem net, hem değil. Ama eğer bizimse niye paraların üzerinde “TÜRKİYE CUMHURİYETİ MERKEZ BANKASI” yazmaz, bence bu soruna bir çözüm bulunmalı, belki devlet Merkez Bankasının % 72 değil, tüm hisselerini satın almalı?

 

Aranan kelimeler:

20 Ocak 2016
bosluk

Atatürk Çiçeği

Atatürk Çiçeği

28 Temmuz 1933 günü: Cumhuriyet gazetesinde yazılı bir habere göre: Amerika-Chicago’da bulunan Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden Kirk Landın: labratuvarında çeşitli denemeler sonucu Meksika kökenli kırmızı renkte yeni bir çiçek elde etmiştir.
Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken: daha önce Tarsus Kolejlinde Atatürk ile tanışmış ve ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör olan arkadaşının önerisiyle, bu yeni çiçeğe “Atatürk Çiçeği” ismini vermiştir.
Bu öneri: dünya nebatat dairesinde, Atatürk’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda, oy birliğiyle kabul edilmiştir.

Ancak, bunun doğruluğu konusunda kanıt bulunmamaktadır. Bir diğer söylenti: dünya çiçek literatüründe “poinsettia” olarak bilinen bu bitkinin, Türkiye’ye geldiğinde büyük önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok beğenilmesi ve bunun üzerine çiçeğe “Atatürk Çiçeği” isminin verilmesidir.

Aranan kelimeler:

19 Aralık 2014
bosluk

Şebnem Ferah, dramatik bir yaşam ve şarkıları

Şebnem Ferah, dramatik bir yaşam ve şarkıları

Geçenlerde arabamda oğlumla birlikte yolculuk yaparken, uzun zamandır beğenerek dinlediğim bir sanatçının cd çalmaya başladığında, daha çok o yaş gurubuna hitap eden sanatçının şarkılarını duyduğunda oğlumun ilk tepkisi “iç karartan şarkılar, niye bu kadını dinliyorsun” oldu. Şaşırmamak elde değil, dediğim gibi aslında onun yani daha çok gençlerin yaş gurubuna hitap eden bu rock şarkıcısının şarkı sözleri: gerçekten dikkatli dinlendiğinde sürekli hüzün, karanlık ve sıkıntılı. Ama, öte yandan, zaten biz toplum olarak genelde öyle karamsar ve acitasyon yüklüyüz ki: müzikte de bu tür şarkılar hoşumuza gitmiyor mu, yani içimizi karartan şarkılar, bir anlamda içimizdeki duyguları yansıtıyor diye daha çok ilgimizi çekmiyormu? Çektiği kesin ki, bu tür şarkılar tutuyor, yıllarca Orhan Gencebay bunların en büyük önderlerinden biriydi ve hala seviliyor, dinleniyor. Bir de bu olayın diğer yüzü var. Örneğin: bu karanlık, karamsar ve melankolik şarkıları söyleyen rock şarkıcısının yaşamı. İnsan, bu tür şarkıları söyleyebilmesi için, bu kadar içten söyleyebilmesi için mutlaka bir anlamda, sıkıntılı bir hayatın içinde olması veya sıkıntıları yaşaması gerekir diye düşünüyorum. Yani, sıkıntılı olmayan bir insanın bu denli melankoli yaşatması mümkün mü?

Derken: ülkemizin en büyük rock şarkıcısı Şebnem Ferah’ın, yaşamına şöyle bir göz gezdirdim ve elbette karşıma yine sıkıntılı ve melankoli dolu, dramatize bir hayat hikayesi çıktı. Şarkılarında çığlık atması ve sesinin gücü ile öne çıkan bu sanatçının yaşamı tam anlamı ile dram. Orta yaşa geldiğinde, tüm ailesini, yakınlarını ve hatta kendi ifadesi ile, çocukluğunda oynadığı sokakları bile yitirmiş bu insan; bir anlamda, söylediği melankolik şarkıları yaşayarak ve hissederek söylüyor, zaten ilginç olan bu değilmi yani hislerini dinleyenlerine aktarabilmesi.

Evet, gelelim, Şebnem Ferah’ın, sevenlerinin kendisine “Şebo” olarak tanımladığı sanatçının kısa yaşam öyküsüne:

Ferah ailesi: Ali bey ve İfadet hanım, küçük kızları Aycan ile 1970 yılında, Üsküp şehrinden ayrılıp, Türkiye’ye gelirler ve Yalova şehrine yerleşirler.

Ali Bey: öğretmenlik yapmaya başlar. Bu sırada: Yalova’da 12 Nisan 1972 tarihinde, bir kızları daha dünyaya gelir ve adını “Şebnem” koyarlar. Böylece: Ferah ailesi, iki kızları ile birlikte Yalova’da yaşama devam ederler. Ancak: ailenin en büyük eğlencesi, müziğe aşırı tutkulu olmalarıdır. Evlerinde: mandolin, bağlama eksik olmaz, babası piyano çalar ama bu sırada Rumeli geleneği olarak, annesi türküler söyleyerek babasına eşlik eder. Yani: aile tam bir müzik ortamı içinde yaşamını sürdürmektedir. İşte: Şebnem: böyle bir ortamda dünyaya gelmiş ve yaşamının ilk yılları, bu müzik namelerini dinleyerek geçmiştir.

Şebnem: ilkokula başladığında: müziğe aşırı ilgisi nedeniyle: mandolin ve solfej dersleri almaya başlar.

Derken: daha iyi eğitim alacağı düşüncesiyle, ailesi kendisini Bursa şehrine gönderir ve Lise yılları: “Özel Namık Sözeri” Lisesinde yatılı olarak devam etmeye başlar. Burada, 13 kızla birlikte kaldığı yatakhanede tek mutluluğu müzik dinlemektir. Hafta sonlarında: Yalova’ya ailesinin yanına gitmektedir. Yine böyle bir tatil gününde, Lise 1. yıllarında bir akrabası ile bisikletini, gitar karşılığında değiştirir. Ardından: deli gibi gitar çalmaya ve İngilizce şarkı sözleri yazmaya başlar.

Yatılı okulda, izinli olduğu Çarşamba günleri: Bursa’da akustik gitar dersleri almaya başlar. Hafta sonları, yine Yalova’ya gider ve orada klasik gitar çalışır.

Yine, bu Lise yıllarında, bir Londra gezisinde, özellikle “Seth Riggs” cd leri ve kitapları satın alır. Çünkü: Seth Riggs: Madonna ve Pavarotti gibi birçok sanatçı yetiştirmiştir. Onun cd. Lerinden “gırtlağını” nasıl kullanması gerektiğini ve sesini kullanmayı öğrenir. (işte o çığlıkların çıkış noktası) Öyle ki, ileriki yıllarda bile konserlerden önce: sahneye çıkmadan önce, Seth Riggs cd lerindeki çalışmaları yapmayı ihmal etmez.

Lise 2. yıllarına geldiğinde: Bursa’da kiralık enstrümanlar ile stüdyo kiralayarak bir gurup kurar. “Pegasus” isimli bu gurup solisti olarak: 1987 yılında yani 15 yaşında iken Bursa’da düzenlenen bir festivalde ilk kez sahneye çıkar ve şarkılar söyler. Ancak: Pegasus uzun ömürlü olmaz ve bir süre sonra dağılır.

Şebnem: bu denemenin ardından, gurup için en iyi arkadaşlarının bir araya gelmesi gerektiğini anlar ve yeni gurup için bu kez en yakın arkadaşlarını bir araya getirir. Ancak, bu kez yine ortaya ilginç bir durum çıkar ve ülkemizde ilk defa, tamamen bayanlardan oluşan bir rock gurubu olan “Volvox” ortaya çıkar. Çünkü: 1980’lerin ortalarına denk gelen bu dönemde, Bursa’da Sedat Sarıca isimli bir müzisyenle tanışır. Sarıca çok iyi bir basgitarcıdır ve stüdyosu vardır ve gitar dersleri vermektedir. Topluluk prova yapmak için onun stüdyosuna giderler.

Bu sırada, yani okul yıllarında yine hafta sonları Yalova’ya eve gittiğinde, odasına kapanıp, yemek bile yemeden çalışır ve içinden gelen sesleri dinleyerek, gitarı ile kafasına göre bir şeyler çalar ve bunları bir teybe kaydeder. Ardından bu teyp kayıtlarını dinleyerek şarkılara İngilizce söz yazar. Ancak: yine o yıllarda da, yazdığı sözler ve yaptığı şarkılar, genel anlamda: mutsuz ve karanlık yani melankolik sözler ve yapımlardır. Bu durum kendisine sorulduğunda “ya içimden öyle geliyordu ya da dinlediğim yabancı şarkılardan kulağıma yapışanlar bunlardı” diye yorumlamaktadır.

Derken, Lise yılları biter ve özellikle matematik konusunda bir hayli zeki olan Şebnem: ODTÜ Ekonomi bölümünü kazanır ve yine Ankara’da bir üniversite kazanan ablası ile birlikte, Ankara’ya yerleşirler. Bu arada: Şebnem, gönlünce gitar çalabileceği ve sosyal aktiviteleri gayet bol olan bir okul yaşantısına başlar. Amatör guruplarda şarkıcılığa başlar, konservatuarlı Özlem Tekin ile tanışır ve onu “Volvox” gurubuna dahil eder. Ancak: bir süre sonra, gurup üyelerini, İstanbul’daki üniversiteleri kazanmaları nedeniyle, İstanbul’a yerleşirler ve “Volvox” gurubu dağılma aşamasına gelir.

İşte: bu dönemde hayatının en kritik kararını verir ve 2. sınıfta ODTÜ’yü bırakır ve İstanbul’a yerleşir. Çünkü: ekonomist değil şarkıcı olmak istemektedir.

Ardından: İstanbul macerası başlar. 18 yaşında, 4 genç kızdan oluşan “Volvox” haftanın beş günü, barlarda sabahlara kadar müzik yapmaktadırlar ve kazandıkları parayla ev kiralarını ödeyebilmenin mutluluğunu yaşamaktadırlar ve aynı zamanda sahne performansı ve sahne disiplinini öğrenmektedirler. Şebnem, yeniden üniversite sınavına girer ve bu kez İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanır.

Takip eden 2 yıllık bu yoğun süreç, onları yorar ve “Volvox”: 1994 yılında, sekiz yıllık sürecin ardından dağılır. Özlem Tekin: bireysel albümünü çıkarır. Bu sırada Şebnem de artık kendi şarkılarını söylemek istemektedir.

Yine bu sıralarda, Şebnem tarafından hazırlanan ve Şebnem’in gitar çalarak vokal yaptığı bir demo: TRT’de “Kokteyl” programında yayınlanır. Büyük bir raslantı, aynı programı izleyen Sezen Aksu: Şebnem’in sesinin gücüne şaşırır ve yardımcılarına tek bir cümle ile Şebnem’e olan beğenisini ifade eder “bulun bu kızı bana getirin”

Evet; yetenek, başarı, kalite hayatta çok şey ifade etmez. Mutlaka birilerinin sizi duyması, görmesi, keşfetmesi gerekmez mi? İşte: Şebnem: kendini bir anda, ülkemizin en büyük sanatçılarından biri ve hatta idol olan Sezen Aksu’nun ardında vokalist olarak bulur. Ancak, Sezen Aksu, diğer birçok daha sonra ünlenecek vokalistleri gibi Şebnem’e de destek olmayı sürdürür. Şarkılar hazırlanır, hazırlıklar tamamlanır ve stüdyoya girilir. Hazırlanan bu albüme çok güvenmesine rağmen, satılıp satılmayacağı konusunda büyük tereddütler yaşamaktadır ve daha önce ülkemizde hiç yapılmamış bu tür albüm ile büyük maddi risk aldığını düşünmektedir. Ama bu albüm aynı zamanda onun prestij albümü olacaktır. Stüdyoya girmelerinin ardından, 5 aylık süreç bitiminde muhteşem albüm ortaya çıkar, ilk kez davul ve bas sesi kullanılan “Kadın” isimli albüm: 15 Kasım 1996 tarihinde, Şebnem 24 yaşında iken piyasaya sürülür ve teknik anlamda bu muhteşem albüm; 400 bin gibi muhteşem bir rekor satış rakamına ulaşılır.
İlk solo konserini ise, 4 Nisan 1997 tarihinde İzmir Ege Üniversitesinde verir.

Tüm bu güzellikleri yani arzu ettiği yaşama ulaşmışken: dramatik yaşamın ilk darbesi gelir. Ablası: Aycan: ölümcül bir hastalığa yakalanır ve Yalova’da ablasının başucunda ölümünü beklerken: bir gün odasına kapandığında, 3-4 dakika içinde “Deli Kızım Uyan” isimli şarkısını yazar ve besteler. Bu şarkıyı bestelerken, bu sözleri ablasına söylediği düşünülür. Zaten: bu şarkıyı dinlediğinizde, onun yaşadığı hüznü hissetmemek mümkün değildir. Evet: 1997 yılı sonlarında ablasını kaybeder.

Sonrasında: büyük bir bunalıma giren, Şebnem, yaklaşık 2 yıl boyunca sesi çıkmaz olur. Hatta: Yalova’daki evlerinde kahkaha atmaya korkar. Çünkü: ablasının hastalığı çok uzun sürmüş ve bu durum evlerinde tamamen bir hüzün ortamının egemen olmasına neden olmuştur. Dolayısı ile Şebnem: gençlik dönemini bu olumsuzluklar içinde geçirmiştir. İçinden deli doluluk gelse de hiç bir şey yapamamanın sıkıntısı ile.

30 Haziran 1999 tarihinde: bu kez “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum” isimli, melankoli ve hüzün dolu albümünü çıkarır.

Ancak; dram bununla bitmez. 17 Ağustos 1999 tarihindeki büyük depremde Yalova yerle-bir olur ve bu felakette bu kere: babası Ali bey’i kaybeder. Babası Ali bey ile birlikte: Şebnem: tüm çocukluğunun geçtiği mahalleyi, sokakları ve birçok tanıdığı insanı da yitirir. Bundan sonraki yaşamında, babasını onun çok sevdiği “Kadınım” isimli şarkı ile anımsayacaktır.

Yine, bir süre sıkıntılar ve ardından 18 Ekin 2001 tarihinde, üçüncü albümü “Perdeler” i çıkarır. Yine kendi ifadesine göre: bu sıkıntılı günleri atlatmak için müziğe tutunur. Çünkü: babası hayatında çok önemli bir karakterdir. Bir süre sessiz kalır, ne olduğunu anlamaya çalışır. Yaşadığı acıların, kendisine çok şey öğrettiğini düşünür ve yine müziğe sarılır.

6 yıl sonra üçüncü albümünü çıkarır ve müzik yaşamına devam eder.

Ancak, bu arada dram bitmez. 2 Temmuz 2011 tarihinde, bu kere annesi İfadet Ferah: Yalova’da kalp krizi geçirerek vefat eder ve yaşamda bütün ailesini, sevdiklerini kaybeder.

Evet: Türkiye’de bir bayan olarak, en iyi elektro gitar çalan müzisyen, dokunaklı ses, hüzünlü bakışlar, en iyi çığlık atan kadın sanatçıdır. Ama en önemlisi: sesinin gücünün 3 oktav olduğudur ve bu yönü ile tam bir yetenektir. Çünkü: dünya müzik piyasasında altın ses olarak kabul edilen Adele ve Beyonca, Rihanna ve Katy Perry ile aynı ses düzeyine sahiptir.

Sonuç? Sonuç: bir hasta rahatsızım diye psikiyatriste gider ve sorması üzerine, doktora yaşadıklarını ve yaşamını anlatır. Tüm bunları dinleyen doktor, hastasına: “hayır sen hasta değilsin, sadece hayatın çok boktan” der ve onu gönderir.

İşte: Şebnem Ferah bu, yani bu kadar kötümser, karanlık ve melankolik şarkıları büyük güçlü sesiyle söyleyen bu kadın: şarkılarında: yaşadığı dramı, dinleyenlerine gayet başarılı bir şekilde yansıtmayı başarıyor ve bence bu büyük bir beceri, onun büyük bir sanatçı olmasının en büyük nedeni…..

Aranan kelimeler:

19 Aralık 2014
bosluk

Atatürk, Atatürk Filmi, “Ben bir Inkilap Çocuğuyum”

Atatürk, Atatürk Filmi, “Ben bir Inkilap Çocuğuyum”

Ölümünün ardından, Atatürk ile ilgili, Atatürk’ün hayatı ve yaptıklarını anlatan bir kısım filmler çekilmek istenmesine rağmen bu konuda bir ilerleme kaydedilememiştir. Çünkü: “Atatürk” ile ilgili çekilmek istenilen filmlerde daima gerek maddi ve gerekse manevi pürüzler ortaya çıkmıştır. Ama bu pürüzlerden benim en çok ilgimi çekenler: Atatürk rolünü almak üzere görevi kabul eden sanatçıya, Amerikan Ermeni Lobisi tarafından aksi yönde baskılar olması ve sanatçının rolü daha sonra kabul etmemesidir. Bir diğer ilginç pürüz ise: bir dönemlerin ünlü sanatçısı olan J.Braynır’ın ülkemize gelerek Atatürk rolünü istemesine rağmen, ülkemiz Cumhurbaşkanını Celal Bayar’ın “Atatürk’ün tarihi şahsiyeti ve büyüklüğü, onun rolünü kimseye verilemez kılmıştır” diyerek bu durumu kabullenmemiş ve yine Atatürk ile ilgili, muhteşem bir film yapmayı başaramamışızdır.

Tıpkı: “10 Yıl Marşı” gibi, Cumhuriyetin takip eden onlarca yıllık sürecinde yeni bir marş yaratamamış olmamız ve hala aynı marşı söylemeye devam etmemiz gibi, Atatürk ile ilgili hala doğru dürüst bir film yapamamışız ve sadece birkaç belgesel ve o dönemlere ait fotoğraf ağırlıklı filmlerle, bu büyük insanı tanımaya ve tanıtmaya devam etmekteyiz ki, bu adı büyük olarak anılan Türkiye Cumhuriyeti için inanılmaz bir eksikliktir. Düşünün ki, Amerika, aslında tam bir trajedi olan “Vietnam Savaşı” ile ilgili yüzlerce film yapmıştır.

Evet: son yıllarda, özellikle iki “Atatürk” filmi gündeme gelmiş ve her türlü eleştirilere rağmen bu filmler toplumda ilgi görmüştür. Ancak, bir gerçek daha var ki: son yıllarda “Atatürk” birçok kendini, tarihi ve Atatürk’ü bilmeyen yazar müsvetteleri tarafından da saçma sapan ve yalan anlatımlarla tanıtılmaya çalışılmaktadır ki, bu yazarlar zaten hitap ettikleri kitlelere, Atatürk’ü onların istediği biçimde yansıtmaktadırlar. Bu durumda: yeni neslin, yeni ve genç neslin, Atatürk’ü hurafelerden uzak, gerçeklerle tanıması için elimizden geleni yapmalıyız.

Geçenlerde, benden yaşça büyük ve muhteşem kültürlü bir yakınımdan “Atatürk” ile ilgili değişik ve gerçek bilgiler bulunan kitaplar önermesini istediğimde, tek cevap olarak “Nutuk” oku, çünkü Atatürk’ü en doğru, en gerçekçi olarak kendisi kendini orada anlatmıştır” dedi ve bunun üzerine, daha önce okul yıllarında okuduğum “Nutuk” bir kez daha elime düştü ve hızla okumaya başladım.

Buradan şunu söylemek istiyorum: son yıllarda “Atatürk” ile ilgili birkaç film çekilmiş ve gösterime sunulmuş olmasına rağmen, bu filmler de Atatürk’ün gerçeklerini anlatmaktan uzak kaldığı yönünde eleştiriler almıştır. Öte yandan: yine bir ortamda, büyük bir Atatürk seveni ve nispeten maddi olanakları elverişli bir tanıdığım ve saygı duyduğum kişi “Atatürk” ile ilgili bir film çekmek istediğini söyleyince: kendi kendime Atatürk filmi, aslında çok kapsamlı, eminim ki, Atatürk filmi ile ilgili bir senaryo yazmak istesem, yüzlerce kitap okumak ve incelemek gerekir diye düşünürken: internet ortamında aslında yıllar önce, bizzat “Atatürk” tarafından senaryosu yazılan bir filmin yani “Ben Inkılap Çocuğuyum” isimli bir filmin gündeme geldiğini öğrendim. En doğru olan bu değil mi, yani Atatürk’ün, Nutuk ta olduğu gibi, kendini en doğru şekilde kendisi anlatır diye düşündüm ve bu filmin, daha doğrusu çekilemeyen filmin senaryosunun hikayesini buyurun aşağıda hep birlikte okuyalım.

Önce: böyle bir film senaryosundan söz eden kişi yani Münir Hayri Egeli’yi tanıtmak istiyorum. Kendisi 1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda öğretmenlik ve müdürlük görevlerinde bulundu. Kocaeli Maarif Müdürlüğü görevinde bulundu ve ardından Milli Temsil Akademisi (Devlet Tiyatrosu) ve film rejisörlüğü yaptı. Öte yandan, 1930 yılında “Atatürk’ün Gezi Belgeseli” isimli kısa film projesini yürüttü.

Egeli: 1954 yılında yazdığı “Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar” isimli kitabında: Atatürk ile ilgili anılarını kaleme alırken: Atatürk’ün bu tür bir film çekilmesi konusunda ve özellikle kendi yazdığı senaryonun çekilmesi konusundaki çalışmaları hakkında ayrıntılı olarak yer verdi.

Bu kitap: araştırmacı yazar İlknur G. Kalıpçı tarafından 2000 yılında tesadüfen görüldü ve yaptığı yayınlar ile konunun ısrarla üzerine gitti. Yani, kitap 1954 yılı basımlı olmasına rağmen, ancak 2000 yılında Kalıpçı tarafından gündeme getirildi. Daha sonraki gelişmeler girmeden önce: Egeli’nin kitabında yazdığı, Atatürk filmi ve senaryosu ile ilgili anılardan söz etmek istiyorum, ardından takip eden süreçte yaşananları anlatacağım.

Bir gün: beni Çankaya’dan çağırttılar. Çankaya’ya gittiğimde, Atatürk kütüphanedeydi.
Atatürk: “…… şirketinden bir mektup aldım. Bizim ınkilabımıza dair bir film yapmak istiyorlar. Çok güzel, ancak ınkilabımıza dair film yapmak bizim işimiz olmalıdır. Bir senaryo düşün. Bu senaryo: benim hayatımla, mesela bir öğretmenin hayatını göstermelidir” diye söyledi ve bana üzerine yazmam için bir kart uzattı, dikte etmeye başladı. Senaryonun taslağı bittiğimde ellerim tutulmuştu.
Atatürk “derhal bunu topla ve yaz” dedi.
Bunun üzerine, iki günlük bir çalışma ile senaryoyu yazdım ve Atatürk’ün yaverine verdim. Bir gün sonra: bana bir zarf geldi, zarfın üstünde, Atatürk’ün el yazısı ile “Münir Hayri Bey’e geri gönderilecek” diye yazıyordu.
Senaryoyu okuyan Atatürk: sayfa sayfa incelemiş ve birçok yerinde uzun ilaveler yapmıştı. Fakat en sonunda “tekrar göreceğim” notunu düşmüştü.
Ardından: senaryoyu yeniden işledim ve kendisine takdim ettim.
Atatürk: senaryoyu kendisiyle birlikte Afet İnan ve Recep Peker’e okutmuştu. Recep Peker: beni yanına çağırttırdı “bu senaryonun film olması maliyeti nedir” diye sordu. Ardından film için bir bütçe yaptım ve kendisine verdim.
İki gün sonra: bu kez Necip Ali Bey: beni yanına çağırttı ve “Münir Hayri, senin istediklerin yüz bin lira tutar, sen delimisin” dedi. Sonra ise gülümsedi ve “haydi haydi işin yolunda, bu akşam Çankaya’ya gideceğiz” dedi.
Akşam, Çankaya’ya gittiğimizde, Atatürk film hakkında benzen izahat istedi ve kendisine film yapımı için temin edilmesi gerekenleri anlattım. Ardından, Atatürk “Film yapmak, teyyare uçurmak gibi teknik bir olaydır. Sanat ateşi lazımdır ama yetmez, Münir Hayri’yi Almanya ve İtalya’ya göndereceğiz, rejisörlük öğrenecek, parasını tahsisatınız yoksa ben veririm” dedi.
Hemen ardından, üç gün sonra: Münir Hayri: yanında Atatürk’ün ilgililere yazdığı şahsi mektuplar ile birlikte hareket etti. Alman hükümeti, kendisini Atatürk’ün gönderdiğini öğrenince: rejisörlük eğitimi alması için ne mümkünse yapılması konusunda ilgililere talimat verdi ve kendisi UFA sütüdyolarına göndererek, her masrafın Alman hükümetince karşılanacağını belirtti.
Almanya ve İtalya’nın ardından Rusya’ya da giden ve her ülkeden rejisörlük yapabilir şeklinde belgeler alan Münir Hayri, yurda döndüğünde Atatürk’ün huzuruna çıkar ve Atatürk’ün “Şimdi senaryoları bir kez daha gözden geçirelim” talimatını verir. Münir Hayri: senaryonun müsvettesini yazar ve Atatürk’e sunar. Atatürk müsvetteyi okuduktan sonra “başka neler koymalıyız” diye sorduğunda: Münir Hayri: biraz çekinerek de olsa “bir filmde genelde kadın ve aşk unsuru da aranır, ama bilemem nasıl emrederseniz” der. Bunun üzerine, Atatürk: “benim de başımdan aşk hikayeleri geçti” der ve dört hikaye nakleder. Bunlar: Emine, Hatice, Makedonyalı Eleni ve Naciye’dir.

Daha sonraki yıllarda, kitabını yazmadan önce: Egeli, Hatice hanımı bulur ve Atatürk ile yaşadıklarını dinler ve bunları kitabında okuyucuyla paylaşır.

“Selanik te Zübeyde Teyzelere yakın oturuyorduk. Mustafa Bey i çocukluğumdan beri kapımızın önünden geçtikçe görürdüm. Naciye isminde bizden çok büyük bir kız arkadaşımız onun her geçişinde pencereye koşar onu seyrederdi. Arkadaşlarla karar verdik, ilk fırsatta Naciye Abla nın sevgisini Mustafa Bey e duyuracaktık. Zübeyde Teyzelere de sık sık gittiğim için bu işi bana verdiler. O gün evlerine gittim ve sofadan geçerken bir saksı içinde kırmızı karanfiller gördüm. Hemen birini kopardım, Mustafa Bey in odasına girdim. Masasının üzerinde bir tarih kitabı vardı. Karanfili kitabın açık sayfasına koydum. Mustafa Bey geldi. Annemin ve annesinin ellerini öptü. Çiçekten dolayı çok heyecanlı idim. Mustafa bey, benim heyecanlı olduğumu hissetti ve dikkatlice gözlerime baktı. Daha sonra dersleri olduğunu söyleyip odasına çıktı. Birdenbire Mustafa Bey in merdivenlerden indiğini, ayak seslerinden anladım. Bu çiçeği benim kitabımın arasına kim koydu diyecek gibi geliyordu. Mustafa Bey odanın kapısında göründü. Gözlerimle ben ettim sen etme der gibi ona baktım. Oda bana o manalı mavi gözleriyle bakıyordu. Mustafa Bey bir arkadaşını görmek için tekrar dışarı çıkacağını söyledi ve gitti. O günden sonra ne Zebeyde Teyzelere gidiyordum ne de Mustafa Bey in görünebileceği yerlere uğrayabiliyordum. Bir gün evdeki büyütmeden, Zübeyde Teyzenin beni Mustafa Bey e istediğini öğrendim. Annem askerler hep uzaklara giderler, ben kızımdan uzaklaşamam düşüncesiyle işi sürüncemeye sürmüş. Mustafa Bey Harbiye den erkanıharp yüzbaşısı olarak çıktığında tekrar beni istedi. Ama annem yine fikrinden vazgeçmedi ve beni başka biriyle söz kestirdi.”

Evet: Egeli’nin kitabında söz ettiği ve senaryoda görülen bir diğer aşk hikayesinde ise:
Atatürk’ün ilk ve son aşkının, Selanik Merkez Kumandanı Şevki Paşa’nın kızı Emine hanım olduğu yazılıdır. Mustafa Kemal, Selanik’den ayrılırken, Emine hamının “Harbiye’ye ne zaman gidiyorsunuz” şeklindeki nota yazdığı cevapta “Bu dakikada vapura biniyorum, bu ani durum bize kan ağlatacak. Bendeniz sizi unutmayacağıma vicdanen yemin ederim, sizden de aynı vefayı beklerim” şeklinde duygularını belirtmiştir.
Atatürk: ölümüne kadar,kız kardeşi Makbule hanım vasıtasıyla ondan haber aldığında mutlu olur, evlenmediğini öğrenince çocuklar gibi neşelenirmiş. Hatta çok sevdiğini söylediği “Eminem” şarkısını da bu yüzden çok severmiş ve şarkı her çalındığında, ortama iştirak edip, kimi zaman gözlerinden yaşlar gelirmiş.

Senaryo son şeklini aldıktan sonra: Atatürk altına şu notu düşer “düzeltmelerden sonra iyi bir film olur ve bu senaryonun ruhuna sadık kalınması elzemdir”. Ardından; 137 sayfalık bu senaryo, Atatürk’ün kendi hayatını anlattığı bir senaryo olması açısından önemlidir: senaryoda Atatürk’ün 1927-1938 yılları arasındaki politik kişiliğinden çok aşkları ve insani yönü anlatılmaktadır ve bu talimatı alan Münir Hayri: hemen filmin çekim çalışmalarına başlar.
Filmin askeri sahnelerinin çekimi için İsmail Hakkı Tekçe görevlendirilir. Aynı anda: Kenan Bey: Atatürk’ün kendisinden bazı parçaları filme almakta iken, Atatürk hastalanır ve çekimler durur.

Senaryonun sonraki akibeti bilinmiyor ama Milli Kütüphane’de “Atatürk Emanetleri” adı altında çift kilitli bir kasada saklandığı düşünülmektedir.

Yukarıda sözünü ettiğim gibi: Atatürk’ün ölümü ile unutulup giden bu senaryo ve film çekimi: 1954 yılında bu olayın birinci derece tanığı Münir Hayri Egeli’nin yazdığı kitap ve bu kitabın 2000 yılında araştırmacı yazar İlknur G. Kalıpçı’nın eline geçmesi ve yaptığı yayınlar ile yeniden gündeme gelir.

2008 yılında, senaryonun filme çekilmesine karar verilir.
Film: “Sarı Zeybek” kısa belgeselini çeken ekip tarafından çekilecek ve projenin yapımcılığı ve yönetmenliğini Biray Daltıran üstlenecektir. Daltıran: 2006 yılında “Araf”, 2007 yılında “Cennet” ve 2008 yılında “Son Balo, Vals ve Zeybek” kısa belgeselini çekmiştir.

Film için ayrıca: herhangi bir yanılgılı durum yaratılmaması için; 10 kişilik bir bilim kurulu oluşturulmuştur. 8-10 milyon dolara mal olması düşünülen film: daha önce “Sarı Zeybek” filmini de destekleyen “Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Konfederasyonu” Genel Başkanı Hasan Ekşi tarafından karşılanacaktır.

Film ekibi her türlü hazırlıklarını yaptıktan sonra, her ne kadar Egeli tarafından kitabında senaryonun ana hatlarına ait ipuçları verilmiş olmasına rağmen, senaryonun orjinalini bulmak üzere “Milli Kütüphane” ye giderler. Milli Kütüphane Başkanı Tuncel Acar: kendilerine yardımcı olur, kütüphanede bulunan kasada, Atatürk ile ilgili saklanan belgelerin digital kopyaları taranır ama senaryonun orjinali bulunamaz. Ancak, bu araştırmada: Atatürk’ün kendi el yazısı ile yazdığı bir not daha doğrusu vasiyetine rastlanılmıştır. Bu nota göre “Münir Hayri, film çevirme işiyle bizzat meşgul olacaktır. Hemen Almanya’ya gidecek, senaryomuzu işleyecektir. Hasan Rıza gereken masrafları benden karşılayacaktır”

Daha sonra senaryonun araştırmaları: Çankaya köşkü ve Anıtkabir ile yapılan yazışmalarla sürdürülür, ama yine olumlu bir sonuç alınamaz.

Evet: aslında film çekimi ile ilgili son ekip: senaryonun orjinalini bulamaz ama Egeli’nin kitabında yazılanları yeterli görerek, film çekimi için çalışmalara başlarlar ama bu çalışmalar da bir yerde tıkanır ve orjinali bulunamayan senaryonun akıbeti meçhule havale edilir ve film çekimi gündemden kaldırılır. Elbette bu konuda yani neden gündemden kaldırıldığı konusunda çeşitli yorumlar yapmak mümkündür, ama ben burada en gerçekçi yorumu ülkemizin siyasi ve politik durumu göz önüne alınarak okurların yapacağına inanıyorum. Aslında filmi çekilememesiyle ilgili söylenenler “ekonomik” nedenlerdir. Ancak: unutulmaması gerekir ki: bu proje yani “Ben bir Inkılap Çocuğuyum” filmi “Atatürk” ün: Milli Kütüphanede de ortaya çıkan vasiyetnamesidir ve onun kaleminden çıkmış olması çok önemlidir.

Umarım, yine Atatürk’ü seven, onun bu ülkenin kurtuluşu ve kurulmasındaki emeklerine ve gücüne inanan ve saygı duyan ve kendisinin de bir ınkilap çocuğu olduğuna inanan ve bununla gurur duyan birisi veya birileri, bu senaryoyu bulur ve filme çekerler. Yoksa; inanıyorum ki, bu güzel film: gösterime girdiğinde, yapılan masrafları karşılayacak bedeli mutlaka elde edecektir. Filmin gururu ise, filmi yapan, yaptırana ait olacaktır.

Aranan kelimeler:

3 Aralık 2014
bosluk

Bir yaşam hikayesi, bir dram ve Nükhet Duru

Bir yaşam hikayesi, bir dram ve Nükhet Duru

Geçen gün: Nükhet Duru’nun “Sahnede” isimli albümünü dinlerken, çok eskilere, günümüzden yıllar öncesine yani tarihin derinliklerine gittim. Düşündüm, Nükhet Duru: günümüzde “Ajda Pekkan, Sezen Aksu, Nilüfer” ile birlikte müzik dünyamızın “dört yapraklı yoncası”ndan birisiydi.

2-3 yıl kadar önce, Ankara’da kendisini izlemiştim. Ama, onun sanatına, şarkılarına, sahnesine doymak mümkünmü? Tüm bunların yanında, onun geçmişini inceleyince, bu sanatçımıza olan saygın daha da arttır. Okuduğunuzda bana hak vereceksiniz, o gerçekten büyük bir insan.

Umarım, tekrar Ankara’ya gelir ve umarım onu tekrar izleyebilim. Belki de İstanbul, bilmiyorum ama bir gün mutlaka, onu sahnede izlemek istiyorum.

Bu güzel kadının, bu güzel sesli kadının yaşamını bir an merak ettim ve araştırdığımda, karşıma öyle bir yaşam çıktı ki gerçekten inanılmaz dı ve bu dram dolu yaşamı hikayeleştirerek sizlerle paylaşmayı istedim. İnanın: okuyup yazının sonuna geldiğinizde, böyle bir yaşamdan, ayakta kalarak günümüze bir insanın nasıl ulaştığını ve bunun tek sırrının ruh gücü olduğunu hissedeceksiniz, çünkü: insanın bedeni dayanmasa da ruh gücü dayanıyor, tüm sıkıntıları atlatmanın tek temelinin: ruh gücünün sağlam olmasına inandım. Bir yerde beden iflas etse de, ruh ve moral gücü insanı ayakta tutmaya yetiyor. Ama ruh gücü bitince, beden güçlü de olsa yaşam için yetmiyor.

Evet: işte size müthiş bir hikaye:

19 Mayıs 1954 tarihinde Niğde-Bor ilçesinde Güzide hanım ve Kemal beyin kızı doğdu. Kemal bey: Alarko bünyesinde çalışan, çok zeki, yüksek elektrik mühendisidir. Ama hayatında: içki, kumar ve kadın hiç eksik olmaz.

Kendisine Müberra Nükhet ismini verdiler. Soyisimleri “Duru” idi ama nüfustaki yazım hatası ile “Durum” olmuştu. Nüfus cüzdanındaki bu “Müberra Nükhet Durum” ismi: bu küçük kız “Nükhet Duru” olarak meşhur oluncaya kadar kaldı ve “Müberra” ismi kayıtlarından çıkarıldı.

Nükhet çok süslüdür, süslenmeyi sever, 3 yaşında iken annesinin küpeleriyle fotoğraf çektirmiştir. O yaşlarda, tükenmez kalemle makyaj yaptığını söyler.

Tüm şen ve hareketli görüntüsünün altında üzücü bir çocukluk ve gençlik dönemi safahatı yatmaktadır.

Çocukluk döneminde: babasının bu hızlı yaşamı, anne ve babasını sürekli kavga haline getirir ve 11 yaşına geldiğinde, annesi babasını terk eder ve boşanırlar. Mahkeme Nükhet’in velayetini babasına verir.

Nükhet: babası ile baş başa kalır ve yaşamındaki dram başlar. Annesini cezalandırmak için, Nükhet’in annesiyle görüşmesine izin vermez. Yalnızca okula gidip gelebilmekte ve tam bir hapis hayatı yaşamaktadır. Bu sırada: annesi de Nükhet e ulaşaması nedeniyle hastanelere düşmüştür. Hatta: babasının, annesine “kızın trafik kazasında öldü” diye yalan söylediğini bile hatırlamaktadır. Yani, anne Güzide hanım, Nükhet 13 yaşına geldiğinde karşılaşana kadar kızını trafik kazasında öldü olarak bilmiştir.

Ankara’da bulundukları yıllarda yani 11-12 yaşlarında : Alman Lisesinde yatılı öğrenci olarak okumaktadır. Ancak: hafta sonlarında babası onu okulda unutur, birçok kez akrabalarının yanında kalmak durumundadır. Okulda şarkılar söyler: hatta onu dinlemeyip derse girmeyi tercih eden kızlarla kavga ettiği söylenir. Evde de şarkılar söyler.

Nükhet: Ankara’da bulundukları sırada: bu çalkantılı aile ve yatılı okul ortamı içinde bunalır ve intihara teşebbüs eder. Bu intihar teşebbüsü kendi anlattığına göre “kararımı verdim, abdest aldım, namazımı kıldım, annemin beyaz geceliğini giydim. Hep: sakın kibritin ucunu ağzına sokma zehirlenirsin derlerdi. Kibritlerin ucunu suda erittim, suyun tadı çok kötüydü, karnım açtı, o suyla bulgur pilavı yapıp yedim. Üstüne de bir sürü ilaç içtim” demiştir.

Evet; burada kaderin garip cilvesi: “karşı komşuları, kapıyı açık görüp evin içine girdiğinde, bir bakmış, Nükhet yerde baygın yatıyor. Nükhet’i hemen hastaneye götürmüşler ve hastanede “bu öldü, yapılacak bir şey yok” demişler ve hastaneye almak istememişler. Komşu: doktora Nükhet’in midesinin yakınması konusunda ısrar etmiş ve Nükhet 3 gün komada kaldıktan sonra hayata geri dönmüştür. Ancak: bu olay yüzünden, hayatının geri kalan kısmında “karaciğer” ve “böbrek” rahatsızlıkları çekmiştir.

Babası bu intihar olayı üzerine “intihar ederek beni nasıl rezil edersin” diyerek kızar ve Nükhet’in kaydını Alman Lisesinden aldırıp: İstanbul Kandilli Kız Lisesine yaptırır. Nükhet: hastaneden çıktıktan sonra: kendisini hastaneye götürüp hayatını kurtaran komşusuna “madem hayatımı kurtardın, yardım edin de bari annemi de bulayım” der. Ancak: bu sırada Güzide hanım: boşandığı eşi Kemal beyden kaçmak için sürekli ev değiştirmektedir. Ama yine de annesini, hayatını kurtaran komşusu sayesinde bulur.

Güzide hanım: trafik kazasında öldüğü söylenen kızı Nükhet’i 13 yaşında karşısında görünce bayılır.

Nükhet: o günden sonra annesiyle birlikte yaşamaya başlar. Hatta: babası bulmasın diye yine sürekli ev değiştirmeye devam ederler. Yaşamlarının bu bölümü İstanbul’da devam ederken: Nükhet evde şarkı söylediğinde, bunu duyan komşunun oğlu tarafından “bizim bir orkestramız var, 35 lira versek bizim solistimiz olurmusun” teklifiyle karşılaşır. Bunun üzerine, teklifi kabul eder ve 14 yaşında Nükhet kendini “Florya Deniz Kulübünde” solist olarak bulur.

Kaderin kendisine çizdiği yol: bu sırada ünlülerin menejeri Zeki Tükel: burada Nükhet’i dinler ve çok beğenir.

16 yaşına varmadan: Nükhet bu kez kendini “Bebek Gazinosu” kadrosunda bulur.

Aynı yıllarda yani 13-16 yaş arası dönemde, baba Kemal bey İngiltere’dedir.

Nükhet: hızla şöhret basamaklarını çıkmaktadır, 17 yaşında “Gülizar” da sahneye çıkarken: bu durum yani şarkıcı olduğu Türkiye’ye dönen babası Kemal bey’in kulağına gider ve Kemal bey bir gece: gazinoyu bastırır ve aynı gece apar-topar bekaret muayenesine götürülür.

Bu geceden sonra, Nükhet’in dramı daha da şiddetlenir. Nükhet, iyice çöker ve felç (bugünkü tanımı ile MS) hastalığına yakalanır, 6 ay süreyle yürüyemez ve yatağa mahkum olur. Bu sırada: baston alacak bile paraları yoktur, yatak altındaki bir tahta yardımı ile yürümeye çalışmaktadır. Yine bu dönemde, kedisi, Nükhet’in yavaş yavaş yok olmaya gittiğini görür ve intihar ederek ölür. Nükhet: buna da şahit olunca: kendisini toplamaya karar verir ve 6 aydır yerinden kalkıp yürüyemeyen ve acı çeken 18 yaşındaki bu genç kız: yavaş yavaş adım atmaya başlar. Yine o yıllara ait anılarını anlatırken: “ içindeki duyguları annesiyle paylaştığını, bu kötü günleri atlatmaya çalıştığını söyler. Ayrıca: doktorunun “daha çok küçüksün, teslim olmamalısın” ve “daha önünde koskoca bir yaşam olduğu” hakkındaki telkinleri de etkili olmuştur. Tüm birikimlerini tedaviye harcar.

Evet: bu hastalık yani günümüzdeki adıyla MS o yıllarda bilinmemektedir ve bu hastalara teşhis bile konulamamaktadır. Zaten Nükhet: yaşamının geri kalan bölümünde, o kötü günleri hatırlayacak ve bir daha hastalanmamak için sağlığına çok dikkat edecektir. Hatta: sigara ve içki kullanmayacak, sade ve temiz bir hayatı benimseyecektir. Çünkü: şan-şöhret gibi olayları ıvır-zıvır olarak değerlendirmekte, insanın her şeyden önemli sağlıklı olması gerektiğine inanmıştır.

Nükhet: zamanla hastalığı arasıra onu yoklasa da atlatır ve sağlığına kavuşur. Bundan sonraki en büyük hedefi ise “plak” yapmaktır ve o yıllardaki söz yazarı ve yapımcı olarak tanınan Mehmet Teoman ile karşılaşır. Kendi ifadesiyle, kendisine şunları söyler “ Ben de Tanju Okan’ın “Kadınım” şarkısı gibi güçlü bir şarkı istiyorum, bana yazar mısınız?”
Mehmet Teoman: genç kızın bu cesur tavrından etkilenir ve onunla çalışmaya karar verir, ardından Nükhet şöhret basamaklarını adım adım tırmanırken, Mehmet Teoman ile yaşadığı aşk da gündemdedir.

18 yaşına geldiğinde, 1972 yılında: Nükhet: Mehmet Teoman ile nişanlanır. Bu birliktelik, Nükhet 24 yaşına geldiğinde biter. Bu arada: ilk 45’lik plağını yani “Beni benimle bırak-Gerisi vız gelir” bana: 1975 yılında çıkar ve bu plak ile “Altın Plak” kazanır. 1977 yılında ise yine bir albüm “Bir nefes gibi” çıkacak ve o yılın en iyi yorumcusu ve en başarılı kadın solisti ünvanını alacaktır. Aynı yıl, yani 1977 yılında Ali Poyrazoğlu ve Korhan Abay ile birlikte “Yaşa Sevgili Dünya” isimli müzikal de sanat hayatına çeşitlilik katar.

1978 yılında Güney Kore’nin başkenti Seul şehrinde düzenlenen şarkı yarışmasında birincilik kazanacaktır. Ve ardından: yine aynı yıl: 24 yaşında: Nükhet: “Modern Folk Üçlüsü” ile “Eurovision Şarkı Yarışması”na katılır. Bu sırada ise: guruptan Doğan Canku ile aşk yaşadığı konuşulur ve bu aşk bir süre sonra nişan ile teyit edilir ancak evlilikle sonuçlanmaz.

Nükhet: evlilik düşündüğünde, karşısında Ermeni asıllı Dikran Masis vardır. Eskidji müzayede şirketi sahibi Dikran Masis ile olan evliliklerinden 1988 yılında oğulları Cem dünyaya gelir. Nükhet: bu yıllarda sahneye ara verir ve günlerini çocuğunu büyütmek için değerlendirir. Ancak: bu evlilik, yaklaşık 3.5 yıllık bir sürecin sonunda: 1990 yılı sonlarında biter.

Nükhet: çalkantılı hayatında, bu kez 1995 yılına gelindiğinde ikinci evliliğini Özalp Birol ile yapacaktır. Ancak bu evlilik te, 4 yıl sürer ve 1999 yılında biter ve yaşamının bundan sonraki bölümünü, yine kendi ifadesine göre oğlu Cem’e adamıştır.

Evet: günümüzde Nükhet’in en büyük hayat prensibi: “eğer yaşıyorsam” hak ettiğim gibi yaşamalıyım’dır. Çünkü: yaşamın biz insanlara verilmiş en büyük hediye olduğuna inanır.

Nükhet in yaşamındaki diğer kişiler derseniz: babası Prof.Dr.Kemal Duru: Çanakkale’de bakımsız bir hayat sürdürürken: kalp krizi geçirir ve Çanakkale SSK Hastanesine kaldırılır ve yaşamını kaybeder. Kemal Bey: Çanakkale Gökçeada’da: son 5 yıllık yaşamını Kaleköy denilen yerde tek başına sürdürmüştür ve 83 yaşındadır. Tarih 26 Şubat 2003.

Doktorların ifadesine göre: hastaneye getirildiğinde oldukça bitkin halde olan şahıs kendisinin profesör ve sanatçı Nükhet Duru’nun babası olduğunu söyler ve tabii kimse buna inanmak istemez, çünkü üzerinde doğru dürüst giysi yoktur, kaldığı odadaki hasta yakınları kendisine giysi vermişlerdir. Doktorlar: şahsa kan verilmesi gerektiğini düşünürler, ancak bir yakını olmadığı için hastane personelinin yardımı ile kan bulunup, kendisine kan verilmiştir. Bakımsızlık nedeniyle oldukça bitkin durumdaki şahıs, ertesi gün sabahı yaşamını kaybeder. Ancak ölmeden önce: Kemal bey: kızını yani Nükhet Duru’yu, bir Ermeni ile evlenmesine kızdığı için affetmediğini söylemiş ve bunları söyleye söyleye ölmüştür.

Ölümünün ardından, Nükhet Duru’nun söyledikleri ise şunlardır “İstanbul’da oturması için çok gayret ettim, hatta bir dönem yan yana evlerimizi yaptım. Ama içkiden, alkolden uzaklaşmadığı için yaşadığı evi yaktı. Apartmanda çok zor durumda kaldık. Sigara ve içkiye aşırı düşkündü. İkinci eşiyle: yaz aylarında Gökçeada’ya gidiyor ve burası benim ömrümü uzatıyor” diyordu. Evet her seferinde, ben oraya gideceğim diye ısrar etti. Ben ise: Gökçeada’ya sürekli gidip gelemiyordum ama elemanlarımı her ay gönderip ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyordum.

Evet: bir profesörün ve özellikle ülkemizin ünlü bir sanatçısının babasının bu şekilde hayatını kaybetmesi hiç de içaçıcı olmamıştır, ancak: hayat işte, herkes yaptıklarının karşılığını mı çekiyor dersiniz?

Peki Güzin hanım, anne: Nükhet’in annesi 82 yaşında ve hem Parkinson hem de Alzhaimer hastası. Algı sorunları var ve Nükhet: annesine bir bebek gibi baktığını söylemektedir. Ancak, Güzin hanım: 1 Eylül 2011 Perşembe günü vefat etmiştir.

Aranan kelimeler:

1 Aralık 2014
bosluk

Taksim, Topçu Kışlası

Taksim, Topçu Kışlası

Halil Paşa Topçu Kışlası olarak da bilinir. Yapı: 1780 yılında, Sultan II Selim döneminde yapılmıştır. Topçu kışlası içinde, bir de Sultan’ın annesi Mihrişah Sultan tarafından yaptırılan bir cami bulunmaktadır. Hemen yanında ise, Avrupalıların “Cahmp des Morts” dedikleri büyük mezarlık vardır.

1781 yılında “Kabakçı Mustafa İsyanı” sırasında, Kışla binası büyük oranda tahrip edilmiş ve Sultan II Mahmut döneminde onarılarak yeniden kullanılmaya başlanmıştır.

Takip eden süreçte, birkaç kez, büyük yangınların oluşturduğu tahribatları yaşayan bina: son olarak: 1806 yılında ise, Sultan III Selim tarafından, son olarak Topçu Kışlası, Anadolu yakasındaki Selimiye Kışlasının kardeşi olarak yeniden yaptırılmıştır.

Bu son yapı; uzun avlulu, geniş kanatları olan, 2 katlı ve köşelerinde, her cephesinde kuleleri bulunan, ortasında 3 katlı yüksek bir bölüm olan tarzdadır. Rus ve Hint mimarisinden çalıntı soğan kubbeler. Tunus, Cezayir ve Fas mimarisinden çalıntı anahtar deliği şeklindeki pencere ve kapılar. Endülüs mimarisinden çalıntı sütun ve kemerler. Barok ve Rokoko tarzı kopyası süslemeler.

Evet, yapının iki anıtsal girişi bulunmaktadır. Bunlar; Harbiye caddesi ve Talimhane caddesine açılmaktadır. Kışlanın çevresinde ev yapılmamı istenilmemiş, zamanla yapılan evler de yıktırılmıştır. Kışlanın hemen karşısında ise, askerlerin talim yaptığı “Talimhane” olarak isimlendirilen meydan bulunur. Ancak 30 dönümlük bu meydan, Sultan II Beyazıd vakfına aittir ve Patrikhane tarafından kiraya verilerek işletilmektedir. Patrikhaneye başka arazi verilerek, burası talimgah olarak düzenlenmiştir.

1860-1870 yılları arasında: bina, Osmanlı ordusunun modernleşme sürecinde önemli rol oynamıştır. 1864 yılında: Sultan Abdülaziz: Mısır seyahati dönüşünde, kışlayı ziyaret ederek: burada yemek yemiş ve bu olay, kışla tarihinde yer almıştır.

1908-1909 yıllarında ise: ordunun modernleşme çalışmaları ve II Meşrutiyet hazırlıkları yapılmaktadır. Ancak: Osmanlı topraklarındaki gerici unsurlar; ordunun modernleşme çalışmaları doğrultusunda yetiştirilen okullu ve iyi eğitim almış subaylara karşı; cahil halkı kışkırtıyorlardı. Hatta: ahlakın bozulduğunu, kadınların açılmaya başladığını, dinin elden gittiğini iddia ediyorlar ve Sultan tarafından “şeriat” hükümlerinin yeniden uygulanması gerektiğini iddia ediyorlardı. Ayrıca: yine genç-eğitimli subaylardan oluşan topluluk: Sultan Abdülhamit II’ye 1876 yıında kabul edilen ancak rafa kaldırılan, ancak yeniden hazırlanan ve II Meşrutiyet olarak isimlendirilen yasayı kabul ettirmişlerdir ki, Abdülhamit bundan hiç hoşnut değildir. Abdülhamit: okullu-eğitim almış askerlere karşı: Toplu Kışlasında: alaylı yani eğitim almamış “Topçu Subaylarını ve askerleri” yerleştirmiş, okullu-eğitimli subay ve askerlere karşı, kendini güvenceye almıştır.

Bunun üzerine: 12-13 Nisan 1909 tarihlerinde: Topçu kışlası ve hemen arkasındaki Taşkışla (günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi olarak kullanılmaktadır) da yerleşik: cahil askerlerden oluşan topluluk: “31 Mart Vakası” olarak adlandırılan isyanı çıkarırlar. Cahil askerler; kendilerine din adamlarının katılmasıyla birlikte: “Mektepli subaylara ölüm” nidalarıyla, yollarda gördükleri okullu-eğitim görmüş subayları öldürerek ve pek çok yeri yağmalayarak, Meclis-i Mebusan önünde toplanırlar ve İstanbul’un büyük bölümünü ele geçirirler. Bu olayları yatıştırmak için ise, Sultan Abdülhamit II, hiçbir şey yapmaz.

Gerek okullu-eğitimli askerlere, gerek II Meşrutiyete ve gerekse “şeriat” isteğine ait bu isyan: Osmanlı tarihindeki en gerici hareket olarak yerini alır.

İsyanın ana sebebi: Padişaha zorla kabul ettirilen II Meşrutiyetin ortadan kaldırılması ve ülkede “şeriat” rejiminin etkin kılınmasıdır. Aynı zamanda: ordunun modern eğitim usülleriyle yetiştirilmesi ve eğitilmesi düşünceleri de, bu gerici topluluk tarafından uygun karşılanmamaktadır. İsyanın ortaya çıktığı yer ise: Topçu kışlası.

Bunun üzerine: Edirne’den hareket eden “Harekat Ordusu”: İstanbul’a gelir ve isyan bastırılır, isyancıları tahrik ve teşvik ettiği ileri sürülen Padişah II. Abdülhamit, tahttan indirilerek: Selanik şehrine sürgüne gönderilir. Harekat Ordusu denilince: burada yine hassas bir husus var ki, bu ordunun Kurmay Başkanı “Mustafa Kemal” dir. Birliğin başında ise, yine ilginç bir isim “İsmet İnönü” bulunmaktadır. Bu kişilerin ne kadar hassas olduğunu sanırım söylememe gerek yoktur.

Evet: İsmet İnönü ve Mustafa Kemal yönetimindeki Harekat Ordusu birlikleri: özellikle isyanda başrolleri oynayan “Topçu Kışlası” yoğun top ateşi ile tahrip edilir, ağır hasar görür ve ölen isyancılar: yine aynı bölgede bulunan Ermeni Mezarlığında açılan çukurlara topluca gömülürler. Topçu kışlası; dincilerin yaptığı isyan hareketine karşı, topla yerle-bir edilmiş olarak; bir “ibret” levhası gibi görünmesi açısından 30 yıl bu halde bırakılmıştır.

Burada: önemli olan hususları kelime olarak özetlemek gerekirse: Topçu Kışlası, 31 Mart Vakası, dinci unsurların isyanı, Meşrutiyet karşıtı ve Şeriat yanlısı bir isyan, isyanın bastırılması, isyana katılanların yok edilmesi, isyana katılanların yaşam yeri olan Topçu kışlasının ağır hasar görmesi.

İsyanın ardından: kışla, askeri işlevini yitirmiştir. Bir süre boş kalan yapı: 1913 tarihinde, bir Osmanlı ticaret şirketine satılmıştır. Takip eden süreçte: binanın orta kısmında bulunan eğitim alanı “futbol sahası” haline dönüştürülmüş ve uzun yıllar, İstanbul’daki en önemli futbol maçları, burada yapılmıştır.

I. Dünya Savaşının ardından ise: bu kez, binada: İstanbul’u işgal eden Fransız askeri güçlerine bağlı “Senegalli” ler barınmışlardır.

Devamında: Cumhuriyetin ilanından sonra ise: kışlanın avlusundaki futbol sahası, yine futbol maçları için kullanılmaya devam edilmiştir. Hatta: 1923 yılında, Türk milli futbol takımı, ilk maçını “Romanya” ile, yine burada yapmıştır.

1940 yılında; İstanbul Valisi Lütfi Kırdar; Avrupalı şehir planlamacısı Henri Prost’un önerisiyle, burayı yıktırmıştır.
Yıkılma nedeni olarak: bir söylenti “İsmet İnönü” nün heykelinin dikilmek istenmesidir. Çünkü: dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü: İstanbul’un bu en merkezi yerine, heykelinin dikilmesini istiyordu ve Topçu Kışlası bu yüzden yıkılmış ve ismi “İnönü Gezisi” olarak değiştirilmiştir. İnönü heykeli ise: 1937 yılında, Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümünde yapılmak için “Rudolf Belling” e ısmarlandı. Heykel: 1944 yılında tamamlandı, yüksekliği 5 metre ve kaidesi 7.5 metre idi. Heykel kaidesi: parkın, Taksim meydanına bakan kısmına inşa edildi. Ancak: bu gelişmeler yaşanırken, II. Dünya savaşı bitmiş ve bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de demokrasi rüzgarları esmeye başlamıştı. Türkiye’de, yine aynı dönemde “Demokrat Parti” kuruldu ve özellikle bunların itirazı sonucu: Taksim meydanında bir heykel varken, onun hemen yakınına, 12.5 metre yüksekliğinde yeni bir heykelin dikilmesinin anlamsız olduğu iddia edildi. Bunun üzerine, heykel, daha önce inşa edilen kaideye konulamadı. 1944 yılından sonra, boş olarak bekleyen kaide: 1982 yılında, Maçka semtinde bulunan İnönü villasının önündeki parka taşındı ve 1944 yılından beri İstanbul Belediyesi depolarında bekleyen heykel, villanın önündeki parkta, kaide üzerine yerleştirildi.

Diğer bir neden: 31 Mart ayaklanmasının bastırılması sırasında, yukarıda sözünü ettiğim gibi, zaten yoğun topçu ateşi nedeniyle, bina büyük hasar görmüştür.

Yıkılmasının ardından: burada konut ve sosyal etkinlik alanları oluşturulması düşünülmesine rağmen, II. Dünya Savaşının çıkması ve ekonomik imkansızlıklar nedeniyle herhangi bir yapılaşma olmamış ve günümüze kadar olan süreçte, burası, bir park alanı olarak kullanılmıştır.

Gördüğünüz gibi: yazının herhangi bir siyasi-politik amacı yoktur. Yazı: çeşitli kaynaklardan yaptığım araştırmalar sonucu hazırlanmış, derleme bir yazıdır. Sonuç hakkındaki yorum ve kanatlar okurların özgür iradesine bırakılmıştır.

Aranan kelimeler:

11 Temmuz 2013
bosluk

Şükrü Saraçoğlu

Şükrü Saraçoğlu

İstanbul’da, Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birisi olan “Fenerbahçe” nin, futbol stadyumunun ismi “Şükrü Saraçoğlu” ve acaba yapıldığında, Türkiye’nin en modern stadyumlarından birinin ismi: neden “Şükrü Saraçoğlu” dur ve “Şükrü Saraçoğlu” kimdir, Fenerbahçe Stadyumuna ismi verilirken, Fenerbahçe ile ilgisi, bağlantısı nedir?

İşte bu soruların ve daha birçoğunun cevabı:

Şükrü Saraçoğlu: 1887 yılında Ödemiş’de doğmuştur. Ancak: dedesinin “Trabzon-Akçaabat” dan Ödemiş’e göçtüğü söylenmektedir.

İlk öğrenimi ve Rüştiye’yi Ödemis’de yapmıştır. Ardından, 1906 yılında İzmir-İdadisinde, 1909 yılında “Mekteb-i Mülkiye” de okumuştur.

Daha sonra: Aydın ilinde “Maiyet Memuru” ve İzmir Sultanisinde “Matematik” öğretmeni, İttihat ve Terakki Ticaret Lisesinde müdürlük yapmıştır. Saraçoğlu’nun futbola ilgisi, bu öğretmenlik yaptığı sırada başlar. İzmir’de “Altay” futbol kulübünün kuruluşunda da emeği olduğu söylenir. Altay kulübünün eski başkanlarındanHanri Benazus: bunu söylemiştir.

1914 yılında devlet bursu ile Belçika’ya giden Saraçoğlu: I. Dünya Savaşı başlayınca, İzmir’e geri döner. 1915 yılında ise, bu kez, İsviçre’ye gider ve Siyasi İlimler üzerine eğitim alır. Burada kaldığı sürede: “Türk Talebe Birliği” ni kurarak: Mondros Mütarekesi şartlarına karşı eylemleri koordine etmiştir.

Aynı günlerde, İzmir’in işgal edildiğini duyunca, bir gemiye binerek gizlice İzmir’e gelir ve “Ulusal Kurtuluş Hareketi” ne katılır. Kuşadası-Nazilli-Aydın yörelerinde kurulan “Kuva-i Milliye” hareketlerini örgütlemeye çalışır. Osmanlı Meclisi Mebusan’ının da “İzmir Milletvekili”olarak seçilir, ancak bu görevi kabul etmez.

Ama: 1923 yılına gelindiğinde, bu kez, genç Türkiye Büyük Millet Meclisinin “İzmir” milletvekili olarak seçilir ve bu göreve katılır.

Saraçoğlu: yalnızca milletvekili olarak kalmaz: “Milli Eğitim Bakanı” ve ardından kurulan tüm hükümetlerde, aktif olarak görev alır. Hatta: genç Türkiye Cumhuriyetinin devlet organlarının kurumsallaşmasında da büyük emeği geçer, avukatlık, hakimlik ve icra-iflas kanunlarını hazırlamış, cezaevlerinin kuruluşunu örgütlemiştir.

Saraçoğlu: İstanbul’a yerleştiğinde “Fenerbahçe” ile ilgilenmeye başlar. Sık sık Fenerbahçe’nin maçlarına gider.

1929 yılına gelindiğinde: bugünkü stadyumun olduğu yeri: Fenerbahçe futbol kulübüne kazandırır.

Aynı anda, “Papazın çayırı” olarak isimlendirilen bu alan, aslında “İttihatspor” a aittir. İttihatspor’un Başkanı ise, merhum Talat Paşa’ya yakınlığı ile bilinen Aydınoğlu Reşit beydir. Talat Paşa’nın ölümü sonrasında kapandığı düşünülen “Fener düşmanlığı” devam ediyordu ve Reşit Bey: Papazın çayırı denilen sahanın bulunduğu araziye, Fenerbahçe’ye satmayı kabul etmiyordu.

Ancak: bu sırada Saraçoğlu, Maliye Bakanı olarak görev yapmaktadır. İttihatspor araziyi satmayınca hemen bir çare üretir ve TBMM’den tek maddelik bir “yasa” çıkarır. Yasa: spor tesislerinin ve semt sahalarının nasıl kullanılacağını belirtmektedir. En hassas maddesi ise: aynı semtte bulunan takımlardan en fazla üyesi olana, imtiyaz sağlanacağıdır. Fenerbahçe’nin üye sayısı, İttihatspor’dan fazla olduğundan, İttihatspor kapatılır ve sahanın kullanım hakkı: İttihatspor’un elinden alınır ve arazi “Milli Emlak Dairesi” ne teslim edilir.

Saraçoğlu: buna da çözüm bulur. Başbakan olarak bulunan İsmet Paşa’yı da atlatıp, sahanın bulunduğu araziyi yani Papazın çayırını: Milli Emlak Dairesinden, 1 TL. bedel karşılığında, (çünkü bedava verilmesi mümkün değildir) Fenerbahçe’ye sattırır.

Burada hassas olan konu şudur. Saraçoğlu: asıl sorunun Fenerbahçe’ye bir saha kazandırmak olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden: İttihatçıların elinde bulunan sahanın kullanım hakkı’nı, hiç düşünmeden, İttihatspor’u kapattırarak Fenerbahçe’ye kaydırmıştır.

23 Şubat 1934 tarihinde, Taksim Stadyumunda: Galatasaray/Fenerbahçe maçı oynanır. Ancak, bir faul pozisyonunda futbolcular hakemin başına toplanırlar ve ardından çıkan büyük kavga sonucunda maç yarım kalır. Sahadaki olaylar, tirübünlerdeki taraftarlara da yansıyınca, ortalık savaş alanına döner. Bu olay: Fenerbahçe-Galatasaraylı futbolcuların ilk yumruklaşmaları olarak da tarihe geçer. Jandarma ve Polis olayları zor yatıştırır ve 17 futbolcu gözaltına alınıp Adliyeye sevk edilirler. Ertesi günü ise: İstanbul basını, olayı sayfalarında duyurur ve futbolcuların en ağır şekilde cezalandırılmalarını isteyen yorumlar yazarlar.

Fenerbahçe Futbol Kulübü Başkanı Ziraat Vekili Sabri Toprak dahil: ceza alma durumundadır. Basının yayını ile, Fenerbahçeli futbolcuların hapis cezası almaları demek, kulübün kapatılması anlamına gelecektir.

Daha sonra toplanan, Futbol Heyeti: Fenerbahçe ve Galatasaraylı 9 futbolcuya çeşitli cezalar verir. Özellikle: Fenerbahçe’den Hüsamettin’in aldığı “ömür boyu boykot” cezası önem kazanır. Ayrıca: yöneticilerden Hayri ve Cafer beylere de, ömür boyu men cezası verilmiştir.

Fenerbahçe: bu cezalara itiraz eder. Futbol Heyetinde bulunan Ağrı Milletvekili Halit Bayrak: itirazdan vazgeçin, yoksa kulübü kapatırız” diyerek tehdit eder.

Bunun üzerine: Fenerbahçe Başkanı Sabri Bey: Ankara’ya, Adalet Bakanlığı yapan Saraçoğlu’na giderler. Saraçoğlu: burada, tarihe geçen şu sözü söyler: “ Fenerbahçe’yi kimse kapatamaz” der ve futbolcuları hapisten kurtarır.

Ardından: derhal bir kongre düzenlenir ve talimatı üzerine, Saraçoğlu, 16 Mart 1934 tarihinde “Başkan” olarak seçilir ve Futbol Heyetinin, Fenerbahçe ile ilgili daha başka olumsuz karar vermesini engellemiştir. Böylece, Fenerbahçe’de 17 yıl sürecek olan Şükrü Saraçoğlu Başkanlığı dönemi başlar. Özellikle: 1942-1946 yılları arasında, Saraçoğlu’nun Başbakanlığı döneminde: Fenerbahçe: Türkiye’de mevcut tüm kupaları alır.

1942 yılına gelindiğinde ise, bu kez, Saraçoğlu’nun: “Başbakan” olduğu görülür. 1948-1952 yılları arasında ise, TBMM Başkanlığı yaptığı görülür.

12 Temmuz 1943 tarihinde ise, ünlü “Time” dergisi: Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra üçüncü bir Türk olan “Şükrü Saraçoğlu” nu, kapağına taşımıştır. Çünkü: II. Dünya savaşı sırasında, Türk dış politikasını, Saraçoğlu idare etmiştir. Derginin kapak sayfasındaki resimde: Saraçoğlu’nun hemen üstünde: bir “gamalı haç” ve “orak/çekiç” görülmekte ve Saraçoğlu’nun hangi istikamete gideceği konusunda “tercih” te bulunacağı yazılmaktadır. Derginin içindeki yazıda ise Saraçoğlu’nun “miğfer” yani “Almanya” yanında görülmesine rağmen, tarafsız kaldığı vurgulanmıştır.

1946 yılına gelindiğinde: Saraçoğlu’nun “örtülü ödenek” ten, Fenerbahçe’ye 5.000 TL. bağış yaptığı söylenmektedir, ancak buna ait herhangi bir belge mevcut değildir. Öte yandan, başka söylentilerde bulunmaktadır: bir maçta, Fenerbahçe’nin attığı golü ofsayt gerekçesiyle iptal eden yan hakemin hakemlik hayatını bir anda bitirir. Yan hakemin hakemlik lisansı bir gecede iptal edilir.

1950 yılına gelindiğinde, milletvekili olarak girdiği seçimlerde yeterli oyu alamayan Saraçoğlu: siyaseti bırakır. Sonrasında ise hastalanır ve yürüyemez hale gelir. Ancak: yine de Fenerbahçe’nin faaliyetleriyle ilgilenirdi.

Saraçoğlu: bu aktif siyasi hayatı sırasında, 17 yıl süresince, Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığı da yapmıştır. Bu süre zarfında: Fenerbahçe’ye büyük katkıları bulunduğu söylenmektedir. Yine anlatılanlara göre: İsmet Paşa hükümetlerinde bakan olarak çalışan Saraçoğlu: maç günlerinde, herhangi bir toplantı olduğunda, sıkıntılı davranışlar sergiler ve bunun üzerine İsmet Paşa tarafından; kendisi bizzat serbest bırakılarak maça yetişmesi sağlanırdı. Fenerbahçe Ankara’da maçlara geldiği zaman, takımla aynı otelde kalır, İstanbul’da maç olduğu zaman trenle İstanbul’a gider, maçı izledikten sonra, yine tirenle Ankara’ya dönerek, sabah TBMM de olurdu.

27 Aralık 1953 tarihinde İstanbul’da 66 yaşında vefat eder ve “Zincirlikuyu” mezarlığına gömülür.

22 Temmuz 1998 tarihinde alınan kararla, Fenerbahçe Stadyumunun ismi “Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu” olarak değiştirilmiştir.

Sonuç: Şükrü Saraçoğlu hakkında: birçok yazı, iddia ve söylenti bulunmakta: Varlık Vergisi ile ülkedeki azınlıkları bezdirdiği, Güneydoğuya yatırımları engellediği, İtalyan ajanı olduğu, Nazi faşisti olduğu vb. gibi birçok iddia ve söylenti bulunmaktadır. Benim amacım: bu kişinin, yani Şükrü Saraçoğlu’nun “Fenerbahçe” ile olan ilişkilerini, derleyip toparlamak ve siz okurlara sunmaktır ki, Saraçoğlu’nun siyasi-politik yaşamı ile birlikte, Fenerbahçeliliğini de belirtmeye çalıştım.
Bildiğim tek şey: bu adamın, yani Şükrü Saraçoğlu’nun: gerçek ve muhteşem, fanatik bir “Fenerbahçeli” olduğudur.

Aranan kelimeler:

9 Temmuz 2013
bosluk

Gül Bahçesinden çöplük ve ardından ölüm

Gül Bahçesinden çöplük ve ardından ölüm

Bulgaristan’ın “Kızanlık” veya “Kazanlık” diye isimlendirilen bölgesi: ülkenin orta kesimlerinde, Büyük Balkan  dağlarının eteklerinde: güzelliğiyle ünlü “Gül vadisi” ni barındırmaktadır. Gül diyarı olarak anılan şehir; cazip bir turistik merkezdir. Gül diyarı olmasının en büyük nedeni: ılıman iklime sahip olmasıdır. Güneşli günler sıktır ve kışlar yumuşak geçer. Sıcaklık hiçbir zaman sıfır derecenin altına düşmez, yazın ise 25 derece üstüne nadir çıkar.

 

Aynı zamanda şehirde en büyük “Trak” mezarlığı bulunur. Mezarlık; UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. Bunun yanında: gül müzesi de, şehirde görülecek yerler arasında sayılır.

 

1880’li yılların başında: Bulgaristan’ın “Kızanlık” bölgesinde yaşayan vatandaşlarımız, 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı sonunda; Rus tehdidi nedeniyle ülkeye göç etmeye karar verirler ve bunun üzerine, ülkede, bunların yerleştirilecekleri uygun yerler aranır. Çünkü: bunlar geldikleri yerde “gülcülük” yaparak geçinmektedirler. Bunun üzerine bu gülcü göçmenlerin bir kısmı: İstanbul’a yerleştirilirler.

 

Evet: Bulgar Türkleri, 200 yıldır kendilerine ait olan gül bahçelerini ve gül yağı tesislerini Bulgarlara bırakarak, ülkeye göç etmek zorunda kalırlar.

 

Yani bu insanlar, ülkemizde de: o dönemde ülkede hiç bilinmeyen gülcülük yapabilmeleri için: Sultan II. Abdülhamit’in şahsına ait olan “İstanbul-Çavuşbaşı” bölgesindeki bir arazi, kendilerine tahsis edilir.

 

Göçmen soydaşlarımız, araziye yerleşirler ve burada yanlarında getirdikleri gül fidelerini kullanarak gül yetiştiriciliği ve gül yağı üretimine girişirler. Göçmen gülcü soydaşlarımız: yeni yerleştikleri bölgede, Mekteb-i Tıbbıye’nin Analitik kimya hocalarından Bonkowski destekleriyle, gül yağı üretimine başlanır.

 

Bonkowski nezaretinde, bilimsel yöntemlerle gül yetiştirmeye başlarlar. Hatta ilk gül hasadı: yağ gülü dikiminden yaklaşık 3 yıl sonra; 1886 yılında yapılır ve 650 kilo kadar gül çiçeği elde edilir. Sultan Abdülhamit: bu sonuçtan memnun olur ve gül yetiştiriciliğini teşvik eder ve Göksu deresi boyunca ilerleyen “Hekimbaşı Çiftliğin” de de gül üretimi yapılmasına izin verir. Böylece: Göksu deresi boyu, gül kokularının yayıldığı muhteşem güzel bir yer haline gelir.

 

Hekimbaşı Çiftliği: Sultan III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde: Hekimbaşılardan Mustafa Behçet Efendiye aittir. Behçet Efendi: ülkemizde tıbbın ve tıp terimlerinin gelişiminde büyük rol oynaması ile tanınmaktadır. 1886 yılından itibaren; Çavuşbaşı Çiftliğinde, Agop Paşanın da katkılarıyla, Kazanlık bölgesinden getirilen bakır ibrikler kullanılarak gül yağı üretimine başlanır. Bonkowski Paşa: elde edilen gül yağlarının, son derece kaliteli olduğunu ve 16 derecede 64 saniyelik bir zamanda, billuri bir kitle haline geldiğini rapor etmiştir.

 

Gül yetiştiriciliği ve gül yağı üretimi denemelerinde başarılı olunca, Anadolu’nun çeşitli illerine yağ gülü fidanları gönderilerek üretim teşvik edilir. 1912 yılında, devlet desteğiyle bedava gül fideleri dağıtılır ve üreticilere emanet ibrikler verilir. Ancak: yalnızca İsparta ve Burdur illerinde gül tarımı gelişirken, diğer illerdeki gül bahçeleri savaşların da etkisiyle bakımsız kalır ve yok olup giderler.

 

Behçet Efendi ölünce: Hekimbaşı çiftliği sahipsiz ve bakımsız kalır. Civardaki yerleşimlerin artması ile; göçmenler tarafından gül vadisine dönüştürülen bölge: çöp vadisi haline gelmeye başlar.

 

1970’li yıllara gelindiğinde: İstanbul şehrinin en güzel kokulu güllerinin yetiştirildiği bu bölge: İstanbul Belediyesi tarafından “çöp dökme alanı” olarak belirlenir. Hem de; Osmanlı döneminde “Sağlık Bakanı” ismi olarak kullanılan “Hekimbaşı” kelimesi verilerek. Evet, İstanbul çöplüğü “Hekimbaşı çöplüğü” olarak kullanılmaya başlanır. Günde şehirden toplanan 2300 tonluk çöpler; bu alana herhangi bir önlem alınmaksızın depolanır.

 

1993 yılına gelindiğinde ise, 28 Nisan günü, saat: 10.00 civarında, bu kez, tabiat kendisine yapılan bu rezilliğe isyan eder ve büyük bir patlama meydana gelir. 39 insan ölür ve dünya tarihin ilk “çöp heyelanı” nı, ortaya çıkar. İstanbul’un orta yerindeki bir çöp toplama bölgesi “metan” gazı sıkışması nedeniyle patlar ve 470 bin metreküp çöp; kayarak çöplüğün hemen üzerine kurulmuş gecekondu evlerin üzerine akar ve büyük bir heyelan yaşanır. Yıllardır, gelişigüzel dökülen çöpler; koca bir mahalleyi yutar ve insanlar daha ne olduğunu anlamadan, 39 vatandaşımız hayatını kaybeder. Söylenenlere göre: 1980’li yılların sonunda, Bitlis-Mutki ilçesi-Koyunlu köyü tamamen boşaltılır ve vatandaşlar, İstanbul’a göç ederler ve o sıralarda boş buldukları Ümraniye Hekimbaşı Çöplüğü dibine, gitgide yükselen çöp dağı eteklerine derme çatma yapılar, gecekondular kurarak yerleşirler. Zamanla, burası bir yerleşim yeri haline gelir ve “Boztepe” olarak isimlendirilen bölgede, yaklaşık 800 kişi yaşamaya başlar. Ancak, elbette çöplükten yayılan koku ve hastalıklı sinekler, burada yaşayan insanlar tarafından kanıksanır hale gelir. Bu sırada: Ümraniye Belediye Başkanı, Hekimbaşı çöplüğünün kaldırılması ve burada yaşayan vatandaşların, başka yerde iskan edilmesi için girişimlerde bulunmaktadır. Ancak: Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy, Üsküdar ve Beykoz Belediyeleriyle bürokratik kriz yaşanır ve burası, atık yeri olarak kullanılmaya devam edilir.

 

Çöplükte hayatını kaybeden yakınları, açtıkları davalarda: ruhsatsız gecekondularda yaşadıkları ve bu yüzden sorumluluğun kendilerine ait olduğu söyleniyordu. Gecekondular ruhsatsız dı, ancak bu ruhsatsız yapılara, Belediyeler tarafından elektrik, su gibi hizmetler veriliyordu, yani resmi makamlar burada insanların yaşadıklarını biliyor ama önlem almıyorlardı. Sonuçta: burada yakınlarını kaybedenler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdular ve ölen yakınları için tazminat aldılar. Bundan daha da önemli sonuç: birçok resmi makamın, olay üzerine, çöplüklerde bir kısım tedbir alma ihtiyacı hissetmeleridir.

 

Hekimbaşı Çöplüğü ise: günümüzde çöplük olarak kullanılmıyor ve spor merkezi, park haline getirilmiştir. Park alanında: voleybol, basketbol ve tenis kortları, yürüyüş yolları ve her türlü spor alanı bulunuyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aranan kelimeler:

5 Nisan 2013
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti