Gül Bahçesinden çöplük ve ardından ölüm

Gül Bahçesinden çöplük ve ardından ölüm

Bulgaristan’ın “Kızanlık” veya “Kazanlık” diye isimlendirilen bölgesi: ülkenin orta kesimlerinde, Büyük Balkan  dağlarının eteklerinde: güzelliğiyle ünlü “Gül vadisi” ni barındırmaktadır. Gül diyarı olarak anılan şehir; cazip bir turistik merkezdir. Gül diyarı olmasının en büyük nedeni: ılıman iklime sahip olmasıdır. Güneşli günler sıktır ve kışlar yumuşak geçer. Sıcaklık hiçbir zaman sıfır derecenin altına düşmez, yazın ise 25 derece üstüne nadir çıkar.

 

Aynı zamanda şehirde en büyük “Trak” mezarlığı bulunur. Mezarlık; UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilerek koruma altına alınmıştır. Bunun yanında: gül müzesi de, şehirde görülecek yerler arasında sayılır.

 

1880’li yılların başında: Bulgaristan’ın “Kızanlık” bölgesinde yaşayan vatandaşlarımız, 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı sonunda; Rus tehdidi nedeniyle ülkeye göç etmeye karar verirler ve bunun üzerine, ülkede, bunların yerleştirilecekleri uygun yerler aranır. Çünkü: bunlar geldikleri yerde “gülcülük” yaparak geçinmektedirler. Bunun üzerine bu gülcü göçmenlerin bir kısmı: İstanbul’a yerleştirilirler.

 

Evet: Bulgar Türkleri, 200 yıldır kendilerine ait olan gül bahçelerini ve gül yağı tesislerini Bulgarlara bırakarak, ülkeye göç etmek zorunda kalırlar.

 

Yani bu insanlar, ülkemizde de: o dönemde ülkede hiç bilinmeyen gülcülük yapabilmeleri için: Sultan II. Abdülhamit’in şahsına ait olan “İstanbul-Çavuşbaşı” bölgesindeki bir arazi, kendilerine tahsis edilir.

 

Göçmen soydaşlarımız, araziye yerleşirler ve burada yanlarında getirdikleri gül fidelerini kullanarak gül yetiştiriciliği ve gül yağı üretimine girişirler. Göçmen gülcü soydaşlarımız: yeni yerleştikleri bölgede, Mekteb-i Tıbbıye’nin Analitik kimya hocalarından Bonkowski destekleriyle, gül yağı üretimine başlanır.

 

Bonkowski nezaretinde, bilimsel yöntemlerle gül yetiştirmeye başlarlar. Hatta ilk gül hasadı: yağ gülü dikiminden yaklaşık 3 yıl sonra; 1886 yılında yapılır ve 650 kilo kadar gül çiçeği elde edilir. Sultan Abdülhamit: bu sonuçtan memnun olur ve gül yetiştiriciliğini teşvik eder ve Göksu deresi boyunca ilerleyen “Hekimbaşı Çiftliğin” de de gül üretimi yapılmasına izin verir. Böylece: Göksu deresi boyu, gül kokularının yayıldığı muhteşem güzel bir yer haline gelir.

 

Hekimbaşı Çiftliği: Sultan III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde: Hekimbaşılardan Mustafa Behçet Efendiye aittir. Behçet Efendi: ülkemizde tıbbın ve tıp terimlerinin gelişiminde büyük rol oynaması ile tanınmaktadır. 1886 yılından itibaren; Çavuşbaşı Çiftliğinde, Agop Paşanın da katkılarıyla, Kazanlık bölgesinden getirilen bakır ibrikler kullanılarak gül yağı üretimine başlanır. Bonkowski Paşa: elde edilen gül yağlarının, son derece kaliteli olduğunu ve 16 derecede 64 saniyelik bir zamanda, billuri bir kitle haline geldiğini rapor etmiştir.

 

Gül yetiştiriciliği ve gül yağı üretimi denemelerinde başarılı olunca, Anadolu’nun çeşitli illerine yağ gülü fidanları gönderilerek üretim teşvik edilir. 1912 yılında, devlet desteğiyle bedava gül fideleri dağıtılır ve üreticilere emanet ibrikler verilir. Ancak: yalnızca İsparta ve Burdur illerinde gül tarımı gelişirken, diğer illerdeki gül bahçeleri savaşların da etkisiyle bakımsız kalır ve yok olup giderler.

 

Behçet Efendi ölünce: Hekimbaşı çiftliği sahipsiz ve bakımsız kalır. Civardaki yerleşimlerin artması ile; göçmenler tarafından gül vadisine dönüştürülen bölge: çöp vadisi haline gelmeye başlar.

 

1970’li yıllara gelindiğinde: İstanbul şehrinin en güzel kokulu güllerinin yetiştirildiği bu bölge: İstanbul Belediyesi tarafından “çöp dökme alanı” olarak belirlenir. Hem de; Osmanlı döneminde “Sağlık Bakanı” ismi olarak kullanılan “Hekimbaşı” kelimesi verilerek. Evet, İstanbul çöplüğü “Hekimbaşı çöplüğü” olarak kullanılmaya başlanır. Günde şehirden toplanan 2300 tonluk çöpler; bu alana herhangi bir önlem alınmaksızın depolanır.

 

1993 yılına gelindiğinde ise, 28 Nisan günü, saat: 10.00 civarında, bu kez, tabiat kendisine yapılan bu rezilliğe isyan eder ve büyük bir patlama meydana gelir. 39 insan ölür ve dünya tarihin ilk “çöp heyelanı” nı, ortaya çıkar. İstanbul’un orta yerindeki bir çöp toplama bölgesi “metan” gazı sıkışması nedeniyle patlar ve 470 bin metreküp çöp; kayarak çöplüğün hemen üzerine kurulmuş gecekondu evlerin üzerine akar ve büyük bir heyelan yaşanır. Yıllardır, gelişigüzel dökülen çöpler; koca bir mahalleyi yutar ve insanlar daha ne olduğunu anlamadan, 39 vatandaşımız hayatını kaybeder. Söylenenlere göre: 1980’li yılların sonunda, Bitlis-Mutki ilçesi-Koyunlu köyü tamamen boşaltılır ve vatandaşlar, İstanbul’a göç ederler ve o sıralarda boş buldukları Ümraniye Hekimbaşı Çöplüğü dibine, gitgide yükselen çöp dağı eteklerine derme çatma yapılar, gecekondular kurarak yerleşirler. Zamanla, burası bir yerleşim yeri haline gelir ve “Boztepe” olarak isimlendirilen bölgede, yaklaşık 800 kişi yaşamaya başlar. Ancak, elbette çöplükten yayılan koku ve hastalıklı sinekler, burada yaşayan insanlar tarafından kanıksanır hale gelir. Bu sırada: Ümraniye Belediye Başkanı, Hekimbaşı çöplüğünün kaldırılması ve burada yaşayan vatandaşların, başka yerde iskan edilmesi için girişimlerde bulunmaktadır. Ancak: Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy, Üsküdar ve Beykoz Belediyeleriyle bürokratik kriz yaşanır ve burası, atık yeri olarak kullanılmaya devam edilir.

 

Çöplükte hayatını kaybeden yakınları, açtıkları davalarda: ruhsatsız gecekondularda yaşadıkları ve bu yüzden sorumluluğun kendilerine ait olduğu söyleniyordu. Gecekondular ruhsatsız dı, ancak bu ruhsatsız yapılara, Belediyeler tarafından elektrik, su gibi hizmetler veriliyordu, yani resmi makamlar burada insanların yaşadıklarını biliyor ama önlem almıyorlardı. Sonuçta: burada yakınlarını kaybedenler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurdular ve ölen yakınları için tazminat aldılar. Bundan daha da önemli sonuç: birçok resmi makamın, olay üzerine, çöplüklerde bir kısım tedbir alma ihtiyacı hissetmeleridir.

 

Hekimbaşı Çöplüğü ise: günümüzde çöplük olarak kullanılmıyor ve spor merkezi, park haline getirilmiştir. Park alanında: voleybol, basketbol ve tenis kortları, yürüyüş yolları ve her türlü spor alanı bulunuyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aranan kelimeler:

5 Nisan 2013
bosluk

Batı Şeria, Barış Gücü Görevlisi Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç

Batı Şeria, Barış Gücü Görevlisi Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç

Batı Şeria’nın El Halil şehrinde: çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturduğu ve yalnızca küçük bir İsrailli azınlığın oturduğu bilinmektedir. Ancak: elbette bu guruplar arasındaki çatışmalar hiç bitmez. Özellikle: 1994 yılında: İbrahim Camiinde, bir İsrailli saldırganın 29 Filistinliyi öldürmesi üzerine, El Halil şehrinde: silahsız olarak “Geçici Uluslar arası Mevcudiyet (TIPH) “ oluşturulmuştur. Güç içinde: 12 Türk askeri bulunmaktadır.

1997 yılına gelindiğinde ise: El Halil şehrinin Filistin yönetimine devredilmesi sonucu, bu gücün varlığını sürdürmesine karar verilmiştir.

 

26 Mart 2002 tarihinde, Filistin yönetiminde bulunan “El Halil” şehrindeki geçici uluslar güce (TIPH) bağlı, askeri gözlemcilerin bulunduğu otomobile, saat 20.30 civarında: şehrin biraz dışındaki “Halhoul” köprüsü yakınlarında, bir silahlı saldırıya uğrar.

 

Saldırı sonucunda otomobilde bulunan ve 6 aydır bölgede görev yapan Hava Piyade Binbaşı Cengiz ve İsviçreli bir kadın asker (Catherine Berruex) ölür. Saldırıda Yüzbaşı Hüseyin Özarslan hafif yaralanır. Yaralı Yüzbaşı: Kudüs Sharezadek Hastanesine kaldırılır.

 

Yaralanan Jandarma Yüzbaşı Hüseyin: Kudüs şehrindeki hastanede tedavisi yapıldıktan sonra verdiği ifadesinde: “ El Halil şehri dışında; karargahtan hareketin ardından 5 dakika sonra, araçlarıyla ilerlerken, önce uzaktan ateş açıldığını ve daha sonra farların aydınlattığı bir bölgede, eli silahlı ve Filistin polisi üniforması giymiş kişi veya kişiler gördüğünü; ” söylemiştir. Hatta: “saldırganın elindeki silahın bütün şarjörünü, araç içinde bulunanlara boşalttığını, araçta bulunan 3 kişinin de öldüğünü düşünerek, olay yerinden uzaklaştığını ” belirtmiştir.

 

Yaralı Yüzbaşı Hüseyin: acil yardım için telefonla ilgililere haber verdiğinde, olay yerine önce İsrail askerlerinin geldiğini, İsrail askerlerinin kendisine ve ağır yaralı İsviçreli bayan askere ilk müdahaleyi yaptıklarını, İsviçreli askerin olayın ardından sağ iken, bu sırada öldüğünü, ilk müdahale sırasında, olayı yaptığı düşünülen kişilerin tekrar olay yerini ateş altına aldıklarını, İsrailli askerlerin bir kısmının ise, bu kişilerle silahlı çatışmaya girdiklerini” beyan etmiştir.

 

Ancak: İsrail yetkililerinin yaptığı araştırmalar ve aldıkları ifadelerle ortaya çıkan bu durum: Filistinli yetkililer tarafından yapılan araştırmalar ile gölgelenmiştir. Filistinli El Halil Belediye Başkanı Mustafa Netçe: kurbanların üzerinden çıkan mermilerin, yalnızca İsrail askerleri tarafından kullanıldığını beyan etmiştir. Çünkü: şehit cenazesi üzerinde yapılan otopside: çıkan kurşunların5.56 mm.lik M16 makinalı tabanca kurşunları olduğu tespit edilmiştir. Bu tabanca ve mermiler: bölgede yalnızca “ABD ve NATO ve üye ülkeleri” silahlı kuvvetlerince ve bir de “İsrail Savunma Gücü (İDF)” tarafından kullanılmaktadır. Bu bölgede, Filistin silahlı güçler ise A47 isimli silah ve buna ait mermileri kullanmaktadırlar.

 

Resmi araştırmalar, İsrail Askeri Mahkemesi tarafından
yapılmış, araştırma sonucunda: olayın 3 Filistinli tarafından gerçekleştirildiğini, bunlardan birinin halen İsrail hapishanelerinde tutuklu bulunduğunu, diğer ikisinin ise, operasyonlarda öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Hatta: Binbaşı Cengiz’in ölümünden birinci derece sorumlu kişinin: 2003 yılında, İsrail tarafından, El Halil şehrindeki bir operasyonda öldürülen İslami Cihad gurubu lideri Muhammed Beşaret olduğu iddia edilmiştir.

 

Araştırmalar sonucunda: gerek olayın oluş şekli ve gerekse nedenleri konusunda birçok soru cevapsız veya İsrail Askeri Mahkemesinin cevaplandırdığı şekilde belirlenmiştir. Özellikle: saldırının neden yapıldığı, kimler tarafından yapıldığı netleşmemiştir. Çünkü: yukarıda da söz ettiğim gibi; saldırıyı Filistin polisi üniforması giyen kişilerin yaptığı söylense de, bu üniformaları dışarıdan temin etmek zor olmasa gerek. Peki: saldırıda kullanılan silahların mermi çekirdeklerinin, özellikle İsrail güvenlik birimleri tarafından kullanılan mermilerin aynısı olması nasıl izah edilebilir?

 

Evet, aradan yıllar geçmesine rağmen: günümüzdeki “Mavi Marmara” gemisi baskını sonucunda yaşanan gelişmeler bu olayda maalesef sağlanamamış ve İsrail Askeri Mahkemesinin kararları, gerçek gibi kabul edilmiştir. Aslına bakarsanız: olayın oluş şekli, oluş nedeni vs. gibi durumlar, asla Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir kahraman Binbaşısının ölümü için uygun mazeretler değildir. Çünkü: unutulmaması gerekir ki, Türk Silahlı Kuvvetleri, personelini yetiştirirken, başlıca görev olarak “YURT SAVUNMASI” nı esas almaktadır ki, El Halil nere, Türkiye nere?

 

 

Şehit Binbaşı Cengiz Toytunç: Antalya-Korkuteli-Başpınar köyündendir. Göreve giden Binbaşının, eşinin ise, olay sırasında, kendi ailesinin yanında Kütahya’da bulunduğu anlaşılır. Antalya-Muratpaşa Belediyesi tarafından, şehit Binbaşı Cengiz Toytunç’un ismi, bir caddeye verilmiş, ayrıca yine ismi bir okula tahsis verilerek yaşatılmaya çalışılmıştır.

 

Ayrıca: halen faaliyetlerine devam eden, bölgedeki TIPH karargahında ise, bir anıt oluşturularak, şehitler anılmaktadır. Ama: herhangi bir bilgi ve belgeye rastlayamadığım şu soruların cevaplarını merak etmiyor değilim. Acaba: bu olay nedeniyle, şehit Binbaşının yakınlarına veya Türkiye Cumhuriyeti Devletine, herhangi bir kurum veya kuruluştan, herhangi bir özür veya tazminat ödenmişmidir? Maalesef bu sorunun cevabı yok ki, büyük ihtimalle bunların olmadığını düşünüyorum.

 

 

 

Aranan kelimeler:

4 Nisan 2013
bosluk

1996, Ege denizinde düşürülen Türk Savaş Uçağı

1996, Ege denizinde düşürülen Türk Savaş Uçağı

Türkiye-Yunanistan arasında: Ege denizindeki Yunan adalarının kıta sahanlığı ve bu alanların, başkaca ülkelerin deniz araçları tarafından kullanılmaması konusunda anlaşmazlık yaşanır. Çünkü: Yunanlıların kıta sahanlığı konusundaki iddialarının kabul edilmesi durumunda: Ege denizi tam bir Yunan denizi haline gelecek ve Türk gemileri, Ege denizine açılamayacaktı. Havada da benzer durum geçerlidir. Yunanlılar: adalar üzerindeki hava sahasında, başka ülkelere ait uçakların, izinsiz geçmelerine müsaade etmeyeceklerini iddia ederler, ancak Türkiye denizde olduğu gibi, bu iddiaları da  kabullenmez.

 

Tam bu sırada “Kardak Krizi” çıkar ve Türkiye ile Yunanistan, bir savaşın eşiğinden dönerler.

 

Bunun ardından: 8 Ekim 1996 tarihinde, 1 Türk F-16 Fighting Falcon savaş uçağı, rutin keşif görevlerini yapmak üzere Balıkesir-Bandırma’daki üslerinden havalanırlar.

 

F-16 uçaklardan birinde: ön koltukta kıdemli pilot Yarbay Osman ÇİLEKLİ ve arka koltukta ise yardımcı pilot Yüzbaşı Nail ERDOĞAN bulunmaktadır. Yüzbaşı ERDOĞAN: 1961 yılında Kayseri’de doğmuş, 1984 yılında Teğmen olarak Hava Kuvvetlerine katılmıştır. 1992 tarihinde, 9’ncu Ana Jet Üs Komutanlığına atanmıştır. İlk olarak F-5 savaş uçaklarında pilotluk yapmış ve F-16 savaş uçakları Türkiye’ye geldiğinde, bu uçakları ilk kullanan pilotlar arasındaydı ve kariyerinde, birçok başarı kazanmıştı.

 

Uçak: saat: 14.50’de; Sakız adası açıklarına geldiğinde: bir Yunan, Fransız yapımı Mirage 2000 tipi savaş uçağı ile karşılaşır.

 

İki uçak: birbirine karşı avantaj sağlamak için, manevralara ve diğer adı ile “it dalaşı”na başlarlar. Yarbay ÇİÇEKLİ, Yunan uçağının arkasına geçerek, fotoğrafını çekmek ve temsili olarak üstünlük sağlamak için hamle yapar, ancak bunu sezen Yunan uçağının pilotu Thanos Grivas; Türk uçağının ateşleme sistemini kilitledi ve uçakta yüklü “Magic” füzesini ateşledi, Türk uçağının arka kısmını vurur. Bu sırada, ön koltukta oturan Yarbay ÇİLEKLİ; fırlatma düğmesine basarak, yanan uçaktan ayrılmayı başarır. Ancak, arka koltukta oturan Yüzbaşı ERDOĞAN; onun kadar şanslı değildir ve uçakla birlikte, Ege denizinin derin sularına gömülerek gözden kaybolurlar.

 

Yarbay ÇİLEKLİ: Yunan savaş uçağının yaptığı rezilliği öğrenen diğer Yunan makamlarının gönderdiği helikopter ile: yaralı olarak denizden kurtarılır. Şehit Yüzbaşı ERDOĞAN’ın ise, Ege denizinin400 metrederinliğindeki naaşına ulaşılamaz.

 

Tam “Kardak Krizi”nin ardından gelen ve kesinlikle savaşa neden olacağı düşünülen bu olay; “kaza” olarak kayıtlara geçer. Çünkü: her iki ülkenin çıkarları da, bunu gerektirmektedir.

 

2003 yılına gelindiğinde: olayın üstünden 7 yıl geçtikten sonra: Türk uçağının, Yunanlı pilot tarafından kaza değil, bilerek düşürüldüğü tesadüfen ortaya çıkar. Çünkü: Yunanlı pilot, utanmadan; hava savaşı geleneklerine uyarak, kullandığı uçağın burnuna “Türk bayrağı” resmi çizdirmiştir. II. Dünya savaşından sonra ABD’li pilotlar tarafından uygulanan bu geleneğe göre: uçak düşüren pilot, o ülkenin bayrağını, uçağına resmediyordu. Thomas Grivas: Yunan hava kuvvetlerinde operasyon sorumlusu pilot olarak görev yapmaktadır. Eylül 1991 yılında savaş pilotu olarak göreve başlamıştır.

 

Yunanistan-Karama Dergisinde: Yunan gazeteci Panos Koliopanos tarafından olay ortaya çıkarıldı ve bu yöndeki fotoğraf, ülkemizde de “Kanatlar Dergisi”nde yayınlandı.

 

Olayın ardından, Kurmay Yarbay Osman ÇİLEKLİ: o dönemde TSK’nin konunun üzerine düşmemesi üzerine, görevinden istifa etmiştir. Kendisi, olayı anlatırken şunları söyler: “1996’da: yıllardır uluslar arası su olarak iddia ettiğimiz bir bölgede “it dalaşı” yaparken, bir tanesi geldi, füze ile vurdu. Yunan Mirage uçağındaki pilot, F-16’nın ateşleme sistemini kilitledi. “Sizi vurdum” diyerek dalaşı bitirmesi gerekiyordu. Ama uçakta yüklü bulunan füzenin emniyet sistemi açıkken “Sizi vurdum” diye bağırdı ve ateşleme sistemini harekete geçirdi. Yüzbaşı Nail Erdoğan, anlık bir farkla fırlatma koltuğunu harekete geçirmeyi başaramadı ve uçaktan çıkamadı. Bu yaşanan yüz karasıdır. Çünkü, hiçbir şey yapılmadı. Bu konuda yaralıyım. “

 

Yine, bir iddiaya göre: Yunanlı pilot Thomas Grivas: Sakız devlet hastanesine kaldırılan yaralı Yarbay Osman ÇİÇEKLİ’yi ziyaret etmişti. Ziyareti sırasında: uçağındaki füze ateşleme sisteminin emniyetinin açık olduğunu unuttuğunu söyleyerek özür dilemiştir.

 

Bunun üzerine: şehit Yüzbaşı ERDOĞAN’ın ailesi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurarak, Yunanistan aleyhine tazminat talebinde bulunurlar. Ancak: 6 yıllık bir süreç sonunda: 625.000 Euroluk bu tazminat talebi: mahkeme tarafından kabul edilmez. (Mahkemenin 3 üyesinden, 1 tanesi George Nicolaou isimli Rum asıllı Kıbrıs vatandaşıdır)

 

Evet: günümüzden yıllarca önce olan bir olay, ölen bir insan ve toplum olarak haberimiz olmadan aradan geçen yıllar.

Bir Yunanlı savaş uçağı pilotu ortaya çıkıyor “Ben bir Türk savaş uçağını füze atıp düşürdüm” diyor, uçağın diğer Türk pilotu “bunu doğrulayan beyanda bulunuyor” ve bu durum, hala kabullenilmiyor.

 

Peki: uçağın enkazı denizin dibinden çıkarıldığında, uçağın füze ile vurulduğu tespit edilirse, ne olacak? Aradan yıllar geçmiş, ölen ölmüş, Yunan makamları bizden özür mü dileyecek, tazminat mı ödeyecek? Eğer böyle bir olasılık varsa, “özür dilemek veya tazminat ödemek” için niye yıllardır bekledin diye soran olmayacak mı?

 

 

 

 

 

Aranan kelimeler:

1 Kasım 2012
bosluk

Ankara cinayeti

Ankara cinayeti

Tarih: 16 Ekim 1945.

Ankara şehrinin en yoğun semti olan Ulus ve Samanpazarı. Burada: Doktor Neşet Naci Arzan, kendine ait muayenehanesinde; 7 kurşunla vurularak öldürülmüş olarak bulunur.

Cinayetin: görgü tanıklarına göre: dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay tarafından işlendiği öne sürülmektedir.

Ancak, cinayetin ertesi günü: Reşit Mercan isimli bir kişi, polise başvurur ve cinayeti kendisinin işlediğini söyler. Reşit Mercan: babası ölmüş, mütevazi bir ailenin çocuğudur. Verem hastası olduğunu ve gerekli tedavisini yapmadığı için doktoru öldürdüğünü söylemektedir.

Ancak: Ankara Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada, tanık olarak dinlenen, dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay; aynı evi paylaştığı Reşit Mercan için, cinayet silahını kendisinin temin ettiğini söyleyince, olayın seyri değişir ve insanların dikkati, bu kez, onun üzerine yönelir. İlk anda: “Reşit’in, kendisinden korunma için bir silah temin etmesini istediğini ve bunun üzerine, kendisine aldığı silahı, Reşit’e verdiğini, cinayet işleyeceğini tahmin etmediğini” söyler. Ancak: yine de birçok soru işareti ortaya çıkar.

Neden, bir Genelkurmay Başkanının oğlu, silah temin ederek ev arkadaşına verir ve onun cinayet işlemesine sebep olur? Basın bu işin peşini bırakmaz. Dönemin ünlü bir gazetecisi olan Mehmet Sait Esen; cinayetin 100 bin lira para karşılığında, Reşit Mercan tarafından kabullenildiğini ve bu konudaki arabuluculuğun, Vali Nevzat Tandoğan tarafından yapıldığını öne sürer.

Hatta: Reşit Mercan, polise teslim olduktan hemen sonra, Ankara Valilik binasında Vali ile görüşmüş, ancak bu görüşmeden neler konuşulduğu konusunda, ne kendisi ve ne de Nevzat Tandoğan herhangi bir açıklamada bulunmamışlardır. Ancak, bir diğer gerçek, Nevzat Tandoğan, valilik yaptığı süre içinde, sürekli olarak, Ankara şehrindeki adli olaylarla yakından ilgilenmiştir. Evlerdeki basit hırsızlık olaylarından, kaçak inşaat girişimlerine kadar her türlü kanunsuzlukla yakından ilgilenmiş, hatta şehirde sarhoş dolaşanlara bizzat müdahale etmiştir. Yani, bu görüşmeyi, özel bir durum olarak betimlemek mümkün olmamaktadır. Çünkü, birçok sanığı, makamına getirmiş ve mahkemeden önce kendileriyle görüşmüştür.

Bu arada devam eden yargılama: bir ara, Reşit Mercan, cinayeti kendisinin değil, Kazım Orbay’ın işlediğini öne süren ifade vermiş olmasına rağmen, mahkeme, kararda, Reşit Mercan için 20 yıl ve cinayet silahını temin ettiğini itiraf eden Haşmet Orbay için 1 yıl hapis cezasına hükmeder.

Ancak, biraz önce de söylediğim gibi, basın bu işin peşini bırakmaz ve duruşmalarda, Reşit Mercan’ın çelişkili ifadeleri göz önüne alınarak, Yargıtay tarafından, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin bu kararı bozulur. Hatta: Yargıtay, davayı, Bolu Ağır Ceza Mahkemesine yönlendirir. Çünkü: cinayete bir şekilde karıştığı düşünülen Nevzat Tandoğan’ın, Ankara Valisi olması ve davayı etkileyebileceği düşünülmektedir. Özellikle davaya ölen doktorun çocuğu adına müdahil olarak katılan ünlü avukat Hamit Şevket İnce: davanın Ankara valisi ve Savcısı tarafından çarptırılmak istendiği hakkında sürekli olarak çeşitli iddialar ileri sürmektedir.

Bu iddialar arasında, bir ara: Ankara Savcısı Kemal Bora tarafından yapılan bir davranış gündeme getirilir. Söylenenlere göre: Savcı Kemal Bora: soruşturmanın ilk aşamasında, Reşit Mercan’ın önce kızkardeşi ve daha sonra annesini yanına çağırmış ve kendilerinden, mahkemede: “öldürülen doktorun metresi” oldukları yönünde ifade vermelerini istediği iddiası ortaya atılmıştır. Söylenenlere göre, Reşit Mercan, bunun üzerine doktoru öldürmüş olacaktır.

Bolu Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan duruşmalar için, Ankara valisi Nevzat Tandoğan, tanık sıfatıyla çağırılır. Çağırıldığı gün mahkeme salonuna gelen Tandoğan, uzun süre bekletildikten sonra, birçok gazetecinin huzurunda, duruşma salonuna girer. Mahkeme başkanı, sorularını, tanık sıfatındaki Tandoğan’a; sanki “devrin değiştiğini” ifade edecek tarzda, abartılı ve gayet sert bir üslupla sorar. Elbette, bu tavırlar, Nevzat Tandoğan’ın üzülmesine neden olur. Ama yine de, duruşmalarda bir kısım gerçekler ortaya çıkar.

Bunların başında; Ankara Valisi olarak görev yapan Nevzat Tandoğan’ın; Haşmet Orbay ile, Robert Kollej’den okul arkadaşı olmasıdır. Bu nedenle, Haşmet Orbay’ın ev arkadaşı Reşit Mercan tarafından, cinayetin kabullenilmesi için, çok büyük baskılar yapıldığı ve bunun üzerine, Haşmet Orbay’ın cinayeti üstlendiği öne sürülür.

Bu sırada: Ankara Mahkemesinin kararını, Yargıtay’da bozduran ve gelişmelerin Nevzat Tandoğan aleyhine sürmesine neden olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan, 1946 yılında, duruşmalar sürerken, Ankara’da, otomobili içinde, faili meçhul şekilde ölü olarak bulunur.

9 Temmuz 1946 tarihinde, Ankara’nın 17 yıllık valisi ve aynı zamanda Belediye Başkanı Nevzat Tandoğan; Bolu Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya çağırılır. Burada: hiç ummadığı bir durumla karşılaşır, çünkü: mahkeme, kendisini “cinayeti kasten örtbas etmekle” suçlamaktadır. Bunun üzerine, Nevzat Tandoğan: mahkeme hakimlerine bağırmaya başlar ve “ Beni buraya tanık olarak çağırdınız, bakıyorum da, sanık yerine koymaya başladınız. Ben buraya tanık olarak geldim, sanık olarak değil”

Bu olaydan sonra: herkes, Vali Nevzat Tandoğan’a, farklı gözle bakmaya başlar veya kendisi öyle düşünmektedir. Hatta: dönemin Adalet Bakanı Ali Rıza Türel ile yaptığı görüşmede söylediği iddia edilen şu sözleri öne çıkmaktadır. “Bana mahkeme, suçlu gibi davranıyor. Ben Ankara valisiyim, bu duruma düşecek adam değilim.”

Akşam, Ankara’daki evine döndüğünde, kendisine yapılan bu suçlamanın sıkıntısıyla bunalıma girer ve gerek duruşmalardaki gelişmeler ve gerekse Fahrettin Karaoğlan’ın ölümündeki şüphelerin kendi üzerine yoğunlaşması üzerine, tanık durumundan, sanık durumuna düşen Nevzat Tandoğan; 9 Temmuz 1946 tarihinde, intihar eder. Ancak, intihar sebebinin: bir “onur” meselesi mi, yoksa duruşmalarda ortala çıkan “arabulucuk” hadisesi mi, bu hiçbir zaman anlaşılamamıştır.

Yine, olay üzerine, Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay, istifa ederek görevinden ayrılır.

Bolu Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmalar, yaklaşık 3 yıl sürer. Duruşmalar sonucunda, Haşmet Orbay: cinayet işlemekten 18 yıl ve daha önce cinayeti üstlenen ev arkadaşı Reşit Mercan, cinayete yardımcı olmaktan 9 yıl hapis cezasına çarptırılır.

Olayın seyri bu şekilde olmuştur. Gelelim olayın nedenleri hakkında yürütülen tahminlere ki, bunlar asla kanıtlanmış ve sonuçlanmış araştırmalar değildir.

1945 yılında: Tito liderliğindeki Yuğoslavya ülkesindeki Bosnalı Müslümanlar için, yardım paraları toplanmaktadır. Bu toplanan ve miktarı bilinmeyen yardım paraları hiçbir zaman yerine ulaştırılamamış ve akıbeti meçhul olmuştur. Ankara cinayetinde muayenehanesinde öldürülen Doktor Neşet Naci Arcan: aynı zamanda, S.S.C.B. Ankara Büyükelçiliği doktoru olarak da görev yapmaktadır ve genel siyasi görüşü nedeniyle, Yuğoslavya ülkesinde, Tito’nun egemenliğinin etkinliğini kabullenmektedir. Yani: Bosnalı Müslümanlara toplanan paralar; gerek siyasi açıdan ve sanırım gerekse maddi açıdan gönderilmek istenilmemektedir. Ancak: elbette, bu durumda, böyle bir paranın paylaşımı, bu parayı bilenler arasında sorun yaratacaktır. Toplanan paraların, doktor tarafından muhafaza edildiği öne sürülmüştür.

Cinayeti işleyen Neşet Orbay’ın, aynı dönemde casusluk faaliyetleri içinde bulunduğu ve bir şekilde bu miktarı belli olmayan paradan haberi olduğu, paranın paylaşımında sorunlar bulunduğu; en büyük muhtemel neden olarak düşünülmektedir.

Son bir not: aynı dönemde, İstanbul’a gelen ünlü yazar Agatha Cristi: bu cinayet ile ilgili olarak bilgi toplamıştır. Tüm bunlar, olayın birçok yönü bulunduğu konusunda, minik ayrıntılar olarak değerlendirilebilir. Ben şahsen: bu olayın altında yatan gerçeğin: cinayetin işlenmesi açısından temelde; para ( günümüze kadar olan süreçte, toplanan bu paranın miktarı ve akibeti öğrenilememiştir) olduğu, paranın paylaşımında sorun yaşandığı düşünülebilir. Peki: cinayette Nevzat Tandoğan’ın rolü derseniz? Bence: Nevzat Tandoğan, bu olaya iki şekilde girmiş olabilir. Birincisi: yine paranın paylaşımı, ikincisi ise: Ankara şehrindeki otoriter yapısı, hukuki ve siyasi olaylara olan yaklaşımı, aşırı ilgisi ve olaya karışanın Genelkurmay Başkanının oğlu ve kendi okul arkadaşı olması nedeniyle, duygusal bir yardım etme içgüdüsü olabilir.

Yine de, sonuç yani son yargı: gerçekçiliği kanıtlanamamış tüm bu yargıların yanında: siz okurların özgür ve bağımsız yargısıdır.

Aranan kelimeler:

4 Mayıs 2012
bosluk

Tunalı Hilmi

Tunalı Hilmi

Başkent Ankara’da yaşayanlar veya yolu düşüp te, buralarda bir süre kalanlar: büyük ihtimalle, Kızılay ile Çankaya arasında, Ankara’nın belki de merkezi sayılabilecek veya merkezi sayılmasa da, birkaç merkezi yeri ve özellikle şehrin marka otellerini barındıran bu semtine mutlaka gitmişler, buradan geçmişlerdir. Yani: Ankaralı olup ta “Tunalı Hilmi Caddesini” bilmeyen, sanırım az sayıdadır. Caddesi olduğu kadar, hemen köşesindeki yani başlangıç noktasındaki bir parkı ile de, Ankaralılar tarafından bilinir. Evet “Kuğulu Park”, hani son yıllarda nispeten yol yapım çalışmaları nedeniyle küçülse de, hala içindeki küçük havuzda salına salına yüzerek, gelen ziyaretçilerin ilgisini çeken güzel park.

Ben, her gün araba ile geçtiğim, Tunalı Hilmi Caddesinin isminin geldiği “Tunalı Hilmi” denen kişiyi merak ettim ve bir araştırma yaptım. Kimdir, nedir, buraya ismi verilecek kadar önemli bu şahsın özelliklerini araştırdım ve buyurun, aşağıda bu konuda, kısa-öz bir yazı, sizleri aydınlatacaktır.

Hilmi Bey: 1871 yılında, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan “Eskicuma” şehrinde doğar. Şehir, Tuna nehri kıyısında olduğu için, sonraki yıllarda, Hilmi Bey’e “Tunalı” lakabı takılır ve Tunalı Hilmi olarak anılmaya başlanır. Hilmi Bey; 1877 yılı Osmanlı-Rus savaşı nedeniyle, ailesiyle birlikte İstanbul’a göçerler. Ancak, İstanbul’da babasının görevi nedeniyle fazla kalamazlar ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde dolaşırken, Hilmi Bey: askeri okula girmeye karar verir.

Önce: Fatih Askeri Rüştiyesi, ardından Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi ve takiben Gülhane Askeri Tıbbiyesinde eğitim görmeye başlar. Aynı dönemde, II. Abdülhamit’in Sultan olduğu çalkantılı dönem yaşanmaktadır. Bu dönemde: Hilmi Bey ve arkadaşları, “Teşvik” isimli bir el yazması gazete çıkararak, dönemin yönetimini eleştirmeye başlarlar. Yine aynı dönemde, Hilmi Bey: “İttihat-ı Osmani Cemiyeti” ne üye olur. Ancak: Osmanlı yönetimi cemiyetin faaliyetleri ve üyeleri hakkında bilgi sahibi olunca, üyeler, ülkenin çeşitli yerlerine sürgüne gönderilmeye başlanır. Bunun üzerine, Hilmi bey, bir kısım arkadaşı ile yurt dışına kaçar ve kendisi İsviçre-Cenevre şehrine yerleşir.

Cenevre şehrinde: Cemiyetin Cenevre şubesini kurar. Hatta: 1896 yılına gelindiğinde, Cemiyetin yani “İttihat ve Terakki Cemiyeti” nin genel merkezi, Cenevre şehrine taşınır. Bunun üzerine, Cenevre şehri, Jön Türklerin merkezi haline gelir. Hilmi Bey: bu dönemde, büyük bir direnişçi olarak, Osmanlı yönetiminin gündemindedir. Osmanlı yönetimi: kendisinin bu direnişini kırabilmek için, ülkede bulunan babası ve kardeşlerini çeşitli yerlere sürgüne gönderir ve babası, bu sürgün sırasında ölür. Hilmi Beyin, Osmanlı yönetimine karşı kini iyice büyür. Ancak, ekonomik sıkıntılar Hilmi bey ve arkadaşlarını olumsuz etkiler ve yayın organlarının yayınlarını kesmek karşılığında Osmanlı yönetimiyle anlaşarak, Avrupa’daki çeşitli yerlerde elçilik görevlerine atanırlar. Hilmi bey de, bu sırada Madrit Büyükelçiliğine atanır. Yine de içindeki direniş ruhu durulmaz ve Osmanlı yönetimi aleyhindeki hareketlerine devam eder. Bu davranışları yönetim tarafından öğrenildiğinde ise, elçilikteki görevinden alınır.

Zamanla, II Meşrutiyet ilan edilir ve Abdülhamit tahtan indirilir. Bunun üzerine, diğer direnişçiler gibi, Hilmi bey de İstanbul’a döner. Çeşitli yayın organlarında yazılar yazar. Ülkenin çeşitli yerlerinde “kaymakamlık” görevlerinde bulunur. 1919 yılı öncesinde, Bolu mebusu olarak, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na girer. Ancak: 1920 yılında İstanbul işgal edilip, meclis çalışamamaya başlayınca, İstanbul’dan ayrılıp, Anadolu’ya geçer.

Bu sırada, Ankara’da kurulan, TBMM ne, Bolu milletvekili olarak katılır.

1’nci dönem milletvekili olarak görev yaptığı bu yıllarda, Meclis’te: kadın hakları, Türkçenin kullanılması, kadın hakları, işçi hakları gibi konularda, o dönemin, bağnaz ve sıkıntılı ortamında, konuşmaları ile ortamın sık sık gerilmesine neden olur.

Düzce ayaklanmasının bitmesinde etkin rol oynar. Fransızlar tarafından, Karadeniz Ereğlisi’nin işgal edilmesine karşı yapılan eylemlerde, başrolde, yine Hilmi bey görülür. Daha önce, Ereğli kaymakamlığı yaptığı için, gerek bölgeyi ve gerekse bölge halkını çok iyi bilmektedir. Ereğli maden işletmelerinde çalışan işçilere, bir kısım sosyal hak sağlanması için girişimlerde bulunur. Meclis çalışmaları sırasında, Arapça olan bir hutbeyi Türkçeye çevirir ve bu olay, ülke çapında büyük tartışmalara neden olur. Her alanda Türkçenin kullanılması için kanun teklifi verir, ancak Besim Atalay dışında hiçbir vekilden destek alamaz.
Ama bu dönemdeki en büyük çabası: kadınlar için seçme-seçilme hakkının sağlanmasıdır. Bu dönemde, Mecliste yaşanan bir olay, şu şekilde gelişir: Mecliste, 20 bin erkeğin yaşadığı yerlerin “seçim bölgesi” olarak kabul edilmesi tartışılmaktadır. Hilmi Bey, kürsüye gelir ve kadınlara seçme-seçilme hakkı tanınmasını, eğer tanınmıyorsa, bari nüfuslarının sayılmasını ister. Bunun üzerine, sıralarda oturan vekiller, sıralara elleriyle, yerlere ayaklarıyla vurmaya başlarlar ve bunun üzerine, Hilmi Bey, şunları söyler: “Efendiler, ayaklarınızı yerlere vurmayınız. Benim mukaddes analarım, mukaddes bacılarımın başına vuruyorsunuz ayaklarınızı. Benim anam, babamdan yüksektir.”

Evet, Tunalı Hilmi bey’in Meclis çatısı altındaki icraatlarının bir kısmı bunlardır ve gizli oturumlarda konuşulan bu konular, her ne kadar, kanunlaşarak gündeme gelmemiş olmasına rağmen, Büyük Önder Atatürk tarafından devrimlerinin ortaya çıkışı ve yürütülmesi için, bir zemin hazırlaması açısından önem taşımaktadır.

Cumhuriyetin ilanının ardından, 1923-1927 yılları arasında, Hilmi bey, bu kez “Zonguldak” milletvekili olarak TBMM ne seçilir.
Bu II’nci dönem milletvekilliğinde de, yine toplum içinde sosyal hakların savunulması, Türkçenin kullanılması konularında şiddetli tartışmaların odağında, Hilmi bey görülür.
Özellikle: 1923 yılında, milletvekili olarak bulunduğu dönemde, TBMM de yaşanan bir olay, ibret vericidir. Tunalı Hilmi Bey, meclis kürsüsünde, yukarıda belirttiğim konularda konuşurken, sıralarda oturan vekillerden birinin “şerefsiz” şeklindeki bir sataşmasına maruz kalır ve bunun üzerine “Eğer bu Hilmi şerefsiz ise, ona, ikiden biri düşer. Ya, rovelberi çeker ve beynine bir kurşun sıkar. Ya da, Allahaısmarladık der, Meclis’ten çıkar gider. Eğer şerefsiz denen o Hilmi bunu yapmazsa, Meclis onu kulağından tutar, fırlatır atar. Eğer atmasa, Meclis şerefsiz olur”

Tüm bu siyasi çalışmaları sırasında, Hilmi bey, 1930’lu yıllarda, günümüzde Tunalı Hilmi caddesi ve yöresinde bulunan, bağları satın alır. Zamanla, kendisine ait olan bu bağlar parça parça başkalarına satılır ve önceleri bahçeli küçük evler şeklinde oluşan yapılaşma, 1970-1980’li yıllar arasında büyük apartmanlar şeklinde gelişmeye başlar ve günümüzdeki cadde ortaya çıkar.

1928 yılına gelindiğinde; Hilmi bey hasta olur ve tedavi için gittiği İstanbul’da, tüberküloz hastalığından ölür. Vasiyeti üzerine cenazesi Ankara’ya getirilir ve Cebeci Asri Mezarlığına gömülür.

Evet: özellikle: “Türk kadını” ve “Türk işçisi” nin sosyal yaşamdaki haklarının savunulması konusunda büyük emekler sarfeden bu büyük insanın isminin: Ankara’nın önemli bir caddesine verilmiş olması; sonuna kadar haklı bir karar olarak önümüzdedir. 2006 yılında, evet, uzun bir aradan sonra, kendisinin heykeli, Çankaya Belediyesi tarafından, kendi adını taşıyan caddenin hemen köşesindeki “Kuğulu Park” içine yerleştirilir.

Ben şahsen, bu güne kadar: gerek kadınlarımız ve kadın örgütleri ve gerekse işçilerimiz ve işçi örgütleri tarafından “Tunalı Hilmi” isminin anıldığını pek duymadım. Halbuki, yukarıda kısaca söz ettiğim gibi, bu insan, bu konularda, günümüzden yıllarca önce ve o günün bağnaz şartlarında üst düzey mücadele vermiş ve hakların kazanılmasında büyük emek vermiştir.

Sanırım bu satırları okuyan sizler: benim gibi, önceleri pek dikkat gösterilmeyen bu isme yani “Tunalı Hilmi” ye ve Tunalı Hilmi Caddesine daha anlamlı bakacaksınız. Çünkü: bu kişi: tüm hayatı boyunca, Türk insanı, Türk kadını, Türk işçisi, Türk köylüsü için, bunların daha fazla özgürlük ve sosyal haklara sahip olmaları için; o güç şartlarda çaba sarfetmiştir.

Aranan kelimeler:

4 Mayıs 2012
bosluk

Lağv edildik, Meclis Muhafız Taburu

Lağv edildik, Meclis Muhafız Taburu

23 Nisan 1920 tarihinde, o günlerdeki, sıkıntılı ve mahrum Ankara şartlarında, Türkiye Büyük Millet Meclisi, günümüzde de ziyaret edilebilen tarihi binasında kurulur ve çalışmalarına başlar. Gerçekten bugün de ziyaret ettiğinizde göreceğiniz gibi, çalışma şartları sıkıntılıdır, tahta sıralar, masalar ve ısınmak için kullanılan büyük sobalar, bugünün şartları ile mukayese edildiğinde, ülkemizin hangi şartlarda kurtarıldığı ve Cumhuriyetimizin hangi şartlarda ilan edildiği, ülkenin ilk gelişimi adımlarının hangi şartlarda atıldığı çok daha iyi anlaşılabilir.

Meclis ilk kurulduğunda, herhangi bir düzenli polis teşkilatı olmadığını için, sanırım, Büyük deha ve düşünür Atatürk tarafından, Meclisin korunması için, ülkenin en büyük gurur kaynağı ve güven simgesi askere görev verilmiştir. Yani: Meclisin korunması için, 9 mangalı, yani 90 askerden oluşan bir askeri birlik oluşturulmuş ve başlarında, Piyade Üsteğmen İsmail Hakkı Tekçe ile birlikte, 18 Temmuz 1920 tarihinde göreve başlamışlardır. Elbette: Meclis gibi yüce ve kutsal bir kurumun, her durumda, korunması bir gerekliliktir ve çalışmaların huzurlu ve güvenli bir ortamda yapılabilmesi ve Cumhuriyet ve Meclis düşmanlarının bertaraf edilmesi için böyle bir koruma gereklidir.

Daha sonra: 3 aylık bir sürenin sonunda: 16 Ekim 1920 tarihine gelindiğinde, korumanın etkinliğinin arttırılması için, koruma birliğinin büyütülmesine karar verilmiş ve daha önce yalnızca 1 bölük seviyesindeki askeri düzen, üç katına çıkarılarak “Meclis Muhafız Taburu” oluşturulmuştur.

Malüm, bu sırada, kurtuluş mücadelesi devam etmektedir. Görülen lüzum üzerine, Meclis Muhafız Taburu da, 1921-1923 yılları arasında, Meclis’te az bir kuvvet bırakarak: II. İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz çatışmalarına katılmış ve şehitler vermiştir. Ulusal mücadelenin başarıyla sonuçlanmasının ardından ise, yine, asli görevi olan Meclis’e dönmüştür.

1953 yılına gelindiğinde, bu kez: Tabur seviyesindeki birlik, 3 katı büyütülmüş ve ismi “Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı” olmuştur. Çünkü: aynı dönemde, Cumhurbaşkanlığı köşkünün de, korunması ihtiyacı ortaya çıkmış ve yeni kurulan birliğe: gerek Cumhurbaşkanlığı köşkü ve gerekse TBMM Koruma görevleri verilmiştir. Yeni düzenlemede: Anıtkabir’i ve İstanbul’da bulunan Milli Sarayları korumakla görevli askeri birlik te, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığına bağlanmıştır.

1960 yılında, TBMM, günümüzdeki büyük komplekse taşınınca; Meclis Muhafız Taburu da, yeni yerinde, 800 kişilik bir askeri kuvvetle görevine devam etmiştir. Bu arada; gerek Cumhurbaşkanlığı köşkünde, gerek TBMM de, gerek Anıtkabir’de ve gerekse Milli Saraylarda görevli bu askeri birlikler: koruma görevinin yanında, ulusumuzun gururunu yansıtan görüntüler sunmalarıyla da önem kazanmıştır. Özellikle: bu önemli kurumlarımızda nöbet tutan askerler, gerek duruşları ve gerekse nöbet değişim törenleriyle, yabancılar ve Türk milletinin fertlerinin, izlediklerinde takdirini kazanan görüntüler ortaya koymuşlardır.

Unutmamak gerekir ki, aynı durum: yurt dışında da, birçok ülkede görülmektedir. Örneğin: İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Yunanistan’da; ülke askeri güçlerinin, özel yerlerde koruma görevi yürütmesi, demokratik yönleri tartışma götürmez bu ülkelerin demokrasilerine en ufak bir negatif görüntü yaratmamaktadır veya en azından o ülkelerin yöneticileri veya halkı, bundan rahatsızlık duymamaktadırlar.

2003 yılına gelindiğinde, bir Sayın milletvekili: “Odamda, akşama kadar askerlerin sofra duası ve marşlarını dinlemek zorunda kalıyorum. Kendimi askeri kışlada gibi hissediyorum” şeklinde konuştuğunda, Genelkurmay Başkanlığı tarafından “TBMM Muhafız Tabur Komutanlığının, Ulu Önder Atatürk’ün direktifleriyle kurulduğu, Meclis’de devlet-ulus birlikteliğinin sembolü olduğu ve TSK, bu tür söylemlerden derin üzüntü ve endişe duyduğu” beyan edilmiştir.
Bunun üzerine: ilgili Sayın milletvekili, Partisi disiplin kurulu tarafından “uyarı” cezası ile cezalandırılmıştır.
Burada hani marşlar konusunda bir şey söylemek mümkün değil ( ama unutmamak gerekir ki, askerin söylediği marşlar, ulusal birlik, bütünlük ve gücü ifade eder) öte yandan, askeri sofra duasından rahatsız olmayı anlayamıyorum. Çünkü: askerin sofra duası, bilmeyenler için “TANRIMIZA HAMDOLSUN, MİLLETİMİZ VAROLSUN” şeklindedir ve milletin varlığının en büyük temennisi, günde 3 kez, yüzlerce asker tarafından, bence de doğru olduğu şekilde, yürekten ve güçlü bir ses ile dile getirilir, bu 4 kelime, insanı gururlandırır, rahatsızlığı anlamak mümkün değil.

2010 yılına gelindiğinde ise, dönemin Sayın TBMM Başkanı, Meclis Muhafız Taburunu ziyaret etmiş ve şunları söylemiştir. “Gözbebeğimiz Taburumuz, Meclisimizin huzur ve güvenine üstün katkılarda bulunmaktadır. Aziz Atatürk’ün talimatlarıyla kurulan bu birlik, milli mücadele de, cephede de savaşmıştır. TBMM gibi, Meclis taburumuz da gazidi.” Ne gurur verici ve onore edici sözler.

Yıl: 2011, en son olarak o gurur verici ve onore edici sözlerin üzerinden, bir yıl geçmiştir.

30 Kasım 2011 tarihinde, TBMM çatışı altında; yeni “Meclis Teşkilat Yasası” onaylanmıştır. Bu yeni yasaya, eskidenden farklı olarak: “TBMM’nin bütün bina, tesis, eklenti ve arazilerinde: kolluk ve yönetim hizmeti, TBMM Başkanlığı eliyle düzenlenir ve yürütülür. Emniyet ve diğer kolluk hizmetleri için, İçişleri Bakanlığı tarafından, yeteri kadar kuvvet, TBMM Başkanlığına tahsis edilir” hükmü konulur.

Evet: bu özellikle hazırlanan bir maddedir ve TBMM bundan böyle: İçişleri Bakanlığı tarafından, yeteri kadar tahsis edilecek emniyet ve kolluk hizmeti tarafından korunacaktır.

Bunun üzerine: TBMM Muhafız Taburu, 2010 yılındaki Sayın TBMM Başkanının değerli sözleriyle “TBMM’nin gözbebeği, Meclisin huzur ve güvenine üstün katkıları bulunan, Aziz Atatürk’ün talimatıyla kurulan, milli mücadele de cephede savaşan, TBMM gibi gazi olan” bu birlik: lağv ( Türkçesi, ortadan kaldırılarak) edilerek, TBMM’den uzaklaştırılmıştır.

Aranan kelimeler:

22 Aralık 2011
bosluk

Ankara üzerinde 2 uçak çarpışır ve şehrin merkezine düşer, 120 ölü

Ankara üzerinde 2 uçak çarpışır ve şehrin merkezine düşer, 120 ölü

 

 

 

1963 yılının, Şubat ayında, Ramazan dönemi. Soğuk ve karlı bir Ankara günü yaşanmaktadır. Saat: 15.30 civarıdır.

Derken, birden, Ulus meydanı bölgesinde büyük bir gürültü ve ardından patlama duyulur. Ardından, büyük alevler ve dumanlar, gökyüzünü kaplar ve Ankara’nın birçok yerinden görülür.

Sonra anlaşılır ki: havada çarpışan iki uçak; Ulus semtine düşmüştür.

Daha sonra: olayın ayrıntıları ortaya çıkar.

Ankara’da: bez kanatlı uçaklar, Cumhuriyetin ilk yıllarında, günümüzdeki Tandoğan Meydanının bulunduğu yerdeki meydana inerlerdi. Daha sonra Etimesgut Havaalanı ve sonunda, Esenboğa Havaalanı hizmete girer.

Lübnan Havayollarına ait: Londra’dan Beyrut’a gitmekte olan yolcu uçağı: benzin almak üzere, Esenboğa havaalanına iniş için tur atarken, Ankara üzerinde keşif uçuşu yapan: Türk askeri nakliye uçağı ile havada çarpışırlar. Bunun üzerine, her iki uçak, Ulus semtine düşerler. Lübnan yolcu uçağı: Ulus Zincirli camisi yukarısında, Hükümet Caddesindeki Kuyulu Kahvenin yerine yapılmış olan Ticaret Han ile Sebze Hali arasındaki alana düşer. Askeri uçak ise: Bent Deresi caddesi üzerine düşer.

Yolcu uçağında bulunan: 17 mürettebat ve uçakların düştükleri yerlerde bulunan 87 kişi ölür. Yaralı sayısı ise, çok daha yüksek miktarlardadır.

Özellikle: günümüzdeki Oğultürk Han’ın bulunduğu yerdeki, 2 katlı binada hizmet veren “İstanbul Bankası”nın şubesinde bulunanlar, gerek müşteriler ve gerekse çalışanlar demir pencerelerden dışarı çıkamamışlar ve yanarak-boğularak ölmüşlerdir. Çünkü, Lübnan uçağı, tam bankanın giriş kapısı önüne düşmüştür. Yangın merdiveni bulunmadığından, bankadan çıkış mümkün olmamıştır.

Zaten: Zincirli camisine düşse imiş: o sırada, namaz kılmakta olan yüzlerce kişinin ölmemesi mümkün değildi.

Ticaret Han üzerine düşen uçak: Ticaret Han ile, hemen yanındaki Raşit Efendi Apartmanı arasında, büyük bir çukur açılmasına neden olur. Uçağın yanmış aksamı ve tekerlekleri, çevreye yayılır. İtfaiye, derhal olaya müdahale eder ve köpük sıkarak yangını söndürmeye çalışır. Çünkü: düşen uçağın akaryakıtı, düştüğü bölgeyi tamamen bir alev topu haline getirmiş ve çıkan kara dumanlar, Ankara’nın birçok yerinden görülmektedir.

Bu kaza: tüm Ankaralıların belleklerine yerleşmiştir. Çünkü: olay, ancak saat: 19.00’da radyolar kanalıyla halka yansıtılır ve birçok Ankaralı, o ana kadar evine ulaşamayan yakınlarının telaşına düşer.

Düşünebiliyormusunuz, herhangi bir nedenle, Ulus’ta dolaşan, gezinen insanlar, tepelerine bir uçak düşüyor ve yanarak, feci şekilde ölüyorlar. Peki ya yakınları. Kendilerini bekleyen yakınları, ölüm haberini alınca, elbette bu olayın unutulmaz sonuçları insanları yoğun şekilde etkiliyor.

Evet: olayın sonrasında, 87 kişi, Ankara’da; Cebeci Mezarlığında defnedilmiş ve diğer birçok cenaze, memleketlerine gönderilmiştir. Takip eden günlerde, hastanelerde tedavi altında bulunanların da ölmesiyle, toplam ölü sayısı: 120 olarak ortaya çıkmıştır.

Aranan kelimeler:

18 Aralık 2011
bosluk

Füzeler, Füze savunma kalkanı, krizler

Füzeler, Füze savunma kalkanı, krizler


2011 yılının Kasım ayında: televizyon izlerken bir haber dikkatimi çekti. İranlı bir askeri yetkili; herhangi bir savaş anında, ilk hedeflerinin başında, ülkemiz toprakları üzerinde, Malatya’da kurulan “Nato Füze Kalkanı” nın bulunduğunu söylediğini duydum. İnanmak mümkün değil, alenen tehdit. Öte yandan: Nato adı altında, Nato’nun güçlü üyeleri tarafından, ülkemiz topraklarında kurulan bir tesis. Adı, Füze Kalkanı, yani doğudan denilse de aslen İran üzerinden, Avrupa ve İsrail üzerine gelebilecek bir füze saldırısının önceden haber alınması.

Sonuçta: bunları duyunca, geçmişte, yine ülkemiz topraklarında, başkaları tarafından kurulan füze üsleri nedeniyle, yine başkaları tarafından nasıl tehdit edildiğimiz ve farkında olmadan nasıl çeşitli tehlikelere maruz kaldığımızı hatırlamak amacıyla, bir araştırma yaptım ve fazla uzun olmadan, sizlere aktarıyorum.

1949 yılında, Amerika’nın atom bombasına sahip olma konusundaki tekeli biter ve Sovyetler Birliği, dünya üzerinde atom bombasına sahip bir diğer ülke olarak gündeme oturur. Ayrıca: Kore Savaşında, kesin bir zafer kazanamayan Amerikan askeri güçleri: Sovyetler Birliğinin, dünya üzerinde yükselişe geçen askeri gücünün tedirginliğini yaşamaya başlar. Bu tedirginlik sonucu: Amerikan casus uçakları, Sovyetler Birliği toprakları üzerinde turlar atarak, Sovyet askeri güçlerinin ulaştıkları seviyeyi öğrenme ve Sovyet topraklarının ayrıntılı haritalarının çıkarılması ve hava fotoğraflarının çekilmesi gayreti içine girerler.

1 Mayıs 1960 tarihine gelindiğinde ise, Sovyetler Birliği toprakları üzerinde: bir Amerikan casus uçağı düşürülür. Aslında, casus uçaklarının faaliyetleri uzun zamandır bilinmesine rağmen, ilk kez, bir uçağın Sovyetler Birliği toprakları üzerinde düşürülmesi, olayın, dünyanın gözü önünde artık saklanamayacak boyutlara ulaştığının en büyük kanıtı olmuştur.

Ancak: bu kanıt; Sovyetler Birliğinin, çevresinde bulunan NATO ülkelerine, bu Amerikan casus uçaklarının faaliyetlerine izin verilmemesi konusundaki ısrarlı uyarılarına sebep olur. Bu uyarıları ilk alan ülkelerden biri ise, Sovyetler Birliğine en yakın ve toprakları üzerinde birçok Amerikan üssü bulunan Türkiye’dir.

Hatta: 5 Mayıs 1960 tarihinde, Sovyetler Birliği lideri: işi daha da ileri götürerek, herhangi bir saldırı sırasında, Sovyetler Birliğinin, Amerikan güdümlü füzelerine karşılık vereceği ve kendilerine karşı yapılacak saldırıda kullanılan üslerin, yok edileceğini söyler. Biraz önce söylediğim gibi, Sovyetler Birliği topraklarına en yakın konumda, Türkiye’deki Amerikan üsleri bulunmaktadır ve bu tehdit içeren bu sözler, doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Aynen, günümüzde İranlı askeri yetkilinin söylediği gibi.

Elbette, bu durum, ilk başta kabul edilmedi. Ancak: düşürülen uçağın sağ kurtulan pilotu; Sovyet askeri güçlerine verdiği bilgilerde: bağlı bulunduğu hava birliğinin, uzun bir süredir, Adana-İncirlik üssünde konuşlu bulunduklarını itiraf eder. Bunun üzerine: Amerika durumu kabullenir ve 25 Mayıs 1960 tarihinden sonra, bu casus uçaklarının faaliyetlerine son verilir. Ancak: bu olay sonucunda, Türkiye, topraklarındaki üslerin, ulusal güvenliği açısından ne ölçüde tehlike yarattığının farkına varmış olur.

Tüm bunlara rağmen, Amerika, 1959 yılında yapılan bir anlaşma sonucu, 1961 yılında, Türkiye’deki üslere, Jüpiter füzeleri yerleştirir. Ancak, elbette, bu füzeler ve ülke topraklarına yerleştirilmesi konusunda, Türk halkının herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Ancak: burada başka hassas bir konu daha var. Jupiter füzeleri: Amerika’nın daha teknolojik olan Polaris füzelerinden daha basit, zayıf ve saldırıya açık silahlardır. Özellikle, Amerikan Başkanı Kenedy, topraklarımız üzerine, Jupiter füzelerinin yerleştirilmemesi konusunda çabalarına karşılık, bizim ülkemiz siyasileri, Sovyet tehlikesine karşı, bu füzelerin yerleştirilmesini istemişlerdir. Halbuki: herhangi bir çatışma durumunda, Rusların, ilk hedefleri, bu füzelerin olduğu yerler yani ülkemiz topraklarıdır. Hatta, o dönemlerde, ülkemizi ziyaret eden bir kısım Amerikalı yetkiliyle yapılan toplantılar sırasında, ülkemize karşı olan Sovyet daha doğrusu “Komünist” tehlikesi sürekli gündemde tutularak, yeni yeni silahlar, daha fazla silahlar ve askeri güç istenilmiştir.

Derken, Ekim 1962 yılı gelir ve bu kez, bir kriz daha çıkar. Bu kere, olay mahalli, ülkemize bir hayli uzakta olmasına rağmen, sonuçları itibarıyla, ülkemizi doğrudan etkilemektedir. Belirttiğim tarihte, Sovyetler Birliği, müttefiki olan ve hemen Amerika’nın yanıbaşında bulunan Küba ülkesine, nükleer başlıklı füzeler yerleştirir. Çünkü: Küba’da bulunan “Castro” rejimine destek olunmak istenmektedir.

Bu durumda, iki süper güç arasında, yeniden büyük bir kriz doğar. Amerika: Küba topraklarındaki Sovyet füzelerinin, Sovyetler Birliği ise, Türkiye topraklarındaki Amerikan füzelerinin sökülmesini isterler. Bu istekler karşılıklı tavizler verilerek ortaya konur. Amerika: Sovyetler Birliği tarafından, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığına saygı gösterilmesini şart olarak öne sürer. Sovyetler Birliği tarafından ise, Amerika’nın, Küba toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına karışılmaması şartı ortaya sürülür.

Bunun üzerine, Amerika Başkanı Kenedy: Küba’daki füzelerin sökülmesi durumunda, Küba’nın toprak bütünlüğüne saygı duyulacağını söyler. Ancak: Türkiye’deki füzelerin, sökülmesi konusunda, kesin güvence vermekten imtina eder. Açıkça belirtilmeyen bazı hususlar, Amerika’da aynı dönemde başkanlık seçimi olması nedeniyle, kapalı kapılar ardında yürütülür ve 13 gün süren ve dünyayı bir nükleer savaşın eşiğinden döndüren kriz sona erdirilir.

İşte geçmişte yaşanan ve halk olarak pek de farkına varmadığımız krizler bunlardır. Aslında: söylediğim gibi, talep yalnızca dış güçlerden değil, ülkemiz siyasilerinden de gelmiştir. Konuyu, bu doğrultuda değerlendirmek gerektiğini unutmamak gerek. Önemli olan nedir? Bu ülke topraklarının korunmasında, kendi gücümüze güvenmek ve yabancı güçleri ülkemiz toprakları üzerinde, konuşlandırmamak değilmidir?

Aranan kelimeler:

28 Kasım 2011
bosluk

İl’diler, İlçe oldular

İl’diler, İlçe oldular

İç Anadolu bölgesinde, uçsuz-bucaksız kırların ortasında bulunan şehre “Kır şehri” anlamında, “Kırşehir” ismi verilmiştir. Günümüzde bile: bölgenin birçok yerinde, “Kır şehri” şehrin ismi olarak kullanılmaktadır. Hatta: yine bir söylentiye göre: “Anadoluyu talan eden Timur, bu bölgede kendisine karşı koyan halkı gördüğünde “kırın şehri” diye emir vermiş ve bu deyim daha sonraları, şehrin isminin “kır şehri” olarak kullanılmasına neden olmuştur.

Evet: Timur, yakın geçmişimizden yüzyıllar önce yaşamış olmasına rağmen, Anadolunun hemen ortasındaki bu güzel şehrimizin “kırılması” eksik olmamıştır.

1924 yılında, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra il olarak ilan edilen, Kırşehir; 20 Temmuz 1954 tarihinde yine kırılır, hatta “kır” lığı kalır, “şehir” liği yok edilir. Ama: bu kez, sebep aynı olmasına rağmen yani şehirde yaşayan halkın, güç dengelerine karşı koyması iken, sonuç da değişmez ve şehrin şehirliği elinden alınır, “kır” lığı bıkarılır.

Kendisine bağlı bulunan: Avanos, Çiçekdağı, Hacıbektaş, Mucur, Kaman gibi: bir gecede, Kırşehir de, bir ilçe haline gelir.

Nasıl olduğunun önemi yok. Ama; elbette niye olduğu önemli. Niye, 30 yıl boyunca, şehir olarak öne çıkan Kırşehir, bir gecede, ilçe olur. Çünkü: Kırşehir insanı; aynı dönemde, siyasetin en büyük kutuplarından, artı kutbu yani hükümet başını değil, eksi kutbu yani muhalefeti seçmiştir. Hani; yüzyıllar önce, Anadolu’daki en büyük güç olan Timur’a muhalefet yaptıkları gibi.

2 Mayıs 1954 tarihinde yapılacak seçimlerden hemen önce: Kırşehir’deki parti teşkilatları, büyük bir seçim faaliyetine girişirler. 5 Nisan 1954 tarihinde, Kırşehir’in pazarı olması nedeniyle, üç parti, arka arkaya şehirde mitingler yaparlar. İlk olarak CHP liler konuşur ve DP yi eleştirirler. Daha sonra: DP liler ve en son olarak CMP liler konuşurlar. Hatta: DP lideri ve Başbakan Menderes: kış ortasında, Ankara’dan kalkıp Kırşehir’e gelir ve şehirlilerin, son seçimlerde kendi partilerine karşı yaptıkları muhalefeti bitirmelerini ister.

Ancak: 2 Mayıs günü yapılan seçim sonucunda: Kırşehir’den seçime katılan 4 parti içinde, sadece CMP, tüm milletvekilliklerini (5 milletvekili) kazanır. Yani: Kırşehirliler, her türlü etkiye rağmen, oylarını CMP ye vermişlerdir.

Sonuç mu: 30 yıllık şehir, bir gecede, ilçe yapılır. Çiçekdağı, Kaman, Hacıbektaş, Mucur ve Avanos ilçeleri alınır ve çevredeki illere, ilçe olarak bağlanır. Kendisi ise: yine aynı anda ilçe iken il yapılan, Nevşehir ilinin bir ilçesi olur.

CUMHURİYET TARİHİMİZDE, DİĞER İLÇE YAPILAN İLLER:

1925 yılında: Şeyh Sait isyanlarından sonra, Bingöl ilinin merkezi olan “Genç” ilçesi, ilçe yapılmış ve günümüzdeki Bingöl iline bağlanmıştır.

1927 yılında: Ağrı isyanları sonucunda, “Doğubayazıt” ili, ilçe yapılmış ve kazası olan “Karaköse” yani “Ağrı” iline bağlanmıştır.

1937 yılında: Dersim hakkındaki kanun ile “Hozat” il merkezi ilçe yapılmış ve günümüzdeki “Tunceli” iline bağlanmıştır.

Aranan kelimeler:

6 Ekim 2011
bosluk

Kuleli Askeri Lisesi

Kuleli Askeri Lisesi

Kuleli Askeri Lisesi: İstanbul-Çengelköy ile Vaniköy arasında, İstanbul boğazının bir incisi olarak, yüzyıllardır varlığını sürdürmektedir. Okul hakkında: ayrıntılı bilgilere girmeden önce, isterseniz, tarihi süreç içinde: Kuleli Askeri Lisesinin değil de, buranın, yani binanın nasıl ve ne şekilde kullanıldığı, Kuleli Askeri Lisesinin buraya ne zaman yerleştiği konusunda, kısa bilgi vermek istiyorum.

 

TARİHİ GELİŞİMİ:

1453 yılında, Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul fethedildiğinde: bugün Kuleli Askeri Lisesinin bulunduğu yerde, bir koru içinde,  Bizanslılar tarafından yapılan ve kullanılan; bir de kulesi bulunan bir manastır bulunuyordu. Özellikle, bu kule: takip eden dönemlerdeki yapılarda da, sürekli olarak varolmuştur.

Yavuz Sultan Selim döneminde, bu manastır; yeniçeriler tarafından, kışla olarak kullanılmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise: buradaki bahçeye, daha önce bulunan kulenin yanında, 9 katlı ve her katı, havuzlarla süslenmiş bir kasır yaptırılır.

Sultan III.Ahmet döneminde, Bizans  döneminden kalan kule yıktırılır. 1744 yılında ise: Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın damadı Kaymak Mustafa Paşa tarafından: sahilde bir mescit yaptırılır.

1800’lü yıllara gelindiğinde: Sultan II.Mahmut tarafından: bugünkü okulun bulunduğu yerde, yeni bir kışla yaptırılır. Sultan Abdülmecit döneminde ise, bu kışla, bir yangın sonucu yok olur ve yerine, yenisi yaptırılır. 1843 yılındaki bu inşaat sırasında: yapının her iki yanına kuleler yaptırıldığı için; buraya “Kuleli Kışlası” denilmeye başlanır.

Kuleli Kışlasında: 1859 yılına gelindiğindeki en önemli faaliyet: Sultan Abdülmecit’in tahttan indirilmesine yönelik olarak yapılan hareket sonucunda, bunun faili Kafkasyalı Hüseyin Paşanın: burada, yani Kuleli Kışlada yargılanmasıdır.

1854 yılına gelindiğinde: bu kez, Kuleli Kışlası: Kırım Savaşına katılmak üzere, İstanbula gelen, Fransız ve İngiliz askerlerinin ikametine tahsis edilir. Aynı zamanda, hastane olarak da kullanılmaya başlanır. Kırım Savaşında yaralanarak, buraya, hastaneye getirilen İngiliz ve Fransız askerlerinden ölenler: kışlanın kuzeyindeki mezarlığa gömülürler. Bu nedenle: bu mezarlığa, İngiliz Mezarlığı denilmektedir.

1856 yılına gelindiğinde ise, Kuleli Kışlası, İngiliz askerleri tarafından boşaltılır. Ama, tam boşaltılma aşamasında kasıtlı olarak çıkarıldığı düşünülen bir yangın sonucu, tamamen harap olur. Yine aynı yıl: Kuleli kışlasının yeniden yapılması için: Ermeni mimar Garabed Amira Balyan görevlendirilir. Bir proje hazırlanır ve hazırlanan proje: Padişah Sultan Abdülhamit tarafından kabul edilince, inşaata başlanır. 1871 yılında: bu kez, buraya: ana duvarları kagir, iç duvarları ve bölümleri ahşap, iki katlı, bugünkü bina yapılır. Yalnız burada küçük bir ayrıntı var. Kuleli Kışlasının, her iki yanındaki kule: bu inşaat sırasında yapılır. Yani: bundan önceki dönemde, binada kule bulunmamaktadır.

1872 yılına gelindiğinde ise: Askeri Liseler olan: Kara Askeri Lisesi ve Deniz Askeri Lisesi: Kuleli Kışlasına taşınır ve kışlanın ismi: bu tarihten sonra, “Kuleli İdadisi” olarak anılmaya başlarnır.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarında, Kuleli İdadisi: yeniden hastaneye çevrilir ve burada eğitim sürdüren, Askeri Liseler başka yere taşınırlar. 1879 yılında, savaşın sona ermesiyle, bu iki askeri lise ve Askeri Tıbbiye, Kuleli kışlasına geri taşınırlar. Öğrenci mevcudunun artması üzerine; hemen okulun arkasındaki sırt üzerindeki okul hastanesi tahliye edilir ve burası, Askeri Tıbbiye eğitimine tahsis edilir. 1910 yılında ise, buradaki Askeri Tıbbiye, başka yere nakledilir.

1912-1913 Balkan Savaşlarında: Kulesi Kışlası, yeniden hastaneye çevrilir ve Askeri Lise öğrencileri, başka yere nakledilirler. 1913 yılında ise, öğrenciler, yeniden Kuleli Kışlasına geri dönerler.

1920 yılına gelindiğinde, İstanbul, İngilizler tarafından işgal edilince, Kuleli Kışlası, İngilizlerin isteği üzerine boşaltılır. Okul binası, İngilizler tarafından: yetim ve göçmenlere tahsis edilir. Özellikle: Ermeni yetimhanesi olarak kullanıldığı dönemde, buraya, Ermeni bayrağı çekilmesi, İstanbullular tarafından tepkilere neden olur.

1922 yılında ise, Büyük Taarruzu takiben, İngilizler, Kuleli Kışlasını boşaltarak Türk makamlarına devrederler.

1923 yılında, Askeri Lise öğrencileri, yeniden Kuleli kışlasında eğitime başlarlar. 1925 yılına gelindiğinde ise: okul “Kuleli Askeri Lisesi” adını alarak, öğrenime devam edilir.

II.Dünya Savaşında, Askeri Lisenin başka yere taşınması ile, bina: yeniden hastane olarak kullanılmaya başlanır. 1947 yılında ise: Askeri Lise öğrenimi, yeniden burada yürütülmeye başlanır. 1975-1976 eğitim-öğretim döneminde, kollej sistemine geçilen okuldaki eğitim, dört yıla çıkarılır. 2008 yılında alınan bir kararla: okuldaki eğitim, 5 yıla çıkarılmıştır.

Xxxxxxxxxxxxxxxxx

Evet: bugün ülkemizde, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı eğitim kurumlarından, 5 yıllık eğitim uygulaması yapılan ender yerlerden biridir. 5 yıllık eğitim derken, elbette burada eğitim süresinin uzatılmasının birçok anlamı var. Ama, bunlardan sanırım en başta geleni: öğrencilerin, daha önce olduğu gibi, hazırlık sınıfı okutularak, ingilizce dil seviyelerinin yükseltilmesidir.

Yani: sonuçta, bu okul: ülkemizin gururu, övünç kaynağı ve en büyük güvendiği kurumlarından biri olan: Türk Silahlı Kuvvetlerine, komuta kademesinde görev yapmak üzere, subay yetiştirmektedir. Bu yetiştirilen subayların: gerek bilimsel eğitim-öğretim ve gerekse fiziksel yönden; en yüksek düzeyde yetiştirilmeleri ve eğitilmeleri; bu ülkenin güvenliğinin en büyük teminatı olan Türk Silahlı Kuvvetleri için başlıca gerekliliktir.

Bunun bilincinde olan TSK, okuldaki eğitimin en üst düzeyde olması için; her türlü ARGE araştırmalarının yapılması ve öğrencilerin en iyi şekilde yetiştirilmeleri için her türlü tedbirlerin alınmasını sağlamaktadır.

Yoksa: bazı internet sitelerinde olduğu gibi: okul ile bağlantılı olan askeri kamplardaki yaşantıların; bir kısım zorluk içermesi, elbetteki, bir Türk subayının yetiştirilmesindeki “zor şartlara dayanıklılık ve zor şartlar altında görev yapabilme becerisi” yeteneğinin oluşturulması ve geliştirilmesi açısından şarttır.

ELbette gereklidir ama öğrencilerin çok zeki olmaları yeterli değildir, aynı zamanda, fiziki anlamda da yeterlilik gereklidir. Fiziki anlamdaki yeterlilik te; “eğitim-eğitim-eğitim” sonucu yaratılabilecek ve geliştirilebilecek olgulardır ki, gelecek yaşantısında komuta kademesinde görev yapacak öğrencilerin; kendilerini izleyen toplumun en önünde, her türlü fiziki şartlara uyum gösterme ve tahammül edebilmesi, akıl-zeka ile birlikte başlıca gerekliliktir. Öğrencilerin, askeri kamplarda, saatlerce ve hatta 6 saat, hatta 8 saat aralıksız nöbet tutmaları, uzun yürüyüşlerde, günlerce 1 matara su ile yetinmelerinin gerekliliği, ıssız adalarda, günlerce hayatı idame ettirme eğitimleri: asla bir işkence olarak isimlendirilmemeli, bunlar eğitimin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. İnanın: bu eğitimler, askeri kişilik dışında, öğrencilerin sivil hayatlarında da; zor şartlar altında, tahammül edebilme duygularını güçlendirmektedir.

Bunları söyledikten sonra: biraz da, okulun Cumhuriyet dönemi sonundaki durumundan söz etmek istiyorum. Bir zamanlar: öğrencisi olmaktan gurur duyduğum bu mekan; gerçekten, içinde yaşayana, ayrı bir bilinç veriyor. Çünkü: kendi çocuklarımı yetiştirirken yaşadığımız “ergenlik çağı” gibi olgular, burada geçerli değil. Okuldaki en büyük olgu: milletini seven, ülkesini seven, kahraman Türk ordusunda hizmet etmeyi düşleyen, bir subay olarak hazırlanmak ve yetiştirilmektir.

Öğrenciler bu olgular ile yetiştirilirken: elbette, İstanbul boğazının en güzel bölümünde olan, tarih ile içiçe geçmiş bu okulda yaşamaktan mutlu oluyorlar. Özellikle, bilinmesi gereken başlıca özellik: Kuleli Askeri Lisesindeki dersliklerin birçoğunda, pencere camlarının, boğaza bakan bölümlerinin buzlu cam olması. Yani, ders-eğitim sırasında derslikteki öğrenci ve öğretmenlerin, boğaz manzarasını izleme şansları yok. Boğazın güzellikleri: gerek öğrenciler ve gerekse görevliler için: yanlızca, ders boşluklarında, hemen binanın yanındaki bahçede yaşanan kısa anlarda geçerlidir. Bunun dışında: zaten okul binası, yapı itibarıyla, kibrit kutusu şeklinde olup, öğrencilerin yaşamının büyük bölümü: iç bahçe denilen ve çevresi, yapılarla çevrili bölümde geçmektedir.

Sonuç olarak: Kuleli Askeri Lisesinin, elbette, İstanbul boğazı gibi, İstanbul şehrinin en güzel yerlerinden birinde bulunması, fiziki olarak avantajdır. Eğitim: her yerde, her mekanda, her şartta verilebilir; ancak: inanılması gerekir ki, en büyük avantaj, bu tarihi yapının, orada eğitim gören öğrencilere kazandırdığı, tarihten gelen duygusal bir bağdır. Bu tür manevi ve duygusal bağların, toplumla bağlantısı kesilirse: geriye dönük kültürümüzden eser kalmaz.

Aranan kelimeler:

27 Ağustos 2011
bosluk

Üsküdar vapuru battı, ölü sayısı belirsiz

Üsküdar vapuru battı, ölü sayısı belirsiz

 

1950’li yıllar. İzmit körfezi çevresindeki: Gölcük, Kavaklı, Değirmendere, Halıdere, Ulaşlı, Ereğli ve Karamürsel yörelerinde, Lise yok. Buraların öğrencileri: Lise eğitimi için, İzmit il merkezine gidiyorlar ve en kolay ulaşım vasıtası olarak vapur kullanılımaktadır. Çünkü: İzmit körfezi, her ne kadar İstanbul boğazına benzese de, dar bir körfezdir. Yani: iki kıyısı birbirine yakındır.

Zamanla: İzmit merkezdeki Liselere giden öğrencilerin sayısının artması nedeniyle: Denizcilik İşletmesi tarafından buraya: daha büyük bir vapur gönderilmesi gündeme gelir. Bunun üzerine: 1927 yılında, Almanya’da Elbing gemi tezgahlarında yapılan, 33 metre uzunluğunda, 6.5 metre genişliğinde ve 344 yolcu kapasiteli, buhar makinalı, 31 yaşındaki Üsküdar vapuru, İstanbul’dan, buraya, yani İzmit körfezine gönderilir.

Üsküdar vapuru: İzmit körfezine gönderildikten kısa süre sonra: 1 Mart 1958 Cumartesigünü: her zaman olduğu gibi, İzmit-Gölcük arasındaki, saat: 12.30 tarifeli seferini yapmak üzere beklemektedir. O tarihlerde, Cumartesi günleri okullarda yarım günlük eğitim yapılmaktadır. Bu nedenle, her zaman olduğu gibi, okulları bitip evlerine gitmeyi düşleyen öğrenciler, yöredeki birliklerde askerlik yapan askerler ve diğer bir kısım yolcu: İzmit iskelesindeki, Üsküdar vapurunu doldururlar. Ancak: yolcu kapasitesi 344 olmasına rağmen, vapura: 400’den fazla yolcu alınmış ve ayrıca 12 mürettebat bulunmaktadır. Hatta: havanın parçalı bulutlu olması nedeniyle, daha fazla yolcu alınması engellenmiş ve vapura yetişemeyen öğrenciler, vapura binen ve bir anlamda ölüme giden arkadaşlarına, sitem ile bakarlar.

Saat: 12.27 olduğunda: bölgedeki fırtına şiddetlenir ve şiddetli rüzgar: iskelede bağlı gemiyi hızla iskeleye çarptırmaya ve bağlantıyı sağlayan halatlarını zorlamaya başlar. Bunun üzerine: Üsküdar vapurunun, 52 yaşındaki tecrübeli kaptanı; içi yolcu dolu olan geminin, iskelede bulunmasının daha tehlikeli olacağını ve denize açılması gerektiğini düşünerek, “hareket etmemesi yönündeki uyarılara aldırmadan”, tarifeli hareket saatinden, yanlızca 3 dakika önce, yani saat: 12.27’de denize açılır.

Derince açıklarına, SEKA Tesislerinin tam karşısına gelindiğinde: yani saat 12.35 civarında: rüzgar hızını iyice arttırmış ve dalgalar, şiddetle gemiye çarpmaktadır. Kaptan: geminin yönünü kıyıya çevirmek ve en yakın kıyıya ulaşmak için hamle yapar. Ancak, bu sırada, geminin ahşap olan kaptan köştü; dev dalgalar ve rüzgarın da etkisiyle yerinden kopar ve denize uçar. Bu sırada: kaptan köşkü: Mehmet kaptan ve yardımcısı Mustafa Deniz ile birlikte, yerinden kopar ve denize uçar.

Vapur kumandasız kalır. Makine dairesi ve vapurun ön bölümünde bulunan, ikinci mevki salonunun camları kırılır ve içeriye sular dolar. Vapur, saat: 12.47 olduğunda; yani hareketinden, yanlızca 20 dakika sonra, önce yan yatar ve sonra tümüyle batar.

Vapur battıktan hemen sonra, kaza haberi, Gölcük Donanma Komutanlığına ulaşır ve bölgeye, hemen 17 tane kurtarma teknesi ve bir denizaltı gönderilir. Ancak, kurtarma heyeti bölgeye ulaştığında, deniz üzerinde görülen, yanlızca yüzlerce yolcunun cesedidir. Hatta: 20 metrekarelik bir alanda, yüzlerce ceset bulunduğu anlatılır. Sivil teknelerin de katılımı ile yapılan kurtarma çalışmalarında, yanlızca 39 yolcu kurtarılır. Yolcuların kalan kısmı, ölmüştür.

Böylece: Gölcük ve çevresinden, yaşları 12 ile 20 arasında değişen: lise öğrencilerinin,  tamamına yakını, bu faciada hayatını kaybederler. Havanın ve deniz suyunun çok soğuk olması da, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının boğulma ile birlikte donarak ölmesine neden olmuştur.

Olayın ardından, Pazartesi günü: İzmit Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi bahçesinde yapılan yoklamada: öğrenciler arasındaki gerçek kayıplar ortaya çıkar. Arama çalışmaları: denizde ve karada, 2 boyunca devam ettirilir. Aileler, günlerce sahilde, bir umutla beklerler, ancak deniz aldığı bedenlerin büyük bölümünü geri vermez. Bu arada: kaza sonrasında kaptana ulaşılamayınca, kaptanın korktuğu ve vapuru kaçarak terk ettiği düşünülür. Ancak: yine olayın ardından, balıkçılardan birinin dip ağlarında, kaptanın cesedi çıkarılır ve kargaşa nedeniyle, gizlice, Gölcük-Örcük köyündeki mezarlığa defnedilir.

Üsküdar vapuru: denizde battığı yerden çıkarılır ve bu sırada: içindeki salonlarında yanlızca 16 ceset bulunur.

Sonuç olarak: Türk denizcilik tarihindeki en büyük deniz faciası olarak yaşanan olay; maalesef, genişliği çok dar olan İzmit körfezi gibi bir yerde; birbirine çok yakın iki kıyı arasında  yaşanmıştır.

Olayda hayatını kaybedenler hakkında, ne yazık ki, hiçbir zaman net bir rakam ortaya konulamamıştır.

Geminin kaptanı hakkında: “ fırtına sırasında, hareket etmemesi yönündeki uyarılara “ aldırış etmediği yönünde söylentiler ortaya atılmış ve kazanın insan hatasından kaynaklandığı öne sürülmüştür.

Yine, her türlü tedbirin, hazin bir olayın ardından alınması örneğinde olduğu gibi, bu trajik olayın ardından: Gölcük ilçesinde, Barbaros Hayrettin Lisesi hizmete açılmış ve yöre öğrencilerinin İzmit merkeze gidip-gelme sıkıntılarına son verilmiştir.

Aranan kelimeler:

25 Ağustos 2011
bosluk

Kim kime bağlansın

Kim kime bağlansın

 

1942 yılı. II.Dünya savaşı, dünyanın gündeminde en ön sırada yerini almıştır. Ancak: böyle büyük çaplı bir savaş çıkmadan önce, ülkelerin çoğu, taraf seçmişler ve buna göre hazırlıklar tüm hızıyla yapılmaktadır.

Bu arada: her ne kadar I.Dünya savaşından yenik çıksa da, ardından yaşanan kurtuluş mücadelesinde, büyük kahramanlık gösteren, Türk ulusu ve ordusu: herhangi bir taraf seçmemiştir. Çünkü: o sıcak günlerde, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü: yaşanabilecek  sıkıntıları sezinleyerek, ülkenin böyle büyük çaplı bir savaşa girmesine taraftar değildir.

Aynı dönemde: İsmet İnönü’nün bu savaş  karşıtı görüşünü eleştiren bir kısım asker kişi; “Hücum ordusu” adını verdikleri bir oluşum kurarak, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü karşıtı faaliyetlere girişirler. Bu asker kişilerin oluşturduğu gurubun başında ise: İstanbul-1.Ordu İkmal Şubesinde görev yapan Binbaşı A. bulunmaktadır.

Aynı dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, İsmet Paşa’nın geçmişten gelen bir otoritesi bulunmasına rağmen, yeni oluşturulan gurup; İsmet Paşa’nın özellikle II. Dünya Savaşına girilmemesi yönündeki görüşlerine karşı tutum oluşturmaktadırlar. Ordu içinde yandaşlarını arttırma çabasına girerler.  Özellikle, üst kademeli komuta heyetinden, dönemin 2. Ordu Komutanı F. ile yapılan görüşmelerde: “evet” veya “hayır” cevabı alamazlar ve bu durumu kendi leyhlerine değerlendirirler.

Binbaşı A.; 1944 yılında Yarbay olur ve Genelkurmay Başkanlığında Şube Müdürü olarak görev yapar. 1949 yılında Albay olur ve Genelkurmay Başkanlığında Seferberlik  Dairesi Başkanı olarak görevlendirilir.

Bu arada: yine aynı yıl, yani 1950 yılında : bir gün, Başbakanlığa bir Albay (kimliği meçhul) gelir. Dönemin Başbakanı ile görüşür. Bu özel görüşmede “Türk Silahlı Kuvvetlerinde, üst düzey bazı subayların, darbe hazırlığı içinde  bulunduklarını” söyler. Ama bu konuşmadan hiç kimsenin haberi olmaz. (Bu konuşma, yanlızca bir söylenti olarak gündeme oturur.)

Bunun üzerine, dönemin Başbakanı tarafından: yapılacağı konusunda dedikodular olan darbenin önlenmesi için çeşitli girişimlerde bulunulur.

O dönemde, Milli Savunma Bakanlığına bağlı bulunan Genelkurmay Başkanlığının üstüne; Milli Savunma Bakanı olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinden aceleyle emekliye ayrılan ve Sivas milletvekili yapılan; Emekli Albay A. getirilir. Yani: Emekli Albay A.: bir süre önce, Seferberlik  Dairesi Başkanı olarak görev yaptığı Genelkurmay Başkanlığının, 2 yıl gibi  kısa bir zaman sonra; 1952 yılında, bir anlamda başına geçmiş olur. Yani, kısa bir süre öncesine kadar, kim olduğu çok önemli olmayan ve herhangi bir  siyasi geçmişi olmayan bir Emekli Albay, bir zamanlar kendisine komuta eden kişilerin, başına geçer.

Emekli olan bir diğer isim, Korgeneral F. dir. 2.Ordu komutanlığından emekliye ayrılan F.: Kurtuluş Savaşında, komuta ettiği Tümen ile, Yunan ordusunun kaçış yolunu kesmiş ve Yunan Başkomutanı Trikopis’i esir almıştır. Ayrıca “Türk Kurtuluş Savaşı” isimli kitabı ile, bu muhteşem tarihimize ışık tutmuştur. Bir zamanlar,  darbecilere olumlu-olumsuz cevap vermeyen bu kişi; emekliye ayrıldıktan sonra, Bolu milletvekili seçilir ve daha sonra; 7 ay kalacağı Bayındırlık Bakanlığına getirilir.

Böylece: dönemde, daha önce benzeri olmayan bir şekilde, iki emekli asker kişi: dönemin siyasi otoritesi tarafından önce milletvekili ve daha sonra bakanlık koltuklarına oturtulurlar. Elbette, akla hemen neden sorusu geliyor?

O dönemde, dönemi bilenler hatırlayacaklardır; dönemin en büyük siyasi kutupları: Cumhurbaşkanı stasüsünde, bir kutbu temsil eden İsmet İnönü ve diğer kutbu temsil eden Başbakan Adnan Merderes. Her iki tarafta, kendisi yönünde, başkalarının attıkları adımları, elbette görüp, takdir etme gereği hissediyorlardı.

Evet: Emekli Albay A.: Milli Savunma Bakanı olur. Emekli Korgeneral F. ise, Bayındırlık Bakanı yapılır. F.’in siyasi hayatı pek uzun sürmez. Ancak: A.: görüşleriyle, dönemin siyasi otoritesinin ilgisini çeker.

A.: Fransa’da St.Cyr Akademisinde öğrenim görmüştür. Bunun sonucunda: Türkiyede’ki Askeri Akademilerde, Prusya ekolü yerine, Amerikan tarzı eğitimin yaygınlaştırılmasının gerektiğini söyler ve eğitim sistemini değşitirir. Bu eğitim sistemi sonucunda: daha bilgili ve daha özgür tavırları benimseyen bir askeri kuşak ortaya çıkmaya başlar. Ancak: eski kuşak komuta kademesi: hala, istedikleri kişileri,  dilediklere yere tayin ettirmekte ve yurt  dışına göreve göndermektedirler.  Askeri kesim içinde ortaya çıkan bu ikilemin, ortak sıkıntısı ise, maaşlarının düşük olmasıdır. Terfi sisteminin yetenekten ayrılıp, kıdeme göre yapılması da beğenilmez. Bunların dışında da, birçok konuda, eski ve yeni kuşak arasında fikir çatışmaları çıkar.

Bu arada: Milli Savunma Bakanı Emekli Albay A.: Türk Silahlı Kuvvetleri; İsmet Paşacı tavır sergileyen üst düzey komuta heyetinin tümüyle değiştirilmesinden yanadır. Çünkü: Milli Savunma Bakanı olarak, uzun süre birarada yaşadığı ve çalıştığı, birçok general, artık kendi tahakkümü altındadır. Bir proje hazırlar. Projenin ismi “Orduda Reform” Reformdan öte, üst düzey komuta kademesinin tamamen değiştirilmesi. Hükümet, bu projeyi kabul eder. Hatta, siyasi otorite tarafından, projeye, Sultan III. Selimden esinlenerek “İkinci Nizam-ı Cedid” ismi verilir. Ama, sözde aynı olan proje, özde farklıdır. Çünkü: o dönemdeki projenin temel amacı, Türk Silahlı Kuvvetlerinde modernleşme değil, üst düzey komuta kademesinde değişiklik yapmaktır.

Elbette: bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde hat safhada huzursuzluk çıkmasına neden olur. Ayrıca, siyasi otorite içinde de, farklı sesler çıkmaya başlar. En güvendikleri isim olan ve bakan yapılan Fahri Belen, 7 aylık sürenin ardında, Bakanlıktan istifa eder. Hatta: proje hakkında, asker arkadaşlarına bilgi sızdırır. Bu arada: üst düzey komutanların, Çankaya köşkünde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile sık sık biraraya geldiklerinin duyulması; dönemin İsmet İnönü karşıtı siyasi otoritesini iyice hareketlendirir.

Gerilen ortam: projenin uygulanmasını engeller. Ama, yine de, Emekli Albay A.’nın “Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki generalleri ve komuta kademelerini hiçe sayan tutumu” askerler ve sivil otorite arasında gerilimin artmasına neden olur. 

6 Haziran 1950 tarihine gelindiğinde ise: Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, büyük bir tasfiye hareketi başlar. Ordunun üst düzey kademelerinde, başta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nafiz Gürman olmak üzere, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Ali Ülgen ve Jandarma Genel Komutanı Korgeneral Nuri Beköz, Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İzzet Aksalur, 1-2-3 Ordu komutanları yani toplam 15 üst düzey general ve 150 Albay, bir anda emekliye sevk edilirler. Ayrıca: Yüksek Askari Şüra üyeleri: Orgeneral Kazım Orbay ve Orgeneral Salih Omurtak gibi komutanlar da emekli edilirler.

Bu arada, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki komutanlıklar, özellikle Tümgeneral rütbesindeki generaller tarafından yönetilmesi gereken Tümen komutanlıkları, hiç olmayacak şekilde, Cemal Tural, Kami Akman, Cavit Çevik gibi Albaylara teslim edilir. Orgeneral Kurtçebe Noyan: Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilir.

Gazeteler: Emekli Albay Kurtbek’in: Enver Paşa’ya benzediğini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini topyekün değiştireceğini yazarlar. Bunun üzerine, Kurtbek, bakanlıktan istifaya zorlanır.

Derken: dönemin siyasi otoritesi, aldığı bir kararla: tüm bu olaylar yaşanırken, 1950 yılının sıcak günlerinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinden Tugay seviyesinde bir birliği: Kore’ye gönderirler. Tugay seviyesinde diye özellikle yazdım. Tugay seviyesinde demek, yaklaşık 700-750 kişilik bir askeri birliktir. Amaç: NATO denilen askeri birliğe girmek üzere müracaat ettiğimizde, bu birlik içinde etkin rol oynayan Amerika, o dönemde müracaat eden Türkiye ve Yunanistan’dan, NATO güçlerinin savaşa girdiği, Kore’ye asker göndermesini isterler. Ancak: bu isteğe Türkiye 750 kişilik bir askeri güç ile cevap verir ve bu gücün devam eden yıllardaki ardılları ile birlikte, büyük bir bölümü şehit olur veya yaralanır. Yunanistan ise, bu isteğe: yanlızca bir takım (yani 20-30) kişilik bir askeri güç göndererek cevap verir. Sonuç mu, Türk askeri birliğinden verilen birçok şehit ve yaralı, Yunanistan askeri birliğinden şehit ve yaralı yok ve en ilginç sonuç: her iki ülke de, NATO’ya alınırlar. Evet, sonuç aynı, ama bedelleri farklı.

Evet, Türk Siyasi Tarihinde: Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve aralarındaki bağlantı hakkında yaşanmış bu hikaye umarım ilginizi çekmiştir.

Bakarsınız, bir gün: bir müze müdürü, Kültür ve Turizm Bakanı olabilir ve Bakanlıkta yıllarca kendisinin üstü konumunda bulunan bürokratlarla gayet uyumlu çalışır veya bir lise müdürü niye Milli Eğitim Bakanı olmasın? Baksanıza, bir zamanlar, bir subay, yıllarca kendisine komuta etmiş, komutanlık yapmış insanların, bir anda üstü konumuna çıkıveriyor.

Aranan kelimeler:

23 Ağustos 2011
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti