Ekonomik kriz

Ekonomik kriz

Geçenlerde Amerikaya gittim ve iki ay kaldım. Amerikanın en büyük özelliği: orada yaşayan insanların, “taksit” kelimesini tanımıyor olmaları. Yani, bir Amerikalı, taksit nedir bilmez, herhangi bir alışveriş yaptığında, karşılığına ya nakit ya da kredi kartı ile tek çekim olarak öder. Çok ilgimi çekmişti, taksit nedir bilmiyorlar.

Ülkede, ekonomik sıkıntılar başlayınca, yani insanların ekonomik şartları gerilemeye ve gelirleri düşmeye başlayınca, elbette ilk yaptıkları: harcamalarını kısmak olmuş. Yani, taksit nedir bilmeyen Amerikalı, gelirlerinde düşme olunca, ilk olarak yaptığı harcamaları kısmış ve hatta zorunlu harcamaları dışında, hiçbir harcama yapmamaya başlamış. Taksit kelimesini tanımayan Amerikalı, cebinde para varsa harcamış, yoksa harcamamış ve tüketime dayalı ekonomik sistem krize girmiş.

Peki, bizim ülkemizdeki durum. Hani, ekonomik kriz büyük ülke Amerikayı etkiledi de niye bizi etkilemedi, bizim sistemimiz çok mu güçlü. Buyrun, benim bakış açımdan, ekonomik krizin bizim ülkemizden teyet geçmesinin sebebi:

Bizim ülkede, kredi kartı ile taksit çılgınlığı, tüketim alışkanlıklarını öyle boyutlara getirdi ki, inanılmaz. Yani, bizim insanımız, cebinde para olmadan para harcamaya, yani kredi kartı ile, gelirlerinin çok üstünde borçlanmaya alıştı ki, bu durum bizim ülkemizdeki tüketimi ne durdurdu ne de yavaşlattı. Kriz filan dinlemeden, bizler harcamaya ve tüketmeye devam ettik. Niye?

Amerikalı cebinde para varsa harcar ve gelecekteki gelirlerini taksitle borçlanarak asla ipotek altına almaz. Biz ise, öyle bir taksit çılgınlığına girdik ki, aylarca ve hatta, yıllarca taksitle borçlanarak, gelecekteki gelirlerimizi ipotek altına alarak tüketmeye, devam ettik ve ediyoruz.

Ülkemizde, cebinde birden fazla kredi kartı olmayan varmı? Peki, bu kredi kartlarının borçlarını düşündüğümüzde, aylarca ileriye dönük olarak, gelecek olan gelirlerimizin ipotek altında olduğunu hiç düşündük mü? Elbette, küçük bir gurup, kredi kartını bilinçli kullanıyor olabilir, ancak büyük bir gurubun, cebinde birçok kredi kartının bulunduğu, kredi kartlarının borçlarını yenilerini çıkartarak ödemeye çalıştığını ve hatta, ay başlarında cebimize girmeyen aylık gelirlerimizin, bankalar arasında transfer edildiği kesin.

Bu durum kişisel bazda. Durumun ülke bazındaki açıklaması ise: son günlerin moda tabiri ile “cari açık”. Yani: kişisel bazda, 1000 TL. kazanırken, 1400 TL. harcayan ve 400 TL. yani harcadığı ama kazanmadığı 400 TL. yi, borç alarak kapatmaya çalışan insanlar. Buna, kişisel bazda cari açık deniliyor. Bunu ülke bazında düşünebilirsiniz. Aylarca olacak olan cari açık yani açığı borçla kapatma durumu nereye kadar?

Son bir söz. Unutmamak gerekir ki, bir zamanlar, ileri ülkeler, ürettiklerini satabilmek, yeni pazarlar bulabilmek için, savaşlar yapmışlar, hatta dünya savaşları çıkmış. Günümüzde, savaş filan yok, çünkü savaş, her iki taraftan da kayıplara neden oluyor. Günümüzde, ülkeler ürettikleri malları satabilmek ve fabrikalarının çalışmasını devam ettirebilmek için çok daha modern teknikler kullanıyorlar. İşte, yakın geçmişte yaşadığımız ve yeniden yaşayabileceğimiz düşünülen “ekonomik kriz” bu.

Lütfen, cebimizdeki para kadar harcayalım. Reklam denilen ve olayın en büyük tetikleyicisi hadisenin etkisinde kalmayarak: yanlızca gelirimiz kadar harcayalım, gelirimiz dışında, tüketim alışkanlıklarından vazgeçelim. Bu bir “sigara” alışkanlığı gibi, hani nasıl “sigara sonunda öldürür” deniliyorsa, unutmayın ki “bilinçsiz tüketim” in sonucu da, çaresizlik.

Aranan kelimeler:

27 Temmuz 2011
bosluk

Takvim, Hicri-Rumi

Takvim, Hicri-Rumi


Anlaşılır gibi değil, geçen gün karşılaştım, Miladi takvim, Rumi takvim vs. Nedir bu takvim durumu? Miladi, Hicri, Rumi derken, bunlar nedir, ne zaman başlar? Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından, 1 Mart 1926 tarihinde milli devrimler bünyesinde kabul edilen Miladi Takvim ve diğerleri, buyrun aşağıda bu takvimlerle ilgili sizlere güzel ve fazla uzun olmayan bir yazı.
En basit anlatımlar ile, takvimler:

HİCRİ TAKVİM:

Hz. Ömer tarafından: Hicretin 17’nci yılında, (639) takvim konusunda bir çalışma yaptırılır. Çünkü, o dönemde, İslam dünyasında, her önemli olay, bir tarih başlangıcı olarak kabul ediliyordu. Örneğin: en son olarak “fil vakası” yeni bir takvim dönemi başlangıcı olarak kabul edilmişti. Ancak, bu tür bir uygulama, birçok yeni dönemin oluşmasına ve sonuçta, karışıklıklara neden oluyordu.

Sonunda: yeni bir takvim sistemi belirlendi. Bu sistemde: takvimin başlangıcı olarak ise: Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine şehrine hicreti kabul edilir. Ama: yine de, tek bir takvim uygulaması kabul edilemez ve iki tür hicri takvim belirlenir; Hicri Şemsi Takvim ve Hicri Kameri Takvim. Bu takvimlere: İslami takvim, Müslüman takvimi denilir.

HİCRİ ŞEMSİ TAKVİM:
Hz.Muhammed’in Kabe’ye geliş günü: 20 Eylül 622 tarihi, takvim yılının başlangıcı olarak kabul edilir.
“Şems” kelimesi: Arapçada, “Güneş” anlamına gelmektedir. Zaten, buna istinaden, bu takvimin: gün-ay-yıllarının hesaplanmasında ise: dünyanın, güneş çevresindeki dolaşımı esas alınır. Yani, bir anlamda, dünyanın güneş çevresinde dolaşımını esas alan “Miladi Takvim” ile benzerlik gösterir. Aralarındaki tek fark: “Başlangıç tarihleri” dir. Dünyanın güneş çevresinde bir kez dolaşımı, 1 yıl olarak kabul edilir. 1 yılın, 365 günden oluştuğu değerlendirilir.

HİCRİ KAMERİ TAKVİM:
Hicretin 17’nci yılı, Hicri Kameri takvimin, 1’nci yılı olarak kabul edilir ve takvim uygulaması başlatılır. Yani: takvimin başlangıç tarihi: 16 Temmuz 639 tarihidir.

Muharrem ayı ise, yine Hicri Kameri takvimin başlangıcı olarak kabul edilir.

Ancak, bu takvimde: gün-ay ve yıllar: dünyanın uydusu olan “Ay”ın, dünya çevresinde dolaşımı esas alınarak belirlenir. Zaten: “Kamer” kelimesinin anlamı “Ay” demektir.

Ay; dünya çevresinde 12 kez dönünce: 1 kameri yıl olmuş sayılır. Bu 1 kameri yıl: 354 gündür. Ancak, bu gün belirlemesinde: çok hassas bir durum ortaya çıkar.

Her yıl: Miladi takvim ve Hicri Kameri Takvim arasında, 11 günlük bir fark oluşur. Çünkü: Miladi takvimde, 365 gün varken, burada 354 gün, yani 11 gün daha kısadır. Bunun sonucunda, her yıl, bir önceki yıldan 11 gün önce sona erer. Tarihler, 11 gün öne kayar. Her 33 yılda bir ise; Miladi takvim ile Hicri Takvim arasında, 1 yıllık bir kayma olur.

Takvimde bulunan 12 ay ( yani Ay’ın dünya çevresinde her turu, 1 ay fark edilir) : Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhice olarak isimlendirilir.

HİCRİ YILI-MİLADİ YILA DÖNÜŞTÜRME:
Hicri yıl, 33 e böl ve çıkan sayıyı, hicri yıldan çıkar.
Çıkan sayıyı, 622 rakamı ile topla. Bu sonuç, Miladi yılı verir.

MİLADİ YIL-HİCRİ YILA DÖNÜŞTÜRME:
Miladi yıldan, 621 rakamını çıkar.
Bu sayıyı 33 e böl.
Çıkan sayıyı, ilk yani 621 e bölünen sayı ile topla.

RUMİ TAKVİM:
Karma bir takvim sistemidir.
Miladi 1840 ve Hicri 1256 yılı öncesinde: Hicreti, başlangıç kabul eder ve ay’ın dünya çevresinde dolaşımını ve 354 günlük bir yılı kabul eder.
Ancak, Miladi 1840 ve Hicri 1256 yılından sonra ise: dünyanın güneş çevresinde dolaşımını ve 365 gülük bir yılı kabul eder. Mart ayı ile başlar.
Dünyanın güneş çevresinde, bir kez dolaşımı, 1 yıl olarak kabul edilir. Bir yıllık süre, 365 günden oluşmaktadır.

SORUN:

Özellikle, büyük coğrafi alanlara yayılmış ülkelerde; ay takviminin kullanılması, birçok sıkıntılar yaratmaktadır.

Örneğin: bir çiftçi; tarlasındaki ekim işlerini, 9-10 yıl önce, “Şaban” ayında yaparken, şimdi “Sefer” ayında yapıyor. Niye: çünkü, her yıl, toplam gün sayısı 11 gün azalıyor ve 10 yıllık sürede, çiftçi, tarihe göre ekim yapacaksa, 33 gün önce, yani 1 ay önce ekim yapmak zorunda kalacaktır.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Doğum günlerimizi, bazen yaz aylarında, bazen ilkbahar aylarında, hatta kış aylarında kutlamamız gerekecektir. Çünkü: Hicri takvim ile, mevsimler arasında bir uyum söz konusu değil. Çünkü, her yıl, 11 gün önce bitiyor ve bir sonraki yıl, 11 gün öne geliyor.
Bir örnek daha: Miladi takvime göre, 15-20 Eylül tarihlerindeki “Kırkikindi Fırtınası”, her yıl aynı tarihlerde tekrarlanır. Ama, Hicri takvime bakarsanız, bu fırtınanın, her yıl 15-20 Eylül tarihlerinde tekrarlanmadığı, her yıl 11 gün öne gelerek, değişik tarihlerde ve hatta aylarda tekrarlandığı görülebilir. Bu durumda; coğrafi şartları belirlemek, coğrafi şartları takip etmek, coğrafi şartlara göre hayat şartlarını düzenlemek mümkün olmuyor.
Son bir örnek, aslında bu hepimiz tarafından bilinen bir örnek: her yıl, oruç ibadetimiz, bir önceki yıldan 11 gün önce başlamaktadır. Bunun sonucunda: özellikle, bizim gibi büyük ülkelerde yaşayan Müslümanlar için, yaz aylarında, 40 dereceye varan sıcaklıklarda, oruç tutmak zorunluluğu ortaya çıktı.

SONUÇ:
Evet: Ay’ın, dünya çevresinde dönmesi, dünya üzerinde pek fazla bir etki yaratmaz. Ortaya çıkan etkiler, sadece psikolojiktir ve bir de denizlerdeki gel-git hadisesidir. Halbuki, Güneşin dünya üzerindeki etkileri çok fazla ve anlamlıdır. Bu etkilerin başlıcası: hava sıcaklıklarında değişimleri ve mevsimleri yaratır. Ancak: bu söylediklerim, elbette, Hicri Takvimin tasarlandığı Arap Yarımadasında etkin değildi. Çünkü, orada mevsim farklılıkları yoktu ve mevsimlerin farklılıkları diye bir kavram bilinmiyordu. Bu nedenle; Arap Yarımadası ve çevresinde, Hicri takvimin uygulanması sakınca yaratmıyordu. Ama günümüzde, dünya büyümüş ve bu büyük dünyanın birçok yerinde, Müslümanlar yaşamaktadırlar. Bu Müslümanlar; Arap Yarımadasında, oranın şartlarına göre yaratılmış Hicri Takvim şartlarına ne ölçüde uyum gösterebilmektedirler?

Sonuçta, Mustafa Kemal Atatürk: Türk milleti için, Batı medeniyetini örnek ve hedef gösterdiğinden, Batı medeniyeti tarafından uygulanan takvimin kullanılması için, 1 Mart 1926 tarihinde, Hicri Takvim uygulamasını kaldırmış ve ülkemizde “Miladi Takvim” in uygulanmasını sağlamıştır. Hicri takvim, ülkemizde, sadece dini günlerin belirlenmesinde kullanılmaktadır.

Hicri Takvim, bugün, dünya ülkelerinden: İran, Pakistan, Afganistan, S.Arabistan ve diğer İslam ülkelerinde kullanılmaktadır.

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2011
bosluk

Kıbrıs, Katliamlar, Küçükkaymaklı, Geçitkale

Kıbrıs, Katliamlar, Küçükkaymaklı, Geçitkale


KÜÇÜK KAYMAKLI

Tarih: Aralık 1963.
Yer: Kıbrıs adasının tam merkezindeki Lefkoşa şehrinin, Küçük Kaymaklı kasabası.
Kasabada: önemli bir Türk yerleşimci sayısı var.
23 Aralık 1963 tarihinde, Küçük Kaymaklı kasabasının, dış dünya ile bağlantısı tamamen kesilir. Çünkü: kasaba, Rum çeteciler tarafından kuşatılmıştır. Ancak, kuşatmadan önce, mücahit Türkler, adanın diğer bölgelerindeki savunmasız soydaşları korumak üzere, birkaç parça halinde, adaya dağılırlar.

Geride, yani Küçük Kaymaklı kasabasında ise, sadece 500 kadar yaşlı-kadın ve çocuk kalır. Rum çeteleri kasaba içine girdiğinde, bölgeyi terk eden kasaba halkı, her türlü ısrarlarına rağmen, yatalak oğlunu terk etmek istemeyen İmam Hüseyin İğneci’yi beraberlerinde götüremezler.

Ancak, 80 yaşındaki imam Hüseyin İğneci, eşi ve yatalak 18 yaşındaki oğlu, Rumlar tarafından vahşice öldürülerek, şehit edilirler. Camide, duasını ederek evine dönen ve yatağında öldürülen bir imam.

Özellikle: gözleri görmeyen oğlun, yatakta öldürülmesi, vahşetin en büyük belgesi olarak tarihe yazılmış, ama kimlerin tarihine, sanki tarih sırf bizimmiş gibi, tarih anonim dir ve her ülke, bundan kendi istediği gibi sonuç çıkaramaz. Yani: Hüseyin İğnecinin, gözleri görmeyen oğlunu, yatağında öldüren zihniyeti, tarih yazanlar asla değiştiremez.

xxxxxxxxxxxxxxxxxx

GEÇİTKALE:

Tarih: 15 Kasım 1967.
Yunan-Rum askeri güçleri komutanı General Grivas: Geçitkale-Boğaziçi köylerinin bulunduğu bölgeye, büyük bir saldırı gerçekleştirir.
Karşılarında; küçük bir Türk birliği bulunan, vahşiler; topçu birliği, hafif zırhlı araç birliği, mekanize birlik ile birlikte saldırıya geçerler. Yani: her iki güç arasındaki dengesizlik, üst boyutlardadır.

Tüm bunlar bir yana. Yani, sonuçta, burada her ne kadar dengesiz güçlerin çatışması söz konusu olsa da; Geçitkale’de yaşanan bir olay, vahşi Rum çetecilerinin zihniyetlerini ortaya koyması açısından öne çıkmaktadır.

Geçitkale bölgesinde yaşayan Mehmet Emin ve eşi, 80’li yaşlardadırlar. Ancak, bu iki kahraman kişi; evlerini terk etmezler. Evlerinin kapısına gelen ve kapıyı kırarak içeri girmeye çalışan Yunanlı subay ve yanındakilere karşı koyarlar ve bu karşı koyma; vurularak öldürülme ve işte burası en önemlisi, üzerlerine gaz dökülerek yakılma ile sonuçlanır. Üzerlerine gaz dökülerek yakılan bu iki ihtiyar insanın kömür haline gelmiş cesedi, sonradan bölgeye gelenler tarafından bulunur. Elleri ve ayakları tamamen yanmış, vücutları büzülmüş, küçülmüş ve adeta kömür olmuş iki insan.

Adada, bu tür vahşetleri önleyen Türk ordusu işgalci, ama küçücük bir kasabayı, kat ve kat üstün kuvvetlerle basan ve insanları öldüren ve öldürdükten sonra cesetlerini yakanların tanıımını ben yapamıyorum?

Evet, bunları okuduktan sonra, siz okuyucular karar vermelisiniz “Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’ta işgalcimi, kurtarıcımı?” Özellikle, adada yaşayan soydaşlarımızın vereceği karar çok önemli, yoksa, ne Rumlar, ne Yunanlılar, ne Almanlar, bu konuda onların verecekleri kararlar ne kadar sağlıklı olabilir?

Aranan kelimeler:

23 Ocak 2011
bosluk

Kıbrıs, Katliamlar, Cengiz Topel

Kıbrıs, Katliamlar, Cengiz Topel


Evet, Kıbrıs katliamlarına devam ediyoruz. Günümüzde, gerek ülkemizde, gerek dış ülkelerde ve gerekse Kıbrıs’ta yaşayan Türkler tarafından; önce hatırlanması ve sonra da asla unutulmaması dileğiyle……

Cengiz Topel: 1934 yılında İzmit’te doğmuştur. 1955 yılında Kara Harp Okulunu bitiren Topel: Kanada’da uçuş eğitimi gördükten sonra, 1957 yılında, Pilot olarak Türk Hava Kuvvetlerinde göreve başlar.

1964 yılında: Kıbrıs’ta yaşanan kriz ve Kıbrıslı Türklere: Rumlar tarafından yapılan vahşice saldırılar üzerine; Anavatan Türkiye, olaylara müdahale etme gereği duyar.

8 Ağustos 1964 tarihinde: Eskişehir’den, F-100 savaş uçakları, dört kol halinde, uyarı uçuşu yapmaları için, Kıbrıs üzerine gönderilirler. Kollarda bulunan uçaklarda, makineli toplar yüklüdür. Bu uçakların görevi: uyarı uçuşu ve gözle temas sağlanan Rum ve Yunan hedeflerine, makineli toplar ile saldırı yapılmasıdır.

Uçaklar: saat: 19.30 da hareket ederler ve 40 dakika sonra, saat: 20.15 de; Kıbrıs-Erenköy üzerinde olurlar. Rum hücumbotlarının bölgeden ayrılması nedeniyle, Rum mevzilerine makineli top saldırısı yapılarak geri dönülür.

Bu arada: Rum hücumbotlarının Erenköy ve Gemikonağı Liman bölgeleri civarında bulunduğu bildirilir. Bu hücumbotlar, Erenköy’ü top ateşine tutuyor ve burada yaşayan Türkler için büyük tehdit oluşturuyorlardı. Karadan Rum çetecilerinin ve bunların arasına karışmış Yunan subaylarının saldırılarına maruz kalan Türkler, özellikle Erenköy bölgesinde, arkalarını denize vererek savunma hattı oluşturmuşlar, ancak denizden de hücumbotlar ile top atışına maruz kalınca, iyice bunalmışlardı.

Bunun üzerine, 8 Ağustos günü, yine 2 adet F-100 uçağından oluşan bir keşif kolu hazırlanır ve bu keşif kolundaki uçakların belirledikleri, hücumbot mevzilerine, arkadan kalkan uçaklar tarafından (bunlardan birinin pilotu Cengiz Topel) yoğun top ateşi saldırıları düzenlenir.

Ancak, bu toplu uçuş sırasında: Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağı, Rum uçaksavarları tarafından vurulur ve uçağı düşer, kendisi paraşütle atlar. (Daha sonraki tarihte yapılan bir itiraf sonucu, Rum hücumbotu değil, Yunanistan tarafından gizlice bölgeye gönderilen Faethon isimli bir savaş gemisinden açılan ateş sonucu, Cengiz Topel’in uçağının vurulduğu öğrenilir.)

Paraşütle atlayan Cengiz Topel: Peristeronori isimli bir Rum köyü yakınlarında; asfalt bir yola iner. Yere indiğinde: bölgede bulunan mücahitler tarafından: üzerinde bulunan bir kısım harita ve belgeyi yaktığı ve bihahare Lefke yönünde, koşarak ilerlediği görülür. Ancak: arkasından ilerleyen jeep içindeki Rumlar tarafından, esir alınır.

Evet, Pilot yüzbaşı Cengiz Topel; yakalandıktan sonra, hakkındaki gelişmelerle ilgili sağlıklı bilgi alınamaz. Ama; elbette “Uluslar arası Savaş Hukuku” kurallarına göre, gerek kendisi, gerekse kendisini yakalayanlar, haklarının bulunduğunu bilmektedirler. Hatta ve hatta, bu hakların en başında “İşkence görmemek” hakkının olduğunu kim bilmez?

Tabii, hak-hukuk gibi kavramlar, bu kavramları bilen ve anlayanlar için geçerli. Kumlu katliamında, 6 aylık bebeği silahları ile tarayan zihniyet, burada da, elbette Pilot Yüzbaşı yakaladıklarında, işkence yapmaktan geri kalmaz. Cengiz Topel; Güzelyurt Rum Manastırına götürülür. Bu dini yapı, yani “Tanrı”ya inanış, yakarış, günahların bağışlanması için oluşturulmuş bu dini yapının bir kısmı, o sırada “işkence odası” na dönüştürülmüştür. Cengiz Topel, burada uzun süre işkence altında tutulur ve bilgi vermesi ve Türkiye aleyhine radyodan konuşması için zorlanır. Ama, elbette bunda başarılı olamazlar. Ancak, bu yoğun fiziksel ve psikolojik baskı sonucu, Cengiz Topel, vefat eder.

Evet, 12 Ağustos 1964 tarihinde, yapılan yoğun baskılar ve ısrarlar üzerine, geri alınan cenaze incelendiğinde, hastanede öldüğü söylense de, yoğun işkence izleri ( kırık bir ayak, kırık çene gibi) görülmüştür. Yüzyıllardır bastırılmış bir kin ve nefretin, savunmasız ve yaralı bir insan veya ölmüş bir insanın cesedi üzerinde yarattığı sonuçlar, gerçekten tüm insanlığın yüreğini burkmuştur.

Tabii, burada elbette: insanın ilk aklına gelen “Uluslar arası Savaş Hukuku” şartları. Ama, karşınızdaki insanın bunlara saygılı olabilmesi için, elbette bazı vasıflarının bulunması şart. İçlerindeki kin ve nefret; nasıl 1915 yılında ve devamında ortaya konulmuş ise, işte 1964 yılında yine ortaya çıkmıştı.

Aranan kelimeler:

15 Ocak 2011
bosluk

Babalar Günü

Babalar Günü


Anneler günü, sevgililer günü, şu günü, bu güne derken, toplumda genellikle unutulan bir gün “Babalar Günü”. Kesinlikle, birçok toplum ferdi, Babalar gününün ne zaman olduğunun pek farkına varmaz. Ama, tarihi süreç incelendiğinde, ilk kez, 1910 yılında Babalar gününün kutlandığı ve günümüze kadar olan süreçte, yaklaşık 100 yıldır kutlanageldiği görülür.

Peki: Babalar günü kutlaması nasıl ortaya çıkmış? Babalar gününün kutlandığı, Haziran ay’ının 3’ncü Pazar gününün herhangi bir anlamı varmı? Buyrun, bunları birlikte inceleyelim.

Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan; Wılliam Smart; altıncı çocuğunu doğururken ölen eşi’nin ardından, tüm hayatını çocuklarına adar. Bunun üzerine; çocuklarından John, babasının doğum günü olan: 5 Haziran tarihinin, özel bir gün olarak kutlanması için, çeşitli yerlere müracaat eder ve bir kampanya başlatır. Bunun üzerine: ilk kez, resmen 19 Haziran 1910 tarihinde, Amerika-Washington-Spokane şehrinde “Babalar Günü” kutlaması yapılır.

Takip eden tarihi süreçte: 1924 yılında, Babalar Günü, Amerika’da, bizzat Devlet Başkanı Calvin Coolidge tarafından kutlanır. 1966 yılında ise, yine Amerika Başkanı Lyndon Johson tarafından; her yılın, Haziran ayının, 3’ncü Pazar gününün “Babalar Günü” olarak kutlanması, resmen ilan edilir. Avrupa kıtasında “Babalar Günü” kutlamaları ise, 1954 yılında, İngiltere’de başlar ve buradan tüm kıt’aya yayılır.

Evet, işte “Babalar Günü” kutlamasının, ortaya çıkış hikayesi bu. Yani: Amerikan kökenli bir uygulama. Ama elbette kökeni önemli değil. Önemli olan: yılda bir kez de olsa, babaların; bir anne, bir sevgili kadar önemli olduğunu hatırlamak ve kendisine hatırlatmak.

Aranan kelimeler:

24 Aralık 2010
bosluk

Ankara’da Çankaya Semti, Cumhurbaşkanlığı Köşkü

Ankara’da Çankaya Semti, Cumhurbaşkanlığı Köşkü

Ankara’da yaşayanlar bilirler, Çankaya semti gayet büyük ve şehrin en modern, güzel ve yüksek semtlerinden biridir. Hatta: Cumhurbaşkanının köşkünün bu semtte bulunması, buraya bambaşka bir hava vermektedir. Ancak, elbette isim ilginç. Yani; “Çankaya”. Çan kelimesi irdelenince, akla hemen Hıristiyan din kültürünün simgesi olan “çan” geliyor. Bu yüzden, Çankaya semtinin isminin bir dönem değiştirilmesinin bile düşünüldüğünü duymuştum. Neyse, biz isterseniz, buraya neden “Çankaya” isminin verildiğine şöyle bir bakalım.

Elbette çeşitli söylentiler var. Yani: Çankaya isminin verilmesinin nedeni olarak; birçok söylenti var. Bunlar:

1. Bölgede, günümüzde bile bulunan bir yer var. Papazın bağı olarak isimlendirilen bu yerde: bir zamanlar kilise varmış. Tapınma saatlerinde, bu kilisenin çan’ı hiç durmadan çalarmış ve bu nedenle, bu yöreye, bu semte “Çankaya” ismi verilmiş.

2. Yıllar önce, burada üzeri tamamen yosunlarla kaplı büyük bir kaya bloku varmış. Bu kayanın içinden akan su, kayanın hemen dibindeki havuzda toplanırmış. Havuzda toplanan bu suyun, birçok hastalığa iyi geldiği rivayet edilirmiş. Bu nedenle: bu semte “canlara can veren” bu havuza istinaden; “Cankaya” ve zamanla değişerek “Çankaya” ismi verilmiştir.

3. Burada, yani yörede, bir zamanlar “çengi” oynatılırmış ve bu yüzden buraya “çengi kayası” ismi verilmiş ve zamanla bu isim değişerek günümüze “Çankaya” olarak gelmiş.

Tüm bunların yanında: Çankaya semtinin, çok önemli bir özelliği daha var. Cumhurbaşkanlığı köşkü. Ankara’nın merkezi olan Kızılay semtinin güneyinde, 5 km. uzaklıkta. Ancak: bu yemyeşil ortam, elbette gayet normal olarak güvenlik nedeniyle, halka kapalı. Hatta: Atakule seyir terasında, Cumhurbaşkanlığı köşkünün bulunduğu bölgeye geçmek bile yasak, sebep güvenlik.

Birçok kaynakta: “864 Rakımlı tepe” olarak geçen köşk, aslında bu cümleden hareketle, 864 metre yükseklikteki tepe üzerindemidir? Hayır, buranın rakımı, yani köşkün bulunduğu yerin rakımı: 1071 metre. 864 rakımlı tepe ismi siyasi bir deyim olarak literatüre girmiş.

Köşk: ilk kez, Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından, 1800’lü yılların sonuna doğru yaptırılmış. O dönemdeki bilinen ismi: “Kasapyan köşkü” Takip eden dönemde: savaş s ırasında, bu köşk, eşyalarıyla birlikte, Ankara’nın sayılı zengin ailelerinden “Bulgurzadeler” tarafından satın alınır.

Mustafa Kemal: 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya geldiğinde; uzun süre, Ziraat Mektebinin küçük bir odasında kalır. Çünkü: ulusal mücadeleye destek için Ankara şehrine gelenler, yoğun olarak kalacak yer sıkıntısı doğmasına neden olmuşlardır. Yani: Ankara’da kalacak yer sıkıntısı yaşanmaktadır.

Savaş dönemi bittikten sonra ise: Mustafa Kemal Atatürk: Ankara’da, Tren garı bitişiğindeki, iki katlı istasyon şefi lojmanını hem ev ve hem de çalışma yeri olarak kullanmaktadır. Ancak: asker ve cephane nakilleri nedeniyle, tren istasyonunda sürekli bir hareket ve buna bağlı olarak gürültü olmaktadır. Elbette; özellikle geceleri geç saatlerde yatan Atatürk için, bu durum, sabahın erken saatlerinde kalkması ve yoğun bir yorgunluk oluşturmaktadır. Mustafa Kemal, sabaha kadar çalışıyor ve uykuya daldığı sırada, tren garının gürültüsüyle uyanmak zorunda kalıyordu.

1921 yılının bir Mayıs günü, gazeteci Ruşen Eşref: kendisiyle bir görüşme yapmak üzere randevu alır. İkili, birlikte Çankaya sırtlarında at gezintisine çıkarlar. Çünkü: gazeteci Ruşen Eşref, Atatürk’ün dinlenmesi gerektiğine ve daha rahat bir eve çıkması gerektiğine inanmaktadır. Ancak: Ankara şehir merkezinde, ev bulmak büyük sorun.

İkili; birlikte, Çankaya sırtlarında at gezintisine çıkarlar. Bu gezintinin bir amacı da, burada bulunan; bağ-bahçelerin içindeki evlerin görülmesidir. Gezinti sırasında: Atatürk, 2 katlı, moloz taşlı, döşemeleri ve çatısı ahşap ve üzeri kiremit örtülü bir bağ evini beğenir.

Ev; yeşillikler içindedir. Zemin katında, holün her iki yanında, iki küçük odası bulunmaktadır. Odalardan birinden, merdivenle üst kata çıkılır. Üst kat: zemin katın aynısıdır. Ayrıca: iki tane balkon bulunmaktadır. Tuvalet ise, evin dışındadır. Ayrıca: bu evin hemen yanında: 3 ev daha bulunmaktadır. Bu evler de: korumalar, yaverler ve yardımcılar için düşünülür.

xxxxxxxxxxxxxxx

Çankaya’daki bağ evi, Atatürk tarafından beğenilince, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı ve aynı zamanda Ankara Müftüsü Rıfat Efendi; halktan topladığı 4.500 Lira ile, bağ evini, Bulgurzade Tevfik Efendi’den satın alır ve 30 Mayıs 1921 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’e hediye eder.

Atatürk; bu hediyeyi bir şartla kabul eder. Bağ evini: Türk Silahlı Kuvvetlerine bağışlayacaktır ve aynı yıl, bağ evinin tescil işlemi: Milli Savunma Bakanlığı adına yapılır.

Atatürk: 1921 yılında, köşke taşınır ve 1932 yılına kadar burada yaşar. Ölümünden sonra ise, Cumhurbaşkanları, yine bu köşkte yaşamayı sürdürürler.

MÜZE KÖŞK:

Köşk: 1950 yılında kullanımdan kaldırılmış ve müze olarak ziyarete açılmıştır. 2002-2007 yılları arasında yapılan restorasyon sonucu: 19 Nisan 2007 tarihinde yeniden ziyarete açılmıştır.

Ancak: kurumsal ziyaretler yapılabiliyor ve önceden telefon ile randevu almak gerekiyor. Yani: kişisel olarak, müzeyi ziyaret edebilmeniz, sadece: Cumartesi-Pazar günleri, saat: 13.00-16.00 arasındadır. Bu saatler arasında, askeri lojmanların bulunduğu 5 numaralı kapıdan girerek, Müze’yi ziyaret edebilirsiniz.

Müze köşk: ihtişamdan uzak, mütevazi bir yapı. Ancak, Atatürk’ün ince zevkini yansıtacak şekilde döşenmiş. Hemen girişte bir hol var. Holde: bilardo masası, tam karşı köşede bir piyano bulunuyor. Hole açılan 3 kapıdan: sağ kapıdan: yeşil salona, karşı kapıdan: yemek salonuna ve soldaki kapıdan: elçi kabul salonuna giriliyor. Yine, sol yanda: üst kata çıkan merdivenler var.

Üst katta: büyük bir sofa, çalışma odası, kütüphane, yatak odası, oturma odası ve banyo var.

Aranan kelimeler:

24 Aralık 2010
bosluk

Beşiktaş, Armasındaki “Ay-yıldız” anlamı

Beşiktaş, Armasındaki “Ay-yıldız” anlamı


Konuyu ilk kez gördüğümde ilgimi çekti ve araştırmak istedim. Şöyle ki: Beşiktaş Futbol Takımının: bir zamanlar ekonomik sıkıntı çeken Futbol Federasyonu tarafından, ülkemizi temsil etmek üzere, Milli Futbol Takımı olarak görevlendirilerek, yurt dışına bir futbol maçına ve özellikle Yunanistan Futbol Takımı ile olan bir maça gönderildiği yazılıydı. Bir milli maç, milli takımı temsilen bir takımın gönderilmesi ve bu olay sonunda, bu takımın armasına “Türk Bayrağı” ambleminin eklenmesi.

Evet, araştırdım, ancak Türkiye Futbol Federasyonunun bu konuda herhangi bir yayını yok. Yani: doğal olarak, bu konudaki ilk muhatap, Türkiye Futbol Federasyonu diye düşünüyorsunuz, ama maalesef onların bu konuda herhangi bir yayını söz konusu değil. Yani: diğer farklı kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, olay şöyle gelişmiş.

Tarih: Mayıs 1952.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes; Yunanistan’ı ziyaret eder. Bu ziyarette: her iki ülkenin, dostluklarını pekiştirmesi açısından, aralarında, milli takımlar düzeyinde bir futbol maçı yapılması kararı alınır. Çünkü: her iki ülke, NATO’ya girme aşamasındadır ve özellikle Amerika: her iki ülkenin halklarının dostluğunun pekiştirilmesini istemektedir.

Bunun üzerine, konu, Türkiye Futbol Federasyonuna bildirildiğinde: Federasyon ekonomik sıkıntıları ( başka bir sebep ne olabilir, bilmiyorum) düşünerek: Yunanistan’a, milli takım değil de, yolculuk ve maç masraflarını da kendisi karşılayacak bir kulüp takımı göndermeyi düşünür. Türkiye Futbol Federasyonunun başındaki Ulvi Ziya Yenal: 1908 yılında, Selanik’te doğmuş, uzun yıllar Galatasaray ve Milli Futbol Takımının kalesini korumuş ve takip eden dönemlerde ise, tarihimizde ilk kez, kulüplere yabancı oyuncu oynatma hakkını tanımıştır.

Evet, Beşiktaş o yıl; en iyi durumdaki kulüp takımlarından biridir, şampiyon olmuştur ve teklif yapılır. Ancak: Beşiktaş kulübünün milli bir statü kazanması için de: Galatasaray Futbol Kulübünden 1 oyuncu(Turgay) ve Fenerbahçe Futbol Kulübünden 1 oyuncu (M.Ali) takviyesi yapılır. Yani: Beşiktaş Futbol Kulübü, yalnız kendi oyuncuları ile gitmemiştir.

16 Mayıs 1952 günü, Yunanistan’da, Yunanistan-Türkiye Milli Futbol Takımları karşılaşırlar. Türkiye Milli Futbol Takımı, maça şu kadro ile çıkar: Coşkun, Süleyman Seba, A.Aİhsan, Şevket, Vedii, Eşref, Recep, Nusret, Turgay Şeren, M.Ali, Naci.
Maç sonucunda:Yunanistan: 1-0 galip gelir.

Ancak: görev başarı ile tamamlanır. Göreve katkıları nedeniyle: Beşiktaş Futbol Kulubüne ise: armasında “Türk Bayrağı” bulundurma hakkı tanınır.

Sonuç olarak: Beşiktaş Futbol Kulübü, elbette böyle bir görevi alması nedeniyle, böyle bir onura layık görülebilir, ancak: unutulmamalıdır ki, o maça çıkarken, ülkemizin diğer iki değerli külubunden birer oyuncu takviyesi yapılmıştır. Ayrıca: umarım ki, hala birçok bölümü kapalı bulunan bu olay hakkında, Türkiye Milli Futbol Federasyonu bir takım açıklamalar yapar ve bizler de, olayın en gerçekçi boyutunu öğrenmiş oluruz. Çünkü: şu an için, Futbol Federasyonunun tüm kayıtları incelendiğinde, bu tarihteki, bu maça ait hiçbir kayıt bulunmuyor. Sanki: saklanmış, gizlenmiş yoksa unutulmuş mu?

Aranan kelimeler:

22 Kasım 2010
bosluk

Türkiye dışında görev yapan bir “Başbakan”; Arap Kaymakam

Türkiye dışında görev yapan bir “Başbakan”; Arap Kaymakam

Demokratik ülkelerde, Başbakanlık, icraatın başı olması nedeniyle, çok önem kazanmaktadır. Ancak, elbette, bir ülkenin Başbakanının, yani hükümetin başının, icraatın başının; o ülkenin bir ferdi olması gerekir.

Bunun aksinin, sadece işgal dönemlerinde görülür diye düşünürken; tarihi süreç içinde, bir “Türk”ün; başka bir ülkede yani “Libya” ülkesinde: 3 yıl süreyle, Başbakanlık yaptığını öğrendim ve bunun hikayesini, en kısa şekliyle, sizinle paylaşmak istedim.

Günümüzdeki Libya toprakları içinde kalan “Derne” şehri. Anadolu’nun merkezinde, Konya-Karaman topraklarından çıkıp, Derne şehrine göç eden Hacı Mebruk Efendi: burada, Girit’ten sürülüp gelen ve Bingazi şehrine sığınan Fatma hanım ile evlenir. 1886 yılında ise, çocukları Sadullah doğar.

Sadullah bir süre, Derme şehrinde yaşadıktan sonra, tüccar olan babası ile birlikte, İstanbul’a gider. İstanbul’da: Osmanlının tanınmış ailelerinin çocuklarının eğitim gördüğü; “Aşiret Mektebi”ne girer. Bu okul bittikten sonra ise, 1902 yılında, “Mülkiye Mektebi”ne devam eder. Okulu bitirdikten sonra: ilk görev yeri olan “Derme Kaymakamlığı” na başlar.

Ardından: Denizli-Buldan Kaymakamlığı görevine atanır.

1913 yılında ise, bu kez sırada, Pınarhisar Kaymakamlığı vardır. Balkan Savaşından çıkmış bölge; her türlü ezilmişliğe ve vahşete rağmen, yeni yeni kalkınmaktadır.
Pınarhisar Kaymakamlığındaki günleri: yol, inşaat ve okul yapımı ile geçer. Ancak, okul inşaatında: kendisi başlarında olmak üzere, yörenin insanını çalıştırmaktadır. Bu durum, bazılarının, İstanbul’daki resmi mercilere, Sadullah Bey’i şikayet etmelerine neden olur. Bunun üzerine: Pınarhisar’dan alınarak, Vize Kaymakamı olarak atanır. Ancak: Pınarhisar’dan ayrılmasına rağmen, başlattığı okul inşaatı bitirilir. Onun ismi verilen bu okul, günümüze kadar sağlam olarak ayakta kalabilmiştir.

Vize ve ardından, Saray Kaymakamlığı görevine gelir. Ancak: bu dönemde, bölge Yunanlılar tarafından işgal edilir. Ancak: Saray ilçesinde, Yunan işgali sırasında: bölgenin imamı ve bir kısım yerli halkının, çiçeklerle karşıladıkları, Yunan işgal kuvvetlerine: Sadullah Bey, yani Kaymakam: hükümet konağından, ateş açarak karşı koyar. Ancak, bir süre sonra, cephaneleri biter ve Yunanlılar tarafından yakalanarak, idama mahküm edilirler.

Ancak: aynı günün gecesi, kendisine bağlı insanlar tarafından, hapisten kaçırılır. Önce İstanbul ve ardından, kurtuluş mücadelesinin merkezi olan Ankara’ya geçer. Ancak, Ankara’da, İstiklal Mahkemesinde yargılanır ve beraat eder. 1920 yılında, Nazilli Kaymakamlığına atanır. Yunan işgali nedeniyle, görev yerine gidemez. Bunun üzerine, Trabzon-Maçka Kaymakamlığına atanır ve 1922 yılında, yeni görev yerine katılır.

Kurtuluş Mücadelesi sonucu, 1923 yılında, mübadele dönemi başlar. Sadullah Bey, Rumları, kendilerine diş bileyen, Türk topraklarından güvenle çıkarır. Hatta: Sümela Manastırı rahiplerinin, yanlarında kaçırmak istedikleri bir kısım dini varlığı yakalar ve her türlü yolsuzluk teklifine rağmen, Ankara’ya teslim eder. Sonraki dönemde ise: Of ve Sürmene Kaymakamlıklarına atanır. 1928 yılına gelindiğinde ise, bu kez: Konya-Kadınhanı Kaymakamlığı sırası gelir.

Valilik dönemi: 1938 yılında, Hakkari ile başlar. 1940 yılında ise, Bingöl valiliğine atanır. 1941 yılında ise, yaş haddinden emekliye ayrılır. Böylece: 35 yıl süren devlet görevini tamamlamış olur.

İstanbul’a döner. Ekonomik sıkıntıları nedeniyle, çeşitli işlerde çalışır. Siyasete girmesi için yapılan teklifleri kabul etmez. Bu sırada: 1947 yılında, bir miras durumu söz konusu olur ve Bingazi şehrine gider. Şehirde: babasının yakın arkadaşı olan, Bingazi Emiri Sunusi ile görüşür.

O dönemde: İngiliz işgali altında bulunan bölgede, Libya devletinin kurulması söz konusudur. Bingazi, Derne ve Tobruk bölgelerinde kurulan “Berka Devleti”nin başına: İdris Sünusi getirilmiştir.

Emir Sünusi : Sadullah Bey’i, kendisiyle birlikte çalışmaya ikna eder. Ankara’daki resmi makamlardan 3 yıl geçerli gerekli izinler alınır ve Sadullah Bey: Bingazi şehrinde kurulan bağımsız Libya Hükümetinde, önce “Sağlık Bakanı” ve takip eden dönemde ise “Başbakan” olarak görev alır.

Trablus, Bingazi ve Fizan olarak, üçe bölünmüş olan Libya topraklarında, İngiliz ve Fransızların tüm itirazlarına rağmen, bağımsızlık ilan edilir ve Birleşmiş Milletler tarafından onaylanır. Yani: bağımsız Libya devletinin, tarih sahnesine çıkışında, devlet adamı olarak önemli rol oynar. Libya’yı kuracak olan kadroların, öğrenci olarak “İngiltere”ye değil, gizlece “Mısır” ve hatta “Türkiye”ye gitmelerini sağlar. Bunların bir kısım masraflarını ise, kendi cebinden karşılar. İngiliz vali ile bu konuda kavga eder.

Evet; yeni kurulan, bağımsız Libya Hükümetinde Başbakan olarak görev yapan Sadullah Bey (namı diğer Arap Kaymakam) 3 yıllık sürenin sonunda, Libya devleti, bağımsızlığını kazanınca: Libya Meclisinde Senatör olarak görevlendirilir. Bu dönemde: yaşının ilerlemesi nedeniyle hastalanır ve tedavi için Türkiye’ye dönmek üzere beklerken, 1952 yılında, vefat eder.

Evet, bu kahraman ve vatansever insanın servetinin, öldüğünde, sadece 45 İngiliz Sterlini ( 70 TL) olduğu görülür. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle, cenazesi Türkiye’ye getirilemez. Cenaze törenine: Libya’da, büyük bir halk çoğunluğu katılır ve İngilizler katılır. İsmi: Bingazi şehrinde bir hastaneye verilir. Ancak: mezarın üstünden yol geçtiği için, kabri ortadan kaldırılır.

Aranan kelimeler:

7 Kasım 2010
bosluk

Savarona

Savarona


Yat: Almanya-Hamburg şehrinde, Blohm-Voss şirketi tarafından yapılmış ve 29 Temmuz 1930 tarihinde, denize indirilmiştir. Yapımı için: 4 milyon Amerikan doları ödenmiştir. Bu bayan tarafından, aynı ismi, yani “Savarona” ismini taşıyan gemilerin altıncısı ve en büyüğüdür.

Yatın uzunluğu: 136 metredir. Genişliği: 16 metredir. Yükseklik: 6 metredir. Ağırlığı: 6150 tondur. 2 adet 3500 beygir gücünde motoru bulunuyor. Yat’da: lüks inanılmazdır. Yatta bulunanlar: sinema salonu, sauna, hamam, suitler, jakuziler, paha biçilmez antikalar. Özellikle: Atatürk’ün odası, inanılmaz muhteşem. Hamam deyip geçmemek gerek, çünkü yanlızca hamamın yapımında, 260 ton mermer kullanılmış.

Yapıldığı tarihteki maliyeti: 10 400 000 Amerikan dolarıdır.

Mürettebat olarak 44 kişi ve yolcu kapasitesi olarak 34 kişiliktir.

Denize indirildiği tarihte, dünyanın en uzun yatı, ünvanını almıştır.

İlk sahibi: Amerikalı çok zengin bir ailenin kızı. Adı: Mrs Emily Roebling Cadwalader. Golden Gate ve Brooklyn köprüsünü yapan mühendisin torunu.

Bu bayan: sürekli olarak, çok büyük yatlar yaptırmış ve bunlardan büyük kısmını, hiç kullanmadan değiştirmiştir. Savarona yatını yaptırdığında da: 7 yıl kadar kullanmış ve daha sonra yatın devasa boyutları nedeniyle, Amerikan yönetimi, büyük miktarda vergi talep ediyor. Bunun üzerine, bu zengin bayan, yatı satışa çıkarıyor. Yani, kendisi tarafından 4 milyon dolar ödenen yatın, alelacele, 1 250 000 dolara satılmasının yani karlı alışverişin nedeni bu.

Yatı: Atatürk’ün talimatı gereği, Türk Devleti satın almak ister. Ancak, bu arada: Hitler, yatı görür ve çok beğenir ve kendisine ister. Bunu sağlamak için de: Krupp fabrikaları ile anlaşarak, onlar tarafından, yata haciz konulmasını sağlar. Bu sırada: Amerikan Başkanı Franklin D.Roosvelt: Atatürk’e olan hayranlığı nedeniyle, yatın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından satın alınmasını istemektedir. Bunun sonucunda, Almanlara “yatın üzerindeki hacizi kaldırın, yoksa o sıralarda, Amerikada bulunan bir Alman transatlantiğine, Amerikan hükümeti olarak el koyacağını” söyler.

Bunun üzerine, yatın üzerindeki haciz kaldırılır. Yat, Amerikan bayrağı ile “Southampton” limanına demirler ve buradan ise, Amerikalı sahipleri, yani yukarıda belirttiğim bayan tarafından teslim alınır.

Daha sonra ise: Türk hükümeti tarafından, 1 250 000 Amerikan dolarına satın alınır. Atatürk’ün talimatıyla satın alınan yat’a: önce “güneş dil” ismi verilmek istenir. Çünkü, aynı dönemde, “Güneş Dil Teorisi” özellikle Atatürk’ün üzerinde durduğu bir konudur. Ancak, yata “Savarona” ismi verilir. Bunun kelime anlamı: Hint Okyanusundaki bir deniz kuşu.

Biz yine, yatın satın alınması macerasına gelelim. Yat satın alındığında, Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Celal Bayar. Bayar hükümeti: Atatürk tarafından kullanılan “Ertuğrul yatı”nın iyice eskimiş olması ve açık denizde kullanılamaması nedeniyle, 7 yıl önce yapılmış bu yatı, satın alarak, Atatürk’e hediye eder. Burada hassas bir konu var. Bu yatın satın alınması döneminde, Atatürk ile İsmet İnönü’nün arası açıktır. Zaten, İsmet İnönü, eğer hükümet başında bulunsa idi, yatın alınmasına müsaade etmezdi deniliyor, çünkü: İsmet İnönü’nün son derece tutumlu ve bu konularda disiplinli olduğu biliniyor.

Türkiye’deki durum bu. Peki dünya ne alemde? Dünya, yaklaşan II.Dünya Savaşında, taraftar kapma çabasında. Almanya bir yandan, Bolşevik Ruslar bir yandan ve İngilizler bir yandan, Türkiye’yi, II.Dünya Savaşında yanlarına çekebilmek için, büyük miktarda, mali ve silah yardımı önermektedirler. Ancak, Türkiye, yanlızca İngilizlerin yardımını kabul eder. İngilizler, bizi müttefik olarak bağlamak için, 16 milyon Sterlin (80 milyon Amerikan dolarına karşılık gelmektedir) borç verirler. Ancak, aynı dönemde, biraz önce sözünü ettiğim gibi, Türkiye Hükümeti, 1 250 000 Amerikan dolarına yat satın alır.

Sonuçta, alınış hikayesini şöyle sonuçlamak mümkün. Atatürk, elbette bir yat alın demiştir ama sanırım, bu ölçüde büyük boyutlu ve yüksek maliyetli bir yat satın alınması için ısrarcı olmamıştır diye düşünüyorum. Belki de, Atatürk için, yani ülkeyi düşmandan kurtaran, büyük önder için, büyük ve maliyetli bu yatın alınması, önemsenmemiş te olabilir. Çünkü, Atatürk bu yatın satın alınmasına karşı çıkmamıştı. Bunun deneni ise, büyük olasılıkla “Ertuğrul yatı” nın iyice eskimiş olmasıdır. Çünkü: en son Ertuğrul yatında ağırlanan İngiltere Kralının bembeyaz elbiseleri, aynı günün sonunda, Ertuğrul yatının bacasından çıkan duman sonucu, simsiyah olmuş.

Neyse, sonuçta: yat satın alınır ve 24 Mart 1938 tarihinde, Türk bayrağı çekilerek, İstanbul’a gelir.

Atatürk, satın alındıktan sonra, yatı kısa bir süre (54 gün) kullanır. Ancak: Atatürk, vefatına yakın günlerde: “bu yatı bir çocuğun oyuncağını bekler gibi bekledim, bana hastane mi olacaktı” diye hayıflanır.

Hatta, bir kez, Bakanlar Kurulu toplantısı, yatta yapılır. Romanya kralı Carol, yatta ağırlanır. Atatürk: Savarona’daki kamarasından, bir koltuk ile, Dolmabahçe Sarayına taşınır. Yat, Dolmabahçe Sarayı önünde, takip eden günlerde, bu büyük insanı boşuna bekler. 19 Kasım 1938 tarihinde, aziz Atatürk’ün naşını İstanbul-İzmit arasında taşıyan gemiler kortejine Savarona’ da katılır.

Ancak, Atatürk öldükten sonra, yat, II. Dünya Savaşının sonuna kadar kullanılmaz. Kanlıca koyunda, uzun süre hareketsiz kalır. Daha sonra da, 1951 yılında, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına devredilir ve Donanma tarafından, eğitim amaçlı kullanılır. Baş ve kıç kısımlarına, iki adet top yerleştirilir ve “Okul Gemisi” olarak kullanılmaya başlanır. 70 günlük ilk gezi: 65 öğrenciyle birlikte, 1951 yılında, Hindistan-Bombay şehrine yapılır. Bu arada: Atatürk tarafından kullanılan oda, müze olarak muhafaza edilir.

Bu sırada: 3 Ekim 1979 günü, Heybeliada açıklarında gemide bir yangın çıkar ve yat, ağır hasar görür. Gölcük Tersanesinde onarılan gemi, bir süre daha, okul gemisi olarak hizmet görür. Ancak, daha sonra kadro dışı bırakılır. Yangından kurtarılan eşyalarının bir kısmı (Atatürk tarafından kullanılan: karyola, komodin ve yatak takımları) : sergilenmek üzere, 1986 yılında, İstanbul-Deniz Müzesine nakledilir.

1989 yılına gelindiğinde, Savarona yatının, hurdaya çıkarılmasına karar verilir. Ancak: 1999 yılında, yani gemi jilet olarak parçalanmadan önce, özel bir şahsa, 49 yıllığına kiralanır.

İki ton ağırlığında ve tamamen iğrenç bir haldeki yat: 62 milyon dolar masrafla onarımdan geçirilir ve eskisinden daha gösterişli hale getirilir. Basın yolu ile ilan verilerek, Atatürk’ün bu yatta kullandığı eşyalara sahip kişilere ulaşılır, bu eşyalar onlardan satın alınır ve yattaki yerlerine konulur.

Evet, gelelim sonuca. Bu yatın siyasi hayatımızda, takip eden dönemlerde de dedikoduları bitmemiştir. Çünkü, alındığı dönemde, ülkenin ekonomik durumu dikkate alınarak, bu ölçüde bir masrafın yapılmasının gereksizliği üzerine bu toplumun küçük te olsa bir kısım insanı, laf üretmektedir. Tek bir gerçek var ki, Atatürk, bu ülkenin kurtuluşundaki en büyük etkendir. O insan, bu ülkenin kurtuluşu, kalkınması ve bugünlere özgür bir şekilde gelebilmesi için, başta canını olmak üzere birçok fedakarlıklarda bulunmuştur. Bu yatın satın alınmasını talep etmesindeki isteğinin kişiselliği de düşünülemez, sonuçta, o insan: bu yatın içinde birçok devlet büyüğünü ağırlamış ve onlar üzerinde, o zor ekonomik şartları belli etmeden, güçlü bir Türkiye imajının yaratılmasını sağlamıştır. Ayrıca, günü geldiğinde ölen bu insan, elbette ki, bu lüks olduğu düşünülen yat’ı da, kendisinden sonra “Devlet Başkanlığı” yapmış ve yapacak olan insanlara bırakmıştır.

İşte, Savarona’nın hikayesi bu. Ben son olarak şunu söylemek istiyorum: Güçlü devletim, bu yatı satın almalı ve anılarıyla birlikte, müze olarak kullanıma hazır edecek düzenlemeleri yaratmalıdır. Çünkü, gelecek nesiller, bu satırları okuduğunda, eğer bu yatı görmek isterlerse, özel şahıslara ücret ödeyerek değil, belli bir yerde, kıyıda demirlemiş ve müze olarak kullanılan bir yatı ziyaret edebilmelidirler.

Aranan kelimeler:

28 Eylül 2010
bosluk

Önce Solace gemisi, sonra Ankara Gemisi

Önce Solace gemisi, sonra Ankara Gemisi

7 Aralık 1941 günü Japonlar: Hawai adalarının “Oahu” adasında bulunan Amerikan Pasifik filosuna büyük bir saldırı düzenlerler ve bu saldırı sonucunda: gafil avlanan Amerikan güçleri: 12 savaş gemisi, 188 savaş uçağı kaybeder ve 2400 Amerikan askeri ölür. Yani: limanda bulunan Amerikan savaş gemilerinin hepsi hasar görür. Yalnız: bir gemi hasar görmez. Çünkü, bu geminin, her iki yanında da: “ gayet büyük haç” işaretleri bulunmaktadır ve hastane gemisi olarak kullanılmaktadır.

Bu gemi: 25.000 Amerikan gencini, savaş bölgelerinden, Amerika’ya taşır. Savaş sonrasında ise, Solace gemisi sayesinde hayatını kurtaran Amerikalı gençler bir dernek kurarlar ve bir madalya yaptırırlar. Madalyanın üzerinde, Solance gemisinin resmi bulunur ve bu madalyaları takmaya başlarlar. Amerikan devleti, bu durumdan rahatsız olur. Solance gemisini yok etmeye karar verirler. Ancak, sapasağlam gemi, nasıl yok edilecek? Başlıca çözüm olarak: geminin uzak bir ülkeye satılması ve makyajının değiştirilerek, başka bir amaçla kullanılmasına karar verilir. Çünkü, Amerika’da gemi, savaş karşıtlarının bir simgesi haline gelmektedir.

xxxxxxxxxxxx

Gelelim, Türkiye’ye: II. Dünya Savaşı biter, 1945 yılında, ülkemizde, deniz yollarındaki yolcu talebini karşılamak için, yeni yolcu gemilerinin alınmasına ihtiyaç duyulur. İlk müracaat edilen Amerika’nın: elinde, ihtiyacımızı karşılayacak, çalışır durumdaki 6 gemi, yolcu gemisi olarak kullanılmak üzere satın alınır.

Bu gemilerden bir tanesi: 1933 yılında yapılan; 125 metre uzunluğunda, 19 metre genişliğinde, “Solage Ah 5” adıyla Amerikan Deniz Kuvvetleri tarafından kullanılan bir hastane gemisiydi. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, biraz önce sözünü ettiğim, bu gemi, 1948 yılında, Türkiye’ye yolcu gemisi olarak satılıyor. Bu güzel gemi; aynı yıl, yapılan tadilatlar sonucu, bir çok kamaralı bir turistik yolcu gemisi haline sokulur. İsim olarak ise “Ankara” ismi konulur. Uzun bir yolculuktan sonra, Türkiye’ye getirilir.

Evet, güzel ve rahat bir gemi olarak “Ankara” gemisi öne çıkar. Beyaza boyanır. Geniş salonları, rahat yemekhaneleri ve bir de garajı bulunmaktadır. Yani, yolcuların araçları da, geminin yan tarafındaki kapaklar açılarak, iç bölümde bulunan garaja alınabilmektedir. Ankara gemisinin her sefere çıkışı ve her seferden dönüşü, gazete sütunlarında haber olurdu.

Ekim 1977 tarihinde, gemi sökülmek üzere: Halit Tersanesine yanaştırıldı. Tüm güverte üstü söküldü, kesilip ayrıldı. 1979 yılında ise: bir römorkör eşliğinde; İzmir Tersanesine çekilerek götürüldü.

Bu sırada: İstanbul-Kasımpaşa Cami Altı Tersanesi yanında bulunan ve 1776 yılında, Sadrazam Çorlulu Ali Paşa tarafından yaptırılan: Çorlulu Ali Paşa camisinde; çatıdaki onarım sırasında kullanılan kaynak nedeniyle büyük bir yangın çıkar ve hasara neden olur. 1980 yılında: Caminin restorasyonuna başlanır. Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Haliç Tersanesi yakınlarındaki caminin onarımı tamamlanır. Ancak; şadırvan kısmının onarımına sıra geldiğinde, şadırvan çatısının kurşun bölümünün yenilenmesi gerektiği anlaşılır. Ancak: kurşun bulunmamaktadır. Kıtlık yılları. Etibank dahi, kurşun talebini geri çevirir. Şadırvan, çatısız kalma durumundadır. Birçok yere, şadırvan çatısı için kurşun plakalara ihtiyaç bulunduğu haberleri gönderilir.

İzmir-Aliağa Tersanesinde; römorkör eşliğinde getirilen; Ankara gemisi, tamamen sökülerek, jilet olmayı beklemektedir. Bu sırada; İstanbul’dan gönderilen, şadırvan çatısı için kurşun ihtiyacı bulunduğu haberleri buraya kadar ulaşmıştır. Aliağa Tersanesinde görevli, emekli bir asker; geminin mazisini, geminin bir hastane gemisi olarak kullanıldığını bildiğinden (çoğu insan tarafından geminin bu özelliği tamamen unutulmuştur): geminin içinde kurşun bulunabileceğini düşünerek, İstanbul’daki sökümde, dokunulmayan gemi duvarlarında araştırma yapar ve röntgen odasının duvarlarında, kurşuna rastlar. Duvarlar söküldüğünde ise, röntgen odası olarak kullanılan yerin duvarlarının, radyasyondan korunmak için tamamen kurşun kaplanmış olduğunu görür.

İstanbul Haliç Tersanesine haber verilir ve buradaki görevliler gelirler, hayretler içinde, Ankara gemisinin, daha önce röntgen odası olarak kullanılan, kamarasının odasının duvarlarındaki kurşun levhaları sökerek, İstanbul’a götürürler ve Çorlulu Ali Paşa Camisinin şadırvanının çatısı bu kurşun levhalarla kaplanarak, restorasyon çalışmaları tamamlanır. Evet, Çorlulu Ali Paşa. Zamanında; Padişah’ın kızıyla evlenerek, Saraya damat olarak giren, daha sonra Sadrazamlık mevkiine kadar ulaşan ve İsveç-Rus savaşında, İsveç tarafının tutulmasını sağlaması ve İsveç’in Ruslara yenilmesi nedeniyle idam edilerek öldürülen bir paşa.

Ankara Gemisi: 5 Mayıs 1981 tarihinde, İzmir-Aliağa Tersanesinde tamamen parçalanarak yok edilir. Keşke, tarihi süreç içinde oynadığı rolü iyi bilinse idi ve parçalanmasaydı. İnanıyorum ki, günümüzde, Amerika’dan yanlızca bu gemiyi görmek için binlerce insan, ülkemize gelebilirdi. Çünkü: başta da belirttiğim gibi, gemi, canını kurtardığı insanlar tarafından, büyük bir idol olarak değerlendiriliyordu.

Neyse: günümüzde, yine de bu gemiden geriye kalmış birkaç obje var. Bunlar: T.Denizcilik İşletmelerinin Tarih ve Sanat Müzesinde sergilenen: geminin dümeni ve İstanbul-Kasımpaşa-Haliç Tersanesinde bulunan Çorlulu Ali Paşa camisinin şadırvanının çatısı. Yolu buraya düşenler, şadırvandan buz gibi su içerek serinlerken, başını kaldırıp, şadırvanın çatısına bakmayı ihmal etmesinler. Kahraman gemiden, geriye kalan bir parçayı görüp, bu satırları hatırlayarak, tarihin derinliklerine kısa bir yolculuk yapabilirler.

Aranan kelimeler:

10 Eylül 2010
bosluk

Somali, Türk askeri Somali’de

Somali, Türk askeri Somali’de


Afrika kıtasında, Kızıldeniz’in en güney noktasında, Hint Okyanusu kıyısında bir ülke. Ülkenin genelinde: kurak ve sıcak bir iklim hakimdir. Hint Okyanusunun kıyısında bulunan, başkent Mogadişu’da: yıllık sıcaklık ortalaması çok yüksektir. Somali ülkesinde yaşayanların hepsi, “Sünni Müslüman”lardır.

Somali’de: Ocak 1991 tarihinde, diktatör Siyad Berri, yönetimine son verildikten sonra: iktidar kavgası ortaya çıkmış ve belli bir siyasi otorite oluşturulamamış ve ülkede iç savaş çıkmıştır. İç savaşta: bir cephede “Haviye” kabilesi ve diğer cephede ise, “Habar” kabilesinden “Muhammed Farah Aydid” bulunmaktadır.
İç savaş ve aynı döneme denk gelen kuraklık: ülkede büyük bir açlık faciasının ortaya çıkmasına neden olur. Uluslar arası kuruluşların ilgisizlikleri ve yardım konusunda gösterilen gevşeklik, faciayı daha da dramatik hale getirir.

Bu durumda: Kasım 1991 tarihinde, Amerika, Somali’ye 30 bin asker gönderme kararı aldığını bildirir. Çünkü: Amerika, açlık nedeniyle bu ülkeye yapılan yardımların, iç savaş yüzünden, yerlerine ulaşmadığını düşünmektedir. Zaten, bu nedenle, açlıktan ölümler gittikçe artmaktadır.

BM Güvenlik Konseyi: 4 Aralık 1992 tarihinde: bir karar alarak “ Somali’ye, Amerika komutasında, bir askeri harekatta bulunulması “yönündeki Amerikan teklifi onaylar. 733 ve 746 no’lu kararlar uyarınca “UNOSOM I” adlı görev kuvveti oluşturulur. Operasyona “Umut Operasyonu” ismi verilir ve onaylanmasının ardından, başlatılır.

Birleşmiş Milletlerin 794 sayılı kararına istinaden, TBMM’nin 8 Aralık 1992 tarihinde, İnsanı yardımların açlık çeken halka ulaştırılmasını sağlamak üzere, TSK nin, Somali’ye birlik göndermesine karar verilmiştir.

Bunun üzerine: TSK tarafından, Somali’ye gönderilmek üzere, Muharebe ve Muharebe Destek unsurları ile takviye edilmiş, 320 kişilik bir birlik oluşturulur. Bu Türk birliği: 19 Aralık 1992 tarihinde, Mersin’den hareket eden gemilerle yola çıkarılırlar. Kafile: 2 Ocak 1993 tarihinde, Mogadişu kentine varır.

Bu sırada: operasyona katılan ve diğer ülkelerden gönderilen Barış Gücü askerleri de, 9 Aralık 1992 tarihinde, Somali’ye varırlar. Başlangıçta: 28 000 asker ve 2800 sivil polis görev yapmış, sonra ise ilerleyen yıllarda, bu rakamlar değişmiştir.

Amerika; 35 000 kişilik bir askeri güç ile, bölgeye giren en büyük askeri güç olarak öne çıkar. Birlikler: Magodişu kentinde, BM. Ordusu karargahına yerleşirler. Türk birliğine, başlangıçta, Mogadişu havaalanının korunması ve savunulması görevi verilir. Ancak, operasyon başlamış olmasına rağmen, bölgede açlık tehlikesi giderilememiş olup, açlıktan ölenlerin sayısı 450 bin civarındadır.

Ancak: operasyon başladıktan sonra: bazı gerçekler ortaya çıkar. Operasyonun amacının: Amerika tarafından, Somoli’de bir askeri üs kurmak ve petrol olduğu ortaya çıkar. Çünkü: Amerikan yanlısı Başkan Mohammed Siad Barre, devrilmeden hemen önce, ülkenin büyük bölümünde petrol aramak üzere, bir kısım Amerikan firmasına, büyük ayrıcalıklar verdiği ortaya çıkar.

Bu sırada: 24 Ocak 1993 tarihinde, Amerikan askerleri, Somali’de, silah toplamaya başlarlar. Direnenler, Amerikan Cobra helikopterlerinin saldırıları sonucu öldürülür. Ancak, yerli güçler, gerek Amerikalılar tarafından yapılan bu operasyonlar ve gerekse bölgeye gelen yabancı güçlerin, bölge halkının dinini değiştirecekleri yönündeki propagandası sonucu: yerel milis güçleri, yabancı askeri güçleri, ülkeden çıkarmak için, iç savaşı yani kendi aralarındaki mücadeleleri bırakarak, çatışmalara başlarlar.

Bu sırada: ilk çatışmalarda: 24 Pakistanlı ve 19 Amerikan askeri öldürülür. Bu sırada: Somali’de görev yapan BM. Barış Gücü Komutanlığı görevine: 19 Şubat 1993 tarihinde, Korgeneral Çevik Bir atanır. Korgeneral Bir: bir yıl boyunca bu görevi sürdürür ve 14 Şubat 1994 tarihinde, görevi başkasına devreder.

Bu dönemde: bölgedeki Türk birliklerine, BM.Barış Gücü ordusunun karargahının güvenliği görevi verilir. Mogadişu kentinde, kısa adı “UNOSOM” olarak adlandırılan ve 34 ülkenin askerlerinin barındığı ana karargahın güvenliği, Türk askerleri tarafından sağlanıyordu. 1 km. karelik bir alan üzerinde kurulmuş olan, ana karargahın nizamiye kapıları ve nöbetçi kulübelerinde Türk askerleri bulunuyordu. Türk askerlerine, daha sonra ise, şehirde, asayişi sağlama sorumluluğu görevi verilir.
Ancak: Türk birlikleri, 45 derece sıcaklıktaki bu ülkede: yine ülkeden kaynaklanan bir takım sıkıntılar yaşıyorlardı. Özellikle yemekler konusunda yaşananlar ilginçtir. Çünkü: Türk askerleri, Türkiye’den gönderilen: ıspanak, pırasa, lahana gibi kış sebzelerini yemek zorunda bırakılmışlardı. Çünkü: Türkiye, Birleşmiş Milletlerden, fert başına ödenen 15 dolarlık yemek parasını kendisi alıp, Türk askerlerine karavana yediriyordu. Bunun yanında: bölgedeki zor şartlarda görev yapan diğer ülke askerleri çok daha fazla maaş alırken, Türk askerleri bunların çok altında maaş almışlardı.

Haziran 1993 ile Ekim 1993 ayları arasında: 13 Eylül 1993 tarihinde: yerel general Aidid komutasındaki 150 militan tarafından, bir Amerikan askeri konvoyu pusuya düşürülür ve bu konvoy, Türk askerleri tarafından kurtarılır. Hatta: CNN televizyonunda yayınlanan bir programda, ölümden dönen askerlerin yakınları, ekranda “Thank you Turkey” demeleri, bölgede görev yapan Türk askerlerine büyük moral verir. 3 Ekim 1993 tarihinde ise, Mogadişu kentinde düzenlenen operasyonda, 2 adet Black Hawk helikopteri düşürülür ve 19 Amerikan askeri öldürülür. Öldürülen Amerikan askerlerinin, Mogadişu sokaklarında sürüklenmesini gösteren görüntülerin basına yansıması sonucu, Amerika’da Clinton yönetimi zor günler yaşar. (Black Hawk helikopterlerinin düşürülmesi, sonraki yıllarda film yapılarak; “Kara Şahin Düştü” ismiyle, ülkemizde de gösterime girer.) Amerika tarafından düzenlenen, başarısız operasyonlar, Birleşmiş Milletlerin bölgedeki görüntüsüne zarar verir. Bazıları ise, bu sırada, komuta kademesinde bulunan general Çevik Bir’in görevinde başarısız olduğunu yazarlar.
Ancak: operasyonları düzenleyen Amerikalı general William Garrison’un büyük hataları da söz konusudur. Çünkü: kendisine fazla güvenmektedir ve operasyonu tek başlarına bitirmek istemektedirler. Fakat, fatura ağır olur. Yerel general Aidid’in adamlarının hepsinde: kalaşnikof tüfekler ve roketatarlar bulunmaktadır. Operasyonda kayıplar arttığında: General Garrison, Pakistan birliklerinden yardım istemek zorunda kalır.
Tüm bunların sonunda: Amerika, Somali’den geri çekilme kararı alır. Buna istinaden, operasyona katılan birçok ülke de, askerlerini geri çekme kararı alırlar.
3 Mart 1995 tarihinde: geri çekilme işlemleri başlatılır ve yabancı güçler, en son olarak: 31 Mayıs 1995 tarihinde, Somali’den tamamen çekilirler. Türk birliği ise: 22 Şubat 1995 tarihinde, Somali’den ayrılarak Türkiye’ye geri döner.

SONUÇ:
Operasyon sonunda: BM Barış gücü birliklerinden: 149 asker, 3 uluslar arası memur, 2 mahalli memur olmak üzere, toplam: 154 kişi ölmüştür. Başkent Mogadişu sahillerine çıkan Amerikan Deniz Piyadeleri ve ardından gelen “Delta Focus” adlı özel harekat timi, 1 yıl boyuncu sürdürdüğü operasyonlarda, yaklaşık 10.000 Somalilinin yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Operasyonun maddi maliyetinin ise: 1.6 milyar ABD Doları olduğu açıklanmıştır.

Askeri güçler ülkeden çıktıktan sonra, Somalili yerel kabileler arasındaki iç savaş yeniden çıkmış ve binlerce insan, yine açlığın etkisinde kalarak ölmüşlerdir. Ülkede, özellikle güney bölümünde egemen olan aşırı İslamcılar, ülkede istikrarın yerleşmesinin en büyük engeli olarak öne çıkmaktadırlar.

Somali’de: 34 ülkenin askeri birliklerine, UNOSOM Komutanı Korgeneral Çevik Bir’in komuta etmesi: Birleşmiş Milletler tarihinde, ilk defa, bir Türk generalinin BM. Barış Gücü Komutanlığını yapması açısından önemlidir.

Türk birlikleri: Kore Savaşından sonra, ilk defa, yurt dışında bir operasyonda görevlendirilmiştir.

Son olarak: Türk askerinin; Afrika’nın bir ucunda bulunan bir ülkede görevlendirilmesinin mantığını hakkında, yorumu okuyucularıma bırakıyorum. Bu arada: bizim askerimiz, şimdi de, Somali açıklarında, Somalili korsanlara karşı, bölgedeki ticari gemileri koruyor.

Aranan kelimeler:

8 Eylül 2010
bosluk

Kore Savaşı

Kore Savaşı

Güzel bir yaz günü, Ankara’da, Ulaştırma Bakanlığının hemen çarpraz karşısındaki bir yer dikkatimi çekti. Aslında uzun yıllardır, Ankara şehrinde yaşarken, belki defalarca önünden geçtiğim ve sizlerin de geçtiğimiz bu anıt “Kore Savaşı Şehitleri Anıtı” Bu anıtın bulunduğu alana girdiğinizde: Kore Savaşında şehit olanların isimlerinin yazılı bulunduğunu görüyorsunuz.
Peki: bu anıtta, taş zemin üzerine kazınan bu isimler, neden ve nasıl şehit oldular? Bu insanlar en değerli varlıkları olan canlarını nasıl ve neden verdiler? Peki, ya geride kalanları? Bunları düşününce, Kore Savaşını incelemek istedim. Okudum, okudum, okudum ve yazdım. Buyrun sizlerde okuyabilirsiniz, bir “Kore Savaşı Macerası”

KORE SAVAŞI:

SAVAŞ ÖNCESİ:
Kore: 1900’lü yıllar öncesinde: kolera salgını ile hırpalanan, okuma-yazma oranı düşük ve endüstrileşmemiş bir ülkeydi. 1905 yılında: Japonya yani bölgenin en büyük gücü: Çin üzerinde baskı kurmak için, bu bölgedeki Rus Çarlığını bertaraf ederek, Kore ülkesini işgal eder.
Bu işgal sürerken: 1917 yılında, Çarlık Rusya’nda Bolşevik Devrimi ve sonunda komünist rejim ve Stalin iş başına geçer. Çin de ise, yine kızıllar, yani Mao idareyi ele geçirir.
1945 yılında, II.Dünya Savaşı sonunda yenilen Japonya: Kore topraklarından çekilir. Kore ülkesinin kuzey bölümü 12 Ağustos 1945 tarihinde SSCB ve güney bölümü ise, 8 Eylül 1945 tarihinde Amerikan birlikleri tarafından işgal edilir. Bu iki süper güç: Kore ülkesinde, kendilerine bağımlı hükümetler kurarak, egemenlik kurma uğraşısına girerler. Böylece: Kore ülkesi, ikiye bölünür. Arada ise, 38. enlem, sınır olarak kabul edilir. Ancak: 1950 yılı başlarında, Amerikan Dışişleri Bakanı Dean Acheson: yaptığı bir konuşmada: “ Amerikan menfaat sahaları sınırlarını çizerken, Güney Kore’yi belirtmeyi ihmal eder”. Bu durumu: Kuzeyde yerleşik ve komünizm yanlısı Kore hükümeti, kendileri için bir yeşil ışık olarak algılarlar.

ÇATIŞMALAR BAŞLIYOR:
Kuzey Kore’de iktidarı elinde bulunduran yerel hükümet: SSCB gizli desteğini alarak; Amerikan Dışişleri Bakanının beyanına da güvenerek; güney bölümüne saldırır ve Seul kentini ele geçirir.
Bunun üzerine: ABD Başkanı Truman: Japonya’da konuşlu bulunan Amerikan Birlikleri Komutanlığından, Güney Kore’ye askeri malzeme yardımı yapılmasını emreder. Ayrıca: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, toplantıya çağırılır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SAFHALARI:
Birleşmiş Milletlerde; 27 Haziran 1950 tarihindeki toplantıda: “Kuzey Kore’nin saldırgan olduğu ve birliklerini 38. enlemin kuzeyine çekmesi” yönünde, bir karar alınır.
Kuzey Kore hükümeti: alınan bu kararı kabul etmez.
Birleşmiş Milletlerin, bir bölgeye müdahale edebilmesi için, güvenlik konseyinin çoğunluğunun oyu yetmez. Daimi 5 ülkenin (Amerika, Fransa, Çin, İngiltere, Rusya) oybirliği şarttır. Rusya oylamaya katılmayınca, Amerika Dışişleri Bakanı, getirdiği teklifle, Güvenlik Konseyi yerine, Genel Kurul’a, müdahaleye karar verme yetkisi tanınmıştır. Ancak, bu durum: Rusya’nın oyuna gerek görülmeden alınan bir karar olduğundan, Birleşmiş Milletler prosedürüne aykırıdır. Ancak, daha sonra emsal karar olmuş ve uygulanmasına devam edilmiştir. Evet, Genel Kurulda, Kore’ye müdahale konusunda karar alınır.
Böylece; ABD Askeri güçleri harekete geçerler. Aynı gün: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi: Birleşmiş Milletlere üye ülkeleri, Güney Kore’ye yardım etmeye yönelik bir çağrıda bulunur. Bu çağrıya: aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke olumlu cevap verir.

ÇAĞRIYA OLUMLU CEVAP VEREN ÜLKELER:
Bu 16 ülke: askeri güçlerini bölgeye gönderirler.

TÜRKİYE DURUM:
25 Haziran 1950 tarihinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, müdahale kararı aldığında, Kore’ye asker göndermeyi ilk teklif eden ülke “Türkiye” oldu. Ama aynı zamanda, diğer 15 ülkeden farklı olarak, savaşa sembolik değil de, Tugay seviyesinde büyük askeri güçle katılmayı teklif eden bir ülke. Bununla da bitmedi: Türkiye, diğer ülkelerden ayrı olarak, askerlerini Amerikan ordusunun emrine vermeyi kabul eden, tek ülke olarak da tarihte yerini aldı.
Türkiye hükümeti tarafından bu karar alınınca: SSCB etkisiyle, komünist rejimin egemen olduğu Bulgaristan’da yaşayan Türkler, ülkemize göçe zorlandılar. İki yıllık süreçte, Bulgaristan’dan, ülkemize 37.351 aile ve onların oluşturduğu 154.393 göç etmek zorunda bırakıldılar.
Dönemin hükümeti: Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yazdığı niyet mektubu: TBMM tarafından oybirliğiyle onaylandıktan sonra, Kore’ye gönüllü bir milis gücü gönderilmek üzere, bir dernek kurulur. Kurulan bu derneğe: daha ilk gündü: 3000 kişinin başvurduğu biliniyor. Bu elbette şaşırtıcı bir rakam, çünkü, Amerika’da bile, bu kadar gönüllü yoktu.
25 Temmuz 1950 günü akşamı: Türkiye’nin, Kore’ye 4500 kişilik bir birlik göndereceği kararı: büyük bir gururla, kamuoyuna açıklanır. Ancak, muhalefet partileri, hükümetin bu kararını, sadece “TBMM’nin onayı alınmadığı” için eleştirirler. Hükümet ise: “İlan edilen savaş değil ki, sadece Birleşmiş Milletler kurallarını ihlal eden bir güce ceza verileceği” diye savunur. Yani: TBMM’nin onayının alınmasına gerek görülmez.
Bu karar üzerine, toplumdaki tepkiler şöyle gelişir: Cumhuriyet Gazetesi: “Milli Birliği bozmamaya dikkat” diyerek, desteğini sunar. Dönemin en büyük öğrenci örgütü, Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanı Can Kırıç: “karardan dolayı” hükümete şükranlarını sunar ve Türk gençliğinin kendisine verilecek her türlü görevi, başarmaya hazır olduğunu” söyler.
En önemlisi, Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki: “Kore harekatına katılarak bu savaşta ölenlerin şehir olacakları” fetvasını verir.
Bu arada: hükümetin Kore savaşına katılım kararına, yanlızca Behice Boran’ın önderliğini yaptığı “Barışseverler Derneği” kampanya düzenleyerek karşı çıkar. Ama, bu tepki, Boran’ın hapse mahkum edilmesiyle sonuçlanır.

Bu arada: bu dönemdeki dünya siyasetini bilmekte de yarar var. Şöyleki: Türkiye; Haziran 1941 tarihinde, Almanya ile saldırmazlık paktı imzalayınca: başta Amerika olmak üzere, Almanlarla olan bu yakınlaşma, Sovyetler Birliğini çok kızdırdı. 1945 yılında, Almanya savaştan yenik ayrılınca: İngiltere, Rusya ve ABD tarafından, Yalta Konferansında, San Fransisdo’da yapılacak ve Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun sağlanacağı toplantıya : yanlızca Almanya’yı ortak düşman eden ülkelerin katılmasına karar verildi. Dolayısıyla, Türkiye, kurulmaya çalışılan yeni dünya sisteminin dışında kalıyordu.

Türkiye: bunu önlemek için, 23 Şubat 1945 tarihinde, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan eder. Ancak: Sovyetler Birliği, bununla tatmin olmaz. Daha da ileri giderek: Türkiye’den karşılanması imkansız isteklerde bulunur. Bu isteklerinden özellikle: Kars ve Ardahan’ın kendilerine verilmesi isteği, Türkiye’de büyük tepkiyle karşılanır. Ruslar: Türk sınırına asker yığmaya başlarlar. İnsanlar, her an sınırlardan, bir Rus tankının girmesini korkarak beklemeye başlarlar. Yani: Türkiye’nin, Batı ile ve özellikle en büyük güç olan Amerika ile yakınlaşmasından başka seçeneği kalmamıştır.

Ancak: Amerika, Doğu Akdeniz bölgesinde, Türkiye ve Yunanistan’ın önemini bildiği için “Marshal Yardımı” ile, bu iki ülkeyi desteklemeye başlar. Bu ilgiden cesaret alan Türkiye, Nisan 1949 tarihinde, NATO’ya üye olmak için müracaat eder. Ancak, bu müracaat kabul edilmez. NATO güçleri, Türkiye’yi birliğe üye olarak almak için, Kore’ye asker gönderme şartını ileri sürerler.

TÜRK ASKERİ GÜCÜ:

PERSONEL:
Türk askeri gücü: 1 Tugay ve 241.Piyade Alayı: Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasına verilir. Askeri birliğin personel mevcudu: 259 Subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 Astsubay, 4414 Erbaş ve Er olmak üzere, toplam: 5090 personelden oluşmaktadır. Savaşa katılacak askerler, özellikle 1929 doğumlular arasından seçiliyorlardı.

Tugay Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı: I.Dünya ve Kurtuluş Savaşına katılmış, çeşitli cephelerde savaşmış ve 1949 yılında Generalliğe yükselmiş bir askerdir. Ancak, bu yaşlı komutanın küçük bir kusuru vardı. Yabancı dil yani İngilizce bilmiyordu. Bu eksikliğin, ileride nelere malolacağını maalesef kimse görmemişti.
271.P.A.Komutanı olarak ise, Albay Celal Dora görevlendirilir.
Başlangıçta, Tugay gönüllülük esasına göre oluşturulacaktı. Ancak, sonradan bunun böyle olmadığı anlaşıldı. Askerlerin çoğu, Anadolunun yoksul köylü çocuklarıydı.
Az sayıdaki gönüllünün büyük bir kısmı ise “ailelerine çok iyi maaş bağlanacağı” vaadine kananlardı. Elbette, Kore topraklarındaki “komünizm” tehlikesinin bertaraf edilmesi amacı da, gönüllülerin yüreklerini dağlayan büyük etkenlerden biriydi.
Tugayın birlik yapısı ise şu şekilde oluşturulmuştu: her biri 3 taburdan oluşan, 3 piyade alayı, 1 topçu taburu, 1 istihkam bölüğü, 1 uçaksavar bataryası, 1 ordudonatım bölüğü, 1 ulaştırma bölüğü, 1 tanksavar takımı, 1 depo bölüğü.

TÜRKİYE TOPRAKLARINDAKİ ASKERİ EĞİTİMLER:
Ankara-Etimesgut’ta yapılan eğitimlerde: Kore savaşında kullanılacak Amerikan M1 piyade tüfekleri geç geldiği için, bu silahların atış eğitimleri yapılamadı. (bu eğitimler daha sonra yolculuk sırasında gemilerde yaptırıldı) Daha sonra: Polatlı’da, eğitimler sürdürüldü.
Ardından, Türk askerleri, trenlerle İskenderun’a götürüldüler.

GEMİ YOLCULUĞU:
Türk askerlerini, İskenderun-Kore arasındaki yolculukları: Mac Ree, Haan ve Private isimli Amerikan gemileriyle yapılacaktı. Gemiler, 25-30 Eylül 1950 tarihlerinde, hüzünlü törenlerin ardından, İskenderun limanından hareket ederler.
Türk birliklerinde: hiç gemiye binmemiş askerler çoğunluktaydı. Hatta, deniz bile görmemiş erler vardı. Onlar için, Akdeniz’in uçsuz-bucaksız suları, hele hele her türlü konfora sahip bu kocaman gemiler, anlatılmaz birer heyecan kaynağıydılar.
Gemilerde her türlü konfor vardı. Yemekler bol ve güzeldi. Ama, ekmek ancak 2 ince dilimden ibaretti. Çok ekmek yemeğe alışmış Türk askerleri, ne kadar yemek yerlerse yesinler, doymuyorlardı. Gemilerdeki un stokları ancak adam başına 2 ince dilim ekmeğe, yani Amerikan beslenme alışkanlıklarına göre düzenlenmişti. Ekmek eksiğini gidermek için, patates eklenmeye başlandı. İlk durak yeri olan Seylan Adasından, un sipariş edildi. Ancak, bu unlar da kurtlu çıktı ve ekmek sıkıntısı, Kore’ye kadar sürdü.
Gemilerde, başka sorunlar da yaşandı. Özellikle: alışık olmadıkları Amerikan tuvaletleri, rezervuarları, duş ve lavabo gibi aletleri kullanmakta sıkıntılar yaşandı. Bu sorunlar, erlere teorik ve uygulamalı dersler verilerek aşıldı.
Ortalama 22 gün süren deniz yolculuğu: teorik ve silahlı eğitimle değerlendirildi. Askerlere: Kore ve Kore savaşları hakkında bilgiler veriliyor, derslerde değişik savaş eğitimleri öğretiliyordu. Ayrıca, beraberlerinde götürdükleri Amerikan M1 piyade tüfeği atışları yaptırılıyordu.

KORE’YE ULAŞIM:
Gemiler; okyanusta geçen 22 günlük yolculuk sonunda “Puson” limanına vardılar.
18-19 ve 20 Ekim 1950 tarihlerinde, gemiler iskeleye yanaştılar ve yorgun ama inançlı Türk askeri gücü, iskeleye çıktı. İskeleye çıkıştı, törenler düzenlendi. Bir süredir sakal bırakmalarına izin verildiği için: uzamış sakalları, bellerinde dev kasaturaları ve süngüleriyle, karaya çıkan Türk askerleri, özellikle Korelilerin büyük ilgisiyle karşılaştılar. Amerikalılar ise, bu durumu şaşkınlık yanında gülümseyerek karşıladılar.
Kafileri rıhtımda, Tokyo’da Amerikalı General Mc.Arthur karargahında oluşturulmuş Türk irtibat gurubu subayları karşıladılar. Ayrıca: Amerikalı yetkililer, Puson Valisi ve Belediye Başkanı, ellerinde Birleşmiş Milletler bayrağı taşıyan Koreli öğrenciler ve halk karşıladı. Karşılıklı konuşmalar yapıldı, hediyeler alınıp-verildi. Törenlere: Amerikan ve Kore bandoları eşlik ettiler.

İLK EĞİTİM YERİNE GÖNDERİLME:
Törenlerden sonra, gelen kafileler: limandan araçlara bindirilerek tren istasyonuna götürüldüler. Trenlerle: “Taegu” kentine gönderildiler.
Bu tren yolculuğu da: Türk askerleri açısından ilginçti. Çünkü: Amerikan kumanyaları kullanıyorlardı. Bu kumanyalar: 3 öğün düzenlenmişti ve içlerinde: daha önce görmedikleri şeyler vardı. Yani: tatlısından tuzlusuna kadar her şey. Mehmetçik için, bu bir kral sofrası, daha doğrusu saray yemeği gibiydi. Fakat, bazı konservelerde, domuz eti bulunuyordu ve Türk askerleri tarafından yenilmeyen bu domuz etli konserveler de, yine Türk askerleri tarafından yol boyundaki, fakir ve aç Korelilere ikram ediliyor ve sevinçle karşılanıyordu.
Bu arada: Amerikan Dış İşleri Bakanı Foster Dulles tarafından, Türk askerleri hakkında: “çok masrafsız, günlük masrafları 23 centi aşmıyor” sözleri, değişik tepkilere neden olur.

TEAGU KENTİ:
Trenlerle buraya ulaşan kafileler, 20 Ekim 1950 tarihinde, Amerikan 8. Ordusunun emrine katılarak, eğitime başlarlar.
En büyük zorluk: şöför eğitimde kendisini gösterdi. Çünkü: % 98’i; kıta şöför eğitim merkezinde sürücülüğü öğrenen bu erler; yeterli eğitim fırsatı bulamadıklarından acemiydiler. Kore’de verilen zaiyatın % 10’u, sürücülerin araç devirmesinden ileri gelmişti.
Pusan ve Teagu kenti arasında: top, silah ve araç-gereç nakliyatı sırasında, bir sürü kaza oldu. Bu kazalar: yaralanmalara ve araç-gereçlerde zaiyata neden oldu. Ayrıca: Teagu kentinde: Türk askerlerinin sebep olduğu bir trafik kazasında: 2 Koreli çocuk ölmüş, 3 Koreli sivil yaralanmıştı.
O günlerde: Tokyo’da çıkan “Star” adındaki bir Amerikan dergisinde: Türk sürücüleri hakkında, şöyle yazılmaktadır: “Türk sürücüleri, Kore’ye ayak bastıkları andan itibaren, Korelileri ve Kore’deki Birleşmiş Milletler mensuplarını, korku ve heyecan sarmıştır. Türk sürücüleri: trafik kurallarına asla uymaz, yolun hep ortasını takip eder, geriden gelip korna çalarak yol isteyenlere asla yol vermez, yollarda yazılı en çok hız koşullarına bağlı kalmaz ve aracını her yolda, son hızla sürmekten zevk alır.” Tabii, ben bunu okuyunca, hemen günümüz aklıma geldi, aradan yıllar geçmiş, sürücü alışkanlıklarımızın günümüzde de pek fazla değiştiğini söylemek mümkün değil, trafik kurallarına uymamak genlerimiz de mi var yoksa?
Evet, Amerikalılar, korkudan üzerinde ay-yıldız işareti bulunan araçları gördüklerinde, kenara çekilip yol vermeye başlarlar.
Tüm bunların yanında: beslenme, tuvalet ve banyo gibi günlük işlemlerde de uyumsuzluklar çıkıyordu. Ayrıca, askerlerimizin dil bilmemeleri, dil bilen elemanların azlığı, bir sürü yanlış anlamalara ve tatbikatlarda ciddi sorunlar çıkmasına neden oluyordu. Zaten, takip eden dönemlerde, Türkiye’den bölgeye tercümanlar gönderilecekti.

CEPHEYE HAREKET:
Taegu şehrinde: eğitim ve atışlarda geçen 20 günün ardından, 7 Kasım 1950 tarihinde, 9. Amerikan Kolordusunun 25. Tugayının geri emniyetini almakla görevlendirilirler.

Niye geri bölge emniyeti? Çünkü: Türk birlikleri, bölgeye gelirken, niye ise, yanlarında cemse gibi araçları getirmezler. Dolayısıyla, Amerikan birlikleri ilerlerken, çoğu yaya olarak ilerlemek zorunda kalan Türk birlikleri, Amerikan birliklerinin hareketini yavaşlamaktadır. Bu yüzden, Türk birlikleri, geri bölge emniyetini almakla görevlendirilirler. Ayrıca: ABD.9.Kolordu Komutanı General John Walker: kendi üstlerine ; dil sıkıntısı ve eğitim, araç, gereç noksanlığı konusunda, durumun vahametini bildirir. Ama, Birleşmiş Milletler Komutanı Mac Arthur, bunlara aldırmaz, çünkü acelesi vardır, kendi askerlerine “Noel’e kadar” bu işin bitirileceği sözünü vermiştir.

10 Kasım 1950 günü, sabahı, erken saatlerde, 5000 askerden oluşan Türk birlikleri, Amerikan 8. Ordusu birlikleriyle birlikte, cepheye doğru yani Yalu nehri istikametinde hareket ederler.
Bu bilinen bir savaş değildir. Türk askerleri: kim olduğu, ne zaman ve nerede karşısına çıkacağı belli olmayan, gerillalara karşı savaşacaktır. Bunun yanında, birçok araç ve silah eksikliği vardır. Yeni silahlarla yapılan atışlar tamamlanmamıştır. Ama, yapabilecek bir şey yoktur.

Türk birlikleri: Kore’deki ilk şehidini, bu yolculuk sırasında verir. Uçaksavar bataryasının bir kamyonu devrilir ve araçta bulunan Astsubay Başçavuş Sedat Boran ölür.

Bu arada, Kore’deki genel durum şudur: Birleşmiş Milletler güçleri, Kuzey Kore birliklerini, daha önce işgal ettikleri Seul şehrinden atarak, 38. parelele sürerler, ancak burada da durmayarak, Kore’nin kuzeyini işgal etmeye başlarlar ve Çin sınırına ulaşırlar. Bu durumda, o ana kadar savaşa ilgisiz kalan Çin, tepki gösterir ve aktif olarak Kuzey Kore’yi desteklemeye başlar. Zaten, o dönemde, Mao yönetimindeki Çin, SSCB ile birlikte, Kuzey Kore’deki komünist yönetimi desteklemektedir.

24 Ekim 1950 tarihinde, Birleşmiş Milletler güçleri, savaşı bitirecek son bir hücuma girişecekken, sınırı geçen yüz binlerce Çinli, Kuzey Kore saflarında savaşa girişirler. Bunun üzerine; Birleşmiş Milletler güçleri bulundukları konumda kalırlar ve savaş: Amerika-Çin savaşı haline gelir.

Aslında: Amerika ve SSCB arasında, soğuk savaş yıllarındaki tek direkt çatışma burada yaşanmaya başlamıştı. Amerikan ve SSCB uçakları, Kore hava sahasında, birçok çatışmaya giriyorlar ve bunun sonucunda: birçok Amerikan ve SSCB uçağı düşürülüyordu. (Düşürülen uçak sayısı, savaş sonu blançosu: Amerikan 1300 ve SSCB 345 uçak) Ama, her iki taraf, savaşın büyümesinden ve dünya savaşına dönmesinden çekindikleri için, bu direkt çatışmaları gizli tutmuşlar, medya ve halka yansıtmamışlardı.

Tabii, birde olayın “nükleer silah” boyutu vardı. Amerikalılar, II.Dünya Savaşının sonunu getiren atom bombasını Japonya’da kullandıkları gibi, burada da kullanmaya deneyebilirlerdi. Ancak, karşılarındaki gizli güç, SSCB de de nükleer silah bulunması, bu olasılığı başlangıçta tercih dışına etti.

DÜŞMANLA İLK TEMAS: KUNURİ SAVAŞLARI:
24 Kasım 1950 günü, Amerikan 8. Ordusu : Çin sınırına doğru ilerleme emri alır. Kunuri bölgesinden hareket eden birlikler, Kacehon-Simnimni-Wawon boyunca hareket ederek Tokchon bölgesine doğru ilerlemeye başlarlar. 28 Kasım 1950 tarihinde, düşmanla ilk temas sağlanır. Sabaha karşı: Türk birliklerinin karargahının çevresindeki dağlardan, silah sesleri gelmeye başlar. Türk Tugayının Keşif Takımı, keşif görevi için gittiği bölgeden geri çekilirken, yol üzerinde gördüğü arızalı bir Amerikan telsiz kamyonunu kurtarmaya çalışırken: Çinlilerin baskınına uğrarlar ve takımın personelinin bütününe yakını imha edilir. Yanlızca, 2 subay ve birkaç er sağ kalır. Bunlarda, yaralılarla birlikte, esir edilirler.

Çinlilerin bu karşı saldırısı: çok ani ve etkili olur. Çünkü: Çinliler, genellikle gece ilerlemişler ve 18 gün boyunca, günde 30 km.yol almışlardı. Gündüz saatlerinde, yalnız keşif birliklerinin dolaşmasına izin veriliyordu. Diğer Çin askerleri, dağınık arazide saklanıyorlardı. Çinli komutanlar, gündüz, yerini belli eden askeri vurma yetkisine sahiptiler. Olumsuz hava ve arazi şartları da, düşman Çin ve Kuzey Kore askerlerine avantaj sağlıyordu.

Bölgedeki, Amerikan ve Güney Kore askerleri, aniden karşılarında gördükleri, bu büyük Çin güçleri karşısında başarılı olamayınca, geri çekilmeye, yani kaçmaya başlarlar. Ancak: bu geri çekilme ve karşıdaki düşman güçleri hakkında, Türk birliklerine herhangi bir bilgi verilmez. Daha sonra yapılan incelemelerde: bilgi verilmeye çalışıldığı, ancak Türk birliklerinde yabancı dil bilen bulunmadığından, verilen bilgilerin anlaşılamadığı öğrenilir.

Bu arada: kara harekatı sürerken, havadan destekle görevlendirilen Amerikan uçakları, bölgede dost-düşman ayırt edemediklerinden, çatışmaya yardımda bulunamazlar.

Geri çekilmeden haberdar olmayan Türk birlikleri: 28/29 Kasım 1950 gecesi; Çin askerlerinin cephe gerisine sızmasıyla iyice sıkışırlar. Gece karanlığında, Türk askerlerinin ısınmak için yaktıkları benzin bidonları, Çinli askerler tarafından, Türk askerlerinin yerlerinin öğrenilmesinde büyük etken olur. Gece, cephe gerisine sızan Çinli askerler ile Türk askerleri arasında büyük çatışmalar yaşanır. Ancak, Türk askerleri, sahip oldukları mevzileri terk etmezler. Bu sırada: Amerikalı ve Güney Koreli askerlerin kaçması için, zaman kazanılmış olur. Yani: Türk askerleri mevzilerini terk etselerdi, Amerikalı ve Güney Koreli askerlerle birlikte, topyekün bir imha söz konusu olacaktı.

Evet, bu gece, Türk birlikleri yerlerinden ayrılmazlar, ama büyük kayıplar verilir. Bir gecede: 78 kişi şehit olur ve 352 kişi yaralanır. Amerikan 8. Ordusu, tamamen geri çekilerek, kurtulur.

Yani: Birleşmiş Milletler Ordusunun tam bir bozgunu ve darmadağınık geri çekilme. Çünkü: karşısındaki düşman, bölgeyi çok iyi bilen, gündüzleri köylüler arasına karışıp, geceleri saldırıya geçen, azıcık prinç lapasıyla doyan, yere kıvrılıp uyuyabilen Çinli ve Kuzey Koreli askerlerdir.

Evet, Birleşmiş Milletler Ordusu geri çekilirken, bölgedeki Türk askerleri unutuluyor veya onların tabiriyle haber veriliyor ama yabancı dil bilen olmadığından, verilen uyarılar dikkate alınmıyor.

Neyse: 29 Kasım 1950 günü, Çin ordusunun kuşatma harekatı geçici olarak durdurulur. Ancak, aynı günün gecesi, Türk Tugayı, ikinci kez baskına uğrar. Daha önce söylediğim gibi, Türk askerleri ısınmak için, ateş yakmaktadırlar ve bu ateşler, Çinliler tarafından, Türk askerlerinin yerlerinin tespitinde en büyük etkendir. Çinliler; gece karanlığında, Türk birliklerinin çevresini sarmaya başlarlar, Türk askerleri direnir ve buz gibi bir havada, zifiri karanlıkta, Çinli askerlerin çıkardıkları ürkütücü sesler eşliğinde, geri çekilmeye başlarlar. Geri çekilen Tugayın arkasındaki 400 asker, Çinlilerle çarpışarak bir dağın eteğinde sıkışırlar. Sonunda teslim olmak zorunda kalırlar

Bu arada: biraz önce sözünü ettiğim gibi: cephedeki Türk Piyade Taburları; ne diğer müttefik birliklerle ve ne de kendi artçı birlikleriyle temas kuramamaktadırlar. Bunun sonucunda, elbette büyük zaiyat ortaya çıkıyor. Birleşmiş Milletler Güçleri, Türk birliklerinin kendileriyle aynı anda geri kaçmamaları ve Çinlilere karşı koyarak, onları oyalamaları nedeniyle, zaman kazanmışlar ve zaiyatsız olarak geri çekilmişlerdir. Ama, biraz önce söylediğimi gibi, tarih sahnesinde gizli kalan bir durum, “geri çekilme Türklere haber verildimi, verilmedi mi?” Bilmiyorum. Kimse bilmiyor.

Türk Tugayının kayıpları çok ağırdır. 26 Kasım-1 Aralık 1950 günleri arasında süregelen bir haftalık çatışmalarda: Türk Tugayı, Birleşmiş Milletler Ordusu içinde: asker sayısına oranla, en çok kayıp veren birliktir. Bu çatışmalarda: 12 subay, 7 astsubay ve 199 erbaş ve er olmak üzere, toplam: 218 şehit verilmiştir. Yaralı sayısı ise: 5 subay, 10 astsubay, 440 erbaş ve er olmak üzere, toplam: 455. Bunların yanında, kayıplarda yani esirler de var. Kayıplar: 7 subay, 2 astsubay, 85 er olmak üzere: toplam 94. Bunlar: savaş sonuna kadar, 3 yıl süresince, esir hayatı yaşarlar. (Esirler konusuna, daha sonra değineceğim)

Ama, bu kadar büyük kayıplar verilmesine rağmen, Kunuri olayları/savaşı bir destan olarak tarih sahnesine yazılır. Ama: yanlızca bizim açımızdan bir destan. Yoksa: aradan geçen, 60 yıllık süreçte, bu savaşın bir destan olduğu yönünde, Amerikan kaynaklarında hiçbir açıklama yapılmayacaktır.

O günlerde, savaşın ardından, bir Amerikalı yazar şöyle yazacaktır.” Türkler, Kore’de çok büyük kayıplar verdiler. Türk Tugayının fazla kayba uğraması yüzünden, Türk halkının üzüntülerini hesaba katan Amerikan hükümeti, sessiz-sedasız bir şekilde, Türk makamlarından özür dilemek zorunda kalır. Ancak, Türkler, Amerikalıların ne demek istediklerini pek anlayamazlar.” Yani: sanki, umursamıyorlar mı demek lazım, bilmiyorum.

Yine, bu savaşın ardından söylenenler değerlendirildiğinde, İngiltere Savunma Bakanı E.Shinwel’in sözleri şöyledir.” Türk askerlerinin güç koşullarda savaştığı kabul ediliyor ve Kore’deki Türk Tugayının son savaşlar sırasında diğer Birleşmiş Milletler kuvvetlerine oranla, en güç koşullar altında savaşmış ve buna rağmen vazifesini başarı ile yapmıştır.”

Bir diğer yorum: Amerikalı Yarbay Blair’den: “ Türklerin bu taarruzu, gördüğüm muharebelerin en kanlısıydı. Dövüşme çok şiddetli olmuş, Çinliler çok iyi donatılmışlardı. Tüfek bombası, çeşitli otomatik silahlar ve havanları vardı. Yiyecek ve cephaneleri de boldu. Mevzilerinde ölünceye kadar direnmeleri, Türklerin disiplinlerinin iyi olduğunu gösteriyordu. Buna rağmen, savaş başarıyla sonuçlandı.”

Buna rağmen kelimesi az gelir. Bölgede: son 40 yılın en soğuk kışı yaşanmaktadır. Mançurya’dan esen sert rüzgarlar: askerlerin hareketlerini güçleştiriyordu. Ayrıca, askerlerimizin giysileri, teçhizatları ve eğitimleri, bu soğuk cehennemi yaşamak için hiçte uygun değildir.

Sonuçta, askerlerimiz arasında, ilk donma olayları yaşanmaya başlar. Özellikle: gece nöbetleri dondurucu oluyordu. Askerler: boş tenekelerde yakılan ateşlerin başında ısınıyorlardı ama bu ateşler de, Çinliler tarafından çok uzaklardan görülüp, askerlerimizin mevkileri tespit ediliyordu.

Hatta, ilgisizlik ve umarsızlık o kadar ileri düzeye gelir ki, bu dondurucu soğuğa rağmen, yarı bellerine kadar buzlu sularda yaya geçme durumunda kalanların ölümleri içler acıtır. Tıbbi ekipler, donan askerleri tedavi etmeye çalışıyorlardı. Acilen kan verilmesi gerektiğinde, plazmanın 90 dakika ısıtılması gerekiyordu. Su içeren ilaçlar donmuştu. Kamyonlardaki benzine, donma tehlikesine karşı alkol karıştırılıyordu. Hatta, geceleri, askerlerin postallarının içinde biriken ter bile donuyordu. Bunun yanında: biriz önce sözünü ettiğim gibi, Çinli askerlerin yöreyi tanımaları ve yaşantılarının sadeliği, Kuzey Kore’nin uzun sıra dağları ve bunların arasındaki vadilerden oluşan arazi yapısının hareketleri zorlaştırması, tüm bu etkenler; Birleşmiş Milletler güçlerinin ve çok doğal olarak Türk askerlerinin olumsuz etkilenmesine neden oldu.

Yazının en sonunda, yine okuyacağınız gibi, amaç büyük olasılıkla NATO’ya girmek, ama NATO Kore’de savaşmamızı istiyor, ama ya kahramanlık, kahramanlık bize mi borç. Yunanlılar da, NATO’ya alındılar, ama Kore’de hiçbir kahramanlıkları yok, çünkü askerlerini bile bile buzlu sulara sokma gereğini hissetmediler.

KUNURİ SAVAŞI SONRASI:
Çin halk gönüllü ordusu: Birleşmiş Milletler Birliklerini, 38.enlem güneyine püskürterek, Güney Kore’yi işgal etmeye başlarlar. Ancak, karşı taarruz ile, her iki kuvvet: 38. enlem boyunca sabitlenir.

İKİNCİ BÜYÜK ÇATIŞMA:
Ancak, Birleşmiş Milletler Ordusu, Çin güçlerinin ateşkese yanaşmayan tutumları nedeniyle, yeniden, taarruzi keşif hareketlerine girişirler. Türk Tugayının vurucu gücünün de, bu yıpratıcı taarruzlarda, görev alması öngürülür.

25-27 Ocak 1951 tarihlerinde, Kumyangjang-ni kasabası ve çevresinde, ikinci büyük çatışma olur. Çinliler, kendi mevzilerinden gayet planlı ve etkili bir şekilde ateş yağdırırken, Türk Tugayı, bunları önemli kayıplar verdirerek geri çekilmeye zorlarlar. Bu zafer, Birleşmiş Milletler Komutanlığı karargahında, yeni başarı ümitleri doğurur. Aksi halde, Kore’nin tahliyesi düşünülmektedir. Ancak, Türk askerleri çatışmaların odak noktasında olunca, yine kayıplar verilir. (Türk tarafının kaybı: 12 şehit, 31 yaralı iken, Çinlilerin kaybı: 474 ölü, 23 esir) Yani: Türk Tugayı, karşısında, kendinden 3 misli büyük bir askeri güç ile çatışmış ve galip gelmiştir. Yalnız, burada, Tugay Komutan Yardımcısı Albay Nuri Pamir’in ölümü, üzüntü yaratır.

Bu zafer : yurtta ve dünyada büyük yankı bulur. Dünya basınında, günlerce: Türk milletinin kahramanlığı, savaşçılığı, demokrasiye ve hür dünyaya bağlılığı yazılır. Devlet başkanları, mesajlarla, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Kore Türk Tugayını kutlarlar. Yurtta, büyük sevinç gösterileri yapılır. Bu arada: Amerikan kongresi, Türk birliğine “Mümtaz Birlik Nişanı” verir. Daha önce söylediğim gibi, Amerikalılar, Türk askerlerinin bu kahramanca ölüme gidişleri ve fedakarlıklarını anlamakta büyük zorluk çekmektedirler. Özellikle: Topçu üsteğmen Tahir Ün’ün, bulunduğu tepenin düşman tarafından işgal edilmesi gündeme gelince, kendi toplarının tüm ateşinin bulundukları tepeye yönelmesini istemesi, nedeni sorulduğunda ise, düşman ateşiyle değil, kendi ateşimizle ölmek istediğini söylemesi ve bunun üzerine, bölgeyi ateş altına alan Türk toplarının kendi askerlerimiz le birlikte, birçok düşman askerinin ölmesine neden olması. Tüm bunları, Amerikalıların anlaması mümkün değildi. Bu arada, bu kahraman üsteğmen Tahir Ün’ün cenazesi asla bulunamamıştır. Hatta: Ankara’daki Kore Şehitleri Anıtına giderseniz, şehitlerin isim listesinin en üstünde, onun ismini görebilirsiniz.

Ama, kesin olan şu ki: Amerikan 8. Ordusu, Kore’nin tahliye edilmesi üzerine planlarını yapmışken, Türk Tugayının bu başarısı üzerine, planlar tadil edilir ve yeniden, taarruz emri verirler ve 24 Mayıs 1951 tarihinde, Birleşmiş Milletler güçleri Çin birliklerini yenilgiye uğratırlar ve 38. enlemi aşarlar. Bu sırada, önceden büyük kayıplar vermiş olan Türk birlikleri, yedeğe alınmıştır.

BARIŞ GÖRÜŞMELERİ:
Her iki gücün, 38. enlemde durması ve savaşın durağan bir hal alması üzerine: taraflar barış görüşmelerine başlarlar.
27 Temmuz 1953 tarihinde, savaş, kocaman bir kanlı nokta ile noktalanır. Ateşkes anlaşması imzalanır. Ateşkes anlaşmasına göre: 3 ay içinde, Cenevre’de başlaması gereken barış görüşmeleri, bir türlü başlayamaz. 9 ay sonra: 26 Nisan 1954 tarihinde, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, savaşa katılan 16 ülke temsilcileri, SSCB, Çin ve Kuzey Kore temsilcileri, Cenevre’de bir araya gelirler. 2 ay süren görüşmelerden, olumlu bir sonuç alınamaz.
Ateşkes yapılmasından, 1.5 ay sonra, 4 Eylül 1953 tarihinde, savaş esirlerinin değişimi başlar. İki taraf savaş esirlerinden: ülkelerine dönmeyi kabul etmeyenler olur. Birleşmiş Milletler ordusunun 13.500 esirinden, 21 tanesi Amerikalı olmak üzere 357 kişi, kendi ülkelerine dönmeyi kabul etmezler. Amerikalı esirler: ölüm, hastalık ve geri dönmeme gibi birçok fire vermesine rağmen, 234 Türk esiri ise, fire vermeden, ülkemize geri dönerler. Türk esirlerinin: % 96’sı, savaşın ilk aylarında esir düşmüşler ve yaklaşık 3 yıllık bir süre, esir kamplarında kalmışlardır. Amerikalılar tarafından, daha sonraki tarihlerde, aşağıda yazdığım gibi, çeşitli araştırmalar yapılarak bu durumun, yani esirlerin yaşantıları ve psikolojik durumlarının nedenleri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Ancak, barış anlaşması imzalanmaz. Barış anlaşması, 2007 yılında, Güney Kore ve Kuzey Kore arasında, kağıt üzerinde imzalanır.

SAVAŞTAN SONRA:
Ateşkesten 3 hafta sonra: 3.Türk Tugayı, yerine 4.Türk Tugayına bıraktı. 4.Türk Tugayı savaşa girmedi. Ama, cephedeki yerini aldı ve tedirgin bir bekleyiş içindeydi. Bu tedirginlik, kuşkusuz yalnız Türk Tugaylarında değil, tüm BM.Ordusunda ve karşısındaki düşmanda da vardı.
Bu süre içinde: 1960 yılına kadar, her yıl değiştirilmek suretiyle, 4.Tugaydan sonra 6 Türk Tugayı daha, Koreye gitti. 10.Tugaydan sonra, yerine Kore ye 1 Bölük gönderilmeye başlandı. 1962 yılından sonra, Bölük te 1 mangaya indirildi.

SAVAŞIN SONUÇLARI:
Savaş sonunda: 50 binden fazla Amerikan askeri ölmüştür. Resmi kayıtlara göre: Birleşmiş Milletler Ordusunun kaybı: 94.000 ölü ve kayıplar olmak üzere, toplam: 500.000 kişiyi buluyordu. Bunun yanında, baştanbaşa yakılıp-yıkılan Kore ülkesinde ise, 1.5 milyon Koreli sivil ölmüştü.

7190 Amerikan askeriyse, Çinliler tarafından esir alınır ve bunlardan 21 tanesi, savaş sonunda, Amerika’ya dönmeyi kabul etmezler. Bu nedenle: Amerikalılar, esirlerin durumları hakkında birçok araştırma yaparlar.

1958 yılında yayınlanan bir Amerikan Psikoloji Dergisi olan “Mc.Call” dergisinde: esir kampındaki mehmetcik ve coni kıyaslanmıştır. Anadolu bozkırının ortasında doğan, binbir mahrumiyet içinde büyüyen Mehmetçik, her türlü imkanlara sahip coni den, hangi sebeplerden dolayı üstün olduğunun cevabı açıklanmıştır.
Esir kampındaki bir Türk subayının anlattıkları şöyledir.
“ Bu akında, kızıllar çok miktarda esir almışlardı. Büyük esir kafilesini, Kızıl Çin’e doğru bir ölüm yürüşüne başlattılar. Hava çok soğuk ve karlıydı. Kafilede: pek çok hasta ve yaralı vardı. Yürüyemeyen esir, hemen yolun kıyısında öldürülüyordu. Fakat, Türk esirlere gelince, iş tamamen değişiyordu. Bizden de gücü kesilen, yürüyemeyen ve yolun kenarına çekilen esir, hemen bizden birileri tarafından kaldırılıp, sırtlanırdı. Halbuki, onlar da yorgun ve hastaydılar.
Esir kampında, Çinlilerin yaptıkları ilk iş şudur:
BM. İn ve kendi ülkelerinin esirlere verdikleri tüm üniformalar çıkartılır, yerine, üzerinde herhangi bir rütbe alameti bulunmayan düz ve tek tip elbiseler giydirilirdi. Dolayısıyla, ilk anda: çeşitli ülkelerin askerlerine, rütbesiz olmanın getirdiği disiplinsizliği başlatırlardı. Rütbe otoritesinin yerine, pazu kuvveti başlardı. Türk esirlerinin üniformaları ve rütbe işaretleri yoktur. Ama, yüzbaşı yine yüzbaşıdır. Başçavuş yine başçavuştur. Aynen eskisi gibi, disiplinli bir hayat vardır.

Çinliler, 100 esir bulunan her bölüme: 15-20 kişiye yetecek kadar yemek bırakırlardı. Ortaya bırakılır, kol kuvveti olan aslan payını alırdı. Bizimkiler ise, yemekhane nöbetçisi bulundururlar, yemek 100 eşit parçaya bölünür ve her 100 kişiden yanlızca 1 kişi günlük olarak doktora görünürdü. Türk esirler, aralarından en ağır hasta olanları doktora götürürken, İngiliz ve Amerikalılar tarafından bu hak, gücü olanlar tarafından kullanılırdı.

SAVAŞIN SONUNDA, TÜRKİYE AÇISINDAN GELİŞMELER:
Türk birlikleri: Kasım 1951 tarihinde, Türkiye’ye dönerler. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, Tümgeneralliğe yükseltilir. 1952 yılında emekliye ayrılır. 1854-1960 yıllara arasında; Demokrat Parti İstanbul Milletvekili olarak görev yapar. Ancak: 1960 darbesinden sonra yargılanarak; 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak, daha sonra çıkarılan bir af kanunu ile serbest bırakılır.
1971 yılında vefat eder.
Amerikalılar, savaş sonunda, 3 askerimize, Distinguished Service Cross (Üstün Hizmet Haçı) madalyası verirler. Aslında, bu madalyayı, savaşa katılanlar arasından 14 kişiye layık görürler. Bunlardan 3 kişisi Türk. Bunlar: Çavuş Mehmet Ergin, Yüzbaşı Şinasi Sükan ve Üsteğmen Rüştü Ürer. Madalyanın verilmesindeki en büyük neden: savaş sırasında sıra dışı kahramanlık göstermek.
Ayrıca: katılan tüm askerlere, Amerika tarafından “Kore Savaşı” madalyası verilmiştir.
Ayrıca: Kore’de: Kumpangjangi bölgesinde: Türk Zafer Anıtı yapılmıştır.

BÖLGEYE GİDEN DİĞER TÜRK BİRLİKLERİ:

2.DEĞİŞTİRME TUGAYI:
16 Kasım 1951 tarihinde, Tuğgeneral Namık Arguç komutasında bölgeye gider. Bu Tugay, 8 ay boyunca, düşmanla temas halinde ve daimi düşman ateşi altında görevini tamamlar.

3.DEĞİŞTİRME TUGAYI:
Ağustos 1952 tarihinde, Kurmay Albay Sırrı Acar komutasında, bölgeye gider ve görevi devir-teslim alır.
28 Mayıs 1953 tarihinde yapılan çatışmalarda, bu Tugayda: 151 şehit ve 239 yaralı zaiyatı olur.

4.DEĞİŞTERME TUGAYI:
6 Temmuz 1953 tarihinde, görevi devir-teslim alır. Bu Tugay, savaşın sona ermesinden sonra da, Kore’de kalmaya devam eder.

TAKİP EDEN DÖNEMDEKİ ASKERİ BİRLİKLER:
Takip eden süreçte, Kore’ye, değiştirme Tugayları gönderilmeye devam edilir. 1960 yılında ise, Kore’deki askeri güç: 1 Bölük kuvvetine indirilir. 1965 yılında ise, sembolik anlamda: 1 manga bırakılır. Daha sonra, on kişiden oluşan bu birlik te, 1971 yılında geri çekilir.

KORE’YE GİDEN TOPLAM ASKERİ GÜCÜMÜZ:
3 yıllık Kore savaşında, 24882 askerimiz görev yaptı.
Savaş sırasında, Türk askerleri 13 çatışmaya katılırlar ve bunlardan 4 tanesi tarihe geçer.

KAYIPLAR:
Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığının, resmi rakamlarına göre: Kore Savaşına katılan; 1, 2 ve 3’ncü Türk Tugaylarının kayıplarının blançosu şöyledir:
Şehitler: 37 subay, 26 astsubay ve 658 erbaş ve er olmak üzere: Toplam: 721.
Yaralılar: 2147, Hasta: 346, Esir: 234 ve Kayıp: 175
Toplam kayıplarımızın mevcudu: 3277.
Tugayları, ortalama 5000 kişi kabul edersek, toplam: 15.000 kişiden, 3277 kişilik kaybın, % 22 olduğu görülür. Bu rakamlar: hiçte küçümsenmeyecek oranda, büyük kayıplardır. Şehitler, toplam kayıpların: % 27’ sini oluşturmaktadır.
Askerlerimizin en çok “topukları”ndan vuruldukları savaş olarak öne çıkar. Bunun nedeni: düşman ateşiyle karşılaşıldığında, yere yatmakta geç kalmak veya yere yatarken, verilen eğitimlerin aksine, ayaklarını yani topuklarını hemen yere yapıştırmamak, havada kaldırdıktan sonra, yere düşürmek.
Şehitlerimiz: Seul-Pusan kasabası yakınlarındaki: “Tanggok” mezarlığı içindeki “Pusan Şehitliği” nde yatmaktadırlar.
Bu şehitlikte, 721 Türk şehit mezarı bulunmakta olup, bazıları yani kayıpların ki, sembolik mezarlıktır.

ÜLKEYE DÖNEN GAZİLER:
Savaş sonunda, bedensel ve ruhsal açıdan sakatlanmış bir yığın insan, akli dengesi bozuk insanlar kalmıştır. Bu insanlara, asla psikolojik destek verilmedi. Zaten, ülkemizde, o tarihten sonra; sokaklarda görülen akli dengesi bozuk insanlara: haksız ve aşağılayıcı bir şekilde “Koreli” lakapları verilmeye başlanması da, Kore’de savaşıp ülkeye dönen insanların içinde bulundukları durumun en büyük ifadesidir.

Evet, Kore gazilerine ve şehit dul ve yetimlerine, yıllar sonra maaş bağlanır. Hatta: bunlar için Birleşmiş Milletler tarafından gönderilen paraların, dönemin hükümeti tarafından başka yatırımlara yönlendirildiği hakkında, bir kısım söylentiler de çıkarılır. 1974 yılında şeref aylığı adı altında bağlanan maaşları, 1983 yılında, Kenan Evren tarafından kesilir. Düşünün, asker maaşlarını, asker kesiyor. Ancak, takip eden dönemde, Özal zamanında, maaşları yeniden verilmeye başlanır.
Günümüzde, Kore şehitlerinin dul-yetimleri ve gazilerinin aylıkları: üç ayda bir, 780 TL. Düşük olduğunu düşünmemek elde değil.

ANKARA’DAKİ ANIT:
Ankara’da, 1973 yılında, şehitlerin hatırasına, bir anıt yaptırılmıştır.

SONUÇ:
Kore savaşı sonucunda, bu kadar çok kayıp vermemizin nedenleri, hiç araştırılmamıştır. Çünkü: Kore savaşına katılan ve ülkeye dönen askerlerimiz: orada olanları, daima bir başarı destanı olarak bizlere yansıttılar. Olumsuzlukları, kötü koşulları asla anlatmadılar. Belki geceleri uykularından, telaş ve bağırıp-çağırarak uyanan bu insanların yaşadıklarını, asla tam olarak öğrenemedik. Her zaman olduğu gibi, olayın hep destansı yönleri, millete yansıtıldı. Biraz önce sözünü ettiğim bu kahraman insanlara: yaşamlarını sürdürmeleri için, uzun süre, aylık-maaş bile vermedik. Şu anda verilen maaşları da inanıyorum ki, hayatlarını sürdürmenin çok gerisinde, yanlızca ayakta kalmalarını sağlayacak miktardadır.

Olayın sonuçlarının; meşhur NATO üyeliği açısından değerlendirirsek: hani NATO üyelik müracaatımızı kabul etmemişler ve Kore savaşına katılma koşulunu öne sürmüşlerdi ya, buna inanmak pek mümkün değil. Çünkü: SSCB yani komünist rejim, eğer askeri güçlerini sınırlarımızdan geçirmiş olsalardı, büyük olasılıkla, başta Amerikan ve İngiliz güçleri olmak üzere, NATO zaten bölgeye hemen müdahale ederdi. Çünkü: daha sonra alenen belli olduğu üzere: Amerika ve İngiltere, Ortadoğu’daki gelişmeler ve bunalımları düşünerek: Türkiye ve Kore savaşına çok küçük boyutlu askeri düzeyde katılan ve hiçbir destansı başarısı sözkonusu olmayan Yunanistan’ın NATO’ya üyeliklerini kabul etti. 20 Şubat 1952 tarihinde, Lizbon’da, üyelik anlaşmaları imzalandı. Ama, Kore’deki savaşa katılmanın yanı sıra, bu anlaşmalarda, NATO’ya katılmanın bir diğer görünen şartı olarak: Amerika’ya ülkemiz toprakları üzerinde “askeri üs” kurma izni de verildi.

Zaten, tüm bu gelişmeler üzerine, 30 Mayıs 1953 tarihinde, SSCB, Kore savaşı öncesinde gelişen Türkiye’den olan toprak taleplerinden vazgeçtiğini açıklayacaktır.

Birleşmiş Milletler açısından sonuç değerlendirildiğinde ise: 3 yıllık süreçte, gırtlak gırtlağa yaşanan bu çatışma, Birleşmiş Milletler kararlarında “Polis harekatı” olarak geçmekte olup, bu da olaya verilen önemin ifadesi açısından, eminim ki, şehitlerimizin ruhunu ve geride kalanlarını yaralayan en büyük nedenlerden biridir.

Aranan kelimeler:

7 Eylül 2010
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti