Avustralya, Broken Hills Savaşı

Avustralya, Broken Hills Savaşı

avustralya11Avustralya’nın keşfi sonrasında, buralara insanlar göçmen olarak gidip yerleşmeye başlamışlardı. Bu gelen kişiler arasında; Türk’lerde vardı.  Bu kişilerin yerleşmesiyle, özellikle, kıt’anın bazı yerleri, tam bir Orta Doğu devleti görünümünü almıştı. Özellikle: Silver City şehri, buna en uygun örneklerden biriydi.

Bu kentin, en ilgi çeken kişilerinden biri ise; Abdullah isimli bir Türk’dü. Abdullah, buraya ilk geldiğinde uzun süre iş bulamaz, sonra kasaplık yapmaya başlar. Bir süre sonra, aynı şehire bir Türk daha gelir. Bunun ismi ise: Muhammed. Muhammed; üzerinde bir sopaya takılı Türk Bayrağı olan tahta arabasında; dondurma satmaktadır.

Abdullah ve Muhammed; zamanla, sıkı bir arkadaşlık kurarlar. Özellikle, akşamları biraraya gelip, vatan hasretini, birbirleriyle konuşarak giderirler. İşleride çok iyi gitmektedir. Ancak; bu güzel günler uzun sürmez. Çünkü; vatanlarından kötü haberler almaktadırlar. Avustralya’da ise, İngilizler kıt’anın her yerinden; I.Dünya Savaşı için asker toplamaktadırlar. Bunu haber alan; Abdullah ve Muhammed, Askerlik Şubesine giderek, askere yazılmak istediklerini söylerler. Ancak; aldıkları yanıt onları çok şaşırtır. Şöyleki:

– Siz Türk’sünüz, halbuki bizler İngiltere’nin yanında Türk’lere karşı savaşmaya gidiyoruz.”

Tüm ısrarlarına rağmen, Abdullah ve Muhammed; olumlu cevap alamazlar. Hemen o gece, sabaha kadar düşünüp, kararlarını verirler. Madem; ülkelerine kadar gidip düşmana karşı savaşamayacaklar, bu demek değildir ki, düşmana karşı hiç durmayacaklar. Madem, bu topraklardan çıkmalarına izin verilmiyor, o zaman, bu topraklar üzerinde, mücedeleyi sürdüreceklerdi.

Ne kadar paraları varsa, hepsini harcayıp, silah ve cephane alırlar. Her gün vagonlar dolusu insan, kentin yakınlarındaki limanlara sevkediliyorlardı. Abdullah ve Muhammed’in bulundukları kentin yakınlarındaki Broken Hills Dağının yanında da bir tren yolu geçiyordu. İşte, tam bu trenin geçtiği boğaza mevzilenecekler ve düşman askerlerinin geçmesine engel olacaklardı.

1 Ocak 1915 günü, bütün hazırlıklarını tamamlayarak, burada mevzilendiler. Aynı gün; içinde 1000 den fazla askerin bulunduğu bir tren buradan geçecek ve limana sevk olacaklardı. Tren boğaza girdiğinde, makinist birden şaşırır. Çünkü; rayların üzerinde, küçük bir dondurma arabası vardı. Arabanın üzerinde ise, kırmızı-beyaz bir bayrak dalgalanıyordu. Tren durdu. Çevresinde, treni koruyan atlı birlikler, tepede, aynı renkleri taşıyan bir bayrağın daha dalgalandığını gördüler. Tam oraya doğru silahlarını doğrultmuşlardı ki; birden, trenin üzerine doğru, bir kurşun yağmuru başladı. İçindeki onlarca ölüyle birlikte, tren geri dönmek zorunda kaldı. Bölgeye, hemen güvenlik kuvvetleri gönderildi. Onlar da yetersiz kaldı ve askeri birlikler gönderildi.

Fakat, gelen her birlik, olduğu yerde çakılı kalıyor ve bir adım bile ileri gidemiyordu. Yeni getirilen birliklerde, bu kahraman insanlar çembere alınmaya çalışıldı. Kendileriyle çarpışanların, en azından bir tabur olduğunu düşünüyorlardı. Saatler geçti. Çarpışmanın iyice şiddetlendiği bir anda, Muhammed şehit oldu. Ama; Abdullah, direnmeyi sürdürdü.

Derken, iki kahraman insanımızın bulunduğu yerden, ses gelmez oldu. Avustralya’lı askerler; yavaş yavaş yaklaştılar. Bir de baktılar ki; kanlar içinde salmış ve silahlarına sıkı sıkı sarılmış, iki Türk, birer kayaya yaslanmış olarak yatıyor. Sadece, Muhammed’in vicudunda 21 kurşun yarası vardı. Onları, esas şaşırtan; yanlızca 2 kişiyle karşılaşmaları oldu. Halbuki, onlar, kendileriyle bu mücadeleyi yapan,  çok daha büyük bir insan topluluğu bekliyorlardı.

Sonuçta; iki şehidimizin silahlarını, cenazelerini ve dondurma arabasını alarak, şehre götürdüler. Ama; korkuları hala geçmemişti. Avustralya’lı askerler, günlerce dağlarda başka Türk varmı diye arama yaptılar. Ama, bulamadılar.

Avustralya’da; haftalarca, kahraman şehitlerimiz ve onların cesaretleri konuşuldu. Bu olay ise; Avustralya tarihine ” Broken Hills Savaşı ” olarak geçti.

Bugün, bu 2 şehidimizin mezarlarının nerede olduğu bilinmiyor. Ama; arabaları, silahları ve bayrakları; bir müzede saklanıyor. Büyük bir askeri birliğe karşı verdikleri mücadelede, siper olarak kullandıkları kaya da, bugün ” Türk Kayası” olarak isimlendirilmiş.

Düşünebiliyormusunuz; dünyanın bir ucunda; vatan sevgileriyle, koca bir devlete kafa tutabilen bu insanlar, bu cesareti nereden bulmuşlar?  İşte; Avustralya’lılar, günlerce bu sorunun cevabını aradılar. Buldular veya bulamadılar bilmiyorum. Ama; bu cesaretin tek dayanağı; hani Atatürk’ün söylediği gibi: ” Muhtaç olduğun kudret, damarlarında dolaşan asil kan’dadır “. Onlara bu cesareti veren, sağlayan; işte bu.  Ve ne mutlu ki, bizler de, bu cesur insanların soyundan geliyoruz.

Aranan kelimeler:

7 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale Savaşı, Sahte Kağıt Para

Çanakkale Savaşı, Sahte Kağıt Para

canakkale1İstanbul, Mekteb-i Sultani öğrencisi.Mehmet Muzaffer. Askere gitmek üzere yazılır. Üç aylık bir eğitimden sonra; subay adayı olarak Çanakkale’ye gönderilir. Bu arada ise; yani 1915 yılının sonu ve 1916 yılının başlarında; İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de, bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Yani; Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında, savaş durmuştu. Çanakkale’deki Türk birliklerin büyük kısmı; Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Hazırlanma ve eksiklikleri tamamlama emri alırlar.

Muzaffer; birliğinin karargahında görevlidir. Alay’ın; kamyon ve otomobil lastiği gibi, bir takım malzemeye ihtiyacı vardır. Bunlar ise, ancak İstanbul’dan sağlanabilir. Muzaffer, İstanbul çocuğu olduğundan; gerekli malzemenin temini için, onu görevlendirirler. Gerekli malzemenin parasını bulması içinde, eline bir yazı verirler.

O yıllarda; İstanbul’da; otomobil ve kamyon hem az bulunan taşıtlardı ve hemde bunların lastikleri karaborsa idi. Muzaffer; aradı, uğraştı ve nihayet Karaköy’de bir yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar; pek yüksekti ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Gereken parayı bulmak için, Savaş Bakanlığına gitti. Elindeki yazıyı gösterip, para istediğinde, tam bir hayal kırıklığı, elbette para vermediler. Sebep belli, ekonomik durum berbat, o otomobil lastiği almaya çalışırken, devlet askerinin ayağına postal, üstüne giydirecek kaput alacak parayı bulamıyordu.

Neyse; Muzaffer, Bakanlıktan çıkar, ağır ağır yürürken ve ne yapacağını düşünürken, kafasındaki tek gerçek: Alay’ının, bu lastiklere ihtiyacının olduğudur. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulması gerekiyordu. Derken, birden aklına bir fikir geldi. Aradığı çareyi bulmuştu. Doğruca tüccar yahudi’nin yanına gitti.
– “Paranın işlemi, akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece onları koyacak yerim yok. Yarın öğleden evvel, vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları, mutlaka hazır edin.” der.
Tüccar:
-“Peki” der. Muzaffer ise cevaben:
– Altın para vermiyorlar, kağıt para verecekler.” der. Yahudi;
– “Peki” der.

Ertesi günü sabahı, Muzaffer; Merkez Komutanlığından aldığı araba ve askerlerle birlikte, sabah ezan vakti Yahudi’nin kapısına dayanır. Ortalık henüz ışıldamaktadır. Tüccar, malları hazır etmiştir. Havagazı fenerinin ışığında, yarım yamalak aydınlanan loşlukta, mallar arabaya yüklenir. Muzaffer; adama, bir yüzlük (yüz liralık kağıt para) verir. Araba, son hızla, Sirkeci’ye doğru yola çıkar. Malzeme gemiye aktarılır ve Çanakkale’nin yolunu tutar.

Üç gün sonra; yahudi, elindeki yüz liralık kağıt parayı bozdurmak için; Osmanlı Bankasına gider. Ama; parayı bozduramaz. Çünkü; para sahtedir.

Muzaffer; evrak basımında kullanılan kağıdın aynısını, Karaköy kırtasiyecilerinden alır. Bütün gece oturup, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırtedilemeyecek özellikte, taklit bir para yapar. Yahudi tüccara verdiği para işte budur. O devrin gerçek paralarının üzerinde, şu ibare yazılıdır: ” Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır”

Muzaffer, yaptığı taklit paradaki bu ibareyi, değiştirerek şöyle yazmıştır: ” Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye edilecektir.”

Onun; burada, altın dediği, Çanakkale’te Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kan’ıdır.

Sahte paraya gelince: yahudi tüccar, bunu sorun yapmadı. Ancak; olay tüm İstanbul’a yayıldı. Hatta; Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade: yüzlük taklit parayı, yahudi tüccara altın ödeyerek geri aldı.Çok zarif; sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmeceye yerleştirip, İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne hediye etti. Bugün, bu eşsiz parça, Müzede sergileniyor.

İşte; Çanakkale Savaşı böyle kazanıldı. Türk’ün; aklı, yüreği, cesereti, kan’ı ile kazanıldı.

Aranan kelimeler:

7 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale Savaşı, Turkuaz Denizaltısı

Etiketler: ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Çanakkale Savaşı, Turkuaz Denizaltısı

denizalti17 Ekim 1915 günü; Fransızların ” Turkuaz ” isimli denizaltısı, Çanakkale Boğazından geçtikten sonra, Marmara Denizi’nde devriye görevinin tamamlar ve geri dönüşe geçer. Bir ara su yüzüne çıkar. Türk sahil batarlayaları ise; periskobu gördükleri gibi, ateşe başlarlar, denizaltının periskobu ilk atışta, tek mermiyle, Müstecip Onbaşı tarafından vurulur. Turkuaz denizaltısı kaçmaya çabalarken, Akbaş mevkiinde, karaya oturur. Bunun üzerine; Türk kuvvetlerine teslim olur.

Denizaltıda ele geçirilen gizli belgeler incelenir ve bu belgelerden; düşman denizaltılarının Marmara’da belli bir yerde buluşup, saldırı planları yaptıkları öğrenilir. Bu buluşma yeri; Türk kuvvetleri tarafından, müttefik Alman Denizaltısına bildirilir. Alman denizaltısı ise, buluşma yerine giderek, bir İngiliz denizaltısı batırır. Esir alınan Turkuaz denizaltısı ise, İstanbul Haliç’e çekilir. Tamir edilir, ” Müstecip Onbaşı ” ismi verilerek, donanmaya katılır.

Müstecip Onbaşı denizaltısı, bize de yar olmaz. İstanbul’un işgali sırasında, Fransız’lar, denizaltılarını alıp, geri götürürler.

Onlardan bize yanlızca, bugün İstanbul-Beşiktaş’daki Deniz Müzesinde görülebilen, ” kule saçı ” hatıra kalır.

Çanakkale Savaşında; tek bir mermi ile teslim alınan bir denizaltının hikayesi. Ama; sonuçta, yine geldiği ülkeye, topraklara geri dönen bir denizaltı. Kule saçı bizde müzede, denizaltının kendisi kimbilir şu an nerde? Hani tarih diyoruz ya; Çanakkale Savaşları tarihi, bu tür birçok mucizevi başarılarla doludur. Biz yazalım, sizler okuyun ki, o insanlarımızın kahramanlıklarını asla unutmayalım.

Aranan kelimeler:

6 Nisan 2009
bosluk

Millli Bilinç

Millli Bilinç

bayrak1Yıl 1984. Türkiye Cumhuriyetinde, başbakan Turgut Özal. Milli Eğitim Bakanı ise, Vehbi Dinçerler. 1984 yılında, ülkenin geleceği adına çözüm yolları araştırması için; Japon pedagogları ülkemize davet eder. Bu uzmanlar; bir süre, ülkenin değişik yerlerinde araştırma yaparlar ve halkla temaslar kurarlar. Sonunda; araştırmalarını tamamlarlar ve sonuçları açıklamak üzere Başbakanın yanına çıkarlar. Milli Eğitim Bakanı da, orada bulunmaktadır. Heyetin vardığı sonuç; gayet net ve açıktır.

– Sizin gençlerinizde, milli şuur yok.

Bizim yöneticiler, bu yanıt üzerine şaşırırlar ve hemen sorarlar.

– Peki, siz Japon gençlerine milli şuur verme adına, neler yapıyorsunuz?

– Biz gençlerimize; daha ilkokula başlamadan önce, şok testler uygularız.  Örneğin: uçak gibi hızlı giden, trenlerimize bindirir, bir tur attırırız. Sonra; robotlarla çalışan büyük fabrikalarımıza götürür, gezdiririz. Mini mini çocuklarımız; teknolojinin başdöndürücü neticesini görerek, şok olurlar ve hayranlık duyarlar.

Onları, daha sonra, Hiroşima-Nagazaki’ye götürürüz. İkinci Dünya Savaşı sırasında, atom bombasıyla tahrip olmuş olan bu bölgeleri biz aynen koruyoruz. Oraları da çocuklarımıza bilgiler vererek gösteririz. Hiç bir canlının ve bitkinin hayat bulmasına imkan vermeyen atom bombasının, bugüne uzanan etkilerini, hayretle seyrederler. Doğaldır ki, çocukların bütün götüp dinledikleri, masum ve temiz ruhlarında, derin ve etkili izler bırakır. Bütün bunların ardından da, onlara deriz ki:

-” Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz: vatanınızı, işte böyle düşmanlar bombalar, yakar, yıkar ve hiçbir canlının yaşayamayacağı hale getirir. Sonrada, çeker gider. Çalışırsanız; bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni araçlar yaparsınız. Daha da gelişmiş fabrikalar kurarsınız. Üstelik; hiçbir düşman size saldırmaya cesaret edemez. Ülkeniz, milletiniz yücelir, yükselir, daima bütün insanların saygı duyduğu ve özendiği bir konumda kalır. Şimdi; artık, çalışkan olup olmama kararını kendiniz veriniz. Çalışmak ve ülkenizi sevmek zorunda değil misiniz? Artık bunu siz düşünün ve kararınızı verin.”

– Çocuklarımız; bununla, ikinci bir şok yaşarlar. Ve, bu şoklarla iyi bir Japon olmaya doğru, güçlü bir adım atmış olurlar.

Bizim yetkililer, Japon gençlere, nasıl milli şuur kazandırıldığını öğrenmişlerdir. Ardından, bir soru daha sorarlar.

– Peki, biz, Türk gençlerine milli şuur kazandırma adına ne yapmalıyız?

– Bildiğimiz kadarıyla, sizin, gençleriniz için birçok Nagazaki’niz ve Hiroşima’nız var. Bizimkinden çok daha önemli bunlar. En önemlisi de, Çanakkale Savaşlarının geçtiği bölgelerdir. Birinci Düny Savaşı’nın, bu bölümü, gençlerinizin şok olması için, yeter de artar bile……

Bir metrekare toprağa, 6000 mermi düşen yerdir Çanakkale. Böyle bir savaştan, herşeye rağmen, Türk’ler galip çıkıyorlar ve zor olanı başarıyorlar. En gelişmiş teknoloji ve donanıma karşı çıkabiliyorlar. Üstelik, karşılarında terk bir düşman değil, birleşmiş güçler, sizin tabirinizle 72 buçuk millet var.

İşte, bu tablo ve bu bölge: gençlerinizin milli şuurlarının pekiştirilmesine fazlasıyla yeter.

Bunun için, gençlerinizi, guruplar halinde Çanakkale’ye götürmelisiniz. Her Türk genci, Çanakkale Savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezmeli, görmeli ve öğrenmelidir. Ve o gençlere denmelidir ki:

“Sizler çalışmazsanız, birlik içinde olmazsanız; düşmanlar, Çanakkale’ye geldikleri gibi, bu defa da başka şartlar altında, başka şekilde gelirler, size yaşamı haram ederler. Çalışır, birlik içinde olursanız, teknolojiyi yakalarsanız, barışa katkıda bulunur vatanınızı çağdaş hale getirebilirsiniz. Evet, gençlerinize bunları telkin ettikten sonra, Türk Kurtuluş Savaşının en iyi anlatıldığı, Atatürk’ün ” Nutuk ” kitabını okutunuz.

bayrak1

Aranan kelimeler:

6 Nisan 2009
bosluk

Cumhuriyet Tarihi, Türkiye’de İlk Televizyon

Cumhuriyet Tarihi, Türkiye’de İlk Televizyon

İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Frekans Kürsüsü Başkanı Mustafa Santur; 2 nci Dünya Savaşının ardından Avrupa gezisine çıkar. Burada: televizyon denen camlı kutuyu daha yakından tanıma imkanı bulur.

Suntur; yurda dönüşünde, İTÜ bünyesinde, televizyon yayını yapılması için,girişimlerde bulunur. Öğrencisi Dr. Adnan Ataman’ı, televizyon yayınlarını başlatmakla görevlendirir.

Üniversitenin, Taşkışla binasının çatı katında bulunan üç oda, çekim stüdyosu olarak tahsis edilir. Verici ve kamera; Philips firması tarafından, bağış olarak verilir. Bir gemi direği; verici antene dönüştürülür. Ancak, o dönemde, şahıs malı, televizyon alıcısı bulunmamaktadır. İTÜ’de 4 adet, bu işle uğraşan öğretim üyelerinin evlerinde 3 adet ve Beyoğlu’nda birkaç mağazada olmak üzere, ülkede, yanlızca 10 televizyon alıcısı bulunuyordu. Böylece: 1 kamera ve 10 alıcı ile ilk televizyon yayını başlar.

Haziran 1953 tarihinde; ilk yayın yapılır. İlk yayınlar; haftada bir gün olmak üzere, Cuma günleri; saat: 18.00-18.30 arasına yapılır. İlerleyen haftalarda, yayınlar dahada düzene girer. Yine aynı yılın sonlarında; yayınları izlemek isteyenler için, İTÜ’nün Gümüşsuyundaki konferans salonuna, bir alıcı konur.

İTÜ Televizyonunun ilk kameramanı Dr.Adnan Ataman, ilk sunucusu ise, İTÜ Radyosunda spikerlik yapan Fatih Pasiner’dir. Ekrana ilk çıkan sanatçılar: Feriha Tunceli, Nebahat Yedibaş, Cevdet Çağla ve Hüsnü Coşar’dı. İlk televizyon yıldızı ise, 13 yaşındaki balerin, Gülçin Bayburt’du.

İTÜ Tv.; yayında kaldığı 20 yıl boyunca: her türlü programda, ilkleri gerçekleştirdi. Halit Kıvanç ve Fecri Ebcioğlunun isimleri ön plana çıktı.

İlk naklen televizyon yayını; 12 Kasım 1961 tarihinde yapıldı. İnönü Stadyumunda oynanan ve Türkiye’nin 2-1 kaybettiği, Sovyetler Birliği futbol maçı idi.

TRT Televizyonu, 1968 yılında, Ankara’da yayına başladı. Bunun üzerine, İTÜ Televizyonunun yayınları sona erdi. 1971 yılında, stüdyo ve cihazlarını TRT ye devreden İTÜ Tv., 4 Şubat 1972 tarihinde seyircilerine veda etti ve kapandı.
ilktelevizyon1

Aranan kelimeler:

22 Mart 2009
bosluk

Cumhuriyet Tarihi, Kıyafet Devrimi

Etiketler: ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Cumhuriyet Tarihi, Kıyafet Devrimi

Osmanlı döneminde; giyim konusundaki ilk devrim, Padişah II.Mahmut zamanında yapıldı. 1826 yılında: sarık ve cüppe yasaklandı, devlet memurlarına, ilk kez; fes, pantolon ve ceket giyilmesi zorunluluğu getirildi. II.Mahmut; yeniçeriliği kaldırınca, onlardan hiçbir iz kalmaması konusunda çaba gösteriyordu. Bunu işiten; Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa; Tunus’tan alınan fesi, tayfalarına giydirdi. İstanbul’a geldiğinde, tayfalarıyla birlikte padişahın huzuruna; başlarında fes ile çıkınca; II.Mahmut, fesi çok beyendi ve eski başlıkların atılıp, yerini fesin almasını emretti. 1832 yılında, bir genelge yayınlandı ve tüm ordu mensuplarının fes giymeleri zorunlu hale getirildi. Evet; Osmanlı’da fes’in geldiği yer; Fas değil, Tunus’tur.

Evet, takip eden dönemde; Sultan Abdülmecit; bütün memurlara, pantolon giymeyi zorunlu hale getirir ve kendiside gravat takarak, Osmanlılarda gravat takan ilk padişah olur. Zamanla; gravat, aydınlar arasında benimsenir. Padişah tarafından takılmasıda; yüksek sivil memurların ve devletin ileri gelenlerinin, gravat takmalarına yol açar. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, tüm devlet memurları gravat takıyordu.

Şapkayı; Türkiye’ye ilk getiren, Beyaz Ruslar’dır. 1900 lü yıllarda, İstiklal Caddesinde, şapkacı dükkanı açarak, yaptıkları şapkaları, azınlıklara satmaya başlarlar. İlk şapka takan Türk’ler ise; Abdulhamit’in istibdat yönetimi nedeniyle Avrupa’da yaşayan jön Türkler olmuştur. 1923 yılında ise; şapkayı ve Batılı giyim tarzını, yurtdışında ilk uygulayanlar; İnönü ailesi oldu. İsmet İnönü; Lozan’a, üzerindeki askeri üniformayı çıkararak, Fransa’dan getirilen frakla katıldı. Bu sırada; İsmet İnönü’nün eşi 26 yaşındaki Mevhibe hanımda; Avrupa’da ilk defa çarşafını çıkararak eşinin yanında, yeni bir hayata başlamıştır. İngiliz leydileri giyinmişti ve herkez ona hayran kalmıştı.

Giyim-kuşama ilişkin son noktayı; Mustafa Kemal Atatürk; 24 Ağustos 1925 tarihinde, Kastamonu’da, Belediye Binasının balkonunda, elinde Panama şapkasıyla, halkın karşısına çıkarak koydu. Şapka: uygarlık, çağdaşlık ve laiklik ölçüsü içinde değerlendiriliyordu. Ancak; şapka ile başlayan ve ardından giyim kuşama yönelik yapılan bütün müdahaleler; Türkiye’nin ilericilik-gericilik tartışmalarının ana harcı olmuştur.

fes21

Aranan kelimeler:

22 Mart 2009
bosluk

İlk Türk Uçağı

İlk Türk Uçağı

hurkusbunu-basVecihi Hürkuş. 1896 yılında İstanbul’da doğdu. Sadece Türk havacılık tarihinde değil, belki de tüm Türk tarihinin en ilginç kişilerinden biridir. Birinci dünya savaşı ile Kurtuluş savaşına tayyareci olarak katılır. 1917 yılında, Kafkas cephesinde bir uçak düşürdü ve uçak düşüren ilk teyyareci unvarının alır. Kurtuluş savaşının, ilk ve son uçuşunu yapar. İzmir hava meydanına ilk giren ve işgal eden, yine odur. Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığında, bu uçağa ismi verilince, uçak yapma düşünceleri debreşir.

1924 yılında, yunanlılardan ele geçen motorlardan yararlanarak, ilk uçağı, “Vecihi K-6” yı imal eder. 28 Ocak 1925 de ilk uçuşunu yapar. Ancak; bu başarısı nedeniyle takdir beklerken, çevresindeki arkadaşlarının haseti nedeniyle, 15 gün hapis cezası ile cezalandırılır. Cezanın nedeni ise, onun izinsiz havalanması.

1930 yılı. İstanbul Kadıköy’de bir keresteci dükkanı kiralar. 3 ay içinde; ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı “Vecihi K-XIV” i yapar. İlk uçuşunu ise: 16 Eylül 1930 tarihinde gerçekleştirir. 15 dakika devam eden uçuş bitip, yere inince , halkın büyük coşkusu ile karşılaşır ve çok mutlu olur.

Uçak, iki kişilik, tek motorlu bir eğitim uçağıdır. Uçağı ile uçarak Ankara’ya gider, şehir üzerinde bir gösteri yapar. Başbakan İsmet İnönü ve bazı Komutanlar tarafından, uçak incelenerek, kendisi tebrik edilir.

Havacılıkla ilgisi, ölene kadar devam eder. Havacılık konusunda, pekçok ilk’i gerçekleştirir. 1932 de, ilk özel teyyare mektebini kurar. Daha sonra da, yeni teyyarelerin üretimini gerçekleştirir. 1954 yılında, ilk özel havayolu şirketini kurar. 16 Temmuz 1969 tarihinde ise, hayata gözlerini yumar.

Bütün hayatı, gökyüzü ve havacılık üzerine yoğunlaşan bu insanın, acaba, ülkemizde uçak sanayiinin gelişmesini niye sürükleyemediğini düşünüyorum? Sanırım, yine, o dönemde Konfiçyus felsefesi hakim mi oldu ne? Hani; “sana olta vereyim balık tutmayı öğreteyim” değil de, sana balık vereyim karnını doyur felsefesi. Malüm; uzun yıllar, Marshal Planı çerçevesinde verilen askeri yardımlar ve 1974 yıllarında Kıbrıs Barış Harekatı sırasında kesilen askeri yardımlar.

Aranan kelimeler:

12 Mart 2009
bosluk

İlk Yolsuzluk ve Davası

İlk Yolsuzluk ve Davası

yavuzBirinci dünya savaşı sırasında; iki alman zırhlısı, İstanbul’a sığınır. Bunlar, malüm: Goben ve Brevlav veyan ne demeli, Yavuz ve Midilli. Evet; bunlar, İngiliz zırhlılarının önünden kaçarken, birazda metazori olarak, Çanakkale boğazını geçerler ve Osmanlı devleti tarafından, Almanya’dan satın alındıkları açıklanır. Takip eden dönemde; bu zırhlılar, yine osmanlı devletinin egemenliği dışında, Karadeniz’e açılırlar ve yine ortak düşman olduğunu iddia ettikleri, Rus limanlarına saldırırlar. Bunun üzerine, Osmanlı, kendini, savaşın tam orta yerinde bulur.

İki zırhlıdan Yavuz; savaşın sonunda, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin elinde kalan; en yeni, en güçlü ve en modern savaş gemisidir. Ancak; onarıma ihtiyacı vardır. Meclis, 1924 yılında, onarım için; 2 milyon liralık ödenek ayırır.

Yavuz zırhlısının onarım işi; ilan edilir. Enver Paşa’nın eniştesi Ömer Nazım; onarım işini haber alınca, hemen, Alman Blohm und Voss Şirketini arar. Hükümetteki işleri bağlaması içinde; Bilecik Milletvekili Dr. Fikret Bey ve Osmaniye Milletvekili İhsan Bey’i devreye sokar. Düşünebiliyormusunuz, yıllar önce, kurulan kumpas.

Evet; hikayemize devam ediyoruz. Yavuz zırhlısının onarımı için, öncelikle, onu taşıyabilecek kapasitede bir havuz gereklidir. Havuz alımı için görüşmeler sürerken; daha önce görüşülen, Osmaniye Milletvekili İhsan Bey; yeri kurulan Bahriye Vekaletine getirmesinmi? İşte, şans. Kimin için; Enver Paşanın eniştesi Ömer Nazım için. Ömer Nazım’ın nasıl akıllıca bir tercih yaptığı görülüyor.

Bu arada, havuz aranmaya devam ediliyor. Havuz için, iki Alman şirketi; Flander ve Dockbau yarışıyor. İhale için son teklif verme tarihinde, yani 7 Mayıs 1925 tarihinde, her iki firmada, tekliflerini, Bahriye Vekaletine elden teslim ediyorlar. Ama; ihale hikaye. Alman Dockbau firması, ihalenin kendilerinde kalacağından o kadar emin ki. Niye?

9 Mayıs 1925 günü, ihale sonucu açıklanır. İhale; Flander şirketinde kalır. Haydaaaaa. Herkez şaşırır.

Olayın, bilinmeyen perde arkası şöyle gelişir. Flender şirketinin müdürü, diğer şirketin 226 bin ingiliz lirası tutan teklifini duyar ( aslında duymaması gerekir ama bir şekilde duyuyor, yani hani derler ya, pis kokular çıkmaya başlamış ) ve hemen kendisi için, 225 bin ingiliz liralık yeni teklif zarfı hazırlar. Eeeee, elbette, daha ucuz olan teklifin kazanması söz konusu olduğundan, Flender şirketi rakibini yenmiş olur.

Ancak; Flender şirketi; işi zamanında bitiremez ve yapılan havuzun, Yavuz zırhlısını içine alacak boyutta olmadığı anlaşılır. Komedi. Bu arada; Yavuz zırhlısının tamiri ihaleside, Fransız St.Nazaire şirketine verilir. Yanlız, buradada ince bir ayrıntı var. Fransız şirketinin temsilcilerinden olan Sapancalı Hakkı Bey, bizim Bahriye Vekili Osmaniyeli İhsan Bey’in, 20 yıllık arkadaşı. Artık, ayrıntı incemi kalınmı siz düşünün?

Evet; havuz tamam olmayınca, Yavuz’un onarımına da başlanamadı. Araştırma sonucunda, Alman Flander şirketinin, havuzu ihaleye uygun inşa etmediği anlaşıldı. Havuz yeniden tamir edildi ve uygun hale getirildi. 29 Ağustos 1927 günü, Fransız S.Nazaire şirketine, Yavuz’u ve havuzu alması söylendi. Ancak; şirket, bunu kabul etmedi. Çünkü: daha önce, Yavuz zırhlısı, uygun olarak inşa edilmeyen havuza alınırken, hasar görmüştü. Fransız şirketi, bu hasar nedeniyle, sigorta şirketlerinin yüzde 1 olan pirim payının, yüzde 5 e çıkarılması sonucu oluşan maliyetin, hükümet tarafından karşılanmasını istiyordu. Uzun müzakereler sonucu, yeni bir andlaşma yapıldı.

Yeni andlaşma, Bakanlar Kuruluna geldi. İsmet Paşa; sözü edilen değişikliklerin, devlet aleyhine olduğunu öne sürdü ve görüşmelerin yani pazarlıkların devamını istedi. Ancak, tüm bunlara rağmen, Bahriye Vekili İhsan Bey; yapılan değişiklikleri aynen geçerli kılarak, Fransız Şirketiyle yeni andlaşma imzaladı.

Ancak; bu sırada, siyasi otoritedeki çeşitli krizler sonucu, mevcut hükümet istifa etti ve yeni hükümet kuruldu. Yeni kurulan hükümette: Bahriye Bakanlığı kaldırıldı. Sözleşmenin, İhsan Bey tarafından imzalandığını öğrenen, yeni hükümetin Başbakanı İsmet İnönü; TBMM ne verdiği önerge ile, eski Bahriye Bakanı İhsan Bey ve arkadaşlarının, Yavuz Savaş Gemisinin onarımında yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla, Yüce Divanda yargılanmalarını ister.

Dokunulmazlığı kaldırılan İhsan Bey, tutuklanarak cezaevine konur. 2.5 ay kadar süren mahkemede, pek çok şahit dinlenir, yeni deliller toplanır ve davanın kapsamı genişletilerek, yolsuzluğa karışan çok sayıda kişi tutuklanır. Özellikle: İhsan Bey’in; Fransız St.Nazaire şirketinden, aracı Sapancalı Hakkı Bey vasıtasıyla, 100 bin lira rüşvet aldığı ve rüşvet karşılığında, şirkete yapılacak ödemenin ne şekilde olacağını düzenleyen maddenin değiştirildiği iddiası gündeme gelir.

Evet; dava 16 Nisan 1928 tariihinde sonuçlanır. Mahkeme: İhsan Bey’i : havuz ihalesine fesat karıştırmak ve rüşvet almaya teşebbüs suçlarından suçlu bulur ve 2 sene ağır hapis ve memuriyetten men cezalarına çarptırır.

26 Ocak 1928 tarihinde, İhsan Bey’in milletvekilliği düşer. Soyadı kanunu gereği aldığı: Eryavuz soyadını ise, yolsuzluk davasından sonra “Topçu” olarak değiştirir. 6 Mart 1947 tarihinde ölür.

Evet; bu İhsan Bey’in hayat hikayesi mi yoksa Türk Cumhuriyet tarihindeki ilk yolsuzluk davasının hikayesi mi? Bence, her ikiside, aradan geçen 81 yıl. Peki, ya günümüz?

Aranan kelimeler:

12 Mart 2009
bosluk

Futbol, İlk Milli Maç

Futbol, İlk Milli Maç

futboliste-bu1910 lu yıllarda: Türk takımları, kendi aralarında rakiptiler. Ama: azınlık ve işgal güçlerinin futbol takımları ile ve yabancı ülke takımları ile yapılan maçlarda;birbirlerine oyunca takviyesi yapıyorlardı.

Fenerbahçe’den Galip Bey ve Galatarasay’dan Ali Sami Beyin bakanlığındaki heyetler; 1912 yılında toplanarak, bu konuda,kendi aralarında bir protokol imzaladılar. Bu protokole göre: yabancılarla yapılan, ulusal mahiyetteki futbol maçlarında, iki kulüp, birbirine oyuncu verebilecek ve sahaya çıkan karma takım ” Türk Gücü ” adını alacaktı. Forma ise: kırmızı beyaz olacak ve göğsünde “ayyıldız” bulunacaktı. Bu protokol ile: Türk tarihinde, milli futbol takımı bilinci ve forması oluşturuldu.

Ancak: bu tarihlerde başlayan savaşlar nedeniyle, protokol tam olarak uygulanamadı. Balkan Savaşları nedeniyle lige ara verildi. Birinci dünya savaşanın başlamasıyla; yabancı kulüpler kapandı. Savaşın ardından da; Türk futbol kulüplerinin, yabancılarla sportif ilişkileri tamamen kesildi. Yanlızca: bu dönemde, işgal güçlerinin takımlarıyla yapılan maçlar gündemde kaldı.

Tarihi süreç içinde: Ali Sami (Yen), Yusuf Ziya (Öniş), Mehmet Burhanettin (Felek) ve Nasuhi Esat (Baydar); 17 Eylül 1920 tarihinde biraraya gelerek; İdman İttifakı oluşturtu. Bu ittifakın ilk icraatlarından biri ise; 1921 yılında, Uluslararası Futbol Federasyonu (FIFA) ya başvurmak oldu. Ancak; talepleri kabul edilmedi.

1920 tarihinde oluşturulan İdman İttifakı; 10 Mart 1922 tarihinde yapılan toplantıda; Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ) olarak yeniden düzenlendi. Yusuf Ziya; bu sırada, bir yandan da, tek seçici sıfatıyla, milli takımı oluşturmaya çalışıyordu. Milli takım adayları; ingiliz işgal gücü futbol takımına karşı, 3 maç oynadı ve her üç maçıda, farklı skorla kazandılar. 23 Nisan 1923 tarihinde yapılan toplantıda; ittifakın adı, Futbol Federasyonu olarak düzenlendi ve FIFA’ya yeniden müracaat edildi. 21 Mayıs 1923 tarihinde onay haberi geldi. Bunun üzerine; Ali Sami (Yen), milli takım antrenörlüğünü üstlendi.

26 Ekim 1923, Cuma günü: yani Cumhuriyetin ilanından üç gün önce; milli takım ilk maçını oynamak üzere Taksim Stadına çıktı. Rakip; Romanya idi. İlk milli takımda: Fenerbahçeden 7, Altınordu’dan 3 ve Galatarasay’dan 1 futbolcu vardı. Maçın 28 nci dakikasında; milli takımımız, 1-0 yenik durumdayken, futbolcumuz Zeki Rıza, serbest vuruştan gol atarak, Türk Milli Futbol Takımının ilk golünü attı.

Evet; futbol tarihimizdeki, ilk milli futbol maçı; rakip romanya ve sonuç 2-2.

Yanlız, burada bir ayrıntıyı belirtmek istiyorum. Romanya maçı özel bir maçtı. Türk milli futbol takımı, ilk resmi maçını; 1924 Paris Olimpiyat Oyunlarında yaptı. Takımın başında, İskoç antrenör Billy Hunter. Takımdaki futbolcu dağılımı: Fenerbahçe’den 6, Galatarasay’dan 3 ve Altınordu’dan 1. İlk maç: 25 Mayıs 1924. Rakip; Çekoslovakya. Sonuç: 5-2 yenilgi.

İşte, futbol tarihimizde minik bir gezinti ve ilkler. Umarım ilginizi çekmiştir.

Aranan kelimeler:

12 Mart 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti