Cep telefonu

Cep telefonu

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.3

İlk cep telefonunu bulan kişi, 1973 yılında Martin Cooper’dir. Cooper, Motorola firmasında sistem bölümü müdürü olarak çalışıyordu.

1973 yılında icat ettiği “Motorola DynaTAC” model isimli cep telefonu ile Finlandiya’da ilk görüşmeyi yapmıştır. Ancak bu cep telefonu günümüzdekilerden çok farklı olarak büyük boyutları ve ağırlığıyla dikkat çekiyordu. (850 gr ağırlığındaydı) Bataryası 20 dakikadan fazla dayanmıyordu. 1980’lerde birçok film ve sette, ünlüler tarafından konuşmak için bu telefon kullanıldı.

 

GSM

1982 yılında, Avrupa Telekominikasyon Standartları Komitesi, GSM (Global System Mobile) oluşturdu.

 

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.2

İlk cep telefonunun üretilmesinden sonra Motorola büyük yatırımlar yaptı ve 1983 yılında Dynatac 8000 modelini piyasaya sürdü. Telefonun boyutlarının hantallığı yanında en büyük sıkıntısı, büyük boy anteniydi. Motorola 1989 yılına kadar, bu cep telefonunu geliştirmek için büyük çaba harcadı ve tuş takımı üzerinde bir kapak bulunan MicroTac9800 modelini hazırladı.

Ericsson, 1987 yılında cepte taşınabilir boyutta ilk cep telefonlarını üretmeye başladı. İlk cep telefonu, 1987 yılında Nils Rydbeck, Lund Ericsson Mobile Telefon Labrotavuarında, Ar-ge başkanı tarafından tanıtıldı. Bunun ismi “Hotlaine Pocket” idi.

1991 yılında, Finlandiya’da ilk Nokia 1011 model telefonlar üretilmeye başlandı ve cep telefonu piyasasında Motorolanın en büyük rakibi olarak piyasaya girdiğinde, ürettiği telefon, Motorolanın telefonundan daha küçük ve hafif olarak ilgi çekti.

1 Temmuz 1991 tarihinde, Finlandiya Başbakanı Harri Holkeri, Nokia tarafından sağlanan ekipmanlarla ilk GSM görüşmesini, GSM operatörü Radiolinja üzerinden yaptı.

Bu iki telefonun piyasaya girmesinden yaklaşık 1 yıl sonra, IBM dünyanın ilk smartphonu yani akıllı telefonu sayılan Simon isimli telefonu piyasaya tanıttı. Bu telefon dokunmatik ekranı ve özel kalemi ile, takip eden süreçteki akıllı telefonların esası sayıldı. Simon’un kökleri, o dönemde Las Vegas şehrinde düzenlenen Comdex etkinliğinde ortaya atılmış ve ilk adı “Angler” olarak belirlenmişti.

1992 yılında ilk SMS, Nokia marka telefon üzerinden gönderildi.

1996 yılında, ilk zil seçeneği olan telefon, 1997 yılında ise Alman Simens markası tarafından ilk renkli ekranlı telefon üretildi.

1999 yılında, Nokia 8810 isimli telefonu piyasa sürdü ve daha önceki modellerle karşılaştırılmayacak kadar hafif ve küçük, antensiz telefon dünya çapında büyük ilgi çekti. Yine aynı yıl, üretilen cep telefonlarına birçok özellik eklenmeye başlandı. Nokia 3210 isimli telefon, tam bir tasarım harikası olarak dünya üzerinde milyonlarca sattı. Aynı yıl, Samsung, cep telefonuna müzik çalar yani MP-3 özellik ekledi. Yine aynı yıl üretilen Nokia 7110 telefonu ise, internete bağlanabilme özelliğiyle öne çıktı.

2000 yılında, telefonlara kamera özelliği eklendi. Kameralı ilk telefon olarak Sharp Sh04 modeli piyasaya sürüldü.

2001 yılında, ilk bluetooth özelliği olan Ericsson T39 ve ardından üretildi.

2002 yılında, Ericsson firması Sony mülkiyetine girdi ve “Sonny Ericsson” olarak anılmaya başladı. T68 kameralı cep telefonu üretildi. Bu telefon yüksek çözünürlük, spor görünüm ve renkli ekranı ile ilgi çekti.

2003 yılında, BlackBerry 6230 cep telefonu üretilmesiyle: e postaları okumak mümkün oldu.

2004 yılında, Motorola RAZR modeli ile, tasarım konusunda devrim yaratan ince ve kapaklı modelini tanıttı. Yine aynı yıl Motorola A845 modeliyle, görüntülü görüşme ve hızlı internet kullanımı sağladı. Telefonun ön yüzünde bulunan kamera ile, insanlar görüntülü görüşmeye başladılar. Yine aynı yıl, bataryalar konusunda büyük ilerleme kaydedildi. Li-ion bataryalar, telefonlar için artık çok uzun bekleme ve görüşme süreleri sunar hale geldiler. Yine aynı yıl, Sonny Ericsson V800 modelini üretti ve bu kapaklı telefon, 3G ile İngiltere’de Vodafon’un amiral gemisi oldu. 1.3 megapiksel kamerası ilgi çekti. 16GB kadar genişleyen hafızası ve Memory Stick Duo kartları okuyabilmesi, öne çıkan özellikleri oldu.

 

2007 yılında, Nokia’nın N95 modeli, Nokia’nın şöhretin zirvesine ulaşmasını sağladı. Telefon 5 MP kamera, GPS, web tarayıcı ve diğer özellikleriyle önem kazandı.

2007 yılında, Iphone ilk modeli olan İphone telefonu piyasaya sürdü. Bu telefon, özellikleri nedeniyle, cep telefonunun icadı kadar önemli bir yıl oldu ve telefon, kendi kendine açılıp kapanan, kaba ve yavaş açılan bir telefon olmaktan çok öteye gitti.

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.+1

TÜRKİYE’DE CEP TELEFONU

Türkiye’deki ilk cep telefonu Motorola modelidir. Büyüklüğü, 1 litrelik süt kutusuna eşit bu telefonu kullananlar, büyük bond çantalarda taşırlardı.

Türkiye’de ilk GSM operatörü, Mart 1994 tarihinde hizmet vermeye başlayan Türkcell dir. Aynı yıl, yaklaşık 2 ay sonra Telsim (günümüzdeki ismiyle Vodafon) ve Mart 2001 tarihinde Avea devreye girdi. Böylece Ericsson şirketinin GH serisi telefonlar ülkemize girmeye başladı. Ardından Nokia, Türkiye pazarına girdi, kullanıcı ve telefon sayısında büyük artış oldu.

Türkiye’de ilk cep telefonu görüşmesi: 23 Şubat 1994 tarihinde, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i aramasıyla gerçekleştirildi.

Türkiye’de ilk SMS, 1995 yılında gönderildi.

 

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2016
bosluk

Biz kimiz? Rum Patriğinden Rus Çarı’na Türklerin tanımı

Biz kimiz? Rum Patriğinden Rus Çarı’na Türklerin tanımı

Biz kendimizi pekiyi tanımıyoruz, bu yüzden kendimizi tanımak için, bizi bizden iyi tanıyanların, bizim hakkımızdaki yorumlarını içeren bir mektuptan söz etmek istiyorum. (Bu mektubun bir örneğini: bir zamanlar, çok büyük bir kişinin makam odasında, çalışma masasının üstünde gördüm.)

Evet: buyurun, biz Türkler kimiz;

İstanbul Fener Rum Patriği V.Gregorius: 1821 tarihinde Rus Çarı’na yazdığı mektup ile bizleri çok güzel tanımlamıştır.

Türkler’i maddeten yıkmak ve ezmek mümkün değildir. Türkler: Müslüman oldukları için çok sabırlı ve dayanıklıdırlar. Aynı zamanda gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu özellikleri: dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin gücünden, padişahlarına (devlet adamlarına, büyüklerine) olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler: zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk edecek reislere sahip oldukları sürece de çalışkandırlar. Onların bütün yetenekleri, hatta kahramanlık duyguları: geleneklerine olan bağlılıklarından ve ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir.

Türkler’de öncelikle: itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını parçalamak gerekir. Bunun da en kısa yolu: onları: milli geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan harici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Türkler: dış yardımı kabul etmezler, haysiyet hisleri buna engeldir. Ancak, Türkler bir şekilde dış yardıma alıştırılmalıdır.

Maneviyatları sarsıldığı gün: Türkler: kendilerinden sayıca çok güçlü ve kalabalık kuvvetler önünde onları zafere götüren asıl güçleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkılmaları mümkün olabilecektir.

Bu yüzden: Osmanlı devletinin yıkılması için, harp meydanlarındaki zaferler yeterli değildir. Yapılması gereken: Türkler’e bir şey hissettirmeden “bünyelerinde”ki tahribatı tamamlamaktır.

Evet: mektupta geçen deyimlerin bazılarını sadeleştirmeye çalıştım ama önemli olan mektubun içeriği değil mi? Aradan yüzyıllar da geçse: düşmanlarımız bizi hala bu gözle görüyorlar ve bu doğrultuda çalışıyorlar, bu yüzden, bize olan bakış açılarını iyi bilmek ve ona göre önlem almak zorunda değilmiyiz?

Hadi bu sorunun cevabını verirken düşünelim “HAYIR” deme şansımız varmı? Hayır dersek nerde ve ne şartlarda yaşayacağız, hani savaştan kırılmış Suriyeliler ülkemize akın ettiler, tamam kurtuluşu burada aradılar, peki ya bizim, gidebileceğimiz bir yer varmı? Hayır, o yüzden ülkemize ve ülkemizin ortak değerlerine (birlik/beraberlik, bayrak, milli sınırlar, özellikle de bu ülkenin kurtuluşunda en büyük emeği ve hizmeti geçen büyük en büyük Türk Mustafa Kemal Atatürk”) hep birlikte sahip çıkmaya mecburuz.

Aranan kelimeler:

28 Kasım 2014
bosluk

Çalınan tarihimiz, Kumluca hazinesi

Çalınan tarihimiz, Kumluca hazinesi

Antalya’nın Kumlucu ilçesinin batısında, ilçe merkezine 1 km. uzaklıkta, iki tepe üzerinde; günümüzdeki Hacıveliler köyü yakınlarında, antik dönemde kurulmuş olan şehrin ismi: Corydella’dır.

Alçak bir tepecik üzerine kurulan Corydella şehri: antik dönemde Likya birliği üyesi iken, bir dönem üyelikten atılır ve Rhodiapolis ile birlikte temsil edilmeye başlanır. Şehrin isminin Likya dilindeki karşılığı: Korydalla yani “Doruk Hisarcığı” dır.
MÖ.5. yüzyılda, Anadolu’yu işgal eden Pers ordularına yol gösteren casus Korydallas: bu şehrin bir ferdi olarak bilinir.
Roma döneminde varlığını sürdüren şehir, ancak Bizans ve geç Bizans dönemlerinde gelişme gösterir. Öte yandan: zamanla kıyı şehirlerine doğru gerçekleşen göçler nedeniyle, şehir önemini kaybetmeye başlar. 11. yüzyılda, Tekeoğulları Türk boyu bölgeye gelir ve özellikle ova üzerinde yerleşerek, günümüzdeki Kumluca yerleşiminin temelini oluştururlar.
Evet, şehir hakkında fazla ayrıntılı bilgilere girmek istemiyorum. Şehir, günümüzde, hiçbir özelliği olmayan bir antik yer olarak görülmektedir. Tiyatrosu yıkık durumdadır. Diğer önemli yapılarından geriye kalanlar ise, yine yıkıntı halindeki şehre su getiren su kanalları ve birkaç antik taştır. Çünkü: şehir kalıntıları, yani taşlar, çevre köy ve kasabaların binalarının yapımında kullanılmış ve bu yüzden, antik şehir, büyük ölçüde tahrip olmuştur. Diğer yandan kaçak define avcılarının kazıları da şehrin tahrip olmasına neden olmuştur.

Aradan yüzyıllar geçer.

1961 yılında, Kumluca yöresinde yaşayan yaşlı bir kadın, rüyasında bir define görür ve bu rüyasını çocuklarına anlatarak, ovadaki büyük ağacın altını kazmalarını söyler. Annelerinin söylediği yeri kazan çocuklar: tam sayısı, bugün dahi bilinmeyen, büyük bir define bulurlar. Define içinde: birçok Roma ve Likya birliği dönemine ait sikke bulunmaktadır. Ayrıca, yine muhteşem işçilik görülen gümüş kilise eşyaları bulunur. Bizans dönemini yansıtması, maddi yönü ve bilimsel değerinin çok yüksek olması nedeniyle, define dünyanın ilgisini çeker. Kilise eşyalarının üzerlerindeki yazılarda: Myra kuzeyinde Sion kilisesine ait oldukları belirtilmektedir. Eserlerin, MS.6. yüzyılda; tek bir atölyede, ancak farklı teknikler kullanılarak yapılmıştır.

Defineyi haber alan İstanbullu eski eser kaçakçıları, derhal Kumluca’ya gelirler. Dönemin Antalya Müzesi Müdürü İsmet Ebcioğlu; Antalya’dan Kumluca’ya gidebilecek bir araç bulunmadığından harekete geçemez ve bu araç bulunduğunda yani bölgeye gittiklerinde ise, definenin büyük bölümü İstanbul yolunu tutmuştur. Jandarma ve Müze müdürü, definenin yalnızca küçük bir bölümünü yani 20 kadar parçasını ele geçirebilirler.

Uluslar arası kaçakçı Yorgo Zakos: Amerika’da yaşayan emekli büyükelçi Robert Bliss ve eşi Mildret Bernes Bliss’e hazineyi 1 milyon dolara satar.

1963-1965 yılları arasında; İstanbul üzerinden İsviçre ve oradan da Amerika’ya kaçırılan definenin yine küçük bir kısmı, Avrupa’daki bazı koleksiyonerler tarafından satın alınır. İngiltere-Londra’daki Hewitt koleksiyonunda 4 parça ve Digby koleksiyonunda ise 1 parça bulunmaktadır. Ancak: Hewitt koleksiyonunda bulunan parçalar, başkalarına satıldığı için, günümüzde bu parçaların nerede olduğu bilinmemektedir. Bunların dışında, İsviçre’deki bazı koleksiyonerlerde de, birkaç Kumluca Definesi parçası bulunduğu tahmin edilmektedir.

Günümüzde, büyük bölümü yurt dışına kaçırılan definenin, yalnızca küçük bir bölümü: yani 14 parçası, Sion eseri olarak, Antalya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Definenin 18 parçalık bölümü ise, 1967 yılında Amerika’da ortaya çıkar ve halen Amerika’da Dumbarton Oaks koleksiyonunda bulunmakta ve Washington Dumbarton Oaks Müzesinde sergilenmektedir. Churc Treasure başlığı altında sergilenen eserlerin, Antalya yakınlarından gelme dini bir define olduğu ve yarısının Oaks’ta bulunduğu belirtilmektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi, eşyalar, tek atölyede, çeşitli teknik ve stillerin bir arada kullanılması ve Bizans kilisesine ait çok sayıda dini eşya olması ve objelerdeki yazıların zenginliği açısından oldukça önem taşımaktadır.
Parçalar üzerinde: Bizansın en görkemli olduğu I. Justinyanus döneminde, Konstantinapolis (İstanbul) şehrinde yapıldıklarını gösteren damga bulunmaktadır. Bir kısım eşya üzerinde bulunan monogramlardan ise, bunların, hayırsever Piskopos Eutykhianos tarafından Sion Manastırına hediye edildiği belirtilmektedir.
Güney Likya dağlarındaki bir manastır için, olağanüstü hediye olduğu düşünülen Kumluca hazinesindeki parçaların tümü gümüşten ve önemli bölümü ise, altın kaplamalı tepsiler ve haçlar, kandillerden oluşmaktadır. Koleksiyon içinde, özellikle: İmparator Justinianus dönemine (MS.527-565) ait buhurdan büyük ilgi çekmektedir.

Definenin Amerika’da bulunduğunun ortaya çıkmasının ardından: ülkemize iadesi konusunda görüşmelere başlanır. Görüşmelerde, Müze tarafından, eserlerin 1963 yılında iyi niyet kapsamında satın alındığı belirtilerek geri iade edilmelerine olumlu bakılmaz. Müzenin bağlı bulunduğu Harward Üniversitesinin, 1973 yılında aldığı “Yasa dışı yollardan ülkelerinden çıkarılmış kültürel varlıkların ülkelerine iadesi” kararı uyarınca, dönemin müze müdürü Giles Constable: Türkiye’ye, hazinenin Antalya Müzesinde bulunan parçalarının da Amerika’ya götürülerek onarımlarının yapılmasını ve eserlerin 100 yıl süreyle Müze’de teşhir edilmesini ve sonra geri iade edileceğini söyler. Fakat, bu öneri kabul görmez.

Türkiye Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Dumbarton Oaks Müzesi Müdürlüğü arasındaki geri iade görüşmeleri, 1984 yılına kadar sürdürülür. Bir süre ara verilen görüşmeler, sonra yeniden başlar ve 2000 yılına kadar sürdürülür.

Evet, 2012 yılında, hazinenin ülkemize iadesi için yapılan görüşmelerin 45. yılı. Amerika gibi kültürel zenginliğe inanan bir ülkenin yasa dışı yollardan ülkemizden çalınarak kaçırılan bu hazineyi geri iade etmesi için ne bekleniyor anlamak imkansız. Bizansın en güçlü olduğu dönemde, ancak Likya bölgesinde dağların arasındaki bir manastırda, bu ölçüde zengin bir hazinenin bulunması ve aradan geçen yüzyıllar sonrasında ortaya çıkması, Amerika’ya kadar kaçırılması ve hatta, kaç parça olduğu bilinmemesi. Tüm bu sırlar, umarım birgün çözülür ve bu ilginç hazine, ait olduğu yere geri döner.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

Ankara üzerinde Yunan uçakları

Ankara üzerinde Yunan uçakları

Yazıya başlamadan önce: Temennah kelimesi hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu kelimenin anlamı “eli başa götürerek selam vermektir” ki, Ankara şehrini bombalayan uçakların pilotlarının yaptığı bu hareket, yaşanan bu olayın ismi olmuştur.

Yıl: 1921.

23 Nisan 1920 tarihinde, Ankara şehrinin tozlu-topraklı bölgesinde: Taşhan Meydanında, ilk Meclis kurulmuştur.
Taşhan Meydanı: ismini, 1988 yılında Vali Abidin Paşa zamanında, burada yapılmış olan “Taş Han” dan alıyordu. Meydan daha sonra: “Hakimiye Milliye” ve 1930’lu yılların başında “Ulus” adını alır.
O yıllarda: günümüzdeki Ulus çarşısı olan köşede, Ankara kalesi yönüne doğru “Karaoğlan Çarşısı” vardı.

Yunan ordusu: Eskişehir ovasında, Ankara yönünde ilerlerken: Sivrihisar-Polatlı üzerinden Haymana köylerine yaklaşmaktaydı. Hatta: top sesleri, Ankara şehrinde bile duyulmaktaydı. Bu yüzden, Ankara halkında büyük bir telaş seziliyordu.

Bu sırada: güneşli bir günde, Sincan istikametinde, 2 tane uçak geldiği görülür. Bunlar: aliminyum ve bezden tek kanatları bulunan ve uçaklardır. Pilot mahallinin üstü açık bu uçakların önünde, mitralyöz (makinalı tüfek) bulunmaktadır.

Uçaklar: önce Meclis’in üzerinden, Hakimiye Milliye Meydanı (günümüzdeki Ulus), Balıkpazarı (günümüzdeki çıkrıkçılar yokuşu), At pazarı, Samanpazarı, Hacı Bayram Mahallesi ve diğer bölgeler üzerinde uçarlar. Ancak: şehrin korunması için, uçaksavaş bulunmamaktadır. Şehre en yakın Kalaba köyünün üzerindeki platoda: Harbiye Binasının çevresindeki siperlerde, birkaç tane obüs mevzilendirilmiştir. Bunun dışında: şehrin savunmasının güçlülüğünü göstermek açısından: yer yer boyanmış soba borularından oluşan ve uzaktan top görüntüsü veren özel önlemler alınmıştır.

Evet, uçaklar, şehir üzerinden iki tur attıktan sonra: istasyon bölgesine yönelirler. Burada: alçaktan tur atarak, üstü açık pilot mahallinden, yanlarında getirdikleri bombaları, elleriyle, kurtuluş savaşı harekat planlarının yapıldığı “Direksiyon binası” na atarlar. (Günümüzde, burada müze var.) Kendilerine ateş açılmayınca, rahatlayan pilotlar, oldukça alçaktan uçmakta, bu sırada, aşağıdakiler tarafından: lastik gözlükleri, meşin montları görülebilmektedir. Hatta: pilotların, aşağıdakilere el salladıkları bile görülmüştür.

Ancak, bombalar binaya isabet etmez ve istasyondaki vagonların üzerine düşer ve vagonlar yanmaya başlar. Daha sonra, uçaklar, geldikleri gibi, Akköprü yani Ankara çayı yönünde giderek, gözden kaybolurlar.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

Hıdırellez

Hıdırellez

Ülkezim kültürünün başlıca özelliklerinden biri olan Hıdırellez kutlamaları, sanırım birçok okur tarafından bilinmektedir. Hatta: Hıdırellez mi, Hıdrellez mi olduğu konusunda, kesin bir ayrıştırma bulunmayan bu gelenek-görenek, resmi olmasa da, ülkemizde uzun yıllardır insanlarımız tarafından kutlanılmaktadır.

Kökeni tam olarak bilinmeyen ve yanlızca 5 mi hatta 6 Mayıs mı, o günlerde kutlanan, ateş üzerinden atlanan, gül dalı dibine birşeyler gömülen bir adet olarak bilinen bu uygulama, aslında nedir, neye dayanmaktadır, as len nasıl uygulanır? İşte, tüm bu soruların cevapları, aşağıdaki kısa yazıda bulunuyor.

Hıdırellez günü alışkanlığının temelinde: bilmek gerekir ki, bu kutlamalar: her yıl 5 Mayıs gecesi, yani hava kararınca başlar ve 6 Mayıs günü devam eder. Hatta: gerek ateşten atlamalar ve gerekse dül dibine niyet kağıtlarının gömülmesi, 5 Mayıs gece yarısı yapılan bir uygulamadır. Yani: 6 Mayıs günü, gündüz saatlerinde yapılan kutlamalar, akşama varmadan biter.

Peki, niye, 6 Mayıs tarihi öne çıkmaktadır? Söylenenlere göre: Hızır ve İlyas, ölümsüzlük suyu içmişlerdir ve daha sonra Hızır, karadakilerin ve İlyas denizdekilerin yardımcısı olmuştur. Hızır ve İlyas, her yıl 6 Mayıs tarihinde, yani 5 Mayıs gece yarısı buluşurlar ve bu buluşma ile, dünya yeşililklere bürünür.

Türklerde, Halk takvimine göre: bir yıl, iki bölümden oluşmaktadır. Hızır günleri olarak bilinen ve 6 Mayıs günü başlayıp, 8 Kasım gününe kadar süren, 186 günlük bölüme, yaz dönemi denir. 8 Kasım günü başlayıp, 6 Mayıs gününe kadar devam eden, 179 günlük bölüme ise, kış dönemi denir. Yani: 5 Mayıs günü gecesi, kış mevsiminin bitip, yaz mevsiminin başladığı kabul edilir. Bizim kültürümüzde: bu 5 Mayıs günü gecesi “Hıdırellez” olarak kutlanırken, katoliklerde “St.George” ve Ortadokslarda ise “Aya Yorgi” olarak kutlanmaktadır.

Kutlamalar: 5 Mayıs gece yarısı başlanır. 5 Mayıs günü havanın kararması ile: ateşler yakılır ve üstünden atlanır. Bunun anlamı: kötülüklerden temizlenmek, arınmaktır. Ayrıca: yine aynı gece: dileklerin yazıldığı, resimlerinin çizildiği küçük kağıt parçacıkları, gül ağacı dibine, başkalarının bulamayacağı şekilde gömülür. Yine: bu gece, cüzdan, yiyecek kapları ve para keselerinin ağızları açık olarak bulundurulur. Çünkü: 5 Mayıs gece yarısı, Hızır’ın: insanların arasında  dolaşarak, bolluk, şans ve sağlık dağıtacağına inanılır. Bunun yanında: hastalara şifa vereceği, insanların şansının açılmasını sağlayacağı, uğur ve kısmet vereceği düşünülür. Hatta: bunun için, yani Hızır’ın haneyi ziyaret etmesi için: evlerin, ev eşyaları ve  mutfak eşyalarının tamamen temizlenmesi adettir.

6 Mayıs günü ise, erkenden uyanılır . Kutlamalar: 6 Mayıs gün boyunca sürdürülür ve havanın kararması ile biter. Bütün hane halkı, topluca, kırlara ve çayırlara, ağaçlık alanlara çıkılır. Çünkü: Hızır’ın bastığı yerlere basılarak güç ve kuvvet kazanılacağına inanılır. Yine, aynı gün: kuzu ve oğlak kesilir, çeşitli yemekler hazırlanır. Buradaki inanış ta, kuzu ve oğlakların, Hızır’ın ayağının deydiği yerlerde dolaşması ve etinin insanlara şifa, sağlık ve canlılık vereceğine inanılmasıdır.

İşte: Hıdırellez günü ve kutlamalarının temelindeki inanışlar bunlar. Sizler  de, her ne kadar, bunlar söylenti olsa da, küçük bir zaman ayırarak ve gayret gösterek; bunları yapabilirsiniz. Unutmamak gerekir ki, bunlar, bu topraklar üzerinde, yüzlerce yıldır, milyonlarca insan tarafından inanılarak yapılan uygulamalardır. Dileklerinizin yerine gelmesi, uğur ve şansınızın artması, hastaların şifa bulması dileğiyle….

Aranan kelimeler:

4 Mayıs 2012
bosluk

Nevruz

Nevruz

Geçen gün: İstanbul’da, bir BAYRAM kutlamasına ait televizyon çekimlerini, gazete fotoğraflarını görünce:  “nedir bu nevruz, niye bu kırılan-dökülen-yakılan ortam” diye düşündüm ve yaptığım araştırmadan sonra: aşağıdaki satırları siz okurlarla paylaşmak istedim.

Dünya üzerindeki bazı toplum kültürlerinde: baharın ilk günü olarak kabul edilen 21 Mart gününe: çeşitli isimler veriliyor olsa da, aslen “nevruz” olarak isimlendirilmektedir.

Evet, nevruz olarak isimlendirilen bu gün: aslında baharın ilk günüdür. Güneş ışıkları: ekvator’a dik açı ile gelir.

Kuzey yarımkürede: “ekinoks” yani “gece-gündüz” eşitlendiği gündür. Bu günde: “gece-gündüz” süreleri eşittir. Bu günün devamında ise, gündüz süresi uzamaya yani günler uzamaya başlar. Güneş ışınları: dünyamız üzerinde, gerek kuzey ve gerekse güney yarımkürede: eşit olarak paylaşılır.

Dünya üzerindeki bazı toplum kültürleri demiştim. Bunlar: yani “nevruz”un kutlandığı kültürler ve bu kutlamalara verilen farklı isimler şöyledir: Türkçe: Nevruz, Farsça: Noruz, Özbekçe: Navruz, Kazakça: Nauriz, Türkmence: Nowruz, Kırgızca: Nooruz, Kürtçe: Newroz, Azerice: Novruz, Tatarca: Navrez. Bunların dışında: baharın ilk günü: Arnavutlar, Gürcüler, Afganlar, Tacikler, Kırgızlar, Kazaklar tarafından da kutlanır.

Anadolu ve Orta Asya Türk kültürü: nevruz gününü, Göktürklerin, Ergenekon’dan çıkışı ve baharın gelişi olarak kabul etmekte ve kutlamaktadır. Ayrıca: “12 Hayvanlı Türk Takvimi”nde, nevruz günü görülmekte ve uzun bir tarihi süreçten bu yana törenlerle kutlanmaktadır. Genellikle, tarımla uğraşılan yörelerde, bir tür “bolluk ve bereket” töreni olarak kutlanan bu gün, Alevi-Bektaşi toplumlarında ise, inanca dayalı anlam ifade etmektedir. Çünkü: Hz.Ali’nin doğum günü olduğuna inanılır. Hz.Ali ile, Hz.Fatma’nın evlendikleri gündür. Hz.Muhammed’in veda haccı dönüşü, Hz.Ali’yi halife ilan ettiği gündür. Bu nedenle, nevruz günü, Alevi-Bektaşiler tarafından: çeşitli törenler ile kutlanır.

Osmanlı döneminde: yine bu güne, özel bir anlam verilmiştir. Bu özel günde: şairler tarafından, padişahlara çeşitli kasideler sunulurdu. Bu kasidelerde: baharın gelişi, ağaçların tomurcuklanması, çiçeklerin açması ifade edilirdi. Yine, inanışa göre: nevruz gününde: Adem’in yaratıldığına, Nuh’un gemisinin karaya çıktığına inanılır ve bu günde: dünya üzerindeki bütün yaratıkların Tanrı’ya secde ettiğine ve dileklerinin yerine getirileceğine inanılırdı. Yine, aynı gün öncesinde, saray hekim başları tarafından çeşitli baharatlar katılarak hazırlanan macunlar, padişahlar ve ailelerine sunulurdu. Günümüzde, bu gelenek, Manisa ilimizde, yine nevruz gününde, önceden hazırlanan macunların, halka dağıtılması şeklinde sürdürülmektedir.

Peki: “nevruz” kelimesi, ilk kez ne zaman gündeme gelmiştir. Yazılı kaynaklan incelendiğinde: nevruz kelimesinin, ilk olarak, II. Yüzyılda: İran kökenli Pers kaynaklarında geçtiği görülmüştür. Çünkü: Nevruz günü, İran kökenli Bahai takviminde, yılın ilk günü olarak belirlenmiş ve kabul edilmiştir. Yine, İran mitolojisine göre: Tanrı, dünyayı, insanı ve güneşi: bu günde yaratmıştır. İran ülkesinin efsanevi şahı Kiyumers: tahta oturduğunda, bu günü bayram ilan etmiştir. İran’da, yine bir sembol olan Cemşid, aynı gün tahta oturmuştur.

Değişik toplumlar: nevruz gününde, yani yılın ilk günü: Pers kralına, hediyeler getirmişlerdir. Günümüzde, İran ülkesinde, 21 Mart günü, şenliklerle anılmaktadır.

Yine de, nevruz günü ve kutlamalarının: Pers yani İran öncesinde, Hun Türklerinden, Orta Asya kültüründen geldiği konusunda, kesin kanıtlar bulunmaktadır.

Peki, baharın ilk günü olan nevruz nasıl kutlanır. İnsanlar: mesire yerlerine giderler, dilekler tutulur, kırlarda çeşitli eğlenceler düzenlenir, maniler söylenir, baharın ilk çiçekleri toplanır. Sabah erken kalkılır. Özenle giyinilir. Bolluk ve bereket dileklerinde bulunulur. Yüksek bir tepede ateş yakılarak, baharın geldiği müjdelenir. Ayrıca: yine bu kutlamalar sırasında: ateş üstünden atlanır, demir dövülür, yumurta tokuşturulur. Evet, nevruz günü, yazının içinde de söylediğim gibi, hiçbir kültür tarafından kişiselleştirilmemeli, her isteyen tarafından, baharın gelişi kutlanmalı, ama bir BAYRAM gibi, yüzyıllardır olduğu usullerle kutlanmalıdır.

Son olarak: dünya üzerindeki birçok kültür tarafından kabul edilip kutlanan 21 Mart nevruz günü: Birleşmiş Milletler tarafından, 2010 yılından itibaren “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul edilmiştir. Buna istinaden, 21 Mart günü, Dünya Manevi Kültür Mirası Listesine dahil edilmiştir.

 

Aranan kelimeler:

19 Mart 2012
bosluk

Müze

Müze

Mısır-İskenderiye şehri: MÖ.330 yılında, Büyük İskender tarafından kurulmuştur. Ancak, MÖ.323 yılında, Büyük İskender ölünce, İmparatorluk, generalleri arasında paylaşılır. Ptolemy Soter isimli general: Mısır bölgesini alır ve MÖ.320 yılında, İskenderiye şehrini, başkenti yapar.
Önceleri, Nil deltasında küçük bir balıkçı köyü olan İskenderiye şehri, Mısır ülkesinde, general Ptolemy’nin soyundan gelen hükümdarların merkezi yaşam alanı olur ve zamanla gelişerek muhteşem entelektüel ve kültürel bir merkez haline gelir. Yani, dönemin en muhteşem şehirlerinden biridir.

Aynı dönemde, sürgüne gönderilen Atina valisi, bilgin ve hatip Falirolu Demetrius: MÖ.295 yılında, dönemin kralı I. Ptolemy Soter’i, yörede bir kütüphane kurmaya ikna eder. Demetrius: içinde, dünyadaki bütün kitapların birer kopyalarının bulunacağı bir kütüphane yapmayı ve bunun Atina ile yarışmasını hedeflemiştir.
Sonunda: kral Ptolemy hikayesinde, Demetrius tarafından muhteşem bir tapınak kurulmuş ve bunun adı “Muses” yani “İlham perileri” olarak verilmiştir.
Evet, Musaeum Tapınağının ismi, günümüzdeki “Müze” kelimesinin kaynağıdır.

Aranan kelimeler:

20 Şubat 2012
bosluk

İnternet, Dünyada ortaya çıkışı, Türkiye’de ilk kullanımı

İnternet, Dünyada ortaya çıkışı, Türkiye’de ilk kullanımı

Evet, internet: teknik olarak, birçok bilgisayarın ve bilgisayar sisteminin birbiriyle bağlantısıdır. Diğer bir anlamda, sürekli olarak büyüyen bir iletişim ağı da denilebilir. Şu anda, sizinde bu satırları okurken kullanmakta olduğunuz, internet sistemi, dünya üzerinde, bilgisayarın ortaya çıkışı gibi, yine Amerika’da ortaya çıkmış bir teknoloji harikasıdır ve hatta, daha da ileri gidilerek, yeni bir çağın başlangıcı, bilgi çağının, bilginin paylaşımı çağının başlangıcı olarak da nitelendirilmektedir.

İnternet, dünya üzerinde ilk kez: bilgisayarların birbiriyle konuşması, haberleşmesi olarak: 1965 yılında, Amerika’da gerçekleştirilmiştir. Çünkü: internet sisteminin temelinde, bilgisayarların birbirleriyle haberleşmesi, kendilerindeki bilgilerin birbirlerine aktarımı esası bulunmaktadır.

1969 yılına gelindiğinde ise: Amerika’nın çeşitli Üniversitelerinde bulunan; bir ana bilgisayar ve 4 merkez arasındaki ilk bağlantı sağlanmış ve böylece “İnternet” sisteminin ilk temelleri atılmıştır. Amerikan Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulan bu sisteme: “ARPANET” ismi verilmiştir.

Takip eden süreçte: birçok merkezdeki bilgisayarlar, ARPANET sistemine bağlanırlar.

1972 yılına gelindiğinde: ARPANET içinde, ilk e-mail iletişimi kullanılmaya başlanır.

1983 yılına gelindiğinde ise: internet ağının ana halkası, ARPANET içinde kullanılmaya başlanır. Bu arada: 1984 yılında, Amerikan Savunma Bakanlığı, ARPANET içinden ayrılarak, kendi askeri internet sistemi olan “MİLİTARY NET” sistemini kurarlar.
1986 yılına gelindiğinde: ARPANET, Amerika çapında, birçok bilgisayar merkezini kapsar hale gelir. 1995 yılında: sistem, özel şirketlerin ortak işletmesine geçer.

Takip eden süreçte: internet sistemi: birçok ülkede, binlerce bilgisayar ağı arasında, milyonlarca kullanıcı tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Yani: ilk olarak, 1969 yılında ortaya atılan, bilgisayarlar arasındaki bu haberleşme sistemi: 1995 yılında, yani yaklaşık 24 yıl sonra, tüm dünyada kullanılır hale gelmiştir.

Gelelim ülkemize, yani Türkiye’de, internet kullanımına:

Ülkemizde, internet, ilk olarak: ODTÜ’de; Nisan 1993 tarihinde kullanılmaya başlanmıştır.

1994 yılında ise, Ege Üniversitesinde, internet bağlantısı sağlanmıştır. Ardından, 1995 yılında, Bilkent Üniversitesi, 1996 yılında ise, Boğaziçi Üniversitesi ve İTÜ, internet bağlantılarını gerçekleştirmişlerdir.

1999 yılında, TTNET isimli yeni bir internet ağ altyapısı oluşturulmuştur. 2000’li yılların başında, bu omurga üzerinden, birçok akademik kuruluş ve ilgili birimler, internet ulaşımına kavuşmuşlardır.

Aranan kelimeler:

17 Şubat 2012
bosluk

Kredi kartı

Kredi kartı

Dünya üzerinde ilk kredi kartı: 1920’li yıllarda, Amerika’da kullanılmıştır. Çünkü, aynı dönemde, Amerika’da; otomobil sahipleri, yakıt giderleri artınca, buna çözüm aramışlar ve birkaç akaryakıt firması: çeşitli kartlar yaratarak, bu kartlar ile kullanıcılarının daha uygun şartlarda akaryakıt almalarını sağlamışlardır. Bu kartları üretin firmalar arasında ilk öne çıkan: 1921 tarihinde, müşterilerine ücretsiz kart dağıtan “Western Union” olmuştur.

1934 yılına gelindiğinde, bu kez: Amerikan Hava Taşımacılığı birliği tarafından “Hava Seyahat Kartı” üretildi ve yolcuları tarafından kullanılmaya başlandı. Bu kartlar üzerinde: ilk olarak: müşteri hesabını gösteren numaralandırma sistemi uygulanmaya başlandı. 1940 yıllarına gelindiğinde, bu seyahat kartları, birçok firma ve yolcu tarafından kullanılmaya başlandı. 1948 yılında ise, “Air Travel Card” olarak isimlendirilen bu kart: bütün dünyada, kuruluşun üyeleri tarafından kullanılmaya başlandı, yani “Dünya üzerinde geçerliliği olan ilk kart” olarak tarihe geçti.

Bu uçuş kartı dışındaki ilk düzenleme ise, 1958 yılında, yine Amerika’da gündeme gelmiş, “Bank of Amerika”, “Bank Americard” isimli, modern kredi kartının ilk uygulamasını ortaya çıkarmıştır. Yani: Amerika’daki ilk kredi kartı olarak: BankAmericard kabul edilir. Kredi kartı öncülerinden Bank of America: 1965 yılından itibaren, bankalara “Bank Americard” çıkarmaları için lisans vermeye başlamıştır.

1970 yılına gelindiğinde, bu kez, Amerika dışında ilk kredi kart uygulaması, Barclaycard ismiyle, İngiltere’de görüldü.

1974 yılına gelindiğinde: International Bank Americard (Banco) kurulmuş ve aynı banka, 1977 yılında ismini “VİSA” olarak değiştirerek, günümüzde, günlük yaşamımıza giren önemli bir kelime ortaya çıkmıştır. 1992 yılına gelindiğinde ise, bu kez: Avrupa’da, Europay İnternational isimli kuruluş kurulmuş ve “Master Card” ortaya çıkmıştır.

Evet, gelelim ülkemizde, kredi kart kullanımına: Ülkemizde, ilk kredi kartı: 1968 yılında kullanılmış ve aynı yıl uygulamaya konulan “Diners Clup” isimli kart: birkaç bin kişiye dağıtılmıştır.
Daha sonra: “American Express” kartları, ülkemizde kullanılmaya başlanmıştır.

1975 yılından sonra ise, kredi kartı kullanımı yaygınlaşmış ve “Eurocard, Mastercard ve Access kart” piyasaya girmiştir.

Fakat, 1980 yılından sonra, ülkemizde ki bankalar da kredi kartı uygulamasına girmişler ve ülkemizdeki kredi kartı kullanımı, hızla yayılarak günümüzdeki milyonlarla ifade edilen rakamlara ulaşmıştır.

Bu arada: kredi kartı kullanımında önemli bir aracı olan ATM cihazları da, ülkemizde, ilk olarak 1987 yılında devreye girmiştir. İlk pos terminali ise: 1991 yılında kullanıma geçmiştir. 1994 yılında, ülkemizde ilk “çipli kart” uygulaması başlatılır.

1999 yılında, bu kez, taksitli kredi kartları uygulamaya girmiştir. 2000 yılında,

Günümüzde ise, ülkemizde 13 banka tarafından, kredi kartları müşterilerine yaygın olarak dağıtılmaktadır. Çünkü: bankacılık sistemi gereği: mudilerinden küçük faiz oranlarıyla topladıkları mevduatları, kredi kartı kullanıcılarına, 3-4 misli fazla faiz tahakkuk ettirerek kullandırmaktadırlar.

Unutulmaması gereken en büyük gerçek: başta Amerika olmak üzere, dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde, gerek kredi kartı ve gerekse başka herhangi bir şekilde taksitli alışveriş yoktur. Hatta: bu ülke satıcıları, “taksit” kelimesini dahi bilmemektedirler. Elbette, bunun sonucunda, bir Amerikalı, eğer cebinde veya kredi kartının bağlı bulunduğu hesapta para varsa harcama yapar, alışveriş yapar ve son birkaç yılda, bu konuda sıkıntı yaşadıklarından, birçok Amerikalı alışverişini kısıtlamış ve bunun sonucu olarak, Amerika’da, ekonomi durma seviyesine kadar gerilemiştir. Yani: Amerikalı, cebinde veya hesabında para varsa harcama yapar.

Peki, biz ve bizim gibi ülkelerde: kredi kartı denilen bu plastik kart, birçok imkan sunmaktadır ve özellikle kredi kartı ile uzun vadeli ve taksitli harcamalar yapabilme imkanı yaratılmaktadır. Bu durum kişilerin menfaatine midir? Asla, bu durum, yalnızca ticari sektörün hareketliliğinin sürdürülmesi, ekonominin hareketliliğinin sürdürülmesi, üretimin artması, büyüme demektir. Ama öte yandan, bu plastik kartlar, tüketicilerin yani ülke insanının, farkında olmadan, gelecek aylardaki gelirlerinin “ipotek” altına alınması yani “BORÇLANMALARI” demektir. Yani: cebimizde veya hesabımızda olmayan parayı harcıyoruz ve gelecek aylarda, bu büyük borçları, başka krediler veya kredi kartları ile ödemeye çalışıyoruz. Kişisel bazda durum bu, biraz önce sözünü ettiğim gibi, bu arada, ekonomi büyüyor ve küresel firmalar bundan yeterinden fazla nemalanıyor.

İşte, kredi kartı bu. Uygulama kötü mü? Hayır. Kredi kartı uygulaması, insanları yanında nakit taşıma gerekliliğinden kurtarıyor, ama insanların bu kredi kartlarını kullanabilmeleri için bilinçlendirilmesi, eğitilmesi gerekliliğini de unutmamak gerek. Kredi kartı: hesabınıza göre belirli ve yeterli düzeyde kullanılmalı ve taksitlendirmeye girilmeden, günü geldiğinde, yapılan harcama kapatılmalıdır.

Evet, dünyaca belirlenen standartlara göre, ölçüleri: dünyanın her yerinde: 85.6 x 53.98 mm boyutlarındaki kredi kartları, günümüzde, cüzdanlarımızda ne kadar çok yer kaplıyor ise, unutulmamalıdır ki, kişisel bazda, tehlike o kadar büyümektedir ve dikkat etmek kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Aranan kelimeler:

16 Şubat 2012
bosluk

Para, Paranın öyküsü

Para, Paranın öyküsü


Para bir ülkenin özgürlük ve egemenliğinin en büyük ifadesidir ve tarih boyunca da güçlenen, kendini güçlü hisseden gerek şehir devletleri ve gerekse diğer egemenlikler, bunu kendilerine ait para basarak ifade etmişler, çevrelerine ve tarihe egemenliklerini ifade etmişlerdir.

Para denilince: önce madeni ve sonra kağıt para, yani banknot gelir. Ancak, önce madeni para ve sonra kağıt para bulunmuş ve kullanılmıştır.

Evet, gelelim paranın öyküsüne:

Yıl: MÖ.7’nci yüzyıl. Anadolu’nun batısında, büyük bölümde “Lydıa” denilen uygarlık egemenlik sürdürmektedir. Lydialılar: özellikle ege bölgesinde: dünyanın geri kalan ve bilinen bölgelerindeki halkları ile, büyük bir ticari faaliyet içindedirler ve bu faaliyetleri sonucunda zenginleşerek, gerek kültür ve gerekse ticari alanda büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir.

Her ne kadar geniş bir alana yayılmış olsalar da, esas merkezleri: Gediz ve Menderes nehirleri arasındaki bölgedir ve zaten başkentleri de, yine bu bölgedeki; günümüzdeki “Salihli” ilçesi yakınlarındaki “Sardes” şehridir. Anadolu’da, Hititleri ve Frigyalıları takiben, kral Giges zamanında, MÖ.687 yılında, bağımsız bir devlet kurarlar. Kral Giges, biraz önce sözünü ettiğim gibi, ülkenin sınırlarını genişletir ve Kızılırmak’a kadar uzanır.

Tüm bu büyüklük ve azametin başlıca sebebi: geliştirilen ticari faaliyetlerdir, ancak bu ticari faaliyetlerde, o döneme kadar uygulanan “karşılıklı değişim” sistemi, insanları mutlu etmemektedir ve bunun üzerine: MÖ.5’nci yüzyılda: Kral Giges döneminde: tarihte ilk para olarak kabul edilen ve ticarette kullanılan para ortaya çıkmıştır. Bu madeni külçe: yumurta şeklinde, kenarları yassı ve birbirine eşit büyüklüktedir. Üzerinde ise: Lidya kralının arması olan “kartal başı” görülmektedir. Ancak, bu metal külçelere: para denilmemektedir. Altın, gümüş, nikel, tunç ve aliminyum gibi çeşitli metal karışımlarından üretilen bu külçeler: ticarette, yeni değişim aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Külçelerin oluşturulmasında kullanılan bu metaller ise: başkent Sardes şehri içinden de geçen ve sularında altın aktığı bilinen “Paktalos ırmağı” kıyısında yaşayan Lydyalılar tarafından, bu ırmağa serilen koyun postlarını, akşam olup geri alıp taradıklarında elde ettikleri altın parçalarıdır.

Takip eden dönemde: Kral Kroisos döneminde, elektron olarak değil, ayrı ayrı, altın ve gümüş olarak basılmaya devam edilmiştir.

Evet: tarihte ilk para, böylece Lydyalılar tarafından bulunmuştur ve bu durum, o dönemlerin ünlü yazarı Heredot tarafından yazılı kayıt altına alınmıştır. Çünkü: daha önceki dönemlerde de, gerek Anadolu havzasında ve gerekse Mısır ve Asur yörelerinde; paranın kullanıldığına dair çeşitli belirtiler bulunmasına rağmen (özellikle Asur hükümdarı Sennasherib döneminden yani MÖ.700 yıllarından kalma, gümüş külçeler bulunmuştur) , bunlar hakkında, herhangi bir yazılı kaynakta, somut bilgiler bulunmamıştır ve bu yüzden, tarihte ilk paranın Lydyalılar tarafından bulunduğu kabul edilmektedir.

MÖ.180 yıllarına gelindiğinde, bu kez, Romalılar, ilk gümüş parayı basıp kullanmaya başlamışlardır.

İslamiyette ise, ilk para: 639 yılında, Hz. Ömer döneminde bastırılmış ve kullanılmıştır. Osmanlı döneminde ise, ilk para: Orhan Gazi döneminde, gümüş akçe olarak bastırılmıştır. Bu paranın bir yüzünde “Mücahidün Sebillilah Sultan Orhan” ve diğer yüzünde “Duribe fi Bursa” yazılıdır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, o döneme kadar kullanılan gümüş akçeler yerine, altın sikke bastırmıştır. Dünyanın ilk büyük darphanesi, Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul-Simkeşhane bölgesinde kurulmuştur.

İşte, madeni paranın tarihi süreç içinde, ortaya çıkışı ve gelişimi bu şekilde olmuştur. Bu arada, para elbette, yalnızca madeni paradan oluşmamaktadır. Paranın bir de “kağıt para” yani “banknot” boyutu bulunmaktadır.

Tarihte ilk kağıt para: 806 yılında, Çin’de yapılmış ve kullanılmıştır. Ancak, yine, bu tarihten önce de, yine Çin ülkesinde, deri üzerine basılmış, kağıt paranın kullanıldığı ileri sürülmektedir. Ancak, bilinen kayıtlar, 806 yılına aittir.
Batıda ise ilk kağıt paralar: 1690 yılında, Amerika’da basılmış ve kullanılmıştır. Avrupa’da ilk kağıt para ise; 1660 yılında, İsveç ülkesinde basılmış ve kullanılmıştır. Ülkemizde ilk kağıt para ise: Sultan Abdülmecit döneminde, 1840 yılında “Kaime” adıyla basılarak kullanılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet döneminde ise, 1924 yılında, 100 paralık kağıt paralar basılmıştır. Para kelimesi, dilimize Farsçadan geçmiştir ve kökeni “pare” yani “küçük parça”dır.

Ülkemizde, bence para konusunda en büyük devrim: 1983 yılında çıkarılan bir kanunla getirilen serbestlik ile yaşanmıştır. Çünkü, o tarihe kadar, ülkemizde yaşayan insanlar, üzerlerinde yabancı para birimi bulunduramıyorlardı ve yabancı paranın değeri, devlet tarafından belirleniyordu ve bu kanundan sonra: yabancı para bulundurmak serbest hale gelmiştir. Bu arada, son yıllarda, ülkemizdeki bir uygulama sonucu, paradan 6 sıfır silinmesi ve yeni para sistemine geçilmesi, paramızın gerek gururu ve gerekse hesaplanması açısından yine bir devrim olarak tarihe geçmiştir.

Evet, günümüzde, dünya üzerinde yürürlükte olan para birimi, yaklaşık 160 civarındadır.

Günümüzde, dünya üzerinde yürürlükte olan, para birimi: 160 civarındadır.

Aranan kelimeler:

19 Ocak 2012
bosluk

Pul

Pul

Son yıllarda, gitgide ortadan kalkan, ama bir zamanlar insanların en büyük meraklarından biri olan “pul” ve “pul koleksiyonu” hakkında, birkaç satır yazmak istedim.

Posta pulları: bir ülkenin: turistik, ekonomik, kültürel ve yaşamsal düzeyini göstermesi açısından önem taşır. Ayrıca: bağımsızlığın sembolüdür, her nasıl bağımsız bir ülkenin, bayrağı, parası, dili varsa: pul bulunması da, bir ülkenin bağımsızlığının en büyük sembolüdür.

Günümüzde: posta gönderilerinde pul kullanımı, neredeyse tamamen sona ermiştir. Pulculuk, yalnızca resmi pullar ve koleksiyonerler tarafından toplanan pullar şeklinde gelişmektedir, hatta geliştiği söylenemez. Çünkü, yeni nesillerin, pul ve pul koleksiyonculuğuna karşı gerekli ilgileri yok denecek kadar azdır. Elbette, bu durum, pul konusunda, ilgili kurumun gerekli tanıtımı yapamamasından kaynaklanmaktadır. Özellikle: son yıllarda: pul defterlerine sığmayacak ölçüde basılan pullar; koleksiyonerleri dahi zor duruma düşürmektedir. Çünkü: pul defterlerine sığmayacak büyüklükte basılan pullar: defterler dışında muhafaza edilmek zorunda kalmakta ve zamanla, karışık bir koleksiyon ortaya çıkmaktadır.

Umarım: bu konudaki kuruluş, yani pul basmakla yükümlü kuruluş, pul ölçülerini, defterlere uyacak şekilde ayarlamayı düşünür ve koleksiyonerler, pullarını, yalnızca defterlerinde, defterlerine sığan boydaki pullar ile devam edebilirler.

Koleksiyon demişken, pul koleksiyonu yapanlara “filatelist” denilmektedir. Bu kelime: 1865 yılında, Fransız Herpin tarafından kullanılmaya başlanmıştır. “Filateli” kelimesinin anlamı: Yunanca “philos” ve “atelia” kelimelerinden türetilmiştir.

Evet, gelelim, gerek dünyada ve gerekse ülkemizde: pul’un tarihçesine: pul kullanılmaya başlanmadan önce, posta gönderilerinde, gönderinin ücreti, gönderen tarafından değil, alıcı tarafından ödeniyormuş. Elbette, bu durumda, alıcı eğer ücreti ödeyemezse, mektubu alamıyordu. Bu durumda: insanlar kendi aralarında, zarf üzerine değişik işaretler koyarak haberleşme yolunu tercih ediyorlar, postacıya ücreti ödeyerek, zarfı teslim almıyorlardı, çünkü zarfın üzerindeki işaretler ile haberleşiyorlardı.
Ancak: İngiltere Parlamentosu, bu duruma bir son vermek için, ücreti göndericinin ödemesine ve ödemenin yapıldığına dair zarfın üzerine bir kağıt yapıştırılmasına karar verir ve böylece dünyada “pul” kullanılmaya başlanır.

DÜNYADA PUL:
Pul, dünyada ilk kez, 6 Mayıs 1840 tarihinde, İngiltere’de kullanılmış ve 1 penny değerindeki “Penny Black” isimli, ilk posta pulu satılmaya başlanmıştır. Uygulamanın mucidinin ise: posta reformcusu Rowland Hill olduğu söylenir.
Bu yüzden, İngiliz pullarında, devlet ismi yani “İngiltere” ismi yazılı değildir. Bunun yerine: pulun sol ve sağ üst köşelerinde, çıktığı dönemde, iktidarda olan kral veya kraliçenin portre silüeti bulunmaktadır. Bu gelenek, günümüzde de sürdürülmektedir.

İlk pulu takiben, birkaç gün sonra, bu kez “İki pence mavi” pul tedavüle çıkarılmıştır. Her iki pulun üzerinde de “Kraliçe Victoria” nın resmi bulunmaktadır. Ayrıca: bunlar, dantelsizdir, yani kenarları düzdür. 12 x 20 yani 240’lık tabakalar halinde basılmışlardır. Sol ve alt kenarlarında, harfler bulunmaktadır ve bu harfler: düşey ve yatay sırayı belirlemektedir. Bu durumda, pulun, tabakadaki yeri tanımlanmıştır. Pullar kullanılacakları zaman, bu tabakadaki yerlerinden makasla kesilerek kullanılıyorlardı.
Zaten, ilk pul toplama alışkanlığı da: pulların bu toplanarak, bu tabakadaki yerlerine yerleştirilmeleri ve boşlukların tamamlanması şeklinde başlamıştır.

Pulun icadı, sonuçları açısından ilginçtir. Çünkü: pulun bulunması ile birlikte, dünya üzerindeki posta gönderilerinin sayısı, birden çok miktarda artmıştır. Pul kullanılmaya başlanmadan önce, yıllık posta gönderisi rakamı 80 milyon civarında iken, pulun kullanılmaya başlanmasından sonraki dönemde, posta gönderi sayısı, yıllık 180 milyona ulaşmıştır.

1843 yılında, bu kez İsviçreliler, Zürih Kantonuna ait bir pul çıkarırlar. Yine aynı yıl: Brezilya, İsviçre Genf kantonu ve 1845 yılında: İsviçre Basel kantonu, Amerika “Ôrnament dairesi” 1847 yılında: Mauritus “Kraliçe Victoria”, 1849 yılında: Fransa “Ceres” gibi pullar ile, dünya üzerinde pul kullanımının yaygınlaşmasını sağlamışlardır.

Biraz önce söylediğim gibi: ilk çıkarılan pullar: arkalarına zamk sürülerek posta gönderilerine yapıştırılmakta iken, kendiliğinden yapışkanlı ilk pulları çıkaran ülkeler: “Siera Leona” ve “Togo” olmuştur.

Bunun dışında, yine, dünya üzerinde değişik pul imali sistemleri denenmiştir. Amerikalılar, plastikten pul yapmışlardır. İsviçreliler: kısmen tahtadan pul üretmişlerdir. Doğu Almanya, bir zamanlar, sentetik kimyasallardan oluşan pul yapmıştır. Hollandalılar ise, gümüş folyodan pul üretmişlerdir.
Hindistanlılar: bağımsızlık liderleri Mahatma Gandhi’nin adına “pamuğa basılmış” ilk posta pulunu çıkarmışlardır.
Dünyanın ilk hava postası pulu: Allahabad-Naini şehirleri arasındaki posta gönderisi için, 18 Şubat 1911 tarihinde kullanılmıştır.
Dünyada en uzun pul serisinin, 134 parçadan oluşan “Memleket pulları” serisi ile, ülkemiz tarafından bastırıldığı ve kullanıldığı söylenmektedir.

TÜRKİYE PUL:
Ülkemizde: haberleşme teşkilatı olan “Posta Nezareti”, 1840 yılında kurulmuştur. İlk “Posta Kanunu” ise, 16 Kasım 1840 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

1863 yılına gelindiğinde ise, Posta Nazırı Agah Efendi tarafından: dönemin sultanı Abdülaziz’e, ilk posta pulunun basılması teklif edilmiştir. Bu teklifin kabul edilmesi üzerine, ülkemizdeki ilk pul: dünyada kullanılmaya başlanmasının üzerinden, 23 yıl geçtikten sonra: 13 Ocak 1863 tarihinde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu pullar: Darphane-i Amire denilen yerde, Ensercioğlu Agop efendi tarafından, taş baskı olarak ince beyaz kağıt üzerine basılmış, istenilen renklerde tülbent, sünger veya elle boyanmış ve zamklanmıştır. Ayrıca: sahtelerinden ayırt edilebilmesi için, Maliye Nezaretinde, üzerlerine: kırmızı-mavi renkli kontrol damgaları basılmıştır. Bu ilk basılan pulların üzerinde: dönemin padişahı “Sultan Abdülaziz’e ait bir tuğra” bulunuyordu. Tuğranın altındaki hilalin içindeki bölümde ise: “Devlet-i Aliye-i Osmani” yazıyordu. Bu pullarında kenarları düz idi ve makasla kesilerek kullanılıyordu. Birinci baskı tuğralı pullar: koyu mavi üzerine siyah, 2 kuruş ve pembe üzerine siyah 5 kuruş değerlidir.

1865 yılında, ilk dantelli ayyıldızlı pullar çıkarılmıştır. Hemen daha sonra ise: “ampir” denilen “aylı” pullar çıkarılmıştır. 1892 yılında ise, tuğralı ve imparatorluk armalı pullar çıkarılmaya başlanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Posta ve Telgraf İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından çıkarılan, ilk blok pul: Atatürk’ün ölümünün I. Yıldönümü anma bloğudur. Bu pul: İsviçre’de 100.000 adet olarak basılmıştır.

Aranan kelimeler:

15 Ocak 2012
bosluk

Yeni yıl, Çam ağacı

Yeni yıl, Çam ağacı

Önümüzdeki günlerde, yeni yıl kutlamaları başlayacak ve özellikle, bugün yani 22 Aralık günü: çok önemli. Çünkü: 22 Aralık tarihinde, gece-gündüz eşit ve daha sonra, günler uzamaya yani güneş ışınları dünyayı daha çok aydınlatmaya başlar.

Noel yani Çam ağacı süslemesiyle ilgili çeşitli söylentiler var. Ben bunlar hakkında, siz değerli okurlara kısa bilgiler vermek istiyorum, karar ve yorum sizin.

Bir söylentiye göre: 22 Aralık tarihinde yapılan kutlamalar ve çam ağacı süslenmesi, Türk kültürünün bir unsurudur.
Müslümanlığın kabulünden önce, Orta Asya’da yaşayan atalarımız, Türkler: “güneşi” çok kutsal sayarlar, ama tanrı olarak kabul etmezlermiş. Ancak: yine kendi kültürleri gereği: inandıkları hayat ağacının, yerin göbeğinden, göğün en yüksek yerine kadar uzandığı ve en yüksek yerinde, hayat ağacının ucunda “gök tanrısı” nın bulunduğuna inanırlarmış.
Hatta: bu hayat ağacı olarak, yalnızca Orta Asya bölgesinde yetişen “akçam” kabul edilirmiş. Akçam simgesi: kilimlerde ve başkaca bir çok objede, simge olarak da kullanılmıştır.
22 Aralık tarihinde ise: yine kendi kültür ve inanışlarına göre: kutsal kabul ettikleri güneş, yeniden doğmaya ve dünyayı fazla olarak aydınlatmaya başlar ve günler uzarmış. Gün ile gece, sürekli çatışma halinde olurmuş ve 22 Aralık’ta; gün, geceye üstün gelerek, günler uzamaya başlarmış. Gün ile gecenin arasındaki bu çatışma, gök tanrısı tarafından kontrol edilir ve düzenlenirmiş.
Evet: Orta Asya bölgesinde: böylece, 22 Aralık tarihi: bir bayram olarak kutlanır, Türkler, evlerine getirdikleri “akçam” dallarının altına, geçmiş yılda verdiği nimetler nedeniyle gök tanrısı için çeşitli hediyeler koyarlar, dalların üstüne ise, yine gelecek yıl için, gök tanrısından istediklerini ifade eden simgeler, bezler bağlar-asarlarmış. Ayrıca: bir şenlik havasında geçen 22 Aralık günü: güzel elbiseler giyilir, büyükler ziyaret edilir, hep birlikte özel yemekler yenirmiş.
Yine, bu tezi savunanlar tarafından: bu kültürün, tüccar ve gezginler tarafından, batıya getirildiği ve Hıristiyanlığın kabulünün ardından, 300’lü yıllarda toplanan bir “konsul”de, pagan adeti olarak kabul edilen bu adetin, aynı zamanda “İsa” nın doğuşu olarak kabul edilmesine karar verilir. Çünkü: Hıristiyanlar “İsa”yı, güneş gibi kabul ederler ve 22 Aralık tarihini de, İsa’nın doğuşu olarak kabullenirler ve böylece, Türk kültürünün bir adeti: bir şekilde Hıristiyanlığa girmiş sayılır.

Diğer bir söylentiye göre: noel kutlaması ve çam ağacının Türk kültürüyle bir ilgisi yoktur.
Antik dönemde ve öncesinde yaprak dökmeyen ağaçlar, yani özellikle “çam ağacı”, ölümsüz yaşamın bir simgesi olarak kabul edilmiştir. Çünkü: diğer ağaçların yapraklarının, ilkbaharda da doğup, sonbaharda ise yok olarak, bir anlamda yaşamı ifade ettiğine inanılırdı. Ama, biraz önce söylediğim gibi, çam ağacı yapraklarını dökmez ve ölümsüzlük simgesi olarak kabul edilir.
Bu inanış, Mısırlılar, Çinliler ve Yahudiler arasında yaygındır. Zamanla, Avrupalı putperestler arasında da ağaca tapınma bir gelenek haline gelmiş ve Hıristiyanlığın kabulünden sonra ise, özellikle “Almanya’da, noel ağacı bir gelenek haline gelmiştir. Çünkü: Adem ile Havva’nın, cennet bahçesi olarak tasvir edilen yerde bulunduklarında, üzerinde elmalar bulunan ağacın “çam ağacı” olduğuna inanılır”
Evet: özellikle 19’ncu yüzyılda, 22 Aralık tarihindeki noel kutlaması ve noel ağacı geleneği, Katolik kilisesinin de kabul edip onaylaması ile, özellikle Hıristiyanlar arasında hızla yaygınlaşır.
Hatta: üçgen şeklinde tanzim edilen ağacın her köşesinin üçlüyü (Tanrı, İsa ve Kutsal ruh) temsil ettiğine inanılır. Mumlar: İsa’yı simgeler. Her ne kadar, özellikle çocuklara hediye getirmesiyle önem kazanan “noel baba” da, bir Hıristiyan kilise görevlisidir.
Bunun yanında: İsa’nın doğduğu yer olarak bilinen, Kudüs-Batı Şeria bölgesindeki Beytüllahim üzerinde, İsa’nın doğumu sırasında, çok parlak bir yıldız görülür ve bu yıldıza “Bethelem yıldızı” ismi verilir. Ama, bu yıldızın, herhangi bir bilimsel açıklaması yapılamamıştır. Sadece, aynı anda, Venüs ve Jupiter gezegenlerinin aynı hizaya geldiği ve bu nedenle, bu yıldızın aşırı parlak olarak göründüğü söylenir. İşte, Hıristiyanlar tarafından, buna istinaden, noel ağacının en tepesine, büyük ve parlak bir yıldız konulur.
Yani, sonuçta bu bir inanış. Hatta, son bir not: Kırım-Yalta şehrinde, büyük bir çam ağacı bulunuyor. Bu çam ağacının üzerinde, yüzlerce-binlerce bez parçası, ip bağlanmış görülüyor. Bunun nedeni: inanışa göre, karısını aldatan erkekler veya kocasını aldatan kadınlar, buraya bir bez-ip parçası bağlayıp tövbekar olduklarında, günahları affedilirmiş.

Evet, okurlar yani sizler bu satırları okuduğunda, çeşitli ve farklı tepkiler vereceğiniz kesin.

Noel veya daha güzel bir deyimle “Yeni yıl kutlaması”; yapılmasına inananlar; “Yeni yılı kutlarım, çam ağacı süslerim ama süslerken, niyetimi, Hıristiyanlık kültürü üzerine değil, kendi zevk-beğeni kültürüm üzerine yaparım “ diyenlerden olabilirsiniz.

Veya; “yeni yıl kutlamam, çam ağacı süslemem” diyenlerden olabilirsiniz.

Elbette: tercih sizlerindir. Bence önemli olan: yeni yıla girerken: geçmiş yılın sıkıntı ve dertlerinin geride kalmasına sevinmek ve yeni yılın: mutlu, sağlıklı ve huzurlu günler getirmesini dilemektir.

Aranan kelimeler:

22 Aralık 2011
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti