Atatürk’ün Gençliğe Hitabı

Atatürk’ün Gençliğe Hitabı

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk: 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında: “Büyük Nutuk”unu okurken; sonuç bölümünü, anlattıklarının bir özeti olarak “Gençliğe Hitabe” şeklinde bitirmiştir. Bu büyük eser: 1927 yılının ilk aylarında yapılan çalışmalarda, bizzat Atatürk tarafından kaleme alınmıştır.

Bu metinde: şöyle demektedir.

“Saygıdeğer Efendiler. Uzun ve teferruatlı nutkum, sonuçta geçmişe karışmış bir devrin hikayesidir. Ancak, bundan: milletim ve gelecekteki evlatlarımız için, dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem, kendimi mutlu hissedeceğim.

Nutkum’da: milli varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, bağımsızlığını nasıl kazandığını ve ulusal ve çağdaş bir devletin nasıl kurulduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaşılan sonuç: bu büyük vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

İşte, bu sonucu: Türk Gençliğine emanet ediyorum.”

EY TÜRK GENÇLİĞİ,

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, sonsuza kadar, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Varlığının ve geleceğinin, tek temeli budur.

Bu temel, senin en değerli kaynağındır.

Gelecekte de, gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında, seni bu kaynaktan mahrum etmek isteyen kötüler olacaktır.

Bir gün: bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak mecburiyetinde kalırsan: göreve atılmak için, içinde bulunacağın ortamın imkan ve şartlarını düşünmemelisin.

Bu imkan ve şartlar: çok elverişsiz olabilir.

Bağımsızlığını ve cumhuriyetini elinden almak isteyecak düşmanlar, bütün dünyada, benzeri olmayan bir gücün temsilcisi olabilirler.

Zorla yada hile ile, aziz vatanının bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve vatanın her köşesi fiilen işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu durumlarda: daha acı ve korkunç bir şekilde, vatanın içinde, yönetimin başında bulunanlar, hainlik içinde olabilirler. Hatta: kişisel çıkarlarını, düşmanların siyasi hedefleriyle birleştirebilirler.

Millet: yoksulluk ve sıkıntı içinnde, yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin evladı. İşte, bu ortam ve koşullarda bile, görevin: Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır. İhtiyacın olan güç, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Mustafa Kemal Atatürk. 20 Ekim 1927

Aranan kelimeler:

22 Ağustos 2011
bosluk

Cemre

Cemre


Cemre: aslında, günlük yaşamımızda belki sık sık karşılaştığımız bir kelime. Yaşı biraz ileri olanlar; bu kelimeye nispeten aşina, ancak özellikle genç nesil, bu kelime hakkında bilgi sahibi değil. Kelime: daha çok bir meteoroloji olayına ait, ancak: elbette modern meteoroloji bilimiyle bir ilgisi yok. Daha çok, yaşı ileri insanlar tarafından bilinen ve kullanılan bir kelime. Bu yüzden: “cemre” kelimesi ve ifade ettiği anlam hakkında, kısacık bilgi vermek istiyorum.

Evet: “cemre” kelimesi, kökeni: Arapça. Arapça kelime anlamı ise: “kor” yani “ateş”. Halk arasındaki kelime anlamı ise: sıcaklığın artması.

Kelime arap kökenli olduğundan: arap kültüründeki çıkış noktasına değinmek gerekirse: Araplar: yaz aylarında yüksek kesimlerde yaşarken, kış aylarında, düzlüklere inerlermiş. Düzlük yerlerde: ortada büyükçe bir çadır kurulur ve bu çadırda yaşarlarmış. Bu büyük çadırın, hemen dışında, küçükbaş hayvanlar bir halka şeklinde yerleştirilirmiş. Bunun dışında ise, develer, ikinci bir halka olarak barındırılırmış. Araplar: kış geldiğinde, çadır içinde kendileri için, dışarıda ise, birinci halka ve ikinci halkada olmak üzere, üç ateş yakarlarmış. Baharın gelmesiyle: bu ateşler, yedişer gün ara ile, dıştan içeriye doğru söndürülürmüş. Yani: ateşlerin söndürülmesi, havaların ısınması ve baharın gelmesini işaret edermiş.

Bizim kültürümüzde ise, “cemre” şöyle belirlenmektedir. Eski dönemlerde, bir yıl, iki bölüm olarak bilinirmiş. 365 günlük yıl: yarısı kış ve yarısı yaz olarak kabul edilir ve Kasım ayı, bu yıl’ ı, tam ortadan ikiye bölermiş. Zaten: “kasım” kelimesinin, arapça anlamı “bölen” dir. Söylediğim gibi, Kasım kış olarak bilinir ve 179 gün sürermiş. Hızır olarak bilinen “yaz” ise, 186 gün sürermiş. Kış mevsimi: 8 Kasım tarihinde başlar ve 6 Mayıs tarihinde bitermiş. Burada: 6 Mayıs’ın da bir anlamı var. 6 Mayıs tarihi: Hıdrellez olarak bilinir ve “Hıdır” denen “Yaz” döneminin başlangıcını ifade edermiş.

Evet, her ne kadar günümüz için, bunları bilimsel yöntemlerle açıklamak zor olsada, bu tür meteorolojik verilerin ve olayların: birçok yıllık geçmiş tecrübe, bilgi ve birikimler sonucu oluştuğunu unutmamak gerek. Ama: diğer yandan, özellikle son yıllarda yaşanan meteorolojik olayların ve özellikle küresel ısınma gibi sıkıntıların, bu tür yüzlerce yıldır aynı periyodu izleyen olayları da olumsuz etkilediği kesin.

Ben yine de: ilkbaharın başlangıcı olarak kabul edilen ve yedişer gün arayla gerçekleşen cemrelerin sırasını ve tarihlerini vermek istiyorum.

Cemrelerden ilki: 19-20 Şubat tarihleri arasında havaya düşer, sonraki ise, 26-27 Şubat tarihlerinde suya ve son olarak, 5-6 Mart tarihlerinde, toprağa düşer. Yani: önce hava, sonra deniz ve en son olarak toprak ısınır. Hatta: toprağın ısındığının belirtisi olarak, çoğu yerde, topraktan gökyüzüne yükselen nem görülür. Toprak ısındığında ise: tohum atılır, ekim ve dikim yapılır.

Evet, cemre işte bu. Biraz önce söz ettiğim gibi, her ne kadar son yıllardaki küresel ısınma ve olumsuz atmosfer şartları, meteorolojik olayları etkilese de, cemreler: yüzlerce yıllık takip, tecrübe ve gözlem sonucunda oluşmuş değerlerdir.Yani: dünyanın dengesine bağlı olarak, ısınmayı ifade eder.

Aranan kelimeler:

26 Mayıs 2011
bosluk

Anka kuşu

Anka kuşu

Geçenlerde bir gazetede, bir yazı okudum. Bir şahıs hakkında, küllerinden yeniden doğmak için büyük bir uğraş veriyor gibisinden sözler ediliyordu. Küllerinden yeniden doğmak. Yani: yanmış-yokolmuş, külleri kalmış bir canlı, yeniden nasıl doğabilir, yeniden nasıl varolabilir.
Her ne kadar mecazi anlamda düşünülse de, sanırım ilk anda, insanın aklına gelen “tüm unutları bitmiş, yok olmuş bir insanın veya bir canlının, bütün varlığı ve gücü ile yeniden dünyaya gelmesi, yeniden yaşama tutunması, yeniden bazı şeylere sahip olması” düşünülebilirmi? Bilmiyorum, olayın tarihi boyutunu inceledim ve buyrun sonuçları.

Eski Yunan mitolojisinde: “Phoenix” olarak isimlendirilen ve Pers yani doğu mitolojilerinde de kendisine yer bulan bir kuş var. Bu kuş: aynı zamanda; gerdanlık şeklinde beyaz tüylerle çevrili olduğu için, Arapça’da, gerdanlık anlamına gelen “Anka” adıyla anılıyor. Halk arasında ise, “devlet kuşu” olarak biliniyor.

Anka kuşu: Kaf dağında yaşar. Bazı kaynaklarda: köpek başlı, aslen pençeli, kanatları dev bir tavus kuşu olarak betimlenmiştir. Bazı kaynaklarda ise, insan yüzlü olarak tasvir edilmiştir. İnsan gibi konuşur, insan gibi düşünür. En büyük özelliği ise, ölümsüz olmasıdır. O kadar yaşlıdır ki, dünyanın üç kez yıkılışına tanıklık etmiştir.

Ancak: bu ölümsüzlüğün temelinde, şu sır yatar. Anka kuşu, öleceği zaman: bir tür ateş olur ve kendini yakar. Daha sonra ise, küllerinden yeniden doğar. Kuşun yanmasına: “cehenneme iniş”, yeniden doğmasına ise “arınma” denir. Yani: bir tür “reenkamasyon” yani “yeniden doğuş”. Yani: canlılara verilen bir güç, düşünsenize en unutsuz anınızda, herşeyinizi kaybetmiş olduğunuzu düşündüğünüzde, bunu yani “Anka kuşunu” hatırlayın ve herşeye yeniden başlamak için cesaret ve güç bulun. Çünkü: hayatta geri gelmesi olanaksız tek varlık: yaşamdır. Bunun dışındaki tüm kayıplar, mutlaka telafisi mümkün olabilecektir. Önemli olan: insanın bu gücü kendisinde bulabilmesidir.

Aranan kelimeler:

12 Mayıs 2011
bosluk

10 Yıl Marşı

10 Yıl Marşı


Yıl: 1933. Genç Cumhuriyetin güçlü fertleri, cumhuriyetin 10’ncu yılını kutlamanın telaşı içindedirler. Her yönüyle, muhteşem bir kutlama düşünülmektedir. Çünkü: Cumhuriyet, elde edilmesinde, büyük emekler harcanan ve binlerce insanın kan döktüğü bir çabanın, mutlu sonucudur. Bu nedenle: on yıllık bir süreçte, büyük bir savaşın yıkıntılarını gideren, ülkede yeniden refah ve kalkınmayı sağlayan ve özellikle yurt dışındaki birçokları tarafından bu yükü kaldıramayacağına inanılan bu insanlar: muhteşem bir kutlama yapmak istemektedirler ki, dünya onların bu coşkusunu görsün ve Türkiye’nin, Cumhuriyetin daha yüzlerce yıl-binlerce yıl yaşayacağına inansınlar. Tüm bu coşkuyla: 11 Haziran 1933 tarihinde, TBMM den, Cumhuriyetin İlanının 10’ncu yıl Dönemi Kutlama Kanunu” çıkarılır.

Evet: 3 gün-3 gece sürmesi planlanan kutlamalar için bir tertip komitesi kurulur. Özellikle: köylerde, kutlamalar çerçevesinde, 3 gün süreli konferanslar verilir ve tiyatro gösterileri düzenlenir. Hazırlanan kitapçıklar, köylere dağıtılır. Hatta, bayram süresince, köylerde yaşayanlar ve köy komiteleri tarafından seçilenler, kentlerde konuk edip ağırlanırlar. Bazı konuklar, törenlerde katılımcı olarak yer alırlar. Sadece, Ankara’da, 600 yaya ve 1000 atlı olmak üzere, 1600 köylü vatandaş konuk edilir. Bunların kalması için, şehirdeki bütün okullar, 20 gün süreli olarak kapatılırlar. Çünkü: kentli-köylü arasındaki uçurumun kapatılması düşünülmektedir.

kutlamaların özünde elbette bir marş da olmalıdır. Bunun için bir yarışma düzenlenir. Yarışma sonucunda: o dönemde, Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra, dönemin üçüncü büyük kişisi Recep Peker tarafından: Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’e marş olarak bestelenmek üzere, ortak bir şiir yazdırılır. Uzun uğraşılardan sonra ise: 1904 Küdus doğumlu, yani henüz 29 yaşında olan Cemal Reşit Rey tarafından, yazılan şiir bestelenir. Bestede: marş, herkez tarafından rahatlıkla söylenebilsin diye, özellikle “mehter” ritmi kullanılır.

Hazırlanan marş: Ankara’da, jüri önüne çıkarıldığında: bizzat Cemal Reşit Rey tarafından, piyano başında seslendirilir. Ancak: dönemin Maarif Nazırı Saffet Arıkan: Cumhuriyet sözcüğü söylenirken, minör tonuna geçiliyor. Minör malum “küçük” demektir. Yoksa siz “Cumhuriyeti” küçük mü görmektesiniz? şeklinde eleştiride bulunur. Bunun üzerine, C.Reşit Rey: soğukkanlılığını kaybetmeyerek “Betheoven, Eroica ve Napolyon’dan örnekler vererek, ortamı yatıştırır.
Bu kez: marşın çalıntı olduğu iddiaları ortaya atılır. Bunu ilk kez dile getiren, Osman Şevki Uludağ: Tıp Fakültesinden, askeri tabip olarak mezun olduktan sonra, Çanakkale’den, Kurtuluş savaşına kadar birçok cephede hizmet etmiş bir kahramandır. Aynı zamanda, Bursa’da bulunan “Keşif Dağı”na, “Uludağ” isminin verilmesinde de, isim babası olarak bilinir. Uludağ: iddialarında: Cemal Reşit Rey’in, bu marşı: J.J.Rousseau’nun “Le devin du Village” isimli operasından ve bu operanın “Bütün saadetimi kaybettim, hizmetçimi kaybettim” anlamına gelen mısralarının bestesinden aldığını iddia eder.

Cemal Reşit Rey ise: bütün eleştiriler karşısında suskun kalır ve Rousseau’nun adı geçen operasından, tek bir nota bile bilmediğini söylemekle yetinir. Ancak: tarih sahnesinde bir süre geri gidildiğinde: Cemal Reşit Rey’in: Fransa’da uzun yıllar kaldığı ve müzik öğrenimini orada tamamladığı görülmektedir. Bu yıllarda, özellikle J.J.Rousseau’nun 200’ncü doğum yıldönümü etkinliklerinde, büyük olasılıkla bestecinin “Köy Kahini” operasının da icra edildiği kesindir. Ancak, biraz önce sözünü ettiğim gibi, Rey böyle bir durumu kabul etmiyor, yani, kesin bir kanıt söz konusu değil. O yüzden, fazlaca irdelemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Sonuçta, bir benzerlik te olsa, küçük bir bölümde benzerlikten söz edilmektedir, eserin kalan büyük kısmı, tamamen orjinal ritimlidir.

Tabii günümüzde, yine de pek sevilmeyen bu marşın: sevilmeme nedenini, bu çalıntı dedikodularında aramak sanırım pek yerinde olmaz. Çünkü: bu marşı sevmediğini düşünenlerin birçoğunun yukarıda yazdıklarım hakkında bilgi sahibi olduklarını düşünmüyorum. Peki, marş kültürünün, kuzeyden biryerlerden geliyor olması mı etken? Sanmıyorum. Ama peki niye bu hoşnutsuzluk, bunu da marşın sözlerinde bulabilirmiyiz?

Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan,
On yılda, onbeşmilyon genç yarattık her yaştan,
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan,
Demir ağlarla ördük, Anayurdu dört baştan.

Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız,
Türk’üz bütün başlardan üstün başlarız,
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Cumhuriyet ilan edilmiş ve aradan onlarca yıl geçmiş ve biz hala, 10’ncu yılda yapılan marşı söylemek ve söylememek arasında gidip geliyoruz. Yeni bir marş yazdırıp besteletmek mi gerek?

Aranan kelimeler:

11 Mayıs 2011
bosluk

Kıbrıs, Katliamlar, Kayıp Otobüs

Kıbrıs, Katliamlar, Kayıp Otobüs


Evet, Kıbrıs’ta yaşanan katliamlara devam ediyoruz. Bu yazılar: Kıbrıs konusunda, gerek ülkemiz, gerek Kıbrıslı soydaşlarımız ve gerekse diğer yabancı ülke insanlarının bilgisi, geçmişi hatırlaması amacıyla yazılıyor.
Çünkü: bu yazılanların hepsi gerçek, bir zamanlar bu katliamlar yaşandı, 1915 yılında da yaşanmıştı, peki ya gelecekte?

Yıl: 13 Mayıs 1964.

11 Kıbrıslı Türk soydaşımız, her sabah olduğu gibi, erken saatte, işe gitmek üzere, otobüse binerek bulundukları Larnaka’dan ayrılırlar ve Dikelya İngiliz Üssüne çalışmaya giderler. Orada, yani İngiliz üssünde polis olarak çalışmaktadırlar. Her türlü tehlikeye rağmen, çalışmak ve para kazanmak zorundadırlar. Ancak, giderken eskort yapılması için yaptıkları tüm ısrarlar, eskort yapılmasını sağlamaz ve eskort olmadan ayrılırlar.

Ama, bu 11 soydaşımızı bir daha gören, haklarında bilgi sahibi olan olmamıştır. Giderken çıkardığı toz gibi, otobüs, sırra kadem basmıştı. Koca bir otobüs, hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Kaybolmalarının üzerine, hadi bırakın Türkler, Rum baskısı altında konuyu tahkik edememişler, peki İngilizler’e ne demeli? Kendi üslerinde, polis olarak çalışan 11 insan kayboluyor ve umurlarında değil. Herhangi bir tahkikat, inceleme yapma gereği hissetmiyorlar veya yapıyorlar, sonucu yani vahşeti görünce, seslerini çıkarmıyorlar.

Bu soydaşlarımızın: aradan geçen 46 yıl sonra, Rumlar tarafından kaçırılarak öldürüldükleri ve cesetlerinin kör bir kuyuya atıldığı tespit edilmiştir. Evet, bu 11 soydaşımızın kemikleri: Rum kesiminde Larnaka yakınlarındaki Voraklini köyündeki bir kuyudan çıkarılmış ve yapılan DNA testi sonucu kimlikleri onaylanmıştır.

Elbette, olay bununla bitmiyor. Kuyuda bulunan cesetlerin kalıntıları üzerinde yapılan araştırmalarda görülen kurşun izleri, bu kayıp soydaşlarımızın, Rumlar tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüklerini göstermektedir.

Şimdi, düşünün bakalım. Bir otobüs, içinde, çalıştıkları yere gitmekte olan, savunmasız ve silahsız 11 insan, tek suçları Türk olmak, otobüsten indiriliyorlar ve vahşice katledilerek, cesetleri kör bir kuyuya atılarak, 46 yıllık bir meçhule itiliyor.

İşte, karşıdaki zihniyet bu. Hani dedik ya, Kumlu bölgesinde 6 aylık bebeğe ve iki kardeşine ve annesine, 33 mermi sıkan vahşi zihniyet, burada da, 11 savunmasız, silahsız ve günahsız insanı katlediyor.

Ve bu katliamları önlemek üzere, adaya giren Türk Silahlı Kuvvetleri işgalci diye tanımlanıyor. Kimse aksini düşünmek gereğini hissetmiyor, kimse demiyor ki, Türk Silahlı Kuvvetleri eğer adaya, bu vahşete müdahale etmeseydi, şu anda ne olurdu? Elbette bir çok şey olurdu, örneğin yukarıda sözünü ettiğim kör kuyudaki cesetler asla bulunmazdı ve daha yapılacak bir çok katliam, vahşet asla ortaya çıkmazdı ve adada, iki değil, tek bir bayrak dalgalanırdı, hani deniz rengi hakim bir bayrak.

Aranan kelimeler:

20 Ocak 2011
bosluk

Nal

Nal

At nalı ile ilgili inanış ve söylencelerin bir çoğu, batıya ait yani Hıristiyan literatüründe geçmektedir. Ama yine de, ülkemizde de, bir kısım inanış, “At nalı” nın, koruyucu, kutsal ve uğur niteliğine inanışı simgeler. Yani: bizdeki “Nazar Boncuğu” nun batı versiyonu “At Nalı” denilebilir.

Batı’da at nalı hakkındaki en bilinen söylence şöyle: “ Ortaçağ dönemleri. İngiltere’de; Dunstan isimli bir nalbant var. Bir gün: şeytan, kılık değiştirerek, bu nalbant’ın dükkanına gelir ve at ayağı şeklindeki ayaklarına, nal takmasını ister. Nalbant; her ne kadar kılık değiştirmiş olsa da, şeytanı tanır ve kafasından bir plan yapar. Şeytan’a hitaben, ayaklarına nal takabilmesi için, kendisini duvara zincirlemesi gerektiğini söyler. Şeytan, kabul eder ve nalbant, şeytanı, çok sağlam zincirler ile, duvara sıkıca zincirler. Daha sonra ise, yaptığı nalları, şeytanın ayağına; büyük ızdırap ve acı verecek şekilde, takmaya çalışır. Şeytan, bu acı ve ızdıraba dayanamaz ve bunun üzerine, nalbant Dunstan; şeytan’a “ bir daha Tanrı’ya inanan insanların mekanlarına girmeyeceksin” der. Şeytan, bunu kabul eder. Ancak: nalbant’a şu soruyu yöneltir. “Peki, insanları inançlarına göre nasıl ayırt edeceğim”. Nalbant: elindeki at nalını gösterir ve “işte işaret bu nal olacak ve sen bunun bulunduğu mekanlara girmeyeceksin” der. Şeytan, bunu kabul eder ve uzaklaşır.

Nalbant Dunstan ise, bu olaydan sonra: İngiltere’nin en önemli katedrallerinden birine, başpiskopos olur.

Evet: at nalı hakkındaki inanışlar, elbette bundan ibaret değil. Konuya, Ortaçağ’dan girmiş olmama rağmen, daha da eski dönemlere ait anlatılanlar var. Yeryüzünde, demir madeni bulunduğunda, insanlar: bu madenin, büyücü ve şeytanlara karşı bir güç olarak ortaya çıktığına inanırlar. Bu inancın sonucunda: büyücü olduğundan şüphe edilen veya inanılan kadınlar, ölünce veya öldürülünce, bir daha dünyaya geri gelmesinler diye, tabutlarının üzerine at nalı çakılır.

Nal: “U” şeklindedir ve bu şekil, dünyanın uydu’su “Ay”ın, hilal konumuna benzetilir. Bu nedenle: şekil itibarı ile, at nalının: bolluğu, koruyu gücü ve iyi hali de temsil ettiğine inanılır. Ayrıca: nal üzerinde 7 çivi deliği bulunur ve “7” rakamının uğuruna inanılır.

Evet, at nalı’nın: inanışlara göre önemini ve Tanrıya inanan insanlar tarafından, yaşadıkları mekana asılması gerekliliğini öğrendik. Şimdi: at nalının ne şekilde asılması gerektiğine bakalım. At nalı: bulunulan mekana: belli bir kurala göre asılır. Bir kısım insan: kapının tam üzerine ve asılmasına, çünkü iyi şans’ın nalın uçlarından aşağıya süzülüp gitmemesini düşünerek, uçlarının yukarı bakacak şekilde asılmasına inanır. Diğer bir kısım insan ise; nalın uçlarının aşağıya doğru olması gerektiğine, çünkü: iyi şansın, süzülerek evin içini doldurması gerektiğine inanırlar.

Değişik görüş ve düşünceler; elbette farklı uygulamalar ve sonuçlar yaratıyor. Önemli olan: her şeyi bilmek, ama doğru olduğuna inandıklarımızı uygulamak. Yani: bunları yazarken, kimseye, evinize “at nalı” asın veya asmayın diye öneri de bulunmak elbet te mümkün değil.

Aranan kelimeler:

31 Aralık 2010
bosluk

Sevgililer Günü, Aziz Valentin Günü

Sevgililer Günü, Aziz Valentin Günü


Roma imparatorluğunda: 14 Şubat tarihi, her yıl: Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan “Juno” ya saygı günü olarak kutlanır, temizlik ve arınma zamanı olarak kabul edilen bu tarihte: evler süpürülür ve temizlenirdi.

Ertesi günü, yani 15 Şubatta ise: “Lupercalia Bayramı” başlardı. Bayram: Roma imparatorluğunun kurucuları olan “Romus ve Romulus” ile Roma Tarım Tanrısı “Faunus” a ithaf edilirdi. Kutlamalar: aynı gün, Luperci üyeleri ve Romalı papazların kutsal bir mağarada toplanması ile başlardı. Bu mağarada: bereket için keçi ve arınma için bir köpek kurban edilir, bunların postları yüzülür, akan kanları, postlarının ucuna sürülür ve bu postlar ile; papazlar, karşılarına çıkan genç kız ve kadınlara vururlardı. Kadınlar, kendilerine post ile vurulduğunda doğurganlıkların artacağına inanırlardı.

MS.3’ncü yüzyılda: Roma imparatorluğu bölgesinde; kadın ve erkek ilişkilerinde büyük kısıtlamalar vardı. Festivalin ilk günü: genç kızların isimlerinin yazıldığı metal plakalar bulunan bir vazo, yine aynı mağaranın önüne bırakılır, Romalı genç erkekler, bu vazodan ismini çektikleri kızlar ile, bayram boyunca birlikte olurlar ve hatta bazıları birbirlerine aşık olarak evlenirlerdi.

Ancak: Roma İmparatoru II.Cladius zamanında: imparator, bekar bir erkeğin, evli erkekten daha iyi savaşacağını düşünerek, “evlenmelere” yasak getirdi. Ancak: Roma papazlarından “Valentin” imparatorun bu emrine karşı geldi ve genç kız ve erkeleri evlendirmeye devam etti. Zamanla, bu durum, imparator tarafından öğrenildi ve Valentin; 270 yılında, 15 Şubat tarihinde idam edilerek öldürüldü.

Aradan geçen uzun zaman sonunda: Papaz Valentin’e, Vatikan kilisesi tarafından “Aziz” ünvanı verilir. Roma kapılarından biri, onun adı ile anılmaya başlanır.

14 Şubat 496 tarihinde ise: Papa Gelasius tarafından, 14 Şubat günü: “Aziz Valentin” günü olarak ilan edilir. Bu yüzden: “Sevgililer Günü” bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” olarak kutlanır. Valentin kelimesi: “hoşlanılan kişi” veya “sevgili” anlamında kullanılır.

13’ncü yüzyılda: İngiltere ve Fransa’da, 14 Şubat tarihi, kuşların çiftleşme günü olarak kutlanır ve bu günün anısına, sevgililer, birbirlerine güzel sözler yazılı notlar verirlerdi. Bu notlarda, birbirlerine “Valentin” diye hitap ederlerdi.

1840 yılında: Amerika’da, ilk sevgililer günü kutlaması, yazdığı kart ile; Esther A.Howland tarafından gerçekleştirilir. 14 Şubat 1840 tarihinde, Esther, sevgilisine bir kart gönderir ve böylece, her yıl 14 Şubat tarihinde, sevgililerin birbirlerine, aşk ve sevgi ifadeleri yazılı kart yollamaları alışkanlığı ortaya çıkar.

Evet, işte sevgililer gününün ortaya çıkma hikayesi bu. Kökeni, anlattığım gibi, Katolik Hıristiyan kültürünün günümüze kadar yansıyan bir alışkanlığı. Alışkanlık önceleri, değişik şekillerde uygulansa da, zamanla sevgililerin bu günde birbirlerine karşılıklı sevgi nameleri olan kart göndermeleriyle sürdürülmüş. Ama günümüzde, bu kart yollama alışkanlığı, sevgilileri pek tatmin etmemiş olacak ki, işin boyutu değişmiş ve büyük bir “hediye sektörü” ortaya çıkmış. Sevgililer birbirlerine günün anlamını ifade eden hediyeler almaya başlamışlar. Elbette, bu hediye sektörünün ortaya çıkarılmasında, reklam sektörünün etkisini unutmamak gerek. Yoksa, gayet masum bir kart göndermek ve bir kısım sevgi sözleri yazılmak suretiyle kutlanan bir günün, nasıl büyük boyutlu bir alışveriş çılgınlığının yaşandığı faaliyet haline gelmesini anlamak mümkünmü? Tek izahı, toplumun bu şekilde yönlendirilmesi.

Düşünüyorum da; insanın sevgilisini, eşini, sevdiğini hatırlaması elbette güzel. Ama, bu hatırlama, yılda bir kez mi olmalı? Veya insanın sevgisini, aşkını herhangi bir hediye ile mi ifade etmesi gerek, bu da meçhul? Ama, öte yandan, bu tür kutlamalarda ortaya çıkan büyük bir hediye sektörü ve ekonomik hareketlenme, insanların çılgınca para harcama alışkanlıkları var ve bu da, elbette ekonomik sektörün birimlerini gayet mutlu ediyor. Halbuki sevginin ifadesinin o kadar çok yöntemi var ki………….

Aziz Valentin gününüz, hayır hayır, yanlış söyledim, Sevgililer gününüz kutlu olsun.

Aranan kelimeler:

26 Aralık 2010
bosluk

Kurbağa

Kurbağa

Geçenlerde, keçiler üzerine bir yazı yazmıştım. O yazıda, suçlu keçiydi. Şimdi: yine değişik bir yazı yazmak istiyorum. Bu kez, konu: kurbağa. Ama: kurbağa suçlu değil. Kurbağa: kurban.

Evet: bir kap içindeki suyu bir miktar ısıtıp, içine bir kurbağa attığınızda: kurbağa, ısınmış suda, bir nebze yanmanın verdiği sıkıntı ile, içine düştüğü ortamın olumsuzluğunu “aniden” hisseder ve kaçmaya gayret eder.

Ancak: aynı kap içindeki suya, bir kurbağa atıp: daha sonra; azar azar ısıtmaya başlarsanız; içindeki kurbağa, önceleri bu yavaş değişimi pek hissedemez, hatta yadırgamaz. Zamanla, bu değişime, yani ısınmaya alışmaya bile başlar. Hatta: bu ısınma onu gevşetir, vücut ve beyin fonksiyonlarını zayıflatır. Düşünmesini engeller, hareket etmesini yavaşlatır. Sonuçta: suyu ısıtmaya devam ettiğinizde, içindeki kurbağa; öleceğini anlasa, rahatsız bile olsa, biraz önce söylediğim nedenlerle ( gerek beyin fonksiyonlarının yani düşünce yeteneğinin bitmesi ve gerekse fiziksel gücünün azalması) artık kıpırdamaz ve su gerekli ısı düzeyine ulaştığında, ölür.

Sonuç mu: bir canlıyı, bulunduğu ortama alıştırmanın en önemli yolu: yavaş yavaş alıştırmaktır. Ani değişim ve gelişimlere, canlılar kolay adapte olamazlar. Önemli olan: hani derler ya, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, sindire sindire.

İşte, kurbağa deneyimiz de, bu söylediklerimin ne kadar gerçekçi olduğunun anlaşılması açısından önem taşıyor. Bu arada, bunun tarihle, tarihin izinde ile ne ilgisi varsa derseniz, onu da siz bulacaksınız.

Aranan kelimeler:

16 Ekim 2010
bosluk

Keçi

Keçi

Günümüzde, Anadolu’nun özellikle iç bölgelerinde, herhangi bir araçlar ilerlerken, uzun süre, ağaçlık bir yer bölge görmeniz mümkün değil. Çünkü: yok.

Bir süre önce: Ankara-Polatlı yakınlarında bulunan, Gordion antik kentinde bulunan “Kral Midas’ın Mezarı”na gittim. Mezar: bir tepenin altında yapılmış. Bir dehlizden, yaklaşık 50-60 metre ilerledikten sonra; mezar odasının bulunduğu yere geliniyor. Mezar odası: dört yanı ve üstü; ağaç kütükleriyle çevrilerek yapılmış. Ancak: o ağaç kütükleri ki; inanmak mümkün değil. Her ağaç kütüğünün, uzaktan gördüğüm kadarı ile, çapı: 1-1.5 metre kadar, yani muhteşem büyük. Bunları görünce, demekki, bir zamanlar, buralarda, bu tür, bu büyüklükte ağaçların bulunduğu ortaya çıkıyor.

Derken, bir gün, yine bir yazı okuyor iken, 1500’lü yıllarda, Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’ın, Mısır seferine giderken, Anadolu içinde, ordusunun hareket edebilmesi için, bir “Baltacı Birliği” kurdurmuş. Bu birlik, ordunun önünde ilerleyerek, Anadolu’nun gür ormanlarında, ordunun geçebileceği yollar açıyormuş.
Bunlar: benim raslantı sonucu, Anadolu’nun, çok değil yaklaşık 500 yıl ve öncesindeki büyük orman varlığını kanıtlayan birkaç ayrıntı. Sanırım, araştırılsa, daha ne ayrıntılar çıkabilir. Sonuç olarak: birkaç yüz öncesine kadar, Anadolu, kesinlikle bu kadar yeşilsiz, ormansız, ağaçsız bir yer değilmiş.

Bunların yanında: kısaca bir incelemede, keçinin, MÖ.11-10.yüzyıllarda, ilk olarak, Ortadoğu bölgesinde evcilleştirildiği söylenmektedir. Yani: büyük ihtimalle, Fırat-Dicle nehirleri arasında kalan, Maveraül-nehir bölgesi ormanları, hatta ve hatta tarihe konu olan “Babil’in asma bahçeleri”, tüm bunların yok olmasında, günümüzde, bu iki büyük su kaynağı nehir arasında kalan bölümünde tamamen kuruyup kalmasının nedeni ne olsa gerek?

Peki, ne olmuş ta, bu ormanlar, yoğun orman varlığı; günümüze kadar olan süreçte, tamamen ortadan kalkmış? Bu sorunun cevabı olarak, birçok şey söylenebilir. Örneğin: ağaçların ısınma, kullanma amacıyla kesilmesi elbette bir neden. Ama: inanın, yaptığım araştırmaya göre; en büyük olduğuna inandığım tek bir neden var: keçi.

Günümüzde: Amerika ve Avrupa’ya gidenlerin belki dikkatini çekmemiştir, ama bir gerçek var. Gerek Amerika ve gerekse Amerika’da ve dünyanın diğer gelişmiş ve orman yoğun ülkelerinde: keçi göremezsiniz. Çünkü, keçi beslenmez, barındırılmaz.

Peki, neden?

İsterseniz, keçi hakkında biraz bilgi vereyim. Keçi: sarp yamaçlara rahatlıklar tırmanır, patika ve uçurumlarda, başkalarının ulaşamayacağı yerlere ulaşırlar. Çünkü: başkalarının ulaşamadığı bu yerlerde, daha güzel besin maddeleri bulabilirler.

En büyük özellikleri: TAZE FİLİZ, KABUK VE YAPRAKLARI severler. Evet, taze filiz, yani, yeni fidanların, ağaç fidanlarının taze filizlerini çok severler ve yerler. Sonuçta: bu yeni fidanların yetişmesini, büyümesini engellerler. Uzun yılların sonucu mu: yazının başında belirttiğim gibi, uçsuz-bucaksız ve boş alanlar, yeşillikten, ormandan, ağaçtan yoksun, bomboş alanlar.

Bittimi? Hayır. Keçi; otları kökleriyle sökerek yediğinden, toprağın verimini azaltır. Çünkü: erezyona sebep olurlar ve bunun sonu da kuraklık.

Hatta: bağlandığı ipi bile kemirir. Daha da ileri giderek, şunu söylemek mümkün: “ne bulursa kemirir ve yemeye çalışır” Hatta: aşırı yonca yediğinde, midesi şişer ve hayvan ölür. Koyun gibi önüne ot konulmasını beklemez. Kendi kendini doyurmaya uğraşır, dolanır, zekidir, beslenmenin bir çaresini bulur.

Hayır, bu hayvanın zararını konuştuk. Ama; elbette, kendi çapında yararları da yok değil. Örneğin: sütü, eti, kılı kullanılarak, ekonomik kazanç sağlanıyor. Özellikle: Yörükler tarafından keçi beslemek, çok eskilere dayanan alışkanlıklardandır.

Keçi sütünün anne sütüne en yakın süt olduğu bildirilmekte ve çok tercih edilmektedir.

Ama: sizlere bir şey daha söylemek istiyorum, belki konumuz dışında bulunacak ama, Amerika’da, “Çimento” fabrikası göremezsiniz. Çünkü: Çimento Fabrikaları, çevreye en büyük zararı veren sanayi yatırımlarıdır. Bu yüzden, istemezler. Peki, yapılarında kullanılması gereken “çimento” yu nerden temin ederler? Öncelikle: Amerika’daki evlerin çoğu, çimentonun asgari düzeyde kullanıldığı, ahşap yoğun yapılardır ve bunların fiyatları belli bir orandadır. Ama, çimentonun yoğun olarak kullanıldığı yapıların ise, fiyatları, diğerlerine nazaran daha pahalıdır. Çünkü: Amerika, çimentoyu yurt dışından almaktadır. Yani: kendi topraklarında, çevre kirliliğine izin vermezler, ama başka ülkelerden çimentoyu satın alırlar.
Sanırım, keçi sütü de, böyle. Yani: tamam, keçi sütü, çok yararlı ve faydalı, ama keçi yararsız, yurt dışından alırlar, olur biter. Fiyatı pahalı olur? Olsun, ekonomik yönden sıkıntısı olan bir ülke olmayınca, pahalı kelimesi kimsenin umurunda değil.

Bu arada: nedenini bilmiyorum ama, keçinin çok büyük bir özelliğinden daha söz etmek istiyorum. Keçi: Hıristiyan mitolojisinde “Şeytan” ile özdeştirilir ve şeytanın hayvanı, keçidir. Çünkü: Hıristiyan kültüründe; eski din ve inançlara karşı aşırı sert bir tutum gözlenmektedir. Eski din ve inançlardan yani “pagan” olarak nitelendirilen toplum yapısından söz ederken; bu toplum yapısında keçinin rolü: şarap ve eğlence tanrısı “Dionysos”un simgesi olmasıdır. Bu nedenle: tanrının sembolü keçi; Hıristiyan kültüründe, bu döneme ait sert tutum nedeniyle, şeytan ile özdeştirilmiştir.

Sonuç olarak: ben, kendim ve ülkemin geleceği için: yeşil yoğun, ormanları bol bir “cennet” vatan istiyorum. Ben bugün Anadolu’nun iç bölgelerinde, saatlerce araçla giderken, bozkır, hiçbir yeşilliği, ağacı olmayan bölgelerde saatlerce ilerlediğimde, hüzünleniyorum. Günümüzde: yine de, ülkemin azımsanmayacak bir bölümü ormanlık. Ama, bu şekilde, keçi yetiştiriciliği sürerse, inanıyorum ki, 100 veya 200 yüz yıl sonra, buraların da elden gitmesi büyük olasılık. Bu yüzden, bence, keçi yetiştiriciliği ve de özellikle, yabani ortamda keçi bulundurulması iyice düşünülmeli ve genel bir politika belirlenerek, keçi yoğunluğundan kaçınılmalıdır. Çünkü: ormanların, ağaçlık ve yeşil alanların getirisi, keçinin getirisinden daha yoğun olacaktır.

Aranan kelimeler:

22 Eylül 2010
bosluk

Büyük İskender; İnsanları baskı altında tutmak için ne yapmalıyım?

Büyük İskender; İnsanları baskı altında tutmak için ne yapmalıyım?

Büyük İskender, filozof Aristo’ya bir mektup yazar ve sorar:

“Ele geçirdiğim topraklardaki insanları, baskı altında tutmak için neler yapmalıyım? Onları sürgüne mi göndereyim, hapse mi atayım yoksa kılıçtan mı geçireyim”

Filozof Aristo, mektuba şöyle cevap verir:

“Onları sürgüne gönderirsen, sürgünde toplanıp sana isyan ederler. Hapse atarsan, hapishaneler militan yuvasına döner ve denetimden çıkar. Kılıçtan geçirirsen, sonraki kuşaklar, intikam hırsıyla büyür ve krallık tahtın sallanır”

 Büyük İskender’in aklına gelen hiçbir yönteme onay vermeyen Aristo, kral’a gücünü koruması için, şu öneride bulunur:

 “İnsanların arasına, AYRILIK TOHUMLARI ekeceksin ki, birbirleriyle mücadele etsinler, savaşsınlar. Savaştıkça, kendini tabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın”

Çok kısa bir hikaye oldu sanırım, ama büyük olasılıkla ilginizi çekeceğini  düşündüm ve yazdım. Günümüzden binlerce yıl önce ortaya konan bir düşünce, ama unutmayın ki, her ne kadar bizler okuma özürlü olsak ta, günümüzde birçok insan, özellikle Amerika, Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerdeki insanlar; geçmişe yönelik bu tür yazıları büyük bir heyecan ile okuyorlar.

Aranan kelimeler:

15 Ağustos 2010
bosluk

İnebahtı Deniz Savaşı, Osmanlının Bahtının Değiştiği Savaş

İnebahtı Deniz Savaşı, Osmanlının Bahtının Değiştiği Savaş

inebahti

İnebahtı’da Marquesa gemisinde çarpışan İsyanpol Cervantes, savaşın kazanılması üzerine, Don Kişot’a “Tüm dünya, Türkler’in yenilmez olduğu inancının ne kadar yanlış olduğunu öğrendi” diyor. Bu savaşın küçük bir hikayesi aşağıda, o zamana dek, yenilmez bir armada olarak öne çıkan Osmanlı donanmasının ilk yenilgisi olması açısından öne çıkan bir savaş.

7 Ekim 1571 tarihinde, Yunanistan-Korint Körfezinde, İnebahtı yakınlarında; Osmanlı ve Haçlı donanmaları karşılaşırlar. Haçlı donanması: İspanya krallığı ve Venedik dukalığı gemilerinden oluşuyordu. Kutsal ittifak adı altında, Papa’nın gözetiminde yapılan antlaşma sonucu, oluşturulan haçlı donanması, bölgede büyük bir güç haline gelir. Bu sırada: Osmanlı donanması ise, Kıbrıs’ın alınması sonucunda, eksiklerinin tamamlanması uğraşısı içindedir. Ancak: Osmanlı Divanında, donanmanın ihtiyaçlarının karşılanması konusunda anlaşmazlıklar oluşur. Anlaşmazlıklar o kadar ileriye gider ki, Osmanlı donanmasının başına, Sadrazam Sokullu tarafından, bir kara ordusu kumandanı olan Müezzinzade Ali Paşa getirilir.

Haçlı donanması: bir süre sonra, Osmanlı sularına doğru ilerlemeye başlar. Ali Paşa’nın yanlış tutumları, Osmanlı denizcilerinin karşı koymalarına neden olur.

Düşünebiliyormusunuz, karşınızda büyük bir güç var ve bizimkiler hala gerek devletin karar mekanizması olan Divan’da ve gerekse donanmanın yönetim kademelerinde, kendi aralarında çekişiyorlar. Ortak kararlar verebilmek ve bu kararlarda birleşebilmek mümkün değil. Bu şekilde girilen bir savaşın kazanılması mümkün mü?

Kış mevsimi yaklaştığı için, levent gemileri ve derya beylerinin gemilerindeki tımar erbabının bir çoğu giderler. Savaşçı ve kürekçilerin de bir kısmı dağılır. Geri kalan asker, donanma gemileriyle, İnebahtı Limanına girip demirler. Halbuki, bölgede büyük bir haçlı donanmasının bulunduğu kesin. Aralarında bir antlaşma yapıldığı biliniyor, yine de donanmanın insan yapısının bozulması ve herhangi bir tehlike de, asla kaçış veya manevra imkanları bulunmayan İnebahtı Limanı gibi bir limana girip demirlenmesini anlamak mümkün değil.

Osmanlı savaş komuta kademesi toplanır ve en mantıklı karar; Uluç Ali Paşa’dan gelir. Paşa: bir çok sipahi ve yeniçerinin izine gönderilmesi nedeniyle, savaşa karşı çıkar. Ayrıca: donanmanın büyük eksikleri vardır ve gemilerin bakımlarının yapılması gerekmektedir. Ayrıca: düşman donanmasının, Liman ağzındaki Boğazhisar denilen geçitin kapatılması ile, Limana giremeyeceğini ve savunmada kalınmasını ister. Ancak: sert mizaca sahip Ali Paşa, daha önce hiç deniz savaşı yaşamadığından; “ İslam gayreti, Padişahın şerefi yokmudur? Her gemiden beşer-onar kişi eksik olmakla ne olur?”der ve savaşa girilmesine ve hatta bu şartlar altında, hücum yapılmasına karar verilir.

Neyse; iki donanma, dünya tarihinin en büyük deniz savaşlarından biri ne başlarlar. Osmanlı donanması, düşmanın görünürdeki 50 gemisinin üstüne saldırır. Bunun üzerine, diğer haçlı gemileri, saklandıkları burnun arkasından çıkıp, Osmanlı donanmasını çevirerek, top ateşine başlarlar. İki ateş arasında kalan orta ve sol kanat gemilerinin birçoğu batar.

İnsanlar, döşeme kalasları ve kürekler, hepbirlikte parçalanır. 142 Osmanlı gemisi yok olur. 4 saat içinde, 20 bin Türk denizci veya tutsak edilir.

Bir arbeküz mermisiyle şehit düşen Amiral Ali Paşa’nın kesik başı, mızrağa geçirilmiş, Mekke’den getirilmiş yeşil bayrak, Sultan gemisinden indirilerek, yerine Papa’nın flaması çekilmişti.

Yanlızca: Cezayir Beylerbeyi Uluç Ali Paşa’nın kumandasındaki 42 gemilik bölüm, haçlı donanmasının karşısında bulunan sağ bölümünü bozarak, savaş alanından kurtulur. Uluç Ali Paşa, bu başarısından sonra, Kaptan-ı Derya’lığa getirilir.

Bu arada: Sokullu Mehmet Paşa’nın Venedik elçisine söylediği bir söz de tarih sayfalarına yazılır.” Biz Kıbrıs’ı almakla, sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı’da bizi yenmekle, sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine yenisi daha gür çıkar” Tabii, yeni gemilerin yapılması mutlaka bir şekilde mümkün olabilir. Peki ya kaybedilen denizci insan gücü? Kaybedilen binlerce denizciyi yerine getirmek kolay olmamış ve tecrübesiz levendlerden teşkil edilen yeni donanma, Osmanlı’ya Akdeniz’de eski gücünü bir daha asla geri kazandıramamıştır.

Avrupa, bu zaferin kutlamalarını, yer yer günümüzde de yapmaktadır.

Aranan kelimeler:

2 Eylül 2009
bosluk

İstanbul’da Deprem

İstanbul’da Deprem

deprem14 Eylül 1509 günü gecesi, İstanbul’da büyük bir deprem olur. Birkaç dakika süren ilk büyük sarsıntının ardından; bir aydan fazla süre, her biri bir büyük deprem gibi, artçılar meydana gelir.

Ancak; bir rivayete göre: Padişah II.Beyazıd; İstanbul sur içinde, 400 den fazla derin kuyu kazdırır. Güya, bu şekilde, sarsıntıların tahribatı önlenir.

Tarihçiler; bunun, halkın tedirginliğini almak için yapıldığını söylerler. Oysa, Padişah II.Beyazıd, torunu Kanuni Sultan Süleyman döneminde inşa edilen Süleymaniye Camiinin çevresinde de; birçok kuyu açtırmıştır ki, bunların adı “deprem kuyuları” olarak anılır.

Aradan yüzyıllar geçer ve 1999 yılında, bölgeyi büyük ölçüde etkileyen depremde; Türkiye peş peşe sarsılır. Ancak; bu sıralarda, gazetelerde yayınlanan bir minik haber, gözlerden kaçar. Şöyleki;  İzmit-Solaklar Köyü sakinleri, ” köyün kuyuları bizi depremin yıkıcılığından kurtardı” demişlerdir.

Deprem acı bir olay. Gerek can ve gerekse mal kaybı var. Her türlü tedbir düşünülmeli ve önlem alınmalı. Bu bir önlem olabilirmi?

Aranan kelimeler:

29 Nisan 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti

Son Arananlar