Şahmeran

Şahmeran

Şahmeran sözcüğü farsçadır. “Maran” yılan anlamında olup, “Şah” sözcüğü ise “kral” anlamında kullanılmaktadır. Tarsus ve çevresinde, halk Şahmaran sözcüğünü biraz yumuşatarak, Şahmeran olarak kullanmayı benimsemiştir.

Şahmaran figürlü bir yılan, bir ejderhadır. Baş kısmı insan olan ve yılanla insanın birleşmesinden oluşmuş, doğa üstü bir yaratıktır. Yılan figürleri, genelde kötülük v uğursuzluğu anımsatsa da; şahmeran figürü: doğurganlığı, bereketi ve bilgeliği sembolize eder.

Kem gözlerden korunmak için, yaygın olarak kullanılır. Hayat ağacını bekleyen ve Gılgamış Destanında, ölümsüzlük otunu çalandır. Tüm kayıtlarda, dişi olarak geçer. Anadolu’da şahmaran resimleri: özellikle uğur getirsin diye, daha çok genç kızlar ve kadınlar tarafından özellikle yatak odalarına asılır.

Şahmaran konusunda; iki öykü vardır. Bunlardan birincisi: Adana-Ceyhan karayolu arasındaki Yılan Kalesinde geçer. Yılanların kralı şahmeran, Tarsus beyinin kızına aşık olur. Babasından kızı ister ancak kızın babası, kızını şahmarana vermek istemez. Bunun üzerine, şahmaran kızı kaçırmaya karar verir. Güzel prenses, hamamda yıkanırken, şahmaran da, hamamın üstüne çıkıp, onun yıkanışını, kubbe deliğinden gizlice seyreder. Derken, hamamın içine düşer ve prensesin korumaları tarafından, kafası kesilerek öldürülür. Günümüzde, Tarsus’daki eski hamamın göbek taşı, bu yüzden kutsal sayılır. Taştaki lekenin şahmeran’ın kanı olduğuna ve vücudunu buraya sürenlerin, tüm dertlerinden kurtulacağına inanılır. Şahmeran’ın ölümünü kaledeki yılanlar duymaz. Çünkü, duysalar, kaledeki bütün yılanların şehri basıp, bütün halkı sokarak zehirleyeceği ve şahlarının intikamını alacakları düşünülür.

Evet,diğer bir efsaneye göre ise;” Tarsus’ta yoksul bir ailenin oğlu olarak yaşayan ve odunculuk yapan Lokman, bir gün ormanda odun keserken, kır yolunda bir initli duyar. Dönüp baktığında, insan başlı, ak, yılan gövdeli bir yaratık görür. Çok korkar. Yılan:” Ey insanoğlu, benden sakın korkma. Ben yılanların padişahı Şahmeran’ım. Yaralıyım. Bana yardım edersen, bir gün bunun karşılığını mutlaka öderim ” der. Lokman, Şahmeran’ı kucağına alır, söylediği yoldan bir mağara önüne getirir. Yılan, birşeyler mırıldanır, mağaranın kapısı açılır. Burası, eşsiz güzellikte bir yerdir. Mağarayı bekleyen kara yılan, şahmeran’ı sarayına götürür. Şahmeran, kısa sürede iyileşir. Aradan kırk gün geçer. Lokman, artık eve dönmek istediğini söyleyince, şahmeran, gördüklerini kimseye söylememesini tembih eder ve ” ölümüm insan elinden olacak, bunu biliyorum. Öldüğümü duyduğunda yapacağın şeyleri sana tek tek anlatacağım. Sakın unutma, dediklerimi aynen yapacaksın” der. Neyin, hangi hastalığa iyi geldiğini, ilaçların nasıl hazırlandığını bir bir anlatır.

Aradan zaman geçer. Lokman, eve döndüğünde bambaşka insan olmuştur. Tüm zamanını, okumaya, yazmaya ve öğrenmeye ayırmaktadır. Yörenin hükümdarı, Tarsus beyi, ölümcül bir hastalığa yakalanınca, derdinin şahmeranın etini yiyerek şifa bulacağını öğrenir. Bey, Lokman’ı sıkıştırarak, şahmeranın yerini öğrenir ve onu yakalatır. Bu sırada, şahmeran, giderayak, Lokman Hekime son bir iyilik yapar.
Lokman, şahmeranın kendisine anlattığı gibi, cansız gövdeyi üçe böler ve her parçayı ayrı ayrı kaynatır. Parçalar kaynarken, her biri hangi hastalığa iyi geleceğini söylemektedir. Bu sırada, Lokmanın yanına gelen vezir, hasta olduğunu söyleyerek, insanlara olağanüstü güçler veren parçanın suyunu ister. Lokman, vezirin kötü niyetini anlar. Kuyruk suyundan verir ve bunu içen vezir ölür. Gövdenin ikinci suyunu kendi içer. Tarsus kralına ise, gerekli ilacı yapar. İlacı içen;bey iyileşir.

Lokman saraydan ayrılıp, kırda yürürken, birden bütün bitkiler dile gelir. Hangi hastalığa şifa olduklarını söylemeye başlarlar. Okuma yazma öğrenen Lokman, bitkilerden duyduklarının tümünü yazmaya başlar. Böylece, Lokman, daha sonra bütün hastalıklara çare bulmaya başlar ve Lokman hekim olarak anılır. Yani; şahmeran’ın ölümünün ana amacı; insanın sağlık ve şifa bulmasıdır. Hatta, bazı anlatımlarda, Lokman Hekimin, şahmeran ile karşılaşması uzun uzun anlatılır ve şifa veren otların nerelerde olduğunu, Lokman hekime Şahmeran tarafından söylendiği rivayet edilir.

İşte; şahmeran kültürü bu. Hikayenin kaynağının İran’da aranması gerektiği yönünde görüşler ağırlıktadır.

Aranan kelimeler:

27 Mart 2009
bosluk

Asurlular, Babil Kulesi

Asurlular, Babil Kulesi

Musa’nın Birinci Kitabı, Bab II, Ayet 3,4 bu yapı için şöyle der: ” Ve birbirine, geliniz kerpiç keselim ve onları ateşte pişirelim dediler ve kerpiç onlara taş yerine ve yer katranı dahi kireç yerine oldu ve sonra geliniz bütün yeryüzüne dağılmamak için kendimize bir şehir ile tepesi semaya kadar bir kule bina edip kendimize nam kazanalım dediler ”

Nabupulassar: ” O zamanlar, Marduk bana buyurdu ki, benden önceki zamanda dayanıksızlaşmış, yıkılmış olan kulenin temellerini, yerine bağrına sağlamca oturtayım, tepeside göğe yükselsin”. Oğlu Nebukadnezar’da, sürdürür:” Etemnanki’nin tepesini, gökle yarışsın diye, yerine koymak işini ele aldım.”^

Kule; dev teraslar halinde yükselir. Her biri, ötekinden küçük olarak, üst üste yapılmış, en küçüğünün, bütün ülkenin üzerinde yükselenbabil-kulesi-resmi1

Aranan kelimeler:

21 Mart 2009
bosluk

Hititliler,Hama Taşları

Hititliler,Hama Taşları

hititliler-tarihiBu hikaye; Hititlilerin, arkeoloji tarihinde, ilk kez ortaya çıkışları. O büyük ve muhteşem imparatorluk, birkaç taş parçasının bulunması ile, arkeoloji tarihinde gündeme gelmişti.

Yıl: 1809. Yer: Suriye.Doğu ülkelerine özgü kılığıyla ve sakallı bir adam. Tüccar olduğunu söylüyor.Adı: Şeyh İbrahim. Kimi zaman: Şam’da, kimi zaman: Halep’te kalıyor. Tarihle, coğrafya ile ve özellikle kuran ile uğraşıyor. Güneyde kutsal toprakları, doğuda Fırat boylarına gidiyor. Antakya’da, Asi ırmağı vadisinde dolaşıyor. Bir Habeşistan gezisinde tutuklanıyor, sınır dışı ediliyor. Mısır’a gelince, Mısır Paşa’sı tarafından tutuklanıp, sorguya alınıyor. Sorguda, müslüman yasalarını öyle güzel tanımlıyor ki, 4 ay süreyle yasak şehir Mekke’ye gitmeye hak kazanıyor. Gidiyor ve hacı oluyor. İsmi: Hacı Şeyh İbrahim oluyor. 1817 yılında, bir geziye çıkmaya hazırlanırken, 33 yaşında; Kahire’de ölüyor. Hem müslüman, hem hacı, müslüman mezarlığına gömülüyor.

Evet; hikayenin çakma bölümü bu. Peki ya gerçek bölümü. Gelin, bu hikayenin gerçek bölümünüde inceleyelim. Bu şeyhin asıl adı: Johnn Ludwig Burchardt. 1784 İsviçre Basel doğumlu. Daha öncede önemli diplomatlar ve tarihçiler yetiştirmiş bir süleleden geliyor. Ölümünden sonra: doğu ülkelerine ait, orjinal el yazmalarından oluşan 350 ciltlik derlemesi ve günlük defteri; Cambridge Üniversitesine miras kalır. Olağanüstü ilginçlikteki bu yazılar incelenir ve yeni eserler hazırlanır. Burchardt, bu notlarında, bir anısından söz eder. Şöyleki: ” Asi nehri vadisinde, Hama şehri. Pazar yerinde, bir evin köşesinde bir taş var. Üzerinde: “küçük figürler ve işaretler olan bu taş, bir çeşit hiyeroglif gibi görünüyordu, ancak Mısır hiyerogliflerine hiç benzemiyordu. ” Bu yazdıkları, o karmaşa içinde unutulur gider. Ama: sırrın en hassas noktası burada. Hani; bulupta farketmemek, hissetmek, ama hissedipte ortaya koyamamak, işte konu bu.

Neyse, aradan 58 yıl geçer. İki Amerikalı. Biri konsolos Augustus Johnson. Diğeri misyoner Dr.Jessup. İkiside, meraklı insanlar. Hama çarşısında gezerken,üstü yazılı taşlardan 3 tane bulurlar.Ama, bu taşlara bakmak ve ellemek amacıyla yaklaşmak istediklerinde: yerli halk buna izin vermez, feryat eder ve vahşi gösteriler yaparlar. Bu esrarlı işaretler; geçen zaman içinde, batıl inanca dayalı bir dokunulmazlık kazanmışlardır. Yerli halk, bu taşlardaki işaretlerin, hastalıkları iyileştirme gücü bulunduğuna inanmaktadırlar. Özellikle: göz hastalığı olanlar, bu taşlara alınlarını sürdüklerinde, şifa bulacaklarına inanılır.

O sıralarda; Şam’da yaşayan İrlandalı bir misyoner; Wıllıam Wrıg, taşlardan haberi alı ve taşları incelemeyi kafasına koyar. Düşünebiliyormusunuz, tüm arkeolojik kaçakcılık, misyoner adı altındaki bu insanlar tarafından yapılmakta. Evet, devam ediyoruz. Wrıg, uzun uğraşılar sonucu, Suriye Valisi Paşadan, taşlar üzerinde inceleme yapmak için izin koparır. Hatta, vali paşa, bunun yanına askerler de katar. Wrıg, askerlerin de yardımı ile, taşları, bulundukları evlerin duvarlarından çıkarır. Ama; yerliler hertürlü tehdide ve para sözlerine rağmen; çılgınca gösteriler yaparak, bu durumu protesto ederler. Taşlar; vali paşanın, Hama şehrindeki konağına taşınır. Ancak; yerli bağmazlar toplanarak, konağı basmaya hazırlanırlar. Vali Paşa tarafından; ancak, taşlar tartılır ve parası yerli halka ödendikten sonra, gösteriler azalır. Öfke bir an durulsa bile, daha sonra yeniden debreşir ve taşların hemen şehirden uzaklaştırılmasını isterler. Böylece: taşlar, ilk posta ile İstanbul’a yollanır. Taşların orjinal çizimleri ise, çoktan, Wrıg tarafından çıkarılmış ve Londra British Müzesine gönderilmiştir bile.

Evet; Wrıg, hama taşlarının kalıplarını çıkardı ama bunların neyi gösterdiğini asla anlayamadı. Halbuki, bu ve benzeri kalıplar, Anadoluda, Ege kıyılarında bile bulunmuştu. Sonuçta; bir zamanlar Ege kıyılarından, Suriye içlerine kadar, bütün Anadolu’da, yazısını kullandıracak derecede güçlü bir ulusun yaşadığı ortaya çıktı. İşte, bunlar: Hititliler. Tarih sahnesinde, arkeolojinin, Hititlilerle ilk buluşması, Hama Taşlarının hikayesi işte böyle.

Bugün, bu hama taşları kimbilir nerede? Sergileniyor mu, yoksa bir müze deposunda veya belkide bir koleksiyonerin parçaları arasındamı? Keşke, bunu bilme fırsatı olsa, bu konuda herhangi bir bilgi bulamadım, umarım bilgisi olan bu yazıyı okursa, lütfen yorum olarak taşların akıbetiyle ilgili bilgi yazsın, teşekkürler.

Aranan kelimeler:

15 Mart 2009
bosluk

Sodom, Gomorra

Sodom, Gomorra

sodomTarihi süreç içinde; kutsal kitaplarda bahsedilen yönüyle; cinsel sapkınlıklar ve sonucundaki felaketler, bulunamayan şehirler, bir nebze de olsa, ispatlanmaya çalışılan mitler. Evet: Sodom ve Gomorra iki şehir, MÖ.3150-1550 yılları arasında yaşamış iki şehir, nerde? bugünkü Ürdün bölgesinde, yani Kızıldeniz, Lut gölü, işte tam oralar. Düşünebiliyormusunuz; 1600 yıl süren bir uygarlık, geriye hiçbir şey kalmaması. Bir insanın hayatının 100 yıl süreceğini düşünseniz, üst üste 16 hayat gereken bir süreç ve geriye hiçbirşey kalmamış. Evet; isterseniz konuya girelim.

Sodom ve Gomorra kentlerinin yok edilmesi, Kitabı Mukaddes ve Eski Ahit kitaplarında anlatılan, en ilginç hikayelerden biridir. Aynı hikaye; Kuran-ı kerimde de anlatılır.

İbrahim ve kardeşinin oğlu Lut; Kenan topraklarında, çoban olarak sürü otlatırlar. Hayvanlar çoğalınca, ülke, ikisine de yetmez. Bunun üzerine, İbrahim ayrılmalarına karar verir ve gideceği yeri seçme hakkını, Lut’a verir. Lut; Şeria vadisinin bol sulu ovasını seçer ve havzanın 5 zengin kentinden biri olan Sodom yakınlarına giderek yerleşir.

Bu sırada; bölgedeki kentlerden, Sodom ve Gomorra halkı; ciddi ahlaksızlık ikilemi yükü altındadırlar. Putlara tapıyorlar, soygun yapıyorlar, zayıfları eziyorlar. Hatta, sodom erkekleri, günahkar eşcinseldiler ve tanrı, eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde, hepsini yok edeceği uyarısında bulunmuştu. İbrahim, tanrı ile, suçluların yanında, dürüst insanların da yok edilmesinin ahlaksızlığını tartışır. Sonunda, Sodom’daki tek dürüst insanın, Lut olduğu anlaşılır.

Kuran-ı Kerimde, Şuara suresi 161-164 ayetlerinde şöyle denilir: “Kardeşleri Lut, onlara: Allaha karşı gelmekten sakınmazmısınız? Doğrusu, ben size gönderilmiş; emin, güvenilir bir peygamberim. Artık, Allahtan korkun ve bana itaat edin. Buna karşılık, sizden ücret istemiyorum. Benim ücretim, alemlerin rabbine aittir.” dedi. Halk; Lut’un davetine uymaz. İsyan edenler arasında, kendi karısıda vardır. O da kocası Lut’a inanmaz. Kafirlerle bir olup, ona ihanet eder. Bu azgın ve cinsi sapıklıkla uğraşan kavim, iman etmedikleri gibi, Lut ve onan inananları, bölgeden kovmaya kalkarlar. Lut; bu insanlara, doğru yola dönmezlerse, Allahın gazabına uğrayacaklarını bildirir. Buna rağmen, isyandan ve fuhuştan vazgeçmezler.

Bunun üzerine; Allah, onları cezalandırmak için 12 melek gönderir. Bu melekler, bölgeye gidip Lut’u bulurlar. Melekler, nur yüzlü delikanlı suretinde, Lut’un evine gelince, Lut’un isyankar hanımı, durumu azgın Sodom halkına bildirir. Halk, Lut’un evinin etrafını sarar ve “misafirleri bize teslim et” diye musallat olmaya başlarlar. Lut; onlara nasihat ettiyse de dinlemeyip kapıyı zorlarlar. Bunun üzerine, melekler, Lut’a; ” gecenin bir kısmında, gün doğmadan, karısı hariç, ev halkını alarak, derhal evi terk etmesini” söylerler. Onların, yani günahkar halkın helak vaktinin, sabah vakti olduğunu söylerler.

Azgın kavim, içeri girmek için kapıyı kırınca, Cebrail, kanatlarını öne gerer ve içeriye hücum eden azgınların aniden gözleri kör olur. Bunun üzerine, şaşkınlık içinde kaçmaya başlarlar. Bu husus; Kuran-ı kerimde, kamer suresi 44 ayette, şöyle yazar: ” Lut’tan kavmi, melekleri istedi. Hemen, biz onların gözlerini kör ettik. Anadan doğma gibi kör oldular. İşte, azamının ve tehditlerimin akıbetinı tadın ” dedik.

Lut; yanında karısı ve iki kızı ile birlikte, Tsoar şehrine doğru kaçmaya başlar. Ancak, yolda, Lut’un karısı, tanrının, geriye dönüp bakmamaları emrine karşı gelir ve o anda, bir tuz direğine dönüşerek ölür.

Sabah olduğunda; her iki şehrin üzerine, şiddetli taş yağmaya başlar ve nihayet hepsi helak olup gider. Hicr sureti 73-74 ve 75 ayetlerinde bu durumda şöyle yazılıdır: ” Nihayet, onları güneşin doğma vaktinde, korkunç gürültü yakalayıverdi. Hemen, şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine da çamurdan pişmiş taş yağdırdık. Elbette, bunda, kesin anlayışlar için ibret alemleri var.”

Sodom belgedesi; alt-üst olduktan sonra, kaynar sular fışkırıp göl haline gelir. Bugün, bu bölge Lut gölü adıyla anılır. Yahudi kaynaklarında Sodom ismi geçer. Kuran-ı Kerim’de ise, Sedum yazılıdır.

SONUÇ:
Lut Gölü bölgesinde, sodom ve gomorra kentlerinin hikayelerini doğrulayacak bazı doğal ve jeolojik oluşumlara rastlanmışsa da, bu iki şehrin kalıntıları halen bulunamamıştır. Ancak; bugün, İsrail-Ürdün sınırı boyunca uzanan, Tuz Gölü (Ölü deniz) yakınlarındaki bu bölgede, hayvan ve bitki olarak hiçbir hayat formuna rastlanmaz ve bu bölge yıkımın bir sembölü durumundadır. Ayrıca; son zamanlardaki arkeolojik keşiflerde, kutsal kitaplarda yazılı hikayelerin inanılırlıklarını yükseltecek bir kısım gelişmeler de yaşanmaktadır.

Evet; şöyle bir bağlantı yapalım. Hatırlarmısınız, Pompei şehrinde, ev duvarlarının birinde, yıllar sonra yapılan kazılar sonunda görülen iki kelime var demiştim. SOMON-GOMORRA. Bunu yazan insanlar, sanırım o yıllarda orada yaşayan yahudilerdi ve Kutsal Kitaplarında yazılı, somon ve gomorra kentlerinde yaşananların, o sırada, Pompei’de de yaşandığını görüyorlar ve bu yaşam tarzının sonunda; aynen bu iki şehire olduğu gibi; yine tanrının gazabının gündeme geleceğini mi tahmin ediyorlardı acaba? Evet; tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret.

Sodom-Gomorra ve yıllar sonra Pompei-Herculenyum.

Aranan kelimeler:

15 Mart 2009
bosluk

Aristotales

Etiketler: ,
Aristotales

aristoMÖ.384-322 yılları arasında yaşamış, antik yunan filozofudur. Fizik, astronomi, ilk felsefe, zooloji, mantık, politika ve biyoloji konularında, pek çok eser vermiştir.

Makedonya kenti olan Stageira’da dünyaya gelir. 13 yaşında iken, Platon’un Akademisia’sına eğitim amacıyla, öğrenci olarak gönderilir. Büyük İskender’in eğitmenliğini yapar. Daha sonra ise, yine onun himayesinde, Atina’da okulunu kurar. Gölgeler altında, hem öğrencileriyle yürür ve hemde onlara bildiklerini anlatır. Okula gezginci adı, bu yüzden verilir.

İskender’in Mısır’ı fethi üzerine, bu ülkeye gider. Orada araştırmalar yapar. Kütüphanelerdeki yığınla esere ulaşır.

Ona göre; rahipler, yunanlıların edinmeye başladığı matematik sanatlarını icat etmişlerdir. Bu sanatlara; geometri, matematik ve astronomi de dahildir. Onun çağları aşan saygınlığının kökeninde; Mısır kültürünün, onbin yıllık birikiminin saklı olduğu kesindir. Mısır kütüphanelerinden elde ettiği bilgileri, ya olduğu gibi, yada notlar çıkararak, bu kadar geniş ve yaygın bir bilgi yoğunluğuna ulaşmıştır.

Felsefi alanda, dinsizlikle suçlanmasına karşın, 2000 yıldan bu yana, tek tanrılı denilen dinleri ayakta tutuyor. Batı bilimcileri, onun ekonomiyle ilgilendiğini de söylerler.

Öğretisinin ana içeriklerini, her nereden almış olursa olsun; hiç değilse, bu bilim dallarının gün yüzüne çıkışını sağlamış olarak, insanlığa son derece büyük hizmetler sunmuş olduğunu kabul etmek gerekir. Çalışkan ve araştırmacı bir kişiliktir. Bu niteliği bile, onu büyük bir düşünür olarak kabul etmemiz için yeterlidir.

Ardından bir sürü yapıt bırakmıştır. Bunların çoğu; belli konularda yapılmış, titiz incelemelerdir. Plato gibi, eğlenceli bir yazar değildi. Kilise bilginlerinden saygı gördü, ama Rönesans’ta aşağılandı ve sıkıcı profesör damgasını yedi. Bununla birlikte, kapsam ve kimi zaman da kesinlik bakımından, Platon’u aşıyordu. Araştırma konularını, bölümlere ve alt bölümlere ayırarak, bilgiyi sınıflandırma çabasına giren ilk kişi o oldu.

MANTIK:
Bütün akıl yürütmelerin temel taşının, tasarım olduğunu söylüyordu. Bütün olanaklı tasarımların, listesini yaptı ve hangilerinin geçerli-hangilerinin geçersiz olduğunu gösterdi. Buradan, kategorilere ulaştı. Ona göre, mantık: doğru düşünmenin aracı ve organıydı. Onun için de, bu ulama: ” Organon” adını veriyordu. Mantık konusu; Sokrates’ten başlayarak, Platon ve Aristotales’de son şeklini almakta ise de, her üç filazoftan önceki yunan düşünürleri de, bu konuda, birçok öneri öne sürmüşlerdi.

Aranan kelimeler:

10 Mart 2009
bosluk

Platon

Platon

platonMÖ.427-347 yılları arasında yaşamıştır. Asıl adı: Eflatun. Aristokrat bir aileden gelmiş ve bu çevrede yetişmiştir. Batılılar tarafından, bir böbürlenme aracı haline getirilerek, dünyaya felsefe dehası olarak kabul ettirmişler ve bu arada kendilerinin de, ne kadar soylu bir toplumdan geldiğini göstermeye çalışmışlardır.

Aşırı derecede şişirilen bu ve diğer bilginlerin, konuştukları ve yazdıkları herşeyi, Mısır’dan aldıkları şüphesiz. Yani, olay bir balon olayı. Bu insanların geliştirdikleri felsefe; 2000 sene, bilimin önünü kesmiş ve tüm gelişmelerin önüne bir set çekmiştir. Özellikle; Platon’un öne sürdüğü savlar, gülünç denecek kadar temelsizdir. Onun ve diğerlerinin en büyük hizmeti, sadece ve sadece dinsel akımlara olmuştur.

Platon’a göre: bilgi, olay ve olguları kavramaktır. Kavramlar ise, deneyim ve duyumların değil, tamamıyle aklın ürünüdür. O’na göre, bilgi, tamamen akılsal bir olgudur. Örneğin: bir gül, bir bardak, bir su, bir dağ ve bir insan; aslında, bunların hepsi, bir görüntünün ürünüdür. Şimdi, bu görüntüsünü algıladığımız şeyleri, kendi özelliklerinden soyutlayın, geriye hiçbirşeyin kalmadığını göreceksiniz. Örneğin: bir ağacı yapraklarından, dallarından, köklerinden, gövdesinden soyutladığınızda geriye ne kalır? Bir hiç. Hiç ise, yok demektir. Öyleyse gerçek olan nesneler değil, yok alanındaki kavramlar gerçektir. Gördüklerimizi, kavramlarla açıklamaya çalışırız. İstençlerimizi ise, yeterince açıklayamayız. Örneğin: üşüdüm derken, kendi bedenimizin olduğunu, onu taşlardan, bitkilerden, hayvanlarda ve öteki bedenlerden ayırabildiğimiz birsürü kavramla sınıflandırabildiğimiz ölçüde biliyorduk. Demek ki, bilgi kavramsaldır.

Onun akıl yürütmeleri, tamamen yanlışlardan örülü bir düşünce akımıdır. Aynı zamanda da, akıl dışıdır.

Aranan kelimeler:

10 Mart 2009
bosluk

Sokrates

Etiketler:
Sokrates

sokratesMÖ.469-399 yılları arasında yaşamıştır. Geleceğin dinlerine büyük düşünsel katkı sağlamıştır. En büyük çabasını, bilimlerin önünü kesmek için vermiştir. Bilimsel bilgiye, en ufak bir katkısı olmamıştır. Kendisinden öncekilerin doğaya yönelik çabalarına karşın, o, düşünsel felsefeye yönelmiş, cinlere, perilere inanmıştır.

Ona göre, törelere uymak, erdemli biri için mutlak bir yükümlülüktür. Zamanında; yüzbinlerce köle, üretim alanlarında ter dökmektedir. Erdem sahibi bir köle, çok çalışır ve sahibini daha da zengin eder. Ya erdemsiz köle ne yapar? O da, elinden geldiğince, sahibine zarar verir. İşte, bütün bunlar gözönünde tutularak, bir sistem geliştirilmelidir. Yani; insanların beyinleride köleleştirilmelidir. Sokrates ve bu gibi düşünürler, bunu sağlamaya çalışmışlardır.

Yani; Sokrates ve geliştirmeye çalıştığı teorileri, aslında, köleci düzenin sürmesi ve yönetimin de devamına yönelik çaba olarak gözükmektedir. Burada, bir soru akla gelebilir? Denirki, bu kadar gerici bir kafa yapısının adamı, neden bu kadar yüceltilmeye çalışılıyor?

Yanıt şu: Sokrates’in öğretisi: toplumları köleleştirmek için kullanılan, zehirli bir uyuşturucudan öte bir anlam içermiyor. Bugünkü, batı emperyalizminin felsefesinde bile, bunun etkilerini görmek mümkün. Ayrıca; bu teorinin mimarı, her ne kadar Sokrates gibi gözükse de, söylemlerinin bir benzerini Çin’de bulmak mümkün. Şöyleki, kralların düşünürü olarak kabul edilen Konfüçyüs: sanki Sokrates’i hazırlayan biridir. Çünkü: ömrü boyunca, erdem ve itaat üzerine öğütler vermiştir. Sonuç olarak:Sokrates’in ezilenlerin düşmanı ve aristokrasinin dostu olduğu söylenebilir.

Erdem nedir? Erdem, aslında göreceli bir kavramdır. Örneğin: bir konuda erdemli olan biri, bir başka konuda, rahatlıkla erdemsiz olabilir. Erdemlilikle erdemsizlik, yapışık ikizler gibidir. Tıpkı doğa gibi, biri olmadan, diğeri de olmaz. Kaldı ki, toplumun tüm kesimlerini, erdemli insanlardan oluşturmak ta mümkün değildir. Çünkü; erdemlilerle erdemsizler, her yerde, her durumda iç içe bulunabilirler. Buna; günümüze de uyan şöyle bir örnek verilebilir.Irak’ta, ıraklı insanları gözünü kırpmadan öldüren bir amerikalı asker, Amerikalılar için erdemli biridir. Iraklı bir insana göre ise, ülkesini işgal etmiş ve ıraklı insanları öldüren erdemsiz biridir. Bu örnekte görüldüğü gibi: doğaya, topluma, olay ve olgulara;tek yanlı baktığınızda, olayların yanlızca bir tarafını görebilirsiniz ve bu tek yanlılık nedeniyle, attığınız her adım, sizi yanlışa taşır.

Sonuç olarak: Sokrates, köleci düzenin silahşör savunucularından biridir. Çünkü, yunan insanı, üretim ve hizmet yükünü, kölenin sırtına yüklemiştir. Durum böyle olunca da, düzenden yana çıkmamak, onun için saçmalık olurdu. Nitekim, kendisini peygamber sanmaya başlamış ve ” içimde bir cin, bana tanrının sözlerini söyletiyor. Ben de onları tekrarlıyorum. Ben tanrının buyruklarını anlatıyorum. Bu görevi bana, tanrı verdi ” demiştir.

Her ne kadar, bu bilginin düşünceleri taraftar toplamadığı söylense de, bu fikirleri sahiplenen ve bunlara hayranlık duyan felsefecilerin bulunmadığını da söylemek yanlış olur.

Aranan kelimeler:

10 Mart 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti