İnşallah, Maşallah, Bakalım

İnşallah, Maşallah, Bakalım

tarihinizinde-istanbul-1

Osmanlıların ve İran’ın güneyden Rusları sıkıştırmasını isteyen Fransız İmparatoru Napolyon: en güvendiği adamlarından birisi olan ve aynı zamanda çok yakın arkadaşı olan Korsikalı General Horace Sebastiani’yi, elçi olarak İstanbul’a gönderir. General Sebastiani: Napolyon Bonapart’ın ordularında generallik yapmış, daha sonra ise Louis Philippe döneminde 1830-1832 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı yapmış bir Fransız Mareşalidir.

Fransız general: İstanbul’da çok iyi karşılanır ve özel bir yakınlık görür. Hatta: Hıristiyan elçilerinin, Padişahın huzuruna kılıçlarıyla kabul edilmemesi gibi bir gelenek varken, Sebastiani, kılıcıyla birlikte Sultan’ın yanına girebilen ilk Avrupalı elçi olur.

Sultan III. Selim: Fransa ve Napolyon’un desteğiyle: orduyu modernleştirmek ve güçlendirmek istemektedir. Çünkü Rusya ve İngiltere gibi güçlü düşmanlar vardır. Fransızlar, 1801 yılında Danimarka’ya yönelik bir İngiliz donanması saldırısında, toplarla saldırıyı def etmişlerdir. Aynı durum: İstanbul için de uygulanabilirdi. Çünkü İngilizler, Çanakkale boğazını geçip Topkapı Sarayı önlerine geldiklerinde, Sultan III. Selim’i dize getireceklerine inanıyorlardı. O dönemin İstanbul’da bulunan İngiliz Büyükelçisi de, bu yönde ülkesine raporlar göndermişti.

Bunun üzerine, Amiral Duckword idaresindeki İngiliz donanması savaş gemileri, İstanbul’a doğru yola çıktıklarında, büyükelçileri Arbuthnot’da, 25 Ocak 1807 tarihinde, Osmanlı yönetimine bir ültimatom vererek; İngiltere Türkiye ittifakının yenilenmesini, Çanakkale boğazı kalelerinin İngilizlere teslimini ve Fransız Elçisi Sebastiani’nin ülkesine geri gönderilmesini istedi.

İngilizlerin verdiği bu ültimatom, Osmanlı Divanında görüşülür ve Sultan III. Selim, bu tehlikenin barış yoluyla halledilmesini ister. Divandan İshak Bey: Fransız elçiliğine gönderilir ve İshak Bey “Osmanlı Devletinin kendisini savunma durumunda olmadığını ve İngiltere’nin Fransız elçiyi, Osmanlı-Rus savaşının sebebi olarak gördüğünü” bildirir.

Fransız elçinin, buna tepkisi o günün şartlarını belirten ve tam bir ders verir mahiyettedir. “ Böyle 5-10 gemiye başkenti teslim etmek ne demektir? Bundan sonra Osmanlı devleti, bağımsızlığından ve toprak bütünlüğünden ne yüzle söz edebilecektir? Bu donanmada, asker yok ki karaya çıkıp ta memleketi zapt etsin. Sadece Sarayburnu’na yeteri kadar top yerleştirirseniz, bu donanmayı harap edersiniz. Tehlike, onlar için söz konusu. Hem sizin ateşinizden hem de uygunsuz bir rüzgarlar karaya vurmaktan korkarlar. Rüzgar elverse ve sizin toplarınız da hiçbir işe yaramasa bile, yapabilecekleri nihayet İstanbul’un bir-iki mahallesini topa tutup yakmaktan ibaret kalacaktır. İstanbul’da ikide bir yangın çıkıyor. Farzedelim ki, yine böyle bir yangın oldu, 1-2 mahalle kül oldu. Yanan yerler yapılır ama bir kere yıkılan devlet itibarı bir daha onarılabilirmi?

Osmanlılar, bunu kabul etmediler. Hatta İngiltere büyükelçisi Arbuthnot: İstanbul’da istenmeyen adam haline geldi. 19 Şubat 1807 tarihinde, İngiliz Kraliyet Donanmasına ait 11 gemi, Çanakkale Boğazından ilk kez geçerek, İstanbul’a doğru hareket ettiler. Çanakkale boğazının savunma mevzileri, gemilere top atışı yapmasına rağmen, her hangi bir zarar veremediler. İngiliz Amiral Duckwood’un küçük filosu, Çanakkale boğazı ve ardından Marmarayı geçmesine rağmen, Boğaza girip Topkapı Sarayını tehdit eder pozisyon alamadı. Çünkü: Karadeniz’den esen güçlü rüzgarlar ve şiddetli akıntı, İngiliz gemilerinin istediği yerde demirlemesine imkan vermedi. Zorunlu olarak ancak Büyükada önlerinde demirlediler. Ama İstanbul’a 10 km uzaklıktaki bu mevkiden, bir tehdit unsuru olamadılar.

İngiliz gemilerinin kıyıya kadar sokulamaması üzerine, şehirde savunma önlemleri alındı. Amiral Duckworth, 22 Şubat günü gemilere İstanbul şehrini bombalama emrini verdi. Ancak şehre fazla sokulamadıklarından bunun etkili olmayacağını anladı ve emrini geri aldı. Sonunda İngiltere gemileri, Şubat ayının son günü, İstanbul’dan ayrılarak Marmara’ya açıldı.

Tüm bu olayların ardından, General Sebastiani: Sultan III. Selim’e: Türklerin en büyük düşmanlarını tarif ederken, şu sözleri söylemiştir “ Sizin İngiltere ve Rusya’dan çok daha güçlü düşmanlarınız var ki, bunlar “İnşallah”, “maşallah” ve “bakalım” dır.” 1807 yılında, yani günümüzden yıllarca önce, bir Fransız generalinin bizi anlatan bu sözleri, takip eden dönemlerde de bolca kullanılmaktadır. Her türlü sorunun üstesinden gelmek için: inşallah, maşallah ve bakalım kelimeleri sık sık kullanılmaktamıdır?

 

Aranan kelimeler:

13 Aralık 2016
bosluk

Ballı Rüstem Paşa ve Bit

Ballı Rüstem Paşa ve Bit

tarihinizinde-rustem-pasa-esas

 

Eğer kişide şans varsa, hayatta ne yaşarsa yaşasın, hiçbir olumsuzluk onun yaşayacaklarını engellemez. Bu düşüncenin tarih sayfasındaki tanıklarından birinin hikayesi, gerçekten ilgi çekmektedir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan ile evlenerek Padişah damadı olan Rüstem Paşa: Kayınvalidesi Hürrem Sultan ile birlikte: Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi dahil olmak üzere, birçok entrikaya karışmıştır. Ancak karşıtları, kendisini gözden düşürmek için “cüzzamlıdır” dedikodusu çıkarmıştır.

Ancak aynı dönemde, Rüstem Paşa’nın üzerinden bit çıkmıştır. Bunun üzerine: “Olursa bir kişinin bahtı kavi,  talihi yar, Kehlesi dahi mahallinde onun işine yarar” (Bu deyimin anlamı: “Ballı/şanslı kişinin üstünden bit çıksa işe yarar)

Bunun üzerine, Rüstem Paşa’nın lakabı “Kehle-i İkbal” olarak kalmıştır.

Yaşadığı dönemde, Padişahtan sonra en zengin kişi olarak anılan Rüstem Paşa: muhteşem bir servet yapması ile hatırlanmaktadır.

 

Aranan kelimeler:

11 Kasım 2016
bosluk

İstanbul Balıklı kilise

İstanbul Balıklı kilise

geziyorum-balikli-kilisesi

İstanbul’da Yedikule-Kazlıçeşme’de ilginç bir kilise bulunmaktadır. Aslında, kilise değil, kilise hakkında anlatılan bir efsane ilgimi çekti ve okurlarla paylaşmak istedim.

Fetihten önce, Bizans döneminde yaptırılan kilisede: 1453 yılında, fetihten hemen önce: bir rahip, mevcut havuzdan yakaladığı balıkları kızartmaktadır. Bu sırada: şehrin fetih edileceğine inanmadığından: kendi kendine homurdanarak “Türkler, ancak bu balıklar canlandığında şehri alırlar” demektedir. Tam bu sırada: tavadaki balıklar canlanır ve havuza geri atlarlar. Bu durumda: rahip ne hale gelmiş bilinmez ama şehir kısa süre sonra Türkler tarafından ele geçirilir.

Günümüzde, bu havuz adı geçen kilisede, bir şapelin altındadır ve içinde balıklar yüzmektedir. Bu kilise ile, başka kiliselerde görülmeyen ilgili ilginç bir özellik daha vardır. Kilisenin avlusu, bir zamanlar buradaki mezarlıkta bulunan eski mezar taşları ile döşenmiştir.

 

Aranan kelimeler:

8 Kasım 2016
bosluk

İstanbul Paşabahçe

İstanbul Paşabahçe

tarihinizinde-yeniceriler-esas-bu

Günümüzdeki Paşabahçe semtinin isminde “Paşa” eki: Sadrazam Hezarpare Ahmet Paşa’dan gelir. Ahmet Paşa’nın hayat hikayesinden çok, hayatının bitiş şekli önem zamanmıştır ki, gerçekten tam bir trajedidir.

Osmanlı imparatorluğunun en çalkantılı dönemi olan 17 yüzyılda görev yapmıştır. Hem de Deli İbrahim isimli sultan döneminde. Hani: Topkapı’da bulunan Alay Köşkünde, birçok padişah merasim ve geçit törenlerini izlerken, elinde tatar yayı ile gelip geçene ok atarak öldüren Deli İbrahim.

Evet: Paşabahçe semtinin ismindeki Ahmet Paşa’nın “Hezarpare” lakabı: ölümünden sonra verilmiştir. Çünkü Sultan Deli İbrahim’in sadrazamı olan bu paşa: önce sadrazamlıktan azledilmiş ve sonra isyancı yeniçeriler tarafından parçalanarak öldürülmüştür. Yani “Hezarpare” kelimesinin anlamı “parça parça” demektir. Daha da ilginç ve kötü olan: paşanın cesedi parçalandıktan sonra, bir yeniçeri tarafından cesedinin etleri ufak parçalara ayrılmış ve “ölünün eti romatizmaya iyi gelir” diye, on akçeye gelip geçene satılmıştır.

Konu tarih olunca, tarihimizde, bu tür bir rezilliği rastladığım da bunu okurlarla paylaşmak istedim.

Aranan kelimeler:

27 Ekim 2016
bosluk

Sadullah Paşa, Yalısı ve bir uğursuzluk hikayesi

Sadullah Paşa, Yalısı ve bir uğursuzluk hikayesi

tarihinizinde-sadullah-pasa-yalisi

İstanbul Çengelköy’de: bir saray yavrusunu andıran ve aşı boyası ile çok uzaklardan bile kolaylıkla fark edilen Boğaziçi’nin en muhteşem binası olan bir yapıdan, bir yalıdan daha doğrusu bu yalının hikayesi ilgimi çekti ve bunu okurlarla paylaşmak istedim.

Yalı: 1770 yılında, barok tarzda inşa edilmiş olup, üst kattaki salonu bir Osmanlı otağı şeklinde yapılmıştır. Tavan işçiliği muazzamdır. Salona çıkan merdivenlerin yanında, orkestra için özel yer yapılmıştır. Odalardaki Edirne işi bezemeler, inanılmaz güzelliktedir.

Yalı: Sultan Abdülhamit tarafından, Darüssaade Ağası (yani hadım edilmiş saray görevlisi) Mehmet Ağa’ya verilmiştir. Daha sonra yalı Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya geçer. Koca Yusuf Paşa: yaşlandığından sadrazamlıktan ayrılmak isteyince, Sultan III. Selim tarafından 1805 yılında azledilir. Osmanlı tapu kayıtlarında yani Bostancıbaşı defterinde: yalı Yusuf Paşa’nın karısı Hanife Hatun’un mülkü olarak görülür. Daha sonra: Hanife Hatun’un kızı Emine hanım: Kaptan-ı Derya Seydi Ali Paşa ile evlenir ve bu yalıda otururlar. Seydi Ala Paşa ölünce, eşi ve oğlu Hamdi Paşa yalıda oturmayı sürdürürler. Oğul Hamdi Paşa: Berberbaşı Hüseyin Ağa’nın kızı Fatma Rehna hanım ile evlenir. Bu arada, Hamdi Paşa; Bağdat Valisi olur. Ancak Hamdi Paşa: bir sarrafa borçlanıp borcunu ödeyemeyince, yalıyı satışa çıkarır ve yalı: Ayaşlı Esad Muhlis Paşa tarafından satın alınır. Muhlis Paşa: öldüğünde ise, yalı 1872 yılında oğlu Sadullah Paşa’ya miras kalır.

 

Sadullah Paşa:

Sultan V. Murat ve Abdülhamid dönemlerinde görev almıştır. Zamanın kültür, sanat camiasının yakından tanıdığı bir isimdir. Tanzimat edebiyatının ünlü bir ismidir. Farsça, Fransızca ve Almanca biliyordu. Hatta: Sultan V. Murat: Sadullah Paşa’yı tahta çıkışının ardından, özel kayığı ile saraya getirtmiştir. Paşa: Osmanlı hükümetinin çeşitli kademelerinde çalıştıktan sonra: 1877 yılı Osmanlı-Rus Savaşının ardından imzalanan Ayestefanos Antlaşması ve Berlin Kongresine, Osmanlı imparatorluğunun temsilcisi olarak katılmıştır. Ancak: Abdülhamit döneminde: Sadullah Paşa’nın durumu farklılaşır. Çünkü Abdülhamit, zekadan çok sadakata önem veren bir kişiliktedir. Sultan V. Murat’ın gözdesi olan ve jurnalcilerin kurbanı olan bu adama güvenmemiş ve görevden almıştır. Ama halk tarafından çok sevilen Paşa’yı ortada bırakmamak için bir tür sürgün olarak Viyana şehrine, sefir olarak görevlendirmiştir. Çünkü Sultan V. Murat’ı tekrar başa geçirmek isteyenlerden olduğuna inanmaktadır.

Sadullah Paşa: Viyana’da kaldığı sürece, Sultan Abdülhamit, İstanbul’a dönmesine izin vermez. Bu arada: Sadullah Paşa, sefarethanede çalışan genç bir hizmetkar ile gönül ilişkisine girer ve kız hamile kalır. Gerek İstanbul özlemi ve gerekse kızın hamile kalması, Paşa’yı bunalıma sokar ve 1891 yılında Viyana şehrinde havagazı ile intihar ederek ölür. Cenazesi, oğlu Nusret Sadullah’ın hazır bulunduğu devlet erkanı ile İstanbul’a getirilerek Sultan II. Mahmut’un haziresine gömülmüştür. Paşa’nın İstanbul’da Çengelköy’deki yalısında yaşayan eşi Necibe Hanım, haberi duyunca aklını kaçırır. Ölüm haberini aldığı gün: gençliğinde giydiği ve Paşa’nın çok beğendiği pembe elbisesini giyerek, yalının bahçesinde Paşa’nın dönüşünü beklemeye başlar. Kimseyle konuşmadan, yıllarca pembeler içinde, yalıda Paşa’nın dönmesini beklemiş ve 1917 yılında ölmüştür. Necibe Hanım ölünce, oğulları aile açısından iyi anıları olmayan bu yalıyı.

Uzaktan akrabaları mimar ve aynı zamanda Cumhuriyet döneminin ilk İçişleri Bakanı olan Ferit Tek’e satarlar. Ferit Tek, yalının bir kısmını restore ettirir ve bu arada selamlık bölümünü yıktırır, harem bölümü muhafaza edilir. Ferit Tek ölünce kızı Türkolog Emel Esin, miras yolu ile yalının yeni sahibi olur. Dr Emel Esin, 1914 yılında İstanbul’da doğmuştur. Annesi Müfide hanım, dönemin kadın yazarlarındandır. Esin, önemli bir akademisyen olmuş ve Paris Üniversitesinden sanat tarihi doktoru ünvanı almıştır. Önce bir Mısır pransi ile, 1941 yılında ise Büyükelçi Seyfullah Esin ile Tokyo şehrinde evlenmiştir. “Tek-Esin” vakfını kuran ve çocuğu olmayan Esin hanım: yalıyı kendi adıyla kurduğu bu vakfın mülkü haline getirmiştir. 1987 yılında Emel Esin ölünce: bina Vakıftan, vakıf masraflarının karşılanması için Ayşegül Nadir’e kiralanır. Ayşegül Nadir: bu tarihi yalıda yaşarken, bahçede bulunan tarihi bir Kur-an yüzünden, tarihi eser kaçakçılığı ile suçlanır ve Türkiye’den kaçarak ayrılır, ardından Fas’ın Marakeş şehrinde yaşamaya başlar.

Sonraki yıllarda yalıyı satın alan kişiler: yalının bahçesinde ve koridorlarında, pembe elbiseli bir kadın hayaleti gördüklerini iddia etmişler ve sahip oldukları yalıyı en kısa zamanda elden çıkarmışlardır. Yine söylentilere göre: Necibe Hanım, yalıda, pembeler içinde hala Paşa’nının dönmesini beklemektedir.

 

Gelelim Sadullah Paşa’nın çocuklarına:

En büyük çocuk Asaf Bey: devletin birçok kademesinde çalıştıktan sonra 1896 yılında Berlin sefaretinde çalışmaya başlamış, babası gibi burada bir gönül macerası yaşamış ve ardından intihar etmiştir.

Küçük oğlu Ragıp Bey: eğitimini Almanya’da tamamlamış, Alman ordusunda görev yaparken, Osmanlı ordusuna katılmak için dilekçe vermiş, dilekçesi kabul edilmiş ancak daha sonraki durumu hakkında bilgi yoktur.

Diğer oğlu Nusret Sadullah Ayaşlı: Sadullah Bey’in cenazesinde hazır bulunan bu oğlu: uzun süre devlet hizmetinde çalışmış, çeşitli yerlerde büyükelçilik yapmış, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ailesinden Prenses Rukiye Halim ile evlenmiş, 3 çocukları olmuş, ardından evlilik bir süre sonra bozulmuş ve ayrılmışlardır. Ardından Sadullah Ayaşlı, 1930 yılında Münevver Ayaşlı ile evlenmiş ve ölene kadar onunla evli kalmıştır.

Kızı Nazlı Hanım: evlenip 4 çocuk sahibi olmasına rağmen, bir türlü mutlu olamamış, evliliğini bitirmiş ve hayata küsmüştür.

Son olarak, restorasyonu yapılan yapı: Adalet Bakanlığına verilmiştir.

 

 

 

 

Aranan kelimeler:

22 Ekim 2016
bosluk

Mahmut Paşa ve bir aşk hikayesi

Mahmut Paşa ve bir aşk hikayesi

tarihinizinde-ekle-mahmut-pasa

 

Mahmut Paşa: II. Mehmet’in yani Fatih’in veziri azamıdır. Halk kendisini çok sever ve Mahmutpaşa semti ve çarşılarının adı, bu Mahmut Paşa’dan gelmektedir. Kendisi: bu semte cami, hamam ve çarşı inşa ettirmiştir ve bu çarşı günümüzde Türkiye’nin en ünlü çarşılarından birisi olmuştur.

Gün gelir, Mahmut Paşa’nın padişahla arası açılır. Mahmut Paşa’nın aşırı sertliğini içine sindiremeyen II. Mehmet, bu halkın çok sevdiği sadrazamı, katleder.

Ancak Mahmut Paşa’nın asıl öldürülme nedeni, ilginç bir öyküye dayanmaktadır. Sultan Fatih’in yakışıklı oğlu şehzade Mustafa: Mahmut Paşa’nın genç karısına göz koyar ve bu olayı duyan Mahmut Paşa: şehzade Mustafa’ya karşı kindar davranışlar sergiler ve sonuçta, ortaya çıkan bu yakışıksız olay nedeniyle, Mahmut Paşa genç karısını boşamak zorunda bırakılır.

Ancak bu olay nedeniyle Şehzade Mustafa’ya diş bileyen Mahmut Paşa: Mustafa öldüğünde yas elbisesi olan siyah kaftan giymeyip beyaz giysilerle dolaşır ve bu durum hoşuna gitmeyen padişah: Temmuz 1474 tarihinde, başı kesilmek suretiyle kendisini idam ettirir.

İdam konusunda anlatılan bir diğer söylenti şudur: 1473 yılında Uzun Hasan’a karşı, Sultan II. Mehmet ile birlikte sefere çıkan sadrazam Mahmut Paşa’nın yokluğunda: sadrazamın eşlerinden biri, II. Mehmet sonrası tahtın en güçlü adayı olarak bilinen, iyi bir asker ve halk tarafından sevilen Şehzade Mustafa’nın evinde bir gece birlikte olmuştur. Bunu duyan sadrazam, derhal eşini boşamış ve Şehzade Mustafa’yı zehirleterek öldürtmüştür. Sultan II. Mehmet ise oğlunu öldürten sadrazamı idam ettirmiştir. Hatta: Şehzade Mustafa’nın ölüm döşeğinde iken Lalası Ahmet Efendiyi çağırıp ölümünden Mahmut Paşa’nın sorumlu olduğunu ve intikamının alınmasını vasiyet ettiği söylenir.

Bu idam halk ve askerler arasında hoş karşılanmaz. Çünkü her kes, Mahmut Paşa’nın faziletli biri olduğuna inanmaktadır. Hatta, idam edildikten sonra onu “ebedi sadrazam” olarak anmaya başlarlar. Günlük işlerinde sorun yaşayan İstanbullular, bunların halledilmesini istedikleri dilekçelerini ve diğer evraklarını, sadrazamın sandukasının ayak ucuna bırakırlar, ertesi günü gelip aynı yerden aldıkları kağıtları, ilgili mercilere verirlerdi. Bunların Mahmut Paşa tarafından manen imzalanmış olduğunu düşünürlerdi.

Aranan kelimeler:

14 Ekim 2016
bosluk

Biz kimiz? Rum Patriğinden Rus Çarı’na Türklerin tanımı

Biz kimiz? Rum Patriğinden Rus Çarı’na Türklerin tanımı

Biz kendimizi pekiyi tanımıyoruz, bu yüzden kendimizi tanımak için, bizi bizden iyi tanıyanların, bizim hakkımızdaki yorumlarını içeren bir mektuptan söz etmek istiyorum. (Bu mektubun bir örneğini: bir zamanlar, çok büyük bir kişinin makam odasında, çalışma masasının üstünde gördüm.)

Evet: buyurun, biz Türkler kimiz;

İstanbul Fener Rum Patriği V.Gregorius: 1821 tarihinde Rus Çarı’na yazdığı mektup ile bizleri çok güzel tanımlamıştır.

Türkler’i maddeten yıkmak ve ezmek mümkün değildir. Türkler: Müslüman oldukları için çok sabırlı ve dayanıklıdırlar. Aynı zamanda gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu özellikleri: dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin gücünden, padişahlarına (devlet adamlarına, büyüklerine) olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler: zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk edecek reislere sahip oldukları sürece de çalışkandırlar. Onların bütün yetenekleri, hatta kahramanlık duyguları: geleneklerine olan bağlılıklarından ve ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir.

Türkler’de öncelikle: itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını parçalamak gerekir. Bunun da en kısa yolu: onları: milli geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan harici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Türkler: dış yardımı kabul etmezler, haysiyet hisleri buna engeldir. Ancak, Türkler bir şekilde dış yardıma alıştırılmalıdır.

Maneviyatları sarsıldığı gün: Türkler: kendilerinden sayıca çok güçlü ve kalabalık kuvvetler önünde onları zafere götüren asıl güçleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkılmaları mümkün olabilecektir.

Bu yüzden: Osmanlı devletinin yıkılması için, harp meydanlarındaki zaferler yeterli değildir. Yapılması gereken: Türkler’e bir şey hissettirmeden “bünyelerinde”ki tahribatı tamamlamaktır.

Evet: mektupta geçen deyimlerin bazılarını sadeleştirmeye çalıştım ama önemli olan mektubun içeriği değil mi? Aradan yüzyıllar da geçse: düşmanlarımız bizi hala bu gözle görüyorlar ve bu doğrultuda çalışıyorlar, bu yüzden, bize olan bakış açılarını iyi bilmek ve ona göre önlem almak zorunda değilmiyiz?

Hadi bu sorunun cevabını verirken düşünelim “HAYIR” deme şansımız varmı? Hayır dersek nerde ve ne şartlarda yaşayacağız, hani savaştan kırılmış Suriyeliler ülkemize akın ettiler, tamam kurtuluşu burada aradılar, peki ya bizim, gidebileceğimiz bir yer varmı? Hayır, o yüzden ülkemize ve ülkemizin ortak değerlerine (birlik/beraberlik, bayrak, milli sınırlar, özellikle de bu ülkenin kurtuluşunda en büyük emeği ve hizmeti geçen büyük en büyük Türk Mustafa Kemal Atatürk”) hep birlikte sahip çıkmaya mecburuz.

Aranan kelimeler:

28 Kasım 2014
bosluk

Dolmabahçe Sarayı ve Osmanlı Maliyesinin iflası

Dolmabahçe Sarayı ve Osmanlı Maliyesinin iflası

İstanbul, Avrupa yakasında Kabataş-Beşiktaş arasındaki sahil şeridi, Üsküdar’ın hemen karşısı: boğazdan geçenler buradaki muhteşem yapıyı yani Dolmabahçe Sarayını gördüklerinde, sarayın özellikle denize bakan cephesinin mimari güzelliğine hayran olmaktadırlar.

1500-1550 yılları arasında: İstanbul’da bulunan Osmanlı donanması gemileri: bazen Haliç ve bazen da burada bulunan ve Bizans döneminde de kullanılan koyda demirlemektedirler. Ancak: 1600’lü yıllara gelindiğinde: bu koy zamanla balçıkla dolar ve bataklık hale gelir, derinlik azaldığı için gemiler yanaşamaz hale gelir. Bunun üzerine: bataklık hale gelen koy, yeniden düzenlenerek padişah ve efradının eğlencelerinin düzenlendiği bir yer bahçe haline getirilir. Zamanla: bu bahçede, çeşitli köşk ve kasırlar gibi yapılar yapılır. 1700’lü yıllara gelindiğinde ise, bu bahçede mevcut yapılar, özellikle Padişah III.Selim zamanında genişletilmiş ve yeniden düzenlenmişlerdir.

Yine aynı dönemde: II. Mahmut: Topkapı sarayına ilave olarak: Beylerbeyi ve Çırağan bölgelerinde, Batı tarzında iki büyük saray yaptırmıştır. Çünkü: sebebi belli olmayan bir şekilde, yıllarca birçok padişah ve efradına ev sahipliği yapmış TOPKAPI SARAYI terk edilmiştir.

Derken Padişah Abdülmecit devri başladı. Padişah Abdülmecit: o ana kadar yapılmış ve birçok padişah tarafından tercih edilmiş klasik saraylar yerine: devlet işlerini yürütmek, misafir kabul ve ağırlamak düşüncesiyle: yeni bir saray yaptırmaya karar verdi. Bunun üzerine: 1600’lü yıllarda, eski donanma limanının balçık dolması üzerine deniz doldurularak kazanılan yere: yeni bir saray yaptırılması planlanmıştır.

Yeni sarayın yani “Dolmabahçe Sarayı” nın inşaatı için öncelikle: denizden kazanıldığını belirttiğim bölgenin genişletilmesi için: arazinin çevresindeki şahıslara ait yerler satın alınmıştır ve ardından 1840’lı yıllarda sarayın inşaatına başlanmıştır. İnşaat: 1842-1855 yılları arasındaki 12 yıllık dönemde: Ermeni mimarlar Garabet Balyan ve oğlu Nigogos Balyan tarafından yürütülmüştür.

Sarayın: İstanbul Boğazı kıyısındaki cephesi yaklaşık 600 metre uzanmaktadır. 3 katlı saray: simetrik planlıdır. Sarayın 286 odası ve 44 salonu vardır. Yapının temelleri kestane ağacı kütükleri üzerine oturtulmuştur. Büyük kabul salonu: 55 sütunludur ve 4.5 ton ağırlığında, İngiliz tarzı kristal avize ile aydınlatılmaktadır. Bunun üzerinde 750 ampül bulunur. Yine “Muayede Salonu” bölümünde de 4.5 tonluk başka bir avize bulunur. İç dekorasyonda kullanılan mobilyalar, ipek halı ve perdeler ülke dışından getirilmiştir. Tavanlar ve duvarlar: ünlü ressamların değerli resimleri ve altın süslemelerle dekore edilmiştir. Oda ve salonların birçoğunda: her türlü dekorasyon aynı renk tonlarına sahiptir. Bütün zeminler, birbirinden farklı ama çok süslü ahşap parkelerle döşenmiştir. Yurt dışından getirilen dekoratif el işleri sarayın birçok yerini süsler. Pek çok oda: kristal avizeler, değerli şamdanlar ve şöminelerle süslenmiştir. Sarayın “Balo Salonu” dünya üzerindekilerin en büyüğüdür ve özellikle 35 metre yükseklikteki kubbesinde bulunan 5 ton ağırlığındaki avize dikkat çeker. Sarayda kullanılan keresteler Romanya’dan, kapı lambri ve parke keresteleri Afrika ve Hindistan’dan getirilmiştir. Hündar hamamında Mısır mermerleri kullanılmıştır. Sonuç olarak: devletin maliyesinin batması göze alınarak: burada mevcut başka hiçbir sarayda olmayan zenginlik ve ihtişam yaratılmıştır.

1853 yılında: bir gezgin Fransız yazdığı anılarında: saraydan söz ederken: sarayın halen süsleme faaliyetlerinin sürdüğünü, mobilyalarının yerleştirilmediğini belirtmektedir. Yani: sarayın 1850’li yılların sonlarına doğru bitirildiği düşünülmektedir. Daha doğrusu açılış töreni: Ruslar’la yapılan Paris andlaşmasının ardından Haziran 1856 tarihinde yapılmıştır.

Mevcut sarayların beğenilmemesi tamam da: Osmanlı imparatorluğu hayır imparatorluk isminin haşmeti pek kalmamıştır, devlet demek sanırım daha akıllıca olacaktır, Osmanlı devleti, yine aynı dönemde, büyük borç batağı içinde bulunmaktadır. Osmanlı Maliyesi: sarayın yapımı için gereken 3 milyon kese altını harcadığında: bunun altından kalkması mümkün olmayınca: kamu görevlilerinin maaşları ödenememiş, maaşlar aybaşı yerine ayın ortasında hatta sonunda ödenmeye başlamıştır. Daha sonraları ise, maaşlar bırakın ay sonunda ödenmeyi, 3-4 ayda bir ödenir hale gelmiştir. Evet: Osmanlı maliyesinin zaten krizde olan durumu, Dolmabahçe Sarayı için Padişah Abdülmecit tarafından keyfi olarak harcanan 5 milyon altın sonucu iyice çökmüştür.

İşin ilginci: tüm bu sıkıntılara rağmen, Padişah Abdülmecit, bu sarayda yalnızca 6 ay yaşayabilmiştir.

Ardından: tamamen iflas durumuna giren ekonomi: Padişah Abdülaziz zamanında, saraydaki israf nedeniyle baş edilmez hale gelmiştir. Sarayda: 5300 kişinin hizmet ettiği ve sarayın bir yıllık masrafının 2 milyon altın olduğu düşünülünce: zaten ekonominin iflas nedeni rahatlıkla anlaşılabilir.

Daha da ilginç olanı: bu sarayda yalnızca 6 ay yaşayabilen Abdülmecit ardından: II. Abdülhamit de, suikast korkusu ile Yıldız Sarayı’na taşındığından bu sarayda yalnızca 9 ay kalabilmiştir. Büyük masraflarla inşa ettirilen saray: sonraki dönemde, uzun yıllar boyunca yalnız yılda 2 kez “Muayede Salonu”nda yapılan bayram törenlerinde kullanılmıştır. II. Abdülhamit’in ölümünün ardından tahta çıkan VI. Mehmet de, Yıldız Sarayında oturmayı tercih etmiştir. Ancak: Cumhuriyetin ardından ülkeyi terk ederken, Dolmabahçe sarayını kullanmıştır. Ardından: Saray bir süre Abdülmecit Efendi tarafından kullanılmış, hilafetin kaldırılmasının ardından, o da 1924 yılında Dolmabahçe Sarayını terk etmiştir.

Evet, boş kalan saraya Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk 3 yıl boyunca hiç uğramamıştır. Onun döneminde yabancı konuklar bu sarayda ağırlanmışlardır. Ama: Dolmabahçe Sarayı tarihçesinde ki en önemli olay: 10 Kasım 1938 tarihinde değerli önder Mustafa Kemal Atatürk’ün burada ölümü ile gerçekleşmiştir. Atatürk: İstanbul ziyaretlerinde bir süre ikametgah olarak kullandığı sarayda, Harem Dairesindeki odasında çalışmalarını sürdürmekteydi. Hastalığının son günlerinde de burada tedavi sürdürülmüş ve saraydaki odasında hayata gözlerini yummuştur.

İşte: bir zamanların dört kıtaya yayılmış “Osmanlı”sının borç batağına sokularak yaratılmış içler acısı durumu. Yüzlerce yıllık Osmanlı hanedanı, kendisinden önce birçok padişahın ve efradının yaşadığı sarayları beğenmeyen, devletin ekonomisi elverişli olmamasına rağmen borçlanarak yeni bir saray yaptıran ve borç ile lüks hayat yaşamayı düşünen padişah Abdülmecit ve Dolmabahçe Sarayının kısa hikayesi.

Buradaki yazıları takip edenler hatırlayacaktır: Rus imparatoru Petro (bizdeki namı Deli Petro’dur ama Ruslar kendisin “Büyük Petro” olarak anarlar) ile İstanbul-Rum Ortodoks Patriği arasındaki yazışmalarda, Patriğin belirttiği husus: “Türkleri savaş meydanlarında savaşarak yenemesin, çünkü onlar çok cengaverdir. Türkleri yenmek istiyorsun, onları BORÇLANDIR ve onları BİRBİRİNE DÜŞÜR”

Aranan kelimeler:

28 Kasım 2014
bosluk

Muhteşem Yüzyıl; Kanuni Sultan Süleyman’ın Ölümü

Muhteşem Yüzyıl; Kanuni Sultan Süleyman’ın Ölümü

Kanuni Sultan Süleyman: 1566 yılında, 73 yaşında, hasta olmasına rağmen, 1 Mayıs 1565 tarihinde, 13’ncü ve son seferine çıkmıştır. Hasta, yaşlı ve ölüm tehlikesine rağmen: oğullarını idam ettirmesi sebebiyle, askerle halk arasında kendisine karşı oluşan olumsuz imajı düzeltmek istemektedir. Ancak, biraz önce de söylediğim gibi, uzun zamandır yani 11 seneye yakın süredir, herhangi bir sefere çıkmamıştır. Ancak, eskiden olduğu gibi, seferlere at sırtında gidemiyordu ve yalnızca şehirlerden geçerken at sırtında, diğer bölgelerde ise saltanat arabasında seyahat ediyordu.

Zigetvar şehri: çevresi surlarla çevrili ve üç kısımdan oluşuyordu. Ayrıca, yine şehrin çevresinde nehirler, bataklıklar ve göller bulunuyordu. Suların ortasında, üç adacık şeklinde olduğu için şehre “Szigetvar” yani “Adalar şehri” deniliyordu. Ayrıca, yeni şehir, uzun bir kuşatmaya yetecek kadar erzakla donatılmıştı.

Bu yüzden: şehrin ele geçirilmesi gecikti. Kuşatmanın son günlerinde: Kanuni nin hastalığı iyice ilerledi.

Zigetvar fethedilmeden bir gün önce; 5 Eylül 1566 tarihinde öldü.

Moralleri bozulmasın diye: Sokullu Mehmet Paşa: askerden, Sultanın ölümünü sakladı. Ölüm duyulmasın diye, özel doktoru boğdurulurak öldürüldü.

Hünkarın iç organları ölümünün ardından boşaltıldı ve Zigetvar da çadırında yatağının bulunduğu yere gömüldü. Ceset ise: tahnit işlemine tabi tutuldu, muşambalara sıkı sıkı sarılarak tabuta konuldu ve tabut, tahtın altına gizlendi.

Daha sonra ise, hünkarın ölü vicuduna elbiseleri giydirildi ve çadırında bulunan tahtında dik oturması, gözlerinin açık, yanaklarının kırmızı olması için, sık sık makyaj yapıldı ve her gün çadırına yemekler götürüldü.

Savaş bitip çadır yıkıldığında, İstanbul a dönüş yolunda, Sultan yine saltanat arabasına dik oturur halde yerleştirildi ve İstanbul yakınlarında Belgrad ormanlarına yaklaşıldığında, öldüğü söylendi ve tabutu, 400 asker tarafından İstanbul a kadar taşındı.

İstanbul a gelince defin işlemlerine başlandı. Yani: ceset, yaklaşık 48 gün boyunca saklandı.

Sultanın vasiyeti:
Bir sandığı varmış ve kendisiyle birlikte gömülmesini vasiyet etmiştir. Ancak: Şeyhülislam Ebusuud Efendiye durum iletildiğinde, dinen bunun mümkün olmayacağını belirtmiş ve sandık Sultan ile birlikte gömülmemiştir.
Daha sonra sandık açıldığında, sandığın içinden;
Sultan tarafından yaptığı işler ve vereceği kararlar için: dine uygun olup olmadığı hakkında, Şeyhülislamdan aldığı fetvalar bulunuyormuş.

Kanuni Sultan Süleyman ın ölümünden sonra: yerine II. Selim geçmiştir. II. Selim: babasının iç organlarının ve kalbinin gömülü bulunduğu Zigetvar bölgesinde, mermerden güzel bir türbe yaptırmıştır. Macarlar, buraya “Turbek” ismi vermişlerdir.

Türbe, 150 yıl boyunca burada kalmıştır.

Kanuni nin türbesi ise: Süleymaniye camisinin kıble tarafında, Mimar Sinan ın yaptığı türbeye nakledildi.

Kanuni Sultan Süleyman ın Szigetvar kuşatmasında otağının kurulduğu Similehov tepesine ise, 1994 yılında Türk-Macar Dostluk Parkı yapılmıştır.

Ancak: Macaristan Osmanlının elinden alınınca, türbe 1693 yılında yıkılmış ve yerine, Katolik Kilisesi yaptırılmıştır.

Aranan kelimeler:

16 Mart 2014
bosluk

Havacılık Tarihindeki İlk Şehit Pilotlarımız

Havacılık Tarihindeki İlk Şehit Pilotlarımız

1913 yılında: Fransız pilot Dancourt tarafından İstanbul-Kahire uçuşu projesi, uçağın Toroslar üzerinde parçalanması üzerine yarım kalır. Osmanlı İmparatorluğunun hırslı Harbiye Nazırı Enver Paşa: Balkan Savaşının acılarını silmek ve Osmanlının gücünü dünyaya göstermek için, dönemin gözde etkinliklerinden olan havacılık konusunda, bir şov düzenlemeye, iki teyyarelik bir filoyu İstanbul’dan Kahire’ye göndermeye karar verir.

8 Şubat 1914 tarihinde: İstanbul-Kahire yolculuğu yapmak üzere, İstanbul’da “Bleriot” tipi 2 uçak ve 2 uçuş ekibi hazırlanır. Uçaklardan “Muavenet-i Milliye” isimli olanının pilotu Fethi Bey ve gözlemcisi Sadık Bey’dir.

Diğer uçağın pilotu ise Nuri Bey’dir ve yardımcısı ile birlikte “Prens Celalettin” isimli uçağı kullanmaktadırlar.

Uçaklar ise: en çok 800 metreye kadar yükselebilen ve taşıdığı yakıta göre, havada en fazla 1 saat 10 dakika kalabilir özelliktedirler. İki kişilik uçaklarda, pilottan başka bir de rasıt denilen ve gözleme ile görevli personel bulunurdu. Ancak: paraşüt ve benzeri teçhizat bulunmazdı. Uçuş, toplam 25 saat ve2515 kilometresürecektir. Ancak, uçulacak  rotanın bazı bölümlerinin haritası bile bulunmamaktadır. Hatta: uçuşlarda kullanılacak Bleriot cinsi uçaklar, bazı eksiklikleri nedeniyle, üretildikleri ülkenin yani Fransanın ordusunda bile kullanım dışı kalmıştır. Bu durum, bana hemen, binlerce askerimizin boş yere şehit düştüğü “Sarıkamış Harekatı” nı hatırlatıyor.

Fethi Bey: İstanbul doğumludur. 1907 yılında Bahriye Mektebinden mezun olur. 1911 yılında, İngiltere’de havacılık eğitimi alır ve dönüşünde Yüzbaşı olarak, orduya katılır, çeşitli gösteri uçuşları yapar. Ayrıca: Türk Havacılık tarihinde, ilk savaş görevi alan 8 pilottan biri olarak bilinir. Şubat 1913  tarihinde ilk gece uçuşunu, yine kendisi yapmıştır. Uçaklarda ilk bomba, yine Fethi Bey’in yönetimindeki bir uçak tarafından 1913 Balkan savaşında, düşman hatlarına (Bulgar hatlarına) atılmıştır.

Sadık Bey: Selanik’te doğmuş, İstanbul Mekteb-i Harbiye’den mezun olduktan sonra “Teğmen” rütbesiyle orduya katılmıştır.

Her iki uçak: 8 Şubat 1914 günü, yağmurlu bir günde, İstanbul-Yeşilköy havaalanından hareket ederler. Hareket törenine: Enver, Talat ve Cemal paşalar katılır. Tören sırasında, dönemin Bahriye Nazırı Mehmet Paşa: Yüzbaşı Fethi Bey tarafından bir süre uçurulur. Törende, Enver Paşa: pilotları cesaretlendirmek için nutuk atar. Hatta: Padişah 5. Murat’ın kızı Hatice Sultan, bir buket çiçek göndererek havacıları onurlandırır ve tören sonunda, havacılarımız Enver Paşa’nın elini öperek meydandan hareket ederler.

Önce saat 9 sıralarında, Prens Celalettin uçağı ile, Nuri Bey ve gözlemcisi İsmail Hakkı Bey havalanır. Hemen ardından, Muavenet-i Milliye uçağı havalanır. Ancak: daha yolculuğun başında havada ciddi sıkıntılar yaşanır. Kalkıştan kısa süre sonra, gittikçe artan bir sis etkin olur. Hatta, kalkıştan hemen sonra, 300 metreye yükseldiklerinde, bu sis nedeniyle gözden kaybolurlar. Yalnızca motor sesleri duyulur. Ancak: Nuri Bey’in kullandığı Prens Celaleddin isimli uçak, Kartal üzerinden Yeşilköy’e geri döner ve sisin dağılmasını beklemeye başlarlar. Bu sırada, Fethi Bey’in kullandığı diğer uçak ise, yoluna devam eder ve Adapazarı şehrinde zorunlu iniş yapar. Dönemin gazeteleri, telgraf aracılığı ile, bu harekatı günü gününe izleyerek okuyucularına aktarmaktadırlar. Zaten: dönemin “Tanin” isimli gazetesine göre, Fethi Bey, Adapazarına inince, hemen bir postane bulmuş ve İstanbul’a telgraf çekerek durumunu belirtmiş, diğer uçaktaki arkadaşlarının durumunu öğrenince rahatlamıştır.

Uçuşun beşinci etabında, 11 Şubat 1914 günü,4000 metreyüksekliğindeki Toros dağları aşılır ve Havacılık tarihinin ilk yüksek irtifa uçuşu gerçekleştirilir. 21 Şubat tarihinde, Adana’dan kalkan uçak, bu kez ciddi bir tehlike atlatır ve Adana’nın40 km. uzağında bulunan Misis bölgesine zorunlu iniş yapar. Adana’da bulunan makinist Cemal Efendi, Misis bölgesine karayolu ile gelerek, uçağın tamirini yapar.

Devamında, uçak, 24 Şubat tarihinde, Şam şehrine varır. 6-7 dakika şehir üzerinde dolanan uçak, halkın coşkun sevgi gösterileri sırasında, Merce Meydanına iner. Çünkü, meydanda bulunan ve “Merce Anıtı” adını alan abide, şehirdeki Osmanlı egemenliğinin en büyük ve anlamlı örneklerinden birisidir. Abidenin tepesinde, Osmanlı hakimiyetinin en büyük sembolü olan “Yıldız Sarayı” nın küçük bir maketi bulunur. Anıt: telgraf hattının Şam şehrine ulaşması nedeniyle, Sultan Abdülhamit tarafından yaptırılmıştır. Zaten, devam eden süreçte: yargılanan ve Cemal Paşa tarafından idama mahkum edilen Arap milliyetçileri de, bu meydanda asılmışlardır. Teyyareciler onuruna, Şam şehrinde İttihat ve Terakki Kulübünde büyük bir ziyafet verilir ve bu sırada, Osmanlılığın şan ve şerefiyle ilgili nutuklar atılır. Hatta: Şam halkı tarafından toplanan yardım paraları ile “Dımışk” adı verilen bir uçak satın alınır ve Harbiye Nezareti emrine verilir. Pilotlara ise, hatıra olarak birer süslü kılıç hediye edilir. Ertesi günü ise, Şam Kolordu Komutanı Mehmet Ali Paşa: Fethi Bey tarafından Şam şehri semalarında uçurulur. Tanin gazetesinin yazdığına göre, gösteriyi 150 bin kişi izlemiştir.

Şam şehrinde 3 gün kalan pilotlarımız, 27 Şubat 1914 günü, Kudüs’e hareket ederler. Şehirden hareket etmeden önce, Tanin gazetesi muhabirine raportaj veren 23 yaşındaki Fethi Bey: Şam halkının kendilerine gösterdiği ilgiyi ömür boyu unutmayacağını ifade eder. Halbuki: bu kahraman pilotlarımız, ebedi istirahatgahlarının, Şam şehrinde bulunacağını kesinlikle tahmin etmemişlerdir. Fethi ve Sadık Bey tarafından kullanılan uçak: Kudüs şehrine80 km. kala, Taberiye gölü yakınlarından geçerken, Küfrühar denilen yerde, büyük olasılıkla şiddetli bir hava akımına yakalanmışlar ve bunun sonucunda, kayalıklara çarparak düşmüşler ve kaza sonucunda her iki pilotumuz da şehit olmuştur. Yine de uçağı kesin düşüş sebebi belli değildir, büyük olasılıkla teknik arıza da söz konusu olabilir. Yolculuk boyunca, yeterli ve gerekli teknik ve uzman personelin bulunmaması, en büyük eksikliktir.

Şehitlerimizin ve uçağın enkazının bulunması için: başlangıçta geri dönen Nuri Bey ve İsmail Hakkı Bey komutasındaki bir uçak havalanır ve bu uçak: 27 Şubat 1914 tarihinde, Şam yakınlarında Meze ovasına iner. Bu iniş sırasında beklenen coşku, kaza nedeniyle olmaz. Aynı gün, kazanın olduğu yere katarla hareket edilir ve şehitlerin naaşları, Şam şehrine getirilir.

Evet: Nuri Bey ve İsmail Hakkı Bey’in kullandığı uçak, Şam şehrinde, İstanbul’dan gelecek talimatı bekler ve uçağın bir takım eksiklikleri giderildikten sonra; İstanbul’dan gelen talimat üzerine, rota değiştirilerek, Kudüs ve El-Ariş istikametini izlemek yerine, sahil güzergahı takip edilerek, Yafa üzerinden Mısır’a gitmek planlanır. Ancak: 11 Mart 1914 tarihinde Yafa şehrinden havalanan uçak, rüzgarın ters yönden esmesi nedeniyle, bir türlü yükselemez ve irtifa kaybederek şehirden uzaklaşamadan Akdeniz’e düşer. Sahilde toplanan halk, sandallarla uçağın düştüğü yere ulaşır ve Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey kurtarılırken, Üsteğmen Nuri Bey, boğularak şehit olur. Tanin gazetesinin haberine göre ise, Nuri Bey’in baygın ve yaralı olarak kurtarıldığı yazılır, yine de, kendisinin ilk çarpma anında, boğularak öldüğü belirlenmiştir. Çünkü: halk üzerindeki olumsuz tepkileri azaltmak için, ilk anda yaralı olduğu söylenmiştir. 15 Mart 1914 tarihinde ise, Nuri Bey’in şehit olduğu ve cenazesinin törenle Beyrut’tan Şam’a getirildiği yazılır. Şam’da, daha önce Fethi ve Sadık Beylerin cenaze törenleri, Nuri Bey için de tekrarlanır ve naşı, diğer 2 şehit pilotumuzun yanına, Selahattin Eyübi Türbesine defnedilir. Nuri Bey’in kaza sırasında üstünde bulunan elbiseleri, İstanbul Askeri Müzesine gönderilir.

Tabii 3 şehit ile bu iş bitirilmedi. İttihat ve Terakki: iki teyyare ile başlayan bu girişimi sonuçlandırmakta kesin kararlıdır. Harbiye Nazırı Enver Paşa; daha ilk uçak düştüğünde, üçüncü bir uçak için girişimlerde bulunur. Söz konusu görev için seçilen heyette pilot Yüzbaşı Salim Bey ve gözetmen olarak Yüzbaşı Kemal Bey görevlendirilir.

Bleriot cinsi uçağın ismi ise “Ertuğrul” dur.

6 Mart 1914 tarihinde yola çıkılır, ancak: daha seferin başında birçok aksilikler yaşanır. Uçak: İstanbul’dan havalandıktan sonra Edremit yakınlarında, ormanlık bir alana zorunlu iniş yapmak mecburiyetinde kalır ve hatta kullanılamaz hale gelir. 17 Mart 1914 tarihinde yaşanan bu olay üzerine, Tanin Gazetesinin de yayınları ile, Edremit halkı, Reşid Bey öncülüğünde aralarında para toplayarak son sistem bir uçak satın alırlar ve “Edremit” ismi verilen bu uçağı Harbiye Nezaretine teslim ederler. Bu girişim Enver Paşa’yı çok duygulandırır ve uçak Edremit’e yollanır. Ancak, başka bir aksilik yaşanmasından korkulduğu için, sefere, Beyrut’tan devam edilmesine karar verilir. Saidiye vapuruna bindirilen pilotlar ve Edremit uçağı: deniz yolu ile Beyrut’a taşınır. Yanlarına, uzman makinist ve teknisyenler verilir.

1 Haziran 1914  tarihinde, Beyrut’tan havalanan uçak: Kudüs şehrine varır ve büyük bir coşkuyla karşılanır. Mescid-i Aksa’da 3000 kişilik cemaat ile Cuma namazı kılan pilotların başarılı olması için dualar edilir ve böylece Osmanlılık fikri, yerel halk üzerinde etkinleştirilir.

Bu uçak: 6 Mayıs 1914 tarihinde, Port Said limanına varır. 9 Mayıs 1914  tarihinde, saat 05.30 da ise, Kahire’ye ulaşılır. Burada: Prens Aziz Bey, uçuş heyetini karşılar. Ertesi günü, pilotlarımız, uçak ile, Kahire şehri semalarında gösteri uçuşu yaparlar. Buradan İskenderiye şehrine geçilir ve Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa tarafından karşılanırlar. Bu karşılamada, sadece Hidiv değil, bölgenin önde gelen diğer simaları da bulunur. İttihat ve Terakki, yaşanan bu gelişmeleri, propaganda unsuru olarak kullanır ve orduya yeni uçaklar satın alınması için bir  dizi kampanya başlatılır. Bu kampanyalar içinde, pilotlar fiilen görev alırlar. Devamında, gerek uçak ve gerekse pilotların bir kazaya uğramaması için, İskenderiye limanından kalkan bir gemi ile İstanbul’a ulaşımları sağlanır ve 22 Mayıs 1914 tarihinde İstanbul’a ulaşırlar.

Şehitlik ardından, Fethi ve Sadık Bey; Şam şehrinde; Emevi camiindeki “Selahattin Eyyübi” türbesinin yanına, hazire bölümüne defnedilirler. Görev tamamlanmadan, hedefe varmadan meydana gelen bu ölüm: ülkede büyük üzüntü yaratır ve bunun üzerine Muğla ilinin Meğri isimli ilçesine “Fethiye” adı verilir. İlçedeki bir park içinde, 2005 yılında açılan, Fethi Bey’in, büyük bir heykeli bulunmaktadır. Her yıl, 28 Şubat tarihinde, bu anıtta; şehitleri anma töreni düzenlenmektedir.

Ayrıca: İstanbul-Fatih-Saraçhanebaşı’nda, Fatih parkında: 1916 yılında bitirilen “Teyyare Şehitleri Anıtı” bulunmaktadır.

Hatta: Havacılık tarihinin bu ilk şehitlerinin öldüğü yerde, Teberiye gölü doğusunda “Ayn Gev” yakınlarında da bir anıt bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Aranan kelimeler:

5 Nisan 2013
bosluk

Çalınan Tarihimiz, II. Selim Türbesinin İznik Çinileri

Çalınan Tarihimiz, II. Selim Türbesinin İznik Çinileri

1800’lü yılların başında: Osmanlı hükümeti: II. Selim ve III. Murat türbeleri ve I. Mahmut kütüphanesinin çinilerinin restorasyonu için çalışmalar başlatır.

Bu doğrultuda: Ayasofya Müzesi bahçesinde bulunan II. Selim’in türbesinin restorasyonu için: İstanbul’da diş doktorluğu yapan ve tarihi eserlere düşkünlüğüyle tanınan Albert Sortin Dorigny isimli şahıs müracaat eder ve restorasyon faaliyetlerini yapması için kendisi görevlendirilir. Çünkü: dönemin sultanı II. Abdülhamit ve devletin diğer ileri gelenleriyle iyi ilişkileri bulunmaktadır.

Bu sözünü ettiğim yerler: özellikle 16’ncı yüzyılda, çini sanatının en muhteşem eserlerinden olan “İznik çinileri”yle süslenmiştir. Özellikle: Mimar Sinan, yaptığı cami ve türbelerde, bu çinileri kullanmıştır. II. Selim türbesi de, Mimar Sinan tarafından yapılmıştır ve yapıda, bol miktarda İznik çinisi bulunmaktadır. Bunlarda: özellikle, revaklı girişin sağ ve sol yanlarında bulunan, çini panolar muhteşem güzellikleriyle dikkat çekerler.

Ancak: bu sinsi Fransız: 1894 yılında: II. Selim türbesinin çinilerinin benzerlerini, Fransa’da bir fayans fabrikasında yaptırır ve bu fayanslar geldikten sonra, orijinal çinileri yerinden söktürür ve yurt dışına kaçırarak satılır ve yerlerine fabrika yapısı çinileri yerleştirir. Evet, bir gecede, 60 parçadan oluşan çini panoyu yerinden söküyor ve önceden hazırlattığı sahte panoyu buraya yerleştiriyor. 4 yıllık restorasyon çalışmalarında, bu hırsız Fransız, birçok çiniyi Fransa’ya kaçırır.

Elbette, bu durum dönemin ilgilileri tarafından anlaşılmaz.

Aradan yıllar geçer.

Bu süre sonunda, yalnızca: türbenin rekavlı girişinin sol yanında bulunan çini pano: diğer yanda (aradaki mesafe, yalnızca 5 cm. dir) bulunan benzerine göre daha solgun görülmektedir. Halbuki: tamamen naturel boyalarla boyanmış ve hemen hemen hiç solmayan çiniler, bu panoda niye solmuştur?

Bunun nedeni, uzun yıllar anlaşılamaz.

Ancak: 2003 yılına gelindiğinde, çinilerin bulunduğu bölümde, 2 çini yerinden koparak düşer ve kırıldıklarında, arkalarında “Paris şehrindeki “Choisleroi Seine” isimli fayans fabrikasında üretildiklerine dair mühür” çıkınca, yapılan sahtekarlı ve hırsızlık yıllar sonra da olsa anlaşılır.

Çiniler araştırıldığında ise, bunların Fransa-Paris Louvre Müzesinde sergilendikleri anlaşılır. Hatta: müze yetkilileri, çekinmeden, bu panonun altında “Ayasofya Müzesinin haziresinde bulunan Sultan II. Selim Türbesinin çinileri” ibaresini bile kullanmaktadırlar. Çünkü: bu çini pano: 1905 yılında, Dorigny denilen hırsız tarafından, müze müdürlüğüne satılmıştır. III. Murat Türbesinden çalınan çiniler ise: yine Fransa-Paris-Sevr Müzesinde sergilenmektedir. Müze müdürü ile yapılan görüşmede ise: panonun, kanuni yollarla satın alındığının onlar için önemli olduğu vurgulanmaktadır.

Evet bu paha biçilmez çiniler, tüm iade girişimlerine rağmen, geri verilmemektedirler.

Aranan kelimeler:

29 Temmuz 2012
bosluk

Evliya Çelebi

Evliya Çelebi


2011 yılı, UNESCO tarafından, dünyada “Evliya Çelebi” yılı ilan edilmesine rağmen; sanırım ülkemizde yaşayan birçok insan bunun farkında ve bilincinde değil. Yalnızca: birkaç şehirde, küçük etkinlikler düzenlenerek, bu konu geçiştiriliyor. Bunun yanında: Avrupa Konseyi: 21’nci yüzyılda, insanlığa yön veren en önemli 20 kişiden biri olarak “Evliya Çelebi”yi de ilan etmiştir. (Bu 20 kişi içinde bulunanlardan bazıları: Konfüçyus, Macellan, Marco Polo, İbn-i Rüşd, Gandi, Büyük İskender, Leonardo da Vinci, Martin Luter King)

Peki: UNESCO tarafından bu derece bilinen, tanınan ve kendisi için; doğumunun 100’ncü yılına denk gelen 2011 yılında, bir yıllık bir kutlama etkinlikleri düzenlenen “Evliya Çelebi” kimdir, neden uluslararası düzeyde tanınmakta ve bilinmektedir?

Evet: Evliya Çelebi: 1611 yılında İstanbul’da Unkapanı’nda doğmuş ve 1682 yılında yani 71 yaşında, Mısır’da ölmüştür. Tam ismi: Evliya Çelebi Derviş Mehmet Zilli. Aslında: ismindeki “Evliya” kelimesi: dönemin büyük imamlarından “Evliya Mehmet Efendi”ye atfen, babası tarafından kendisine verilmiştir. Ailesi, aslen Kütahyalıdır.
Doğum yeri olarak İstanbul-Unkapanı bildirilmesine rağmen, bazı kaynaklarda, doğum yeri olarak Kütahya-Zeryen Mahallesi (günümüzde Saray Mahallesi olarak geçer) geçer.

Eğitimindeki en büyük özellik: çok iyi bir eğitim görmesidir. Hatta: okul öğrenimi dışında, özel hocalardan da, özellikle yabancı dil dersleri almıştır. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Rumca bilir ve konuşurdu.

Aynı zamanda sesi de güzel olan, Evliya Çelebi: 1630 yılında, Ayasofya camisinde mukabele okurken, Sultan IV. Murat’ın dikkatini çeker ve Sultan, sesine hayran kaldığı bu genci, gencin teyzesinin kocası, Silahtar Melek Ahmet Paşa kanalı ile, muhasip olarak saraya alınmasını ister. Bu günden sonra, kendisi, 4 yıl süresince, sarayda, muhasip olarak görev yapar.

Bu arada: bir gece rüyasında, Ahi Çelebi camisinde, Hz. Muhammed’i görür. Kendisinden “Şefaat ya Resullullah” diye şefaat isteyecekken, şaşırır ve “Seyahat ya Resullullah” der.

Evliya Çelebi: bu rüyasını, dönemin meşhur rüya yorumcularından, Mevlevihane Şeyhi Abdullah Dede’ye anlatır. Dede: kendisine “İstanbul’u gezmesini, araştırmasını” söyler. Böylece: Seyahatname’nin başlık bölümünde anlattığı bu rüyadan sonra, gezi merakı başlar. Ancak, simgesel motifler barındıran bu rüyanın: babasına, seyahat fikirlerini kabul ettirmeye yönelik olduğu da söylenmektedir.

1635 yılında, daha henüz 24 yaşında iken, İstanbul gezilerine başlar. Bu geziler sonunda: İstanbul tarihi olarak da sayılabilecek Seyahatnamenin birinci cildini ortaya çıkarır. Bu dönemde: İstanbul’da büyük bir yangın çıkar ve şehrin, yaklaşık % 20’lik bölümü yanar. Bunun üzerine, Sultan IV.Murat: yangınlara sebep olduğunu düşündüğü içki ve tütün içilmesini yasaklar. Hatta: kahvehaneler kapatılır.

Bu sırada: babası, Evliya Çelebinin bu gezme düşüncelerini dizginlemeye çalışır. 1640 yılına gelindiğinde ise, Evliya Çelebi, gizlice, dostu Okçuzade Ahmet Çelebiyle birlikte, Bursa yollarına düşer. Bir aylık bu seyahat neticesinde, İstanbul’a döndüğünde, babası, bundan sonra kendisini tutamayacağını anlar ve seyahate çıkmasına izin verir.

Evliya Çelebi: 1647 yılına gelindiğinde; Defterzade Mehmet Paşa ile birlikte, Erzurum’a gider. Buradan: Tiflis ve Bakü şehirlerine geçer. Bu sırada: Osmanlı devleti, Vardar Ali Paşa isyanına karşı, Anadolu’daki paşalarla anlaşmaya çabalarken, Evliya Çelebi; mektup getirip-götürmekle görevlendirilir.

1650 yılına gelindiğinde, Sadrazam Melek Ahmet Paşa olur. Evliya Çelebi, bu dönemde, gezilerini ordu ile birlikte yürütmeye başlar. Melek Ahmet Paşa: Özi Beylerbeyi olunca, kendisi de, Rumeli seyahatine çıkar. Ruscuk ve Silistre bölgelerine gider. Özi Eyaletinin kasaba ve köylerini gezer ve gördüklerini yazar. Sofya şehrine geçer.

Vasvar anlaşmasını takiben, elçi olarak tayin edilen Kara Mehmet Paşa ile birlikte, Viyana şehrine gider. Hatta: Viyana şehrinde, bir beyin ameliyatına katıldığını da, eserlerinde yazar.

Daha sonra ise: Batı Trakya, Makedonya, Teselya ve oradan Girit adasına geçer. Bir ara: Adriyatik denizi sahillerini dolaşır.

Daha sonra: yaklaşık 40 yıllık bir süreç boyunca devam eden gezileri, Osmanlının egemenliğindeki tüm bölgelerde sürer. Yıllarca at üzerinde yolculuk yapması sonucu: çevik ve sıhhatli bir yapıya sahip olur. Güzel silah kullanır, cirit oynar ve ata biner. Gittiği yerlerde, 2-3 günden fazla kalmazdı. Seyahat ettiği coğrafyanın bugündü yüzölçümü, yaklaşık 25 milyon km. karedir ve bu topraklar üzerinde, bugün, 30 devlet hükümranlık sürdürmektedir.

Bu arada: zengin ve köklü bir aileye mensup olduğu için, gittiği ve gezdiği yerlerdeki vazifelerinden para kazanması ve aldığı hediyeler ve yaptığı ticaretten elde ettiği gelirler: kendisinin rahat ve zengin bir hayat sürmesine neden olmuştur.

Evliya Çelebi: gezi anılarını; 10 ciltlik “Seyahatname” isimli kitapta toplamıştır. Bu eserin ilk yazılışının: 17’nci yüzyılda, Osmanlı imparatorluğu topraklarının en geniş sınırlara ulaştığı, 1683 yılındaki Viyana bozgunu öncesinde olduğu sanılıyor.

Bu eserin en büyük özelliği: yalın ve duru bir dille yani halkın anlayabileceği şekilde yazılmış olmasıdır. Ancak: yazılarında, biraz abartı da söz konusudur. Yazılarında, kurgular yaparak, zaman mefhumundan uzaklaşmıştır. Ama, istediğinde de Batılı gezginler kadar gerçekçi olabilmiş ve akıl yürütebilmiştir. Bunun sonucunda, Evliya Çelebinin, eserlerindeki abartılı üslubu, bilinçli olarak yaptığı düşünülmektedir.

Zengin bir hayal gücüne sahiptir. Yani: eserlerinde anlattığı olayların hepsine şahit olup olmadığı tartışılmaktadır. Bir kısım olayların, genellikle hayal mahsulü olduğu sanılmaktadır. Gittiğini söylediği bazı yerlere ise, aslında gidip-gitmediği yine tartışma konusudur.

Tüm bunların sonucunda, Seyahatnamenin içeriğine yönelik güven duygusu zedelenmektedir. Özellikle: abartıları, olumsuz yönde, öne çıkarılmaktadır.

İnançlı bir Müslüman olmasına rağmen: muhteşem bir hoşgörüye sahiptir. Çünkü: gittiği yerlerde kiliseleri ziyaret etmiş, bir kısım dua metinlerini yazılarına aktarmıştır.

Biraz da, tatlı bir üslup görülür ki, bütün bu özellikler, kültürümüzde, seyahat edebiyatımıza ölümsüz bir eser kazandırmıştır.

Ayrıca: yalnızca gezi yazılarından öte, gezdiği yerlerdeki toplumların yaşantılarını, özelliklerini de yansıtmıştır. Seyahatname içinde: gezdiği bölgelerin: halk şiirleri, manileri, masalları, türküleri, halk oyunları, giyim-kuşam tarzları gibi özelliklerini de işlemiştir. Bunların yanında: yine gezdiği bölgelerdeki: cami, medrese, han, kervansaray, hamam, kilise, manastır, kale, sur, yol, köprü gibi mimari eserleri de incelemiş ve özelliklerini yazmıştır.

Tüm bunların yanında, Evliya Çelebinin eserleri: tarihe de ışık tutmaktadır. Hatta: 1632 yılında, Galata kulesinden, kuş kanatlarına benzer araçlar takarak kendisini boşluğa bırakan ve uçarak İstanbul Boğazını geçen ve 6000 m. ötede, Üsküdar’da Doğancılar’a inen “Hazerfan Ahmet Çelebi”nin uçuşu hakkındaki bilgiler, yalnızca Evliya Çelebinin, Seyahatnamesinde bulunmaktadır. Yine aynı dönemde roketle uçma teşebbüslerinde bulunan “Lagari Hasan Çelebi”nin bu uğraşıları da, yalnızca Seyahatnamede yazılıdır.

Ayrıca: kendisi, iyi bir haritacıdır. Mısır gezisinde, Nil nehri boyunca yaptığı yolculuğundaki gözlemlerini: kaba kumaş üzerine çizilmiş, 6 metre uzunluğunda ve 1 metre genişliğindeki bir haritada göstermiştir. Günümüzde, bu haritanın tek nüshası: Vatikan Kütüphanesinde bulunmaktadır. Umarım, bir gün bu haritanın sureti yayınlanır.

Eser: ilk olarak, 1848 yılında, Mısır-Kahire’de Arapça olarak basılır. 1814 yılında, Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı Joseph von Hammer tarafından, Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi keşfedilir, birçok araştırma yapılır ve eser, birçok dile çevrilir. Günümüzde harabeye dönmüş veya yok olmuş birçok anıt eserin, o günkü durumlarını anlamak için, Seyahatname son derece önemli bir kaynaktır.

1896 yılında ise, İstanbul’da basılır. 1902 yılına kadar, sadece ilk 6 cilt yayınlanır. Diğer 4 cilt ise: 1928 ile 1938 yılları arasında yayımlanır.
Son olarak: Osmanlılarda, gezip gördüğü yerleri ve özelliklerini kaleme alan isim bulunmamaktadır. Daha çok batılı gezginler tarafından kaleme alınan eserlerden, İstanbul ve Osmanlı topraklarının bir kısmını tanımak mümkün olabilmekte iken, Evliya Çelebinin, Seyahatnamesi, bu açıdan büyük önem taşımaktadır.

Aranan kelimeler:

5 Ekim 2011
bosluk
  • Sayfa 1 / 2
  • 1
  • 2
  • >

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed

kişi siteyi ziyaret etti