Kore Savaşı

Kore Savaşı

Güzel bir yaz günü, Ankara’da, Ulaştırma Bakanlığının hemen çarpraz karşısındaki bir yer dikkatimi çekti. Aslında uzun yıllardır, Ankara şehrinde yaşarken, belki defalarca önünden geçtiğim ve sizlerin de geçtiğimiz bu anıt “Kore Savaşı Şehitleri Anıtı” Bu anıtın bulunduğu alana girdiğinizde: Kore Savaşında şehit olanların isimlerinin yazılı bulunduğunu görüyorsunuz.
Peki: bu anıtta, taş zemin üzerine kazınan bu isimler, neden ve nasıl şehit oldular? Bu insanlar en değerli varlıkları olan canlarını nasıl ve neden verdiler? Peki, ya geride kalanları? Bunları düşününce, Kore Savaşını incelemek istedim. Okudum, okudum, okudum ve yazdım. Buyrun sizlerde okuyabilirsiniz, bir “Kore Savaşı Macerası”

KORE SAVAŞI:

SAVAŞ ÖNCESİ:
Kore: 1900’lü yıllar öncesinde: kolera salgını ile hırpalanan, okuma-yazma oranı düşük ve endüstrileşmemiş bir ülkeydi. 1905 yılında: Japonya yani bölgenin en büyük gücü: Çin üzerinde baskı kurmak için, bu bölgedeki Rus Çarlığını bertaraf ederek, Kore ülkesini işgal eder.
Bu işgal sürerken: 1917 yılında, Çarlık Rusya’nda Bolşevik Devrimi ve sonunda komünist rejim ve Stalin iş başına geçer. Çin de ise, yine kızıllar, yani Mao idareyi ele geçirir.
1945 yılında, II.Dünya Savaşı sonunda yenilen Japonya: Kore topraklarından çekilir. Kore ülkesinin kuzey bölümü 12 Ağustos 1945 tarihinde SSCB ve güney bölümü ise, 8 Eylül 1945 tarihinde Amerikan birlikleri tarafından işgal edilir. Bu iki süper güç: Kore ülkesinde, kendilerine bağımlı hükümetler kurarak, egemenlik kurma uğraşısına girerler. Böylece: Kore ülkesi, ikiye bölünür. Arada ise, 38. enlem, sınır olarak kabul edilir. Ancak: 1950 yılı başlarında, Amerikan Dışişleri Bakanı Dean Acheson: yaptığı bir konuşmada: “ Amerikan menfaat sahaları sınırlarını çizerken, Güney Kore’yi belirtmeyi ihmal eder”. Bu durumu: Kuzeyde yerleşik ve komünizm yanlısı Kore hükümeti, kendileri için bir yeşil ışık olarak algılarlar.

ÇATIŞMALAR BAŞLIYOR:
Kuzey Kore’de iktidarı elinde bulunduran yerel hükümet: SSCB gizli desteğini alarak; Amerikan Dışişleri Bakanının beyanına da güvenerek; güney bölümüne saldırır ve Seul kentini ele geçirir.
Bunun üzerine: ABD Başkanı Truman: Japonya’da konuşlu bulunan Amerikan Birlikleri Komutanlığından, Güney Kore’ye askeri malzeme yardımı yapılmasını emreder. Ayrıca: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, toplantıya çağırılır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SAFHALARI:
Birleşmiş Milletlerde; 27 Haziran 1950 tarihindeki toplantıda: “Kuzey Kore’nin saldırgan olduğu ve birliklerini 38. enlemin kuzeyine çekmesi” yönünde, bir karar alınır.
Kuzey Kore hükümeti: alınan bu kararı kabul etmez.
Birleşmiş Milletlerin, bir bölgeye müdahale edebilmesi için, güvenlik konseyinin çoğunluğunun oyu yetmez. Daimi 5 ülkenin (Amerika, Fransa, Çin, İngiltere, Rusya) oybirliği şarttır. Rusya oylamaya katılmayınca, Amerika Dışişleri Bakanı, getirdiği teklifle, Güvenlik Konseyi yerine, Genel Kurul’a, müdahaleye karar verme yetkisi tanınmıştır. Ancak, bu durum: Rusya’nın oyuna gerek görülmeden alınan bir karar olduğundan, Birleşmiş Milletler prosedürüne aykırıdır. Ancak, daha sonra emsal karar olmuş ve uygulanmasına devam edilmiştir. Evet, Genel Kurulda, Kore’ye müdahale konusunda karar alınır.
Böylece; ABD Askeri güçleri harekete geçerler. Aynı gün: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi: Birleşmiş Milletlere üye ülkeleri, Güney Kore’ye yardım etmeye yönelik bir çağrıda bulunur. Bu çağrıya: aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke olumlu cevap verir.

ÇAĞRIYA OLUMLU CEVAP VEREN ÜLKELER:
Bu 16 ülke: askeri güçlerini bölgeye gönderirler.

TÜRKİYE DURUM:
25 Haziran 1950 tarihinde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, müdahale kararı aldığında, Kore’ye asker göndermeyi ilk teklif eden ülke “Türkiye” oldu. Ama aynı zamanda, diğer 15 ülkeden farklı olarak, savaşa sembolik değil de, Tugay seviyesinde büyük askeri güçle katılmayı teklif eden bir ülke. Bununla da bitmedi: Türkiye, diğer ülkelerden ayrı olarak, askerlerini Amerikan ordusunun emrine vermeyi kabul eden, tek ülke olarak da tarihte yerini aldı.
Türkiye hükümeti tarafından bu karar alınınca: SSCB etkisiyle, komünist rejimin egemen olduğu Bulgaristan’da yaşayan Türkler, ülkemize göçe zorlandılar. İki yıllık süreçte, Bulgaristan’dan, ülkemize 37.351 aile ve onların oluşturduğu 154.393 göç etmek zorunda bırakıldılar.
Dönemin hükümeti: Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yazdığı niyet mektubu: TBMM tarafından oybirliğiyle onaylandıktan sonra, Kore’ye gönüllü bir milis gücü gönderilmek üzere, bir dernek kurulur. Kurulan bu derneğe: daha ilk gündü: 3000 kişinin başvurduğu biliniyor. Bu elbette şaşırtıcı bir rakam, çünkü, Amerika’da bile, bu kadar gönüllü yoktu.
25 Temmuz 1950 günü akşamı: Türkiye’nin, Kore’ye 4500 kişilik bir birlik göndereceği kararı: büyük bir gururla, kamuoyuna açıklanır. Ancak, muhalefet partileri, hükümetin bu kararını, sadece “TBMM’nin onayı alınmadığı” için eleştirirler. Hükümet ise: “İlan edilen savaş değil ki, sadece Birleşmiş Milletler kurallarını ihlal eden bir güce ceza verileceği” diye savunur. Yani: TBMM’nin onayının alınmasına gerek görülmez.
Bu karar üzerine, toplumdaki tepkiler şöyle gelişir: Cumhuriyet Gazetesi: “Milli Birliği bozmamaya dikkat” diyerek, desteğini sunar. Dönemin en büyük öğrenci örgütü, Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanı Can Kırıç: “karardan dolayı” hükümete şükranlarını sunar ve Türk gençliğinin kendisine verilecek her türlü görevi, başarmaya hazır olduğunu” söyler.
En önemlisi, Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki: “Kore harekatına katılarak bu savaşta ölenlerin şehir olacakları” fetvasını verir.
Bu arada: hükümetin Kore savaşına katılım kararına, yanlızca Behice Boran’ın önderliğini yaptığı “Barışseverler Derneği” kampanya düzenleyerek karşı çıkar. Ama, bu tepki, Boran’ın hapse mahkum edilmesiyle sonuçlanır.

Bu arada: bu dönemdeki dünya siyasetini bilmekte de yarar var. Şöyleki: Türkiye; Haziran 1941 tarihinde, Almanya ile saldırmazlık paktı imzalayınca: başta Amerika olmak üzere, Almanlarla olan bu yakınlaşma, Sovyetler Birliğini çok kızdırdı. 1945 yılında, Almanya savaştan yenik ayrılınca: İngiltere, Rusya ve ABD tarafından, Yalta Konferansında, San Fransisdo’da yapılacak ve Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun sağlanacağı toplantıya : yanlızca Almanya’yı ortak düşman eden ülkelerin katılmasına karar verildi. Dolayısıyla, Türkiye, kurulmaya çalışılan yeni dünya sisteminin dışında kalıyordu.

Türkiye: bunu önlemek için, 23 Şubat 1945 tarihinde, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan eder. Ancak: Sovyetler Birliği, bununla tatmin olmaz. Daha da ileri giderek: Türkiye’den karşılanması imkansız isteklerde bulunur. Bu isteklerinden özellikle: Kars ve Ardahan’ın kendilerine verilmesi isteği, Türkiye’de büyük tepkiyle karşılanır. Ruslar: Türk sınırına asker yığmaya başlarlar. İnsanlar, her an sınırlardan, bir Rus tankının girmesini korkarak beklemeye başlarlar. Yani: Türkiye’nin, Batı ile ve özellikle en büyük güç olan Amerika ile yakınlaşmasından başka seçeneği kalmamıştır.

Ancak: Amerika, Doğu Akdeniz bölgesinde, Türkiye ve Yunanistan’ın önemini bildiği için “Marshal Yardımı” ile, bu iki ülkeyi desteklemeye başlar. Bu ilgiden cesaret alan Türkiye, Nisan 1949 tarihinde, NATO’ya üye olmak için müracaat eder. Ancak, bu müracaat kabul edilmez. NATO güçleri, Türkiye’yi birliğe üye olarak almak için, Kore’ye asker gönderme şartını ileri sürerler.

TÜRK ASKERİ GÜCÜ:

PERSONEL:
Türk askeri gücü: 1 Tugay ve 241.Piyade Alayı: Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasına verilir. Askeri birliğin personel mevcudu: 259 Subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 Astsubay, 4414 Erbaş ve Er olmak üzere, toplam: 5090 personelden oluşmaktadır. Savaşa katılacak askerler, özellikle 1929 doğumlular arasından seçiliyorlardı.

Tugay Komutanı Tuğgeneral Tahsin Yazıcı: I.Dünya ve Kurtuluş Savaşına katılmış, çeşitli cephelerde savaşmış ve 1949 yılında Generalliğe yükselmiş bir askerdir. Ancak, bu yaşlı komutanın küçük bir kusuru vardı. Yabancı dil yani İngilizce bilmiyordu. Bu eksikliğin, ileride nelere malolacağını maalesef kimse görmemişti.
271.P.A.Komutanı olarak ise, Albay Celal Dora görevlendirilir.
Başlangıçta, Tugay gönüllülük esasına göre oluşturulacaktı. Ancak, sonradan bunun böyle olmadığı anlaşıldı. Askerlerin çoğu, Anadolunun yoksul köylü çocuklarıydı.
Az sayıdaki gönüllünün büyük bir kısmı ise “ailelerine çok iyi maaş bağlanacağı” vaadine kananlardı. Elbette, Kore topraklarındaki “komünizm” tehlikesinin bertaraf edilmesi amacı da, gönüllülerin yüreklerini dağlayan büyük etkenlerden biriydi.
Tugayın birlik yapısı ise şu şekilde oluşturulmuştu: her biri 3 taburdan oluşan, 3 piyade alayı, 1 topçu taburu, 1 istihkam bölüğü, 1 uçaksavar bataryası, 1 ordudonatım bölüğü, 1 ulaştırma bölüğü, 1 tanksavar takımı, 1 depo bölüğü.

TÜRKİYE TOPRAKLARINDAKİ ASKERİ EĞİTİMLER:
Ankara-Etimesgut’ta yapılan eğitimlerde: Kore savaşında kullanılacak Amerikan M1 piyade tüfekleri geç geldiği için, bu silahların atış eğitimleri yapılamadı. (bu eğitimler daha sonra yolculuk sırasında gemilerde yaptırıldı) Daha sonra: Polatlı’da, eğitimler sürdürüldü.
Ardından, Türk askerleri, trenlerle İskenderun’a götürüldüler.

GEMİ YOLCULUĞU:
Türk askerlerini, İskenderun-Kore arasındaki yolculukları: Mac Ree, Haan ve Private isimli Amerikan gemileriyle yapılacaktı. Gemiler, 25-30 Eylül 1950 tarihlerinde, hüzünlü törenlerin ardından, İskenderun limanından hareket ederler.
Türk birliklerinde: hiç gemiye binmemiş askerler çoğunluktaydı. Hatta, deniz bile görmemiş erler vardı. Onlar için, Akdeniz’in uçsuz-bucaksız suları, hele hele her türlü konfora sahip bu kocaman gemiler, anlatılmaz birer heyecan kaynağıydılar.
Gemilerde her türlü konfor vardı. Yemekler bol ve güzeldi. Ama, ekmek ancak 2 ince dilimden ibaretti. Çok ekmek yemeğe alışmış Türk askerleri, ne kadar yemek yerlerse yesinler, doymuyorlardı. Gemilerdeki un stokları ancak adam başına 2 ince dilim ekmeğe, yani Amerikan beslenme alışkanlıklarına göre düzenlenmişti. Ekmek eksiğini gidermek için, patates eklenmeye başlandı. İlk durak yeri olan Seylan Adasından, un sipariş edildi. Ancak, bu unlar da kurtlu çıktı ve ekmek sıkıntısı, Kore’ye kadar sürdü.
Gemilerde, başka sorunlar da yaşandı. Özellikle: alışık olmadıkları Amerikan tuvaletleri, rezervuarları, duş ve lavabo gibi aletleri kullanmakta sıkıntılar yaşandı. Bu sorunlar, erlere teorik ve uygulamalı dersler verilerek aşıldı.
Ortalama 22 gün süren deniz yolculuğu: teorik ve silahlı eğitimle değerlendirildi. Askerlere: Kore ve Kore savaşları hakkında bilgiler veriliyor, derslerde değişik savaş eğitimleri öğretiliyordu. Ayrıca, beraberlerinde götürdükleri Amerikan M1 piyade tüfeği atışları yaptırılıyordu.

KORE’YE ULAŞIM:
Gemiler; okyanusta geçen 22 günlük yolculuk sonunda “Puson” limanına vardılar.
18-19 ve 20 Ekim 1950 tarihlerinde, gemiler iskeleye yanaştılar ve yorgun ama inançlı Türk askeri gücü, iskeleye çıktı. İskeleye çıkıştı, törenler düzenlendi. Bir süredir sakal bırakmalarına izin verildiği için: uzamış sakalları, bellerinde dev kasaturaları ve süngüleriyle, karaya çıkan Türk askerleri, özellikle Korelilerin büyük ilgisiyle karşılaştılar. Amerikalılar ise, bu durumu şaşkınlık yanında gülümseyerek karşıladılar.
Kafileri rıhtımda, Tokyo’da Amerikalı General Mc.Arthur karargahında oluşturulmuş Türk irtibat gurubu subayları karşıladılar. Ayrıca: Amerikalı yetkililer, Puson Valisi ve Belediye Başkanı, ellerinde Birleşmiş Milletler bayrağı taşıyan Koreli öğrenciler ve halk karşıladı. Karşılıklı konuşmalar yapıldı, hediyeler alınıp-verildi. Törenlere: Amerikan ve Kore bandoları eşlik ettiler.

İLK EĞİTİM YERİNE GÖNDERİLME:
Törenlerden sonra, gelen kafileler: limandan araçlara bindirilerek tren istasyonuna götürüldüler. Trenlerle: “Taegu” kentine gönderildiler.
Bu tren yolculuğu da: Türk askerleri açısından ilginçti. Çünkü: Amerikan kumanyaları kullanıyorlardı. Bu kumanyalar: 3 öğün düzenlenmişti ve içlerinde: daha önce görmedikleri şeyler vardı. Yani: tatlısından tuzlusuna kadar her şey. Mehmetçik için, bu bir kral sofrası, daha doğrusu saray yemeği gibiydi. Fakat, bazı konservelerde, domuz eti bulunuyordu ve Türk askerleri tarafından yenilmeyen bu domuz etli konserveler de, yine Türk askerleri tarafından yol boyundaki, fakir ve aç Korelilere ikram ediliyor ve sevinçle karşılanıyordu.
Bu arada: Amerikan Dış İşleri Bakanı Foster Dulles tarafından, Türk askerleri hakkında: “çok masrafsız, günlük masrafları 23 centi aşmıyor” sözleri, değişik tepkilere neden olur.

TEAGU KENTİ:
Trenlerle buraya ulaşan kafileler, 20 Ekim 1950 tarihinde, Amerikan 8. Ordusunun emrine katılarak, eğitime başlarlar.
En büyük zorluk: şöför eğitimde kendisini gösterdi. Çünkü: % 98’i; kıta şöför eğitim merkezinde sürücülüğü öğrenen bu erler; yeterli eğitim fırsatı bulamadıklarından acemiydiler. Kore’de verilen zaiyatın % 10’u, sürücülerin araç devirmesinden ileri gelmişti.
Pusan ve Teagu kenti arasında: top, silah ve araç-gereç nakliyatı sırasında, bir sürü kaza oldu. Bu kazalar: yaralanmalara ve araç-gereçlerde zaiyata neden oldu. Ayrıca: Teagu kentinde: Türk askerlerinin sebep olduğu bir trafik kazasında: 2 Koreli çocuk ölmüş, 3 Koreli sivil yaralanmıştı.
O günlerde: Tokyo’da çıkan “Star” adındaki bir Amerikan dergisinde: Türk sürücüleri hakkında, şöyle yazılmaktadır: “Türk sürücüleri, Kore’ye ayak bastıkları andan itibaren, Korelileri ve Kore’deki Birleşmiş Milletler mensuplarını, korku ve heyecan sarmıştır. Türk sürücüleri: trafik kurallarına asla uymaz, yolun hep ortasını takip eder, geriden gelip korna çalarak yol isteyenlere asla yol vermez, yollarda yazılı en çok hız koşullarına bağlı kalmaz ve aracını her yolda, son hızla sürmekten zevk alır.” Tabii, ben bunu okuyunca, hemen günümüz aklıma geldi, aradan yıllar geçmiş, sürücü alışkanlıklarımızın günümüzde de pek fazla değiştiğini söylemek mümkün değil, trafik kurallarına uymamak genlerimiz de mi var yoksa?
Evet, Amerikalılar, korkudan üzerinde ay-yıldız işareti bulunan araçları gördüklerinde, kenara çekilip yol vermeye başlarlar.
Tüm bunların yanında: beslenme, tuvalet ve banyo gibi günlük işlemlerde de uyumsuzluklar çıkıyordu. Ayrıca, askerlerimizin dil bilmemeleri, dil bilen elemanların azlığı, bir sürü yanlış anlamalara ve tatbikatlarda ciddi sorunlar çıkmasına neden oluyordu. Zaten, takip eden dönemlerde, Türkiye’den bölgeye tercümanlar gönderilecekti.

CEPHEYE HAREKET:
Taegu şehrinde: eğitim ve atışlarda geçen 20 günün ardından, 7 Kasım 1950 tarihinde, 9. Amerikan Kolordusunun 25. Tugayının geri emniyetini almakla görevlendirilirler.

Niye geri bölge emniyeti? Çünkü: Türk birlikleri, bölgeye gelirken, niye ise, yanlarında cemse gibi araçları getirmezler. Dolayısıyla, Amerikan birlikleri ilerlerken, çoğu yaya olarak ilerlemek zorunda kalan Türk birlikleri, Amerikan birliklerinin hareketini yavaşlamaktadır. Bu yüzden, Türk birlikleri, geri bölge emniyetini almakla görevlendirilirler. Ayrıca: ABD.9.Kolordu Komutanı General John Walker: kendi üstlerine ; dil sıkıntısı ve eğitim, araç, gereç noksanlığı konusunda, durumun vahametini bildirir. Ama, Birleşmiş Milletler Komutanı Mac Arthur, bunlara aldırmaz, çünkü acelesi vardır, kendi askerlerine “Noel’e kadar” bu işin bitirileceği sözünü vermiştir.

10 Kasım 1950 günü, sabahı, erken saatlerde, 5000 askerden oluşan Türk birlikleri, Amerikan 8. Ordusu birlikleriyle birlikte, cepheye doğru yani Yalu nehri istikametinde hareket ederler.
Bu bilinen bir savaş değildir. Türk askerleri: kim olduğu, ne zaman ve nerede karşısına çıkacağı belli olmayan, gerillalara karşı savaşacaktır. Bunun yanında, birçok araç ve silah eksikliği vardır. Yeni silahlarla yapılan atışlar tamamlanmamıştır. Ama, yapabilecek bir şey yoktur.

Türk birlikleri: Kore’deki ilk şehidini, bu yolculuk sırasında verir. Uçaksavar bataryasının bir kamyonu devrilir ve araçta bulunan Astsubay Başçavuş Sedat Boran ölür.

Bu arada, Kore’deki genel durum şudur: Birleşmiş Milletler güçleri, Kuzey Kore birliklerini, daha önce işgal ettikleri Seul şehrinden atarak, 38. parelele sürerler, ancak burada da durmayarak, Kore’nin kuzeyini işgal etmeye başlarlar ve Çin sınırına ulaşırlar. Bu durumda, o ana kadar savaşa ilgisiz kalan Çin, tepki gösterir ve aktif olarak Kuzey Kore’yi desteklemeye başlar. Zaten, o dönemde, Mao yönetimindeki Çin, SSCB ile birlikte, Kuzey Kore’deki komünist yönetimi desteklemektedir.

24 Ekim 1950 tarihinde, Birleşmiş Milletler güçleri, savaşı bitirecek son bir hücuma girişecekken, sınırı geçen yüz binlerce Çinli, Kuzey Kore saflarında savaşa girişirler. Bunun üzerine; Birleşmiş Milletler güçleri bulundukları konumda kalırlar ve savaş: Amerika-Çin savaşı haline gelir.

Aslında: Amerika ve SSCB arasında, soğuk savaş yıllarındaki tek direkt çatışma burada yaşanmaya başlamıştı. Amerikan ve SSCB uçakları, Kore hava sahasında, birçok çatışmaya giriyorlar ve bunun sonucunda: birçok Amerikan ve SSCB uçağı düşürülüyordu. (Düşürülen uçak sayısı, savaş sonu blançosu: Amerikan 1300 ve SSCB 345 uçak) Ama, her iki taraf, savaşın büyümesinden ve dünya savaşına dönmesinden çekindikleri için, bu direkt çatışmaları gizli tutmuşlar, medya ve halka yansıtmamışlardı.

Tabii, birde olayın “nükleer silah” boyutu vardı. Amerikalılar, II.Dünya Savaşının sonunu getiren atom bombasını Japonya’da kullandıkları gibi, burada da kullanmaya deneyebilirlerdi. Ancak, karşılarındaki gizli güç, SSCB de de nükleer silah bulunması, bu olasılığı başlangıçta tercih dışına etti.

DÜŞMANLA İLK TEMAS: KUNURİ SAVAŞLARI:
24 Kasım 1950 günü, Amerikan 8. Ordusu : Çin sınırına doğru ilerleme emri alır. Kunuri bölgesinden hareket eden birlikler, Kacehon-Simnimni-Wawon boyunca hareket ederek Tokchon bölgesine doğru ilerlemeye başlarlar. 28 Kasım 1950 tarihinde, düşmanla ilk temas sağlanır. Sabaha karşı: Türk birliklerinin karargahının çevresindeki dağlardan, silah sesleri gelmeye başlar. Türk Tugayının Keşif Takımı, keşif görevi için gittiği bölgeden geri çekilirken, yol üzerinde gördüğü arızalı bir Amerikan telsiz kamyonunu kurtarmaya çalışırken: Çinlilerin baskınına uğrarlar ve takımın personelinin bütününe yakını imha edilir. Yanlızca, 2 subay ve birkaç er sağ kalır. Bunlarda, yaralılarla birlikte, esir edilirler.

Çinlilerin bu karşı saldırısı: çok ani ve etkili olur. Çünkü: Çinliler, genellikle gece ilerlemişler ve 18 gün boyunca, günde 30 km.yol almışlardı. Gündüz saatlerinde, yalnız keşif birliklerinin dolaşmasına izin veriliyordu. Diğer Çin askerleri, dağınık arazide saklanıyorlardı. Çinli komutanlar, gündüz, yerini belli eden askeri vurma yetkisine sahiptiler. Olumsuz hava ve arazi şartları da, düşman Çin ve Kuzey Kore askerlerine avantaj sağlıyordu.

Bölgedeki, Amerikan ve Güney Kore askerleri, aniden karşılarında gördükleri, bu büyük Çin güçleri karşısında başarılı olamayınca, geri çekilmeye, yani kaçmaya başlarlar. Ancak: bu geri çekilme ve karşıdaki düşman güçleri hakkında, Türk birliklerine herhangi bir bilgi verilmez. Daha sonra yapılan incelemelerde: bilgi verilmeye çalışıldığı, ancak Türk birliklerinde yabancı dil bilen bulunmadığından, verilen bilgilerin anlaşılamadığı öğrenilir.

Bu arada: kara harekatı sürerken, havadan destekle görevlendirilen Amerikan uçakları, bölgede dost-düşman ayırt edemediklerinden, çatışmaya yardımda bulunamazlar.

Geri çekilmeden haberdar olmayan Türk birlikleri: 28/29 Kasım 1950 gecesi; Çin askerlerinin cephe gerisine sızmasıyla iyice sıkışırlar. Gece karanlığında, Türk askerlerinin ısınmak için yaktıkları benzin bidonları, Çinli askerler tarafından, Türk askerlerinin yerlerinin öğrenilmesinde büyük etken olur. Gece, cephe gerisine sızan Çinli askerler ile Türk askerleri arasında büyük çatışmalar yaşanır. Ancak, Türk askerleri, sahip oldukları mevzileri terk etmezler. Bu sırada: Amerikalı ve Güney Koreli askerlerin kaçması için, zaman kazanılmış olur. Yani: Türk askerleri mevzilerini terk etselerdi, Amerikalı ve Güney Koreli askerlerle birlikte, topyekün bir imha söz konusu olacaktı.

Evet, bu gece, Türk birlikleri yerlerinden ayrılmazlar, ama büyük kayıplar verilir. Bir gecede: 78 kişi şehit olur ve 352 kişi yaralanır. Amerikan 8. Ordusu, tamamen geri çekilerek, kurtulur.

Yani: Birleşmiş Milletler Ordusunun tam bir bozgunu ve darmadağınık geri çekilme. Çünkü: karşısındaki düşman, bölgeyi çok iyi bilen, gündüzleri köylüler arasına karışıp, geceleri saldırıya geçen, azıcık prinç lapasıyla doyan, yere kıvrılıp uyuyabilen Çinli ve Kuzey Koreli askerlerdir.

Evet, Birleşmiş Milletler Ordusu geri çekilirken, bölgedeki Türk askerleri unutuluyor veya onların tabiriyle haber veriliyor ama yabancı dil bilen olmadığından, verilen uyarılar dikkate alınmıyor.

Neyse: 29 Kasım 1950 günü, Çin ordusunun kuşatma harekatı geçici olarak durdurulur. Ancak, aynı günün gecesi, Türk Tugayı, ikinci kez baskına uğrar. Daha önce söylediğim gibi, Türk askerleri ısınmak için, ateş yakmaktadırlar ve bu ateşler, Çinliler tarafından, Türk askerlerinin yerlerinin tespitinde en büyük etkendir. Çinliler; gece karanlığında, Türk birliklerinin çevresini sarmaya başlarlar, Türk askerleri direnir ve buz gibi bir havada, zifiri karanlıkta, Çinli askerlerin çıkardıkları ürkütücü sesler eşliğinde, geri çekilmeye başlarlar. Geri çekilen Tugayın arkasındaki 400 asker, Çinlilerle çarpışarak bir dağın eteğinde sıkışırlar. Sonunda teslim olmak zorunda kalırlar

Bu arada: biraz önce sözünü ettiğim gibi: cephedeki Türk Piyade Taburları; ne diğer müttefik birliklerle ve ne de kendi artçı birlikleriyle temas kuramamaktadırlar. Bunun sonucunda, elbette büyük zaiyat ortaya çıkıyor. Birleşmiş Milletler Güçleri, Türk birliklerinin kendileriyle aynı anda geri kaçmamaları ve Çinlilere karşı koyarak, onları oyalamaları nedeniyle, zaman kazanmışlar ve zaiyatsız olarak geri çekilmişlerdir. Ama, biraz önce söylediğimi gibi, tarih sahnesinde gizli kalan bir durum, “geri çekilme Türklere haber verildimi, verilmedi mi?” Bilmiyorum. Kimse bilmiyor.

Türk Tugayının kayıpları çok ağırdır. 26 Kasım-1 Aralık 1950 günleri arasında süregelen bir haftalık çatışmalarda: Türk Tugayı, Birleşmiş Milletler Ordusu içinde: asker sayısına oranla, en çok kayıp veren birliktir. Bu çatışmalarda: 12 subay, 7 astsubay ve 199 erbaş ve er olmak üzere, toplam: 218 şehit verilmiştir. Yaralı sayısı ise: 5 subay, 10 astsubay, 440 erbaş ve er olmak üzere, toplam: 455. Bunların yanında, kayıplarda yani esirler de var. Kayıplar: 7 subay, 2 astsubay, 85 er olmak üzere: toplam 94. Bunlar: savaş sonuna kadar, 3 yıl süresince, esir hayatı yaşarlar. (Esirler konusuna, daha sonra değineceğim)

Ama, bu kadar büyük kayıplar verilmesine rağmen, Kunuri olayları/savaşı bir destan olarak tarih sahnesine yazılır. Ama: yanlızca bizim açımızdan bir destan. Yoksa: aradan geçen, 60 yıllık süreçte, bu savaşın bir destan olduğu yönünde, Amerikan kaynaklarında hiçbir açıklama yapılmayacaktır.

O günlerde, savaşın ardından, bir Amerikalı yazar şöyle yazacaktır.” Türkler, Kore’de çok büyük kayıplar verdiler. Türk Tugayının fazla kayba uğraması yüzünden, Türk halkının üzüntülerini hesaba katan Amerikan hükümeti, sessiz-sedasız bir şekilde, Türk makamlarından özür dilemek zorunda kalır. Ancak, Türkler, Amerikalıların ne demek istediklerini pek anlayamazlar.” Yani: sanki, umursamıyorlar mı demek lazım, bilmiyorum.

Yine, bu savaşın ardından söylenenler değerlendirildiğinde, İngiltere Savunma Bakanı E.Shinwel’in sözleri şöyledir.” Türk askerlerinin güç koşullarda savaştığı kabul ediliyor ve Kore’deki Türk Tugayının son savaşlar sırasında diğer Birleşmiş Milletler kuvvetlerine oranla, en güç koşullar altında savaşmış ve buna rağmen vazifesini başarı ile yapmıştır.”

Bir diğer yorum: Amerikalı Yarbay Blair’den: “ Türklerin bu taarruzu, gördüğüm muharebelerin en kanlısıydı. Dövüşme çok şiddetli olmuş, Çinliler çok iyi donatılmışlardı. Tüfek bombası, çeşitli otomatik silahlar ve havanları vardı. Yiyecek ve cephaneleri de boldu. Mevzilerinde ölünceye kadar direnmeleri, Türklerin disiplinlerinin iyi olduğunu gösteriyordu. Buna rağmen, savaş başarıyla sonuçlandı.”

Buna rağmen kelimesi az gelir. Bölgede: son 40 yılın en soğuk kışı yaşanmaktadır. Mançurya’dan esen sert rüzgarlar: askerlerin hareketlerini güçleştiriyordu. Ayrıca, askerlerimizin giysileri, teçhizatları ve eğitimleri, bu soğuk cehennemi yaşamak için hiçte uygun değildir.

Sonuçta, askerlerimiz arasında, ilk donma olayları yaşanmaya başlar. Özellikle: gece nöbetleri dondurucu oluyordu. Askerler: boş tenekelerde yakılan ateşlerin başında ısınıyorlardı ama bu ateşler de, Çinliler tarafından çok uzaklardan görülüp, askerlerimizin mevkileri tespit ediliyordu.

Hatta, ilgisizlik ve umarsızlık o kadar ileri düzeye gelir ki, bu dondurucu soğuğa rağmen, yarı bellerine kadar buzlu sularda yaya geçme durumunda kalanların ölümleri içler acıtır. Tıbbi ekipler, donan askerleri tedavi etmeye çalışıyorlardı. Acilen kan verilmesi gerektiğinde, plazmanın 90 dakika ısıtılması gerekiyordu. Su içeren ilaçlar donmuştu. Kamyonlardaki benzine, donma tehlikesine karşı alkol karıştırılıyordu. Hatta, geceleri, askerlerin postallarının içinde biriken ter bile donuyordu. Bunun yanında: biriz önce sözünü ettiğim gibi, Çinli askerlerin yöreyi tanımaları ve yaşantılarının sadeliği, Kuzey Kore’nin uzun sıra dağları ve bunların arasındaki vadilerden oluşan arazi yapısının hareketleri zorlaştırması, tüm bu etkenler; Birleşmiş Milletler güçlerinin ve çok doğal olarak Türk askerlerinin olumsuz etkilenmesine neden oldu.

Yazının en sonunda, yine okuyacağınız gibi, amaç büyük olasılıkla NATO’ya girmek, ama NATO Kore’de savaşmamızı istiyor, ama ya kahramanlık, kahramanlık bize mi borç. Yunanlılar da, NATO’ya alındılar, ama Kore’de hiçbir kahramanlıkları yok, çünkü askerlerini bile bile buzlu sulara sokma gereğini hissetmediler.

KUNURİ SAVAŞI SONRASI:
Çin halk gönüllü ordusu: Birleşmiş Milletler Birliklerini, 38.enlem güneyine püskürterek, Güney Kore’yi işgal etmeye başlarlar. Ancak, karşı taarruz ile, her iki kuvvet: 38. enlem boyunca sabitlenir.

İKİNCİ BÜYÜK ÇATIŞMA:
Ancak, Birleşmiş Milletler Ordusu, Çin güçlerinin ateşkese yanaşmayan tutumları nedeniyle, yeniden, taarruzi keşif hareketlerine girişirler. Türk Tugayının vurucu gücünün de, bu yıpratıcı taarruzlarda, görev alması öngürülür.

25-27 Ocak 1951 tarihlerinde, Kumyangjang-ni kasabası ve çevresinde, ikinci büyük çatışma olur. Çinliler, kendi mevzilerinden gayet planlı ve etkili bir şekilde ateş yağdırırken, Türk Tugayı, bunları önemli kayıplar verdirerek geri çekilmeye zorlarlar. Bu zafer, Birleşmiş Milletler Komutanlığı karargahında, yeni başarı ümitleri doğurur. Aksi halde, Kore’nin tahliyesi düşünülmektedir. Ancak, Türk askerleri çatışmaların odak noktasında olunca, yine kayıplar verilir. (Türk tarafının kaybı: 12 şehit, 31 yaralı iken, Çinlilerin kaybı: 474 ölü, 23 esir) Yani: Türk Tugayı, karşısında, kendinden 3 misli büyük bir askeri güç ile çatışmış ve galip gelmiştir. Yalnız, burada, Tugay Komutan Yardımcısı Albay Nuri Pamir’in ölümü, üzüntü yaratır.

Bu zafer : yurtta ve dünyada büyük yankı bulur. Dünya basınında, günlerce: Türk milletinin kahramanlığı, savaşçılığı, demokrasiye ve hür dünyaya bağlılığı yazılır. Devlet başkanları, mesajlarla, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Kore Türk Tugayını kutlarlar. Yurtta, büyük sevinç gösterileri yapılır. Bu arada: Amerikan kongresi, Türk birliğine “Mümtaz Birlik Nişanı” verir. Daha önce söylediğim gibi, Amerikalılar, Türk askerlerinin bu kahramanca ölüme gidişleri ve fedakarlıklarını anlamakta büyük zorluk çekmektedirler. Özellikle: Topçu üsteğmen Tahir Ün’ün, bulunduğu tepenin düşman tarafından işgal edilmesi gündeme gelince, kendi toplarının tüm ateşinin bulundukları tepeye yönelmesini istemesi, nedeni sorulduğunda ise, düşman ateşiyle değil, kendi ateşimizle ölmek istediğini söylemesi ve bunun üzerine, bölgeyi ateş altına alan Türk toplarının kendi askerlerimiz le birlikte, birçok düşman askerinin ölmesine neden olması. Tüm bunları, Amerikalıların anlaması mümkün değildi. Bu arada, bu kahraman üsteğmen Tahir Ün’ün cenazesi asla bulunamamıştır. Hatta: Ankara’daki Kore Şehitleri Anıtına giderseniz, şehitlerin isim listesinin en üstünde, onun ismini görebilirsiniz.

Ama, kesin olan şu ki: Amerikan 8. Ordusu, Kore’nin tahliye edilmesi üzerine planlarını yapmışken, Türk Tugayının bu başarısı üzerine, planlar tadil edilir ve yeniden, taarruz emri verirler ve 24 Mayıs 1951 tarihinde, Birleşmiş Milletler güçleri Çin birliklerini yenilgiye uğratırlar ve 38. enlemi aşarlar. Bu sırada, önceden büyük kayıplar vermiş olan Türk birlikleri, yedeğe alınmıştır.

BARIŞ GÖRÜŞMELERİ:
Her iki gücün, 38. enlemde durması ve savaşın durağan bir hal alması üzerine: taraflar barış görüşmelerine başlarlar.
27 Temmuz 1953 tarihinde, savaş, kocaman bir kanlı nokta ile noktalanır. Ateşkes anlaşması imzalanır. Ateşkes anlaşmasına göre: 3 ay içinde, Cenevre’de başlaması gereken barış görüşmeleri, bir türlü başlayamaz. 9 ay sonra: 26 Nisan 1954 tarihinde, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, savaşa katılan 16 ülke temsilcileri, SSCB, Çin ve Kuzey Kore temsilcileri, Cenevre’de bir araya gelirler. 2 ay süren görüşmelerden, olumlu bir sonuç alınamaz.
Ateşkes yapılmasından, 1.5 ay sonra, 4 Eylül 1953 tarihinde, savaş esirlerinin değişimi başlar. İki taraf savaş esirlerinden: ülkelerine dönmeyi kabul etmeyenler olur. Birleşmiş Milletler ordusunun 13.500 esirinden, 21 tanesi Amerikalı olmak üzere 357 kişi, kendi ülkelerine dönmeyi kabul etmezler. Amerikalı esirler: ölüm, hastalık ve geri dönmeme gibi birçok fire vermesine rağmen, 234 Türk esiri ise, fire vermeden, ülkemize geri dönerler. Türk esirlerinin: % 96’sı, savaşın ilk aylarında esir düşmüşler ve yaklaşık 3 yıllık bir süre, esir kamplarında kalmışlardır. Amerikalılar tarafından, daha sonraki tarihlerde, aşağıda yazdığım gibi, çeşitli araştırmalar yapılarak bu durumun, yani esirlerin yaşantıları ve psikolojik durumlarının nedenleri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Ancak, barış anlaşması imzalanmaz. Barış anlaşması, 2007 yılında, Güney Kore ve Kuzey Kore arasında, kağıt üzerinde imzalanır.

SAVAŞTAN SONRA:
Ateşkesten 3 hafta sonra: 3.Türk Tugayı, yerine 4.Türk Tugayına bıraktı. 4.Türk Tugayı savaşa girmedi. Ama, cephedeki yerini aldı ve tedirgin bir bekleyiş içindeydi. Bu tedirginlik, kuşkusuz yalnız Türk Tugaylarında değil, tüm BM.Ordusunda ve karşısındaki düşmanda da vardı.
Bu süre içinde: 1960 yılına kadar, her yıl değiştirilmek suretiyle, 4.Tugaydan sonra 6 Türk Tugayı daha, Koreye gitti. 10.Tugaydan sonra, yerine Kore ye 1 Bölük gönderilmeye başlandı. 1962 yılından sonra, Bölük te 1 mangaya indirildi.

SAVAŞIN SONUÇLARI:
Savaş sonunda: 50 binden fazla Amerikan askeri ölmüştür. Resmi kayıtlara göre: Birleşmiş Milletler Ordusunun kaybı: 94.000 ölü ve kayıplar olmak üzere, toplam: 500.000 kişiyi buluyordu. Bunun yanında, baştanbaşa yakılıp-yıkılan Kore ülkesinde ise, 1.5 milyon Koreli sivil ölmüştü.

7190 Amerikan askeriyse, Çinliler tarafından esir alınır ve bunlardan 21 tanesi, savaş sonunda, Amerika’ya dönmeyi kabul etmezler. Bu nedenle: Amerikalılar, esirlerin durumları hakkında birçok araştırma yaparlar.

1958 yılında yayınlanan bir Amerikan Psikoloji Dergisi olan “Mc.Call” dergisinde: esir kampındaki mehmetcik ve coni kıyaslanmıştır. Anadolu bozkırının ortasında doğan, binbir mahrumiyet içinde büyüyen Mehmetçik, her türlü imkanlara sahip coni den, hangi sebeplerden dolayı üstün olduğunun cevabı açıklanmıştır.
Esir kampındaki bir Türk subayının anlattıkları şöyledir.
“ Bu akında, kızıllar çok miktarda esir almışlardı. Büyük esir kafilesini, Kızıl Çin’e doğru bir ölüm yürüşüne başlattılar. Hava çok soğuk ve karlıydı. Kafilede: pek çok hasta ve yaralı vardı. Yürüyemeyen esir, hemen yolun kıyısında öldürülüyordu. Fakat, Türk esirlere gelince, iş tamamen değişiyordu. Bizden de gücü kesilen, yürüyemeyen ve yolun kenarına çekilen esir, hemen bizden birileri tarafından kaldırılıp, sırtlanırdı. Halbuki, onlar da yorgun ve hastaydılar.
Esir kampında, Çinlilerin yaptıkları ilk iş şudur:
BM. İn ve kendi ülkelerinin esirlere verdikleri tüm üniformalar çıkartılır, yerine, üzerinde herhangi bir rütbe alameti bulunmayan düz ve tek tip elbiseler giydirilirdi. Dolayısıyla, ilk anda: çeşitli ülkelerin askerlerine, rütbesiz olmanın getirdiği disiplinsizliği başlatırlardı. Rütbe otoritesinin yerine, pazu kuvveti başlardı. Türk esirlerinin üniformaları ve rütbe işaretleri yoktur. Ama, yüzbaşı yine yüzbaşıdır. Başçavuş yine başçavuştur. Aynen eskisi gibi, disiplinli bir hayat vardır.

Çinliler, 100 esir bulunan her bölüme: 15-20 kişiye yetecek kadar yemek bırakırlardı. Ortaya bırakılır, kol kuvveti olan aslan payını alırdı. Bizimkiler ise, yemekhane nöbetçisi bulundururlar, yemek 100 eşit parçaya bölünür ve her 100 kişiden yanlızca 1 kişi günlük olarak doktora görünürdü. Türk esirler, aralarından en ağır hasta olanları doktora götürürken, İngiliz ve Amerikalılar tarafından bu hak, gücü olanlar tarafından kullanılırdı.

SAVAŞIN SONUNDA, TÜRKİYE AÇISINDAN GELİŞMELER:
Türk birlikleri: Kasım 1951 tarihinde, Türkiye’ye dönerler. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı, Tümgeneralliğe yükseltilir. 1952 yılında emekliye ayrılır. 1854-1960 yıllara arasında; Demokrat Parti İstanbul Milletvekili olarak görev yapar. Ancak: 1960 darbesinden sonra yargılanarak; 5 yıl hapis cezasına çarptırılır. Ancak, daha sonra çıkarılan bir af kanunu ile serbest bırakılır.
1971 yılında vefat eder.
Amerikalılar, savaş sonunda, 3 askerimize, Distinguished Service Cross (Üstün Hizmet Haçı) madalyası verirler. Aslında, bu madalyayı, savaşa katılanlar arasından 14 kişiye layık görürler. Bunlardan 3 kişisi Türk. Bunlar: Çavuş Mehmet Ergin, Yüzbaşı Şinasi Sükan ve Üsteğmen Rüştü Ürer. Madalyanın verilmesindeki en büyük neden: savaş sırasında sıra dışı kahramanlık göstermek.
Ayrıca: katılan tüm askerlere, Amerika tarafından “Kore Savaşı” madalyası verilmiştir.
Ayrıca: Kore’de: Kumpangjangi bölgesinde: Türk Zafer Anıtı yapılmıştır.

BÖLGEYE GİDEN DİĞER TÜRK BİRLİKLERİ:

2.DEĞİŞTİRME TUGAYI:
16 Kasım 1951 tarihinde, Tuğgeneral Namık Arguç komutasında bölgeye gider. Bu Tugay, 8 ay boyunca, düşmanla temas halinde ve daimi düşman ateşi altında görevini tamamlar.

3.DEĞİŞTİRME TUGAYI:
Ağustos 1952 tarihinde, Kurmay Albay Sırrı Acar komutasında, bölgeye gider ve görevi devir-teslim alır.
28 Mayıs 1953 tarihinde yapılan çatışmalarda, bu Tugayda: 151 şehit ve 239 yaralı zaiyatı olur.

4.DEĞİŞTERME TUGAYI:
6 Temmuz 1953 tarihinde, görevi devir-teslim alır. Bu Tugay, savaşın sona ermesinden sonra da, Kore’de kalmaya devam eder.

TAKİP EDEN DÖNEMDEKİ ASKERİ BİRLİKLER:
Takip eden süreçte, Kore’ye, değiştirme Tugayları gönderilmeye devam edilir. 1960 yılında ise, Kore’deki askeri güç: 1 Bölük kuvvetine indirilir. 1965 yılında ise, sembolik anlamda: 1 manga bırakılır. Daha sonra, on kişiden oluşan bu birlik te, 1971 yılında geri çekilir.

KORE’YE GİDEN TOPLAM ASKERİ GÜCÜMÜZ:
3 yıllık Kore savaşında, 24882 askerimiz görev yaptı.
Savaş sırasında, Türk askerleri 13 çatışmaya katılırlar ve bunlardan 4 tanesi tarihe geçer.

KAYIPLAR:
Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığının, resmi rakamlarına göre: Kore Savaşına katılan; 1, 2 ve 3’ncü Türk Tugaylarının kayıplarının blançosu şöyledir:
Şehitler: 37 subay, 26 astsubay ve 658 erbaş ve er olmak üzere: Toplam: 721.
Yaralılar: 2147, Hasta: 346, Esir: 234 ve Kayıp: 175
Toplam kayıplarımızın mevcudu: 3277.
Tugayları, ortalama 5000 kişi kabul edersek, toplam: 15.000 kişiden, 3277 kişilik kaybın, % 22 olduğu görülür. Bu rakamlar: hiçte küçümsenmeyecek oranda, büyük kayıplardır. Şehitler, toplam kayıpların: % 27’ sini oluşturmaktadır.
Askerlerimizin en çok “topukları”ndan vuruldukları savaş olarak öne çıkar. Bunun nedeni: düşman ateşiyle karşılaşıldığında, yere yatmakta geç kalmak veya yere yatarken, verilen eğitimlerin aksine, ayaklarını yani topuklarını hemen yere yapıştırmamak, havada kaldırdıktan sonra, yere düşürmek.
Şehitlerimiz: Seul-Pusan kasabası yakınlarındaki: “Tanggok” mezarlığı içindeki “Pusan Şehitliği” nde yatmaktadırlar.
Bu şehitlikte, 721 Türk şehit mezarı bulunmakta olup, bazıları yani kayıpların ki, sembolik mezarlıktır.

ÜLKEYE DÖNEN GAZİLER:
Savaş sonunda, bedensel ve ruhsal açıdan sakatlanmış bir yığın insan, akli dengesi bozuk insanlar kalmıştır. Bu insanlara, asla psikolojik destek verilmedi. Zaten, ülkemizde, o tarihten sonra; sokaklarda görülen akli dengesi bozuk insanlara: haksız ve aşağılayıcı bir şekilde “Koreli” lakapları verilmeye başlanması da, Kore’de savaşıp ülkeye dönen insanların içinde bulundukları durumun en büyük ifadesidir.

Evet, Kore gazilerine ve şehit dul ve yetimlerine, yıllar sonra maaş bağlanır. Hatta: bunlar için Birleşmiş Milletler tarafından gönderilen paraların, dönemin hükümeti tarafından başka yatırımlara yönlendirildiği hakkında, bir kısım söylentiler de çıkarılır. 1974 yılında şeref aylığı adı altında bağlanan maaşları, 1983 yılında, Kenan Evren tarafından kesilir. Düşünün, asker maaşlarını, asker kesiyor. Ancak, takip eden dönemde, Özal zamanında, maaşları yeniden verilmeye başlanır.
Günümüzde, Kore şehitlerinin dul-yetimleri ve gazilerinin aylıkları: üç ayda bir, 780 TL. Düşük olduğunu düşünmemek elde değil.

ANKARA’DAKİ ANIT:
Ankara’da, 1973 yılında, şehitlerin hatırasına, bir anıt yaptırılmıştır.

SONUÇ:
Kore savaşı sonucunda, bu kadar çok kayıp vermemizin nedenleri, hiç araştırılmamıştır. Çünkü: Kore savaşına katılan ve ülkeye dönen askerlerimiz: orada olanları, daima bir başarı destanı olarak bizlere yansıttılar. Olumsuzlukları, kötü koşulları asla anlatmadılar. Belki geceleri uykularından, telaş ve bağırıp-çağırarak uyanan bu insanların yaşadıklarını, asla tam olarak öğrenemedik. Her zaman olduğu gibi, olayın hep destansı yönleri, millete yansıtıldı. Biraz önce sözünü ettiğim bu kahraman insanlara: yaşamlarını sürdürmeleri için, uzun süre, aylık-maaş bile vermedik. Şu anda verilen maaşları da inanıyorum ki, hayatlarını sürdürmenin çok gerisinde, yanlızca ayakta kalmalarını sağlayacak miktardadır.

Olayın sonuçlarının; meşhur NATO üyeliği açısından değerlendirirsek: hani NATO üyelik müracaatımızı kabul etmemişler ve Kore savaşına katılma koşulunu öne sürmüşlerdi ya, buna inanmak pek mümkün değil. Çünkü: SSCB yani komünist rejim, eğer askeri güçlerini sınırlarımızdan geçirmiş olsalardı, büyük olasılıkla, başta Amerikan ve İngiliz güçleri olmak üzere, NATO zaten bölgeye hemen müdahale ederdi. Çünkü: daha sonra alenen belli olduğu üzere: Amerika ve İngiltere, Ortadoğu’daki gelişmeler ve bunalımları düşünerek: Türkiye ve Kore savaşına çok küçük boyutlu askeri düzeyde katılan ve hiçbir destansı başarısı sözkonusu olmayan Yunanistan’ın NATO’ya üyeliklerini kabul etti. 20 Şubat 1952 tarihinde, Lizbon’da, üyelik anlaşmaları imzalandı. Ama, Kore’deki savaşa katılmanın yanı sıra, bu anlaşmalarda, NATO’ya katılmanın bir diğer görünen şartı olarak: Amerika’ya ülkemiz toprakları üzerinde “askeri üs” kurma izni de verildi.

Zaten, tüm bu gelişmeler üzerine, 30 Mayıs 1953 tarihinde, SSCB, Kore savaşı öncesinde gelişen Türkiye’den olan toprak taleplerinden vazgeçtiğini açıklayacaktır.

Birleşmiş Milletler açısından sonuç değerlendirildiğinde ise: 3 yıllık süreçte, gırtlak gırtlağa yaşanan bu çatışma, Birleşmiş Milletler kararlarında “Polis harekatı” olarak geçmekte olup, bu da olaya verilen önemin ifadesi açısından, eminim ki, şehitlerimizin ruhunu ve geride kalanlarını yaralayan en büyük nedenlerden biridir.

Aranan kelimeler:

7 Eylül 2010
bosluk

Razgart, Mezarlıklara saldırı

Razgart, Mezarlıklara saldırı

Razgart kasabası, Osmanlı döneminde “Hezargrad” olarak bilinir. Bulgaristan’ın Deliorman olarak isimlendirilen, Türk bölgesindeki bir şehirdir. Tuna nehrinin 80 km. güneyinde bulunur. Kırcali’den sonra, Türk nüfusun en yoğun olarak yaşadığı bir Bulgar şehridir. Buradaki Türk nüfus, resmi rakamlara göre % 30 civarındadır. 1530 yılında yapılan İbrahim Paşa Camisi, İstanbul hariç, Avrupa’nın en büyük camisidir.

Bulgaristan’ın Razgart kasabasında, yoğun olarak Türkler yaşamaktadır. Buradaki Türk mezarlığı: 17 Nisan 1933 tarihinde, Bulgar “Rodna Zaştita (Vatan Savunması)” adlı bir örgüt üyesi, çoğu lise öğrencisi olan, elleri kazmalı-baltalı yüzlerce genç tarafından vahşice tahrip edilir. Bunlar: önce, mezarlık bekçisinin kulübesini yakıp tutuştururlar, bu alevlerin ışığında da, parmaklıkları ve duvarları yıkarak, mezarlığa dalarlar, taşları parçalarlar ve birçok kabirden çıkardıkları cesetleri, kemikleri çevreye saçarak kaçarlar. Bu sırada, büyük bir heyecan ve korku içinde, evlerinden çıkan ve yardım isteyen, mezarlık çevresinde yerleşik Türkler, başvurdukları Bulgar makamlarının hiçbir yardımını görmezler.

Olay Türkiye’de duyulur. Bunun üzerine, İstanbul gençliği harekete geçer ve Milli Türk Talebe Birliği öncülüğünde; protesto mitingleri düzenlenmek istenir, ancak bu konudaki müracaat, resmi makamlarca kabul edilmez.

Bunun üzerine, gençler, 20 Nisan 1933 günü, saat: 17.00’de, gençler, beşer-onar kişilik kafileler halinde, Maçka’daki Bulgar Konsolosluğu önünde toplanırlar. Bu saatte, çevredeki Şişli Terakki ve Fevziye Liselerinin de dağılması ve o okulların öğrencilerinin katılması ile, kalabalık sayısı hızla artar.

Toplulukta, özellikle: Tevfik İleri, Cihad Baban, Lebib Yurtoğlu gibi liderler bulunmaktadır.

Milli Türk Talebe Birliği başkanı Tevfik İleri’nin yaptığı heyecanlı konuşma sırasında, emniyet kuvvetleri kalabalığa müdahale ederler ve gösteri dağıtılır. Ancak: topluluk üyesi gençler, ara sokaklardan ve çeşitli caddelerden ilerleyerek, Feriköy’deki Bulgar mezarlığına giderler. Kısmen duvarı aşarak, mezarlığa girerler. Ancak, misilleme olarak mezarlığı tahrip etmezler, çelenk koyarak oradan ayrılırlar. “Bulgarlar, bizden insanlık ve medeniyet dersi alsınlar. Biz, ölülere hakaret değil, böyle hürmet ederiz” diyerek, içinde bulundukları ruh halini ortaya koyarlar.

Biraz öncede söylediğim gibi, gösterilerin resmi makamlardan izinsiz olarak düzenlenmesi nedeniyle, olaya karışan 80 öğrenciden tutuklanan 23 tanesi, yargılamalar sürerken çıkarılan genel aftan yararlanarak, serbest bırakılırlar.

Bu olayın sonucunda: düşündüklerim şunlar. Bu olayların olduğu dönemde, Atatürk sağ idi. Bu olay: toplumda milli birlik ve beraberlik şuurunun yaratılması, özellikle gençlerin, yasak olmasına rağmen bu tür milli birlik ruhunu sergilemeleri öne çıkmaktadır.

Aranan kelimeler:

26 Temmuz 2010
bosluk

Vagon Li (Wagons-Lits)

Vagon Li (Wagons-Lits)

Vagon-Li (Wagons-Lits) şirketi: 1872 yılında, Belçikalı Georges Nagelmackers tarafından kurulmuştur. Avrupa’da, ilk kez, yataklı ve yemekli vagonları, uzun yol için kullanırlar. 1883 yılında, ünlü Doğu Ekspresi ile Paris-İstanbul seferlerini yapmaya başlarlar. 1892 yılında ise, bu Doğu Ekspresi yolcularının konaklaması için, İstanbul-Pera’da, “Pera Palas” yaptırılır.

Evet, yıl 1933. Biraz önce de söylediğim gibi, “Wagon Lits” isimli Fransız şirketinin, İstanbul-Pera ve Karaköy’de iki ofisi bulunuyor. Şirket, Osmanlı döneminden, o güne kadar, yataklı ve yemekli vagonları işlettiğinden, Fransız-Türk’lerden oluşan, karışık personeli bulunmaktadır. Ancak: günümüzde olduğu gibi, Fransızlar, o dönemde de, kendi dillerine büyük önem verdiklerinden, her yerde Fransızca konuşmaktadırlar.

Bu arada: 22 Şubat 1913 tarihinde, Beyoğlu’ndaki bu şirketlerinde, bir gün, orada çalışan Naci Bey isimli Türk memurlardan biri, büyük bir hata yaparak, telefon açtığında, Türkçe konuşur. Bunu duyan Belçikalı Şirket Müdürü Jannoni ise, bu memuru, yanlızca Türkçe konuşması nedeniyle, 25 kuruş para cezası ve 15 gün işten uzaklaştırarak ceza verir.

Haberin 25 Şubat 1933 günü, gazetelerde yayınlanması üzerine, halk ayaklanır ve 24 Şubat 1933 tarihinde, “Milli Türk Talebe Birliği” üyesi öğrencilerden oluşan bir gurup: Galatasaray’da, Teyyare Piyangosunun satıldığı bina ile, Kanzuk Eczanesi arasındaki, Vagonli şirketinin Beyoğlu Şubesi önünde toplanır ve gösteriye başlarlar.

Daha sonra, olaylar büyür: öğrenciler, bu memlekette “Türk ve Türkçe hakimdir” diyerek, ellerine geçirdikleri sopa ve taşlarla camları kırarak büroya girerler. Binada bulunan “Liot Triyestino” ve “Banka Komerciyale İtalyana” levhalarına hiç dokunmazlar.

Büroda; Mustafa Kemal’in duvarda asılı olan resmini aldıktan sonra büroyu tahrip ederler.

Öğrencilerin şirket önünde toplandığını haber alan “Galatasaray Merkez Memurluğu”: bir ihtiyati tedbir olarak, merkezdeki polisleri ve iki arazözü, büronun bulunduğu yere gönderir.

Ancak, gençler, daha sonra: ellerinde “Mustafa Kemal”in resmi ve Türk Bayraklarıyla, “Yaşasın Türkiye, Yaşasın Türkçe” sloganları atarak, Vagon li şirketinin, Karaköy bürosuna gelirler. Burada da, Mustafa Kemal’in duvardaki resmini aldıktan sonra, büroyu tahrip ederler ve İstanbul Valiliğinin önüne gelirler.

Daha sonra, Babailide, gazete binalarının önünde, bir süre daha gösterilerine devam ederler. Cumhuriyet gazetesinin önüne gelindiğinde: Peyami Sefa “Türk diline dil uzatanların dilleri kurusun” diye bağırır. Bir süre daha devam eden tepkiler sonucunda, ellerindeki “Mustafa Kemal” resimlerini Halk evlerine teslim ederler ve dağılırlar.

Gurubun en önünde ise: Tevfik İleri, Peyami Safa ve Cahit Arf  gibi tanınmış isimlerin ve arkadaşlarının oluşturduğu heyet bulunur. Olaydan sonra, Pera’daki şirketlerden bir kısmı, Türkçe isim kullanmaya başlarlar.

Yaşanan olaylar üzerine, Şirket, Naci Bey’i yeniden işe başlatır. Ayrıca, Vagon-Li kadrosunun, tamamen değiştirilmesi ve Türk memurların sayısının arttırılması gündeme gelir. “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyası başlatılır. Kampanya kısa sürede gelişir ve daha sonra, Vagon-Li ve Osmanlı döneminden kalan birçok yabancı şirket devletleştirilir. Pera Palas Oteli için, şirket yönetimine teşekkür edilir.

Günümüzde, bu şirket, Türkiye dışında, halen faaliyetlerini sürdürmektedir. Ancak, Vagon-Li şirketinin sahibi olan “ACCOR Grup” un, Türkiye’de geniş bir yatırım alanı bulunuyor. 2003 yılında restore edilen “Doğu Ekspresi” ise, turistik amaçlı olarak günümüzde hizmetini sürdürmektedir.

Bu olayda, benim en çok ilgimi çekenler şu oldu: olay tarihinde, Atatürk sağ, Cumhuriyet kurulalı henüz 10 yıl olmuş ve böyle bir olay ortaya çıktığında, devlet kolluk güçlerinden önce, halk olaya müdahale ediyor, kırıyor-döküyor ve devlet kolluk güçleri yanlızca kırılan-döküleni toplamak üzere olay yerine gidiyor. Ayrıca: olaydan hemen önce, Atatürk’ün, Ankara’dan İstanbul’a geldiği ve olay günü, İstiklal Caddesinde, bir gezinti yaptıktan sonra, yeniden Ankara’ya döndüğü söyleniyor. Belki de, muhteşem deha Atatürk, Osmanlı döneminden kalma yabancı sermayeli şirketlerin devletleştirilmesi için, böyle bir olayı gündeme getirmiş olabilir, olabilirmi? Ayrıca, Türk insanının ve özellikle gençliğin, Türk diline sahip çıkması için, bu olay iyi bir fırsat olarak değerlendirilebilirmi?

Aranan kelimeler:

25 Temmuz 2010
bosluk

Muavenet gemimizin vurulması

Muavenet gemimizin vurulması

Yıl: 1992.

Amerika: ısrarla, Türkiye’ye: elindeki knox sınıfı, eski ve hurdaya çıkmış fırkateynleri vermek istemektedir. Ancak: bu teklif edilen gemiler, uçak gemilerine refakat etmek üzere yapılmışlardır. Yani: Türkiye, karasularına uygun değiller. Dolayısıyla, Amerika’nın satmak istediği bu gemiler, hurdadan başka bir anlam taşımayacaktır.

Kuvvet komutanları ve üst düzey askeri yetkililer: Amerikalıların baskılarına direnirler ve modern bir deniz gücü oluşturmak için, yeni gemilerin alınması gerektiğini savunurlar.

Bunun üzerine: yeni gemiler alınması için, ardı ardına ihaleler açılır. Bu ihalelerin önemli kısmını: Alman firmaları kazanır. Almanya-Türkiye, ortak yapımı: savaş gemileri, ay sınıfı denizaltılar, meko sınıfı fırkateyn projeleri geliştirilecektir.

Almanlarla, yeni ve modern gemilerin ortak yapımı için anlaşma imzalanması aşamasına gelinir. Ancak: Amerikan şirketleri, bu ihaleler sonucunda, gerek itibar ve gerekse para kaybedeceklerdir. Tüm bunların yanında: olayın bir başka boyutu daha ortaya çıkıyor. Gemi satın alan ülkenin askeri personeli: gemi satan ülkede uzun süre eğitim görür. Satışı yapan ülkenin askeri ve teknik personeli ise; gemiyi satın alan ülkenin askeri tesislerinde, her türlü araştırmayı yapabilmektedir. Böylece: o ülkenin deniz gücü hakkında, her türlü gizli bilgiye ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu üstünlük: Amerikalılardan, Almanlara geçmek üzeredir.

Tüm bunların dışında: Türk deniz kuvvetlerinin; Amerika’ya bağımlılığı ortadan kalkacaktır. Amerika: tüm bunlar değerlendirildiğinde: sanırım “patron” un kim olduğunu ortaya koyması gerektiğini hisseder. Türkiye’nin, Almanya istikametine yönelmesini hiç hoş karşılamazlar.

Zaten: aynı dönemde; Türkiye’de, iç çekişmeler nedeniyle, büyük sarsıntılar yaşanmaktadır.

xxxxxxxxxx

MUAVENET MUHRİBİ:

Geminin, Amerikan deniz kuvvetlerindeki ismi: USS Capodanno. Muavenet muhribi: Amerika tarafından, 30 yıl kullanıldıktan sonra, Türkiye’ye satılmıştır. Ancak: satıldığında, bizim donanmanın: üzerinde en fazla namlu bulunan gemisi özelliğine sahiptir. Ayrıca: gemide, mayın döşeme yeteneği de bulunmaktadır. Aynı zamanda: Akdeniz’deki ülkelerde bulunan en hızlı savaş gemisi olma özelliğine sahip.

Ancak: bu gemi, Türkiye tarafından satın alındıktan sonra: ilginç özellikleri ile öne çıkar. Gemi: deniz kuvvetleri personeli tarafından, sürgün yeri olarak değerlendirilir. Hatta: isminin başına “Biji” kelimesi getirilir. Çünkü: gemi personelinden, iki astsubay: PKK propagandası yaparken yakalanırlar ve mahkum olurlar. Geminin ismi, takip eden dönemde “Hacı” olarak anılmaya başlanır. Çünkü, bu seferde, gemi personeli arasında: dindarların yoğunlukta bulunması gündeme gelir.

Kısacası: ilginç bir gemi olan Muavenet; yıllık rutin yapılan, NATO Tatbikatına katılmak üzere: Ekim 1992 tarihinde, Ege denizine gider. Burada: NATO Kararlılık Gösterisi-92 Tatbikatı yapılmaktadır.

Tatbikatta: gerçek silah ve mermi kullanılması yasaktır. Tatbikata katılan gemiler: yeşil ve kırmızı olmak üzere, iki guruba ayrılırlar. Saratoga uçak gemisi: kırmızı guruptan, Muavenet gemimiz ise, yeşil guruptandır.

xxxxxxxxxx

OLAYIN OLUŞUMU:

Tatbikat, normal seyrinde sürdürülür ve ana safhası biter. Gemiler için: tatbikatın intikal yani üslerine geri dönüş safhası başlar. Akşam saatlerinde: gemilerin tümü: uyku-dinlenme pozisyonuna girerler.

Tam bu sırada: 2 güdümlü mermi: Muavenet gemisinde: köprü üstüne isabet eder ve burayı havaya uçurur. Köprü: Türkiye Cumhuriyetini temsil etmesi ve bayrak taşıması nedeniyle; büyük anlam taşımaktadır. Olayın en tatsız yanlarından birisi bu.

Hemen arkasından isi, ikinci bir mermi. Birinci mermi: doğrudan köprüye isabet eder. İkinci mermi ise: köprünün hemen önünde bulunan, ikinci taret ile, köprü arasında patlar.

Güdümlü roketlerin: ateşlendikten sonra, iki gemi arasındaki uzaklığı en fazla, 1 saniyede aldığı düşünüldüğünde, Muavenet personelinin, herhangi bir koruyucu tedbir alamamıştır.

Geminin beyni durumundaki kaptan köşkünde: onarılmayacak derecede hasar oluşur. Geminin kaptanı; gemi mürettebatından, ölen, 5 kişi arasındadır. Makine subayı, geminin komutasını alır.

Saratoga uçak gemisinden kalkan bir helikopter ile, bir kısım Amerikalı, Muavenet gemisine gelirler. Gemideki: güdümlü mermi parçalarını toplamak isterler. Ancak: geminin komutasını alan, Makine subayı, buna izin vermez ve Amerikalılar, gemiden uzaklaştırılırlar.

xxxxxxxxx

OLAYIN ARAŞTIRILMASI:

Olayın ayrıntıları incelendiğinde: gelişimi ortaya çıkar.

Saratoga uçak gemisi: yeşil konumda bulunan Muavenet gemisine karşı, nedeni bilinmez bir şekilde: alarm durumuna geçmiştir. En yüksek alarm durumu emri verilir, ama bu emrin kim tarafından ve neden verildiği, asla öğrenilemez. Daha sonra: yine nedeni bilinmez bir şekilde: Amerikan Saratoga uçak gemisinden; iki güdümlü “Sea Sparrow” füzesinin atıldığı ve Muavenet gemisinin, bu güdümlü mermilerle vurulduğu anlaşılır.

Sea-sparrow tipi güdümlü mermiler: aslında hava hedeflerine karşı kullanılmaktadır. Ama yakın mesafede: su üstü hedeflere karşı da kullanılmaları mümkün.

Ancak: bu tür güdümlü mermilerin atış kontrol sistemleri: gemilerde, savaş harekat merkezi denilen yerde bulunur. Yani: bu tür bir füzeyi harekete geçirmek için; muhtemelen, 15-20 arası düğmeye basmak gerekir. Çoğu zaman ise: bu düğmelerin bir kısmı; anahtarlı bir kilit mekanizması ile korunur.

Aynı zamanda: bu güdümlü mermilerin ateşlenmesi için: güdümü sağlayan atış kontrol radarının; belli bir hedefe kilitlenmesi gerekir ki, radar kilitlendiğinde, alarm verir ve bu alarmın, savaş harekat merkezinde görev yapan Amerikalı personel tarafından duyulmaması imkansızdır. Ama, zaten alarm durumu verilmiş, ama emri veren kim ve neden alarm durumu verildiği asla belirlenemedi.

xxxxxxxxxx

MUAVENET VURULMASINDAN SONRAKİ GELİŞMELER:

Muavenet: olaydan sonra, köprüsünden hasarlı olmasına rağmen, kendi gücü ve iradesiyle, Çanakkale Boğazından geçerek, Gölcük Donanma Komutanlığı tesislerine ulaşmıştır.

Olayın ortaya çıkması üzerine: Amerikan Başkan Yardımcısı Lawrence Eagleburger: Washington Büyükelçimiz Nüzhet Kandemir’i arar ve “ Geminizi batırdık, özür dileriz” der. Çok komik gerçekten.

Türkiye: geminin vurulmasını protesto eder. Geminin tazmin edilmesini ve gemide yaşamını yitiren insanlarımız için ailelerine tazminat ödenmesi istenir.

Tazminat olarak: 8 gemi verileceği söylenir. Ancak: aşağıda belirteceğim gibi: tazminat olarak verileceği söylenen, 8 hurda gemi için; uzun süre kira bedeli ve bilahare satış parası istenir ve alınır.

Muavenet gemisi, onarılamayacak derecede hasar gördüğünden: hurdaya çıkarılır.

Bir komisyon kurulur. Bu komisyon tarafından araştırılan olay, kaza denilerek raporlara intikal ettirilir ve dosya kapatılır. Ama daha önce de söylediğim gibi: adı geçen güdümlü mermilerin ateşlenmesi için: birçok düğmeye aynı anda basılması gerekiyordu ve bu düğmelerin birçoğu, özellikle Amerikan savaş gemilerinde, kilit altında bulunduruluyordu. Yani: kazara, ateşleme sisteminin, dalgın bir Amerikalı askerin elinin çarpması ile ateşlenmesi asla mümkün değildi.

Daha hassas olan bir diğer konu ise: bu güdümlü mermilerin; Saratoga uçak gemisi tarafından, doğrudan Muavenet gemimize kilitlenmiş olmaları idi. Önce kilitlenmiş ve sonra ateşlenerek, gemilerde, ait olduğu ülkeyi temsil eden köprü bölümü vurulmuştu. Kaza olması ihtimaline kesinlikle inanmıyorum. En iyi ihtimalle; Saratoga uçak gemisinde görevli; bir kısım sarhoş Amerikalı gemi personelinin yarattıkları; bir vahşet, cinayet.

Kurulan komisyonda: olayın boyutlarını düzenlemek açısından: Amerikalılar tarafından çeşitli durumlar ortaya atılmıştır. Muavenet gemisinin olayda ölen kaptanının: neden o saatte kaptan köprüsünde bulunduğu sorgulanmıştır. Bir geminin kaptanının; çok ta geç olmayan bir saatte: kaptan köprüsünde bulunmasından normal ne olabilir? Bunun yanında: Amerikalılar tarafından, gemi kaptanı ile, Saratoga gemisi personeli arasında: telsiz konuşmaları yapıldığı bildirilmiş olup, bu konuda da, herhangi bir net sonuç yoktur.

Ayrıca: Amerikalılar: olaydan önce, Muavenet gemisinin tüm taretlerinin: Saratoga uçak gemisine dönük bulunduğunu söylemişlerdir. Ama, elbette bu da yalan. Çünkü: ikinci mermi, taret ile köprü arasında patladığında: taretin kendisi de hasar görür. Bu hasar: tam taretin arkasında oluşur. Bu durumda: taretin; Saratoga gemisine dönük bulunması mümkün değildir.

Güdümlü mermilerin atıldığı: Saratoga gemisi, daha önce bu konuda sabıkalı. Geminin kaptanı: Albay James Drager.

Saratoga gemisinde, Sea-Sparrow atış kontrol sisteminin başında görevli bulunan personelin kan örneklerinde: alkole rastlanılır. Ancak: olaya sebebiyet verenler, sadece disiplin cezası ile cezalandırılır.

Saratoga uçak gemisi ise: apar-topar hizmet dışı edilir.

Evet: güdümlü mermilerden birincisi: kaptan köşkünü vurduğunda: bu sırada burada bulunan, gemi komutanı başta olmak üzere; 5 Türk denizcisi şehit olur. Bunların kimlikleri:

Gemi komutanı Kurmay Yarbay Levent Kudret Güngör,

Uçaksavar yardımcı subayı Teğmen Alper Tunga Akan,

Tesis Astsubayı Serkan Haktepe,

İkmal Çavuşu Mustafa Kılıç,

Er Recep Atak.

Olayda: gemi mürettebatından, 22 kişi de yaralanır.

Olayda hayatını kaybeden, gemi komutanı Yb.Kudret Güngör’ün adı: destek gemilerinden birine verilir.

Şehit yakınları ve gaziler tarafından: Amerikan mahkemelerinde; tazminat davaları açılır. Ama: bu davalarda, bu acılı kişiler, maalesef, anlaşılmaz şekilde, yalnız bırakılırlar. Davalar: yaklaşık 7 yıl sürer ve sonuçta: şehit yakınları ve gaziler: Amerikan ordusu ile, baş başa kalırlar. Dava sonunda ise: Amerikan Mahkemesi: olayın “askeri bir olay değil”, “siyasi bir olay” olduğuna ve dolayısı ile, davaya bakamayacağına karar verir.

Böylece: gemimizin, “siyaseten” vurulduğu, Amerikan Mahkemesi tarafından da, ifşa edilmiş olur.

Ölenlerin ailelerine verileceği söylenen tazminatlar: sembolik ödemeler olarak kalır ve hatta bu cüzi bedeller bile,  Amerikan makamlarınca tam olarak ödenmez.

İşin garibi: Muavenet vurulmadan önce: Amerika: Türkiye’ye vermek istediği, ancak Türkiye’nin kabul etmediği: knox sınıfı gemilerden 8 tanesi, içleri boş olarak kiralama yolu ile Türkiye verilir. Ancak: bu hurda gemileri, denize tekrar sokabilmek ve içlerini düzenleyebilmek (içleri boş olarak verildi) için: bir yığın para harcamak gerekir.

Amerikalı uzmanlar: bu hurda gemilerin teslimi sonunda: yine, askeri üslerimizde arzu ettikleri gibi gezmeye ve hareket etme özgürlüğüne kavuştular. Bu keyfin: Almanlar tarafından yaşanmasını engellerler.

Yani: ihtiyacımız olmayan, istimle çalışan, bu hantal gemiler; zorla bize gönderilir. Ama: sadece: 5 yıl sonra hurdaya çıkmaya başladılar ve jilet oldular. Bu arada: önceleri herhangi bir ücret ödemeden, vurulan Muavenet gemimizin karşılığında verildiği düşünülen bu hurda gemilerin: yıllık kira bedeli karşılığı verildiği öğrenildi. Hatta: bir süre sonra, kira bedeli yeterli gelmemiş olsa gerek, satışları yapıldı. Sonuçta: Muavenet gemisinin vurulması karşılığı olarak, Amerikalılar tarafından Türkiye’ye ücretsiz olarak verilmiş, herhangi bir gemi yok.

SONUÇ:

Güdümlü mermilerin nasıl ateşlendiği: asla kamuoyuna açıklanmadı. Hatta: bu olayın yanlışlıkla meydana geldiği bile savunulmadı. Çünkü: bu dönemde: daha önce de söylediğim gibi: Türkiye; siyasi iç çekişmelerle boğuşuyordu ve dış ilişkilerde; bazı dengelerin yaratılması için; sanırım, bu tür bir gösteriye ihtiyaç duyuldu. Ama: ya ölenler, ölenlerin yakınları, yaralananlar?

Devletin zirvesi: olayı, üzücü bir kaza olarak nitelendirdi. İlerleyen yıllarda ise: olayın ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı. Olaydan 11 yıl sonra: Saratoga uçak gemisinde yapılan çekimler: ajanslar tarafından yayınlandı. Ama: biraz önce de söylediğim gibi: niye ve neden sorularının yanıtları bulunamadı. Amerikan mahkemeleri bile, olayın bir ihmal veya askeri kaza değil, siyasi bir olay olduğu konusundaki yargılarını; alenen ilan ettiler.

Evet: Muavenet muhribimizin vurulması olayı hakkında; derleyebildiğim bilgiler bunlar. Farklı bilgisi olanların, mesajlarını bekliyorum.

Aranan kelimeler:

19 Nisan 2010
bosluk

Türk Askeri Tarihindeki Hüzün, Kocatepe Muhribi

Türk Askeri Tarihindeki Hüzün, Kocatepe Muhribi

Türk askeri tarihimiz: kesinlikle, çok büyük askeri başarılarla doludur. Başarısızlıklar, her ne kadar çok az olsa da, tarihimiz incelendiğinde, gerçekten saçma-sapan, başarısızlıklar yok değil. İşte, bunlardan biri. Kendi uçaklarımız tarafından batırılan, kendi savaş gemimizin hazin hikayesi. Hem de, koca bir ülke halkından, bir yıl saklanan, gizlenen bir hikaye.

 

KOCATEPE GEMİSİNİN ÖZELLİKLERİ:

Geminin orijinal adı: DD-861.USS HARWOOD. 22 Mayıs 1945 tarihinde, Amerika’da yapılmış. 8 Eylül 1945 tarihinde, Amerikan Donanmasında göreve başlamış. İsmini: 2 kez “Navy Cross” madalyası kazanan ve Leyte Körfezi Savaşında ölen “Commander Bruce L. Harwood” dan almış.

Amerikan Deniz Kuvvetlerinde iken: Pearl Harbour ve Vietnam’da hizmet etmiştir.

1 Şubat 1971 tarihinde ise, Amerikan Donaması listelerinden çıkarılmış ve 17 Aralık 1971 tarihinde, Türkiye’ye satılmıştır. Kocatepe adı ile, Türk Donanmasında hizmet etmeye başlamıştır.

İşin ilginci: Kocatepe Muhribi, Türkiye’ye teslim edildikten ve göreve başladıktan, yanlızca 4 gün sonra batmıştır.

Uzunluğu: 47 metre. Genişliği ise: 12 metre. Mürettebat: 345 kişi.

Kocatepe muhribi: aslında, uçak gemilerini, denizaltılara karşı korumak amacı ile dizayn edilmiş. Hava savunma silahları ve o silahları kullanacak personel yok. İki tanesi başta ve iki tanesi kıçta olmak üzere: toplam dört namlu var. Bunlar: su üstü harbi ve kara bombardımanı için kullanılmak üzere düzenlenmişler. Hava savunmasında, pek etkinlikleri yok. Atış süratleri düşük. Dakikada 16 mermi atıyorlar. Atış kontrol sisteminin kontrol edebileceği uçak sürati: 400 mil civarında. Süratli uçaklara: 2-3 mermi atabilmek mümkün. O, 2-3 atışta vurabilirsen vurursun. Yoksa: olay biter. Bu gemi ile, yanlızca su üstü savaş yapmak mümkün.

Muhribin komutanı: daha sonra, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına kadar yükselen: Albay Güven Erkaya.

Kıbrıs’ta: Nikos Samson’un darbe yapması üzerine: 20 Temmuz 1974 tarihinde: Türk askeri güçleri tarafından, Kıbrıs’a çıkarma yapılır. Çıkarmanın ilk günü: heyacanlı bir şekilde, fakat büyük bir aksilik olmadan tamamlanır.

O gece: Kocatepe muhribi, Mersin Limanındadır. Ancak, emir alırlar ve Girne önlerine giderler. Bu arada: havada bulunan deniz karakol uçağı ile, sürekli olarak muharebe irtibatı sağlanmaktadır. Derken: deniz karakol uçağından, bir rapor gelir. Raporda: bir konvoyun, doğuya, Baf şehrine doğru yol aldığı belirtilmekte ve üç muhripten oluşan deniz gücünden, bu gemilerin Kıbrıs’a çıkmalarının engellenmesi istenilmektedir.

10-12 gemiden oluşan bu konvoyun varlığı : Kıbrıs’a doğru ilerlediği hakkında: Muğla’daki İl Jandarma Komutanlığından alınan: ham istihbarat bilgilerine dayanıyordu. Konvoydaki gemi topluluğundaki gemilerin: tipleri ve milliyetleri sorulduğunda ise, deniz karakol uçağındaki görevli pilotlar: bunların bilinmediğini bildirdiler.

Yapılan incelemelere göre: Muğla’daki İl Jandarma Komutanlığından, Muğla Valisine ve oradan da Jandarma Genel Komutanlığına, oradan Genelkurmay ve oradan da, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bir istihbarat raporu gelir. Bu raporda: “Rodos adasındaki, Manrdraki Burnu açıklarında, asker yüklü, 10-12 gemi görüldüğü” yazılıdır. Tüm olayları başlatan rapor, işte bu.

Deniz kuvvetlerinde, işte bu rapor değerlendirilir. Bu gemiler, gitse gitse, saatte 8 mil hızla giderler ve o süratle, Kıbrıs adasında, Baf şehri açıklarına, şu saatte varırlar. Bunun üzerine, üç gemiden oluşan, deniz gücümüze, o belirlenen saatten önce, Baf şehri açıklarına varıp, bu konvoyun Baf şehrine girmesine engel olunması emri verilir.

Ancak: daha önce söylediğim gibi: bu konvoyun, asker mi, malzeme mi yoksa yiyecek mi taşıdığı belli değil. Bunları koruyan bir Yunan birliği varmı, bunları koruyan muhripler varmı? Tüm bu konularda, ayrıntılı bilgi edinmek mümkün değil.

Her şeye rağmen: sabaha karşı, Ankara’dan saldırı emri gelir. Bu emir gereğince: üç geminin, konvoya müdahale etmesi istenir. Önce, Hava kuvvetleri, sonra deniz gücü taarruz edecektir. Gemilerin, harekat sahasından uzak durması istenir. Ancak: harekat sahasının net olarak neresi olduğu konusunda, gemilere bilgi verilmez. Bu durumda: gemi kaptanları: hava taarruzundan sonra, harekat bölgesine ulaşıp, konvoyu yok edebilmek için, Baf yakınlarına gitmeye karar verirler.

Bu arada: deniz karakol uçağı ile temas kurulup, konvoy hakkında yeniden ayrıntılı bilgi istenir. Ancak; sis yüzünden aşağıyı göremediklerini söyleyen pilotlar, bu isteği yerine getiremezler. Yani:  konvoy yanlızca, radar ekranlarında görülmekte, bunun dışında deniz karakol uçağı pilotları tarafından, görülememektedir.

Bu arada yaşanan ilginç bir olay da, işlerin nasıl yürütüldüğünün izahı bakımından ilginçtir. Deniz karakol uçağı: Mersin bölgesine intikal emri verilmiş bir mayan tarama gemimizi gördüğünde, bunları Yunan hücumbotu olarak rapor etmiş, filo komutanının müdahalesi ile, bu yanlışlık son anda düzeltilmiştir.

Evet: konvoy hala  ortada yok, ancak radarlarda görüntüleri görülüyor. Hatta, radarlardaki görüntüler yorumlanıp: konvoyun yıldız şeklinde dağıldığı, korumalarında muhrip bulunmadığı gibi, türlü türlü haberler gelmeye devam ediyordu. Hatta: deniz karakol uçağı: konvoyun, tesadüfen bir araya gelmiş, ticaret gemileri olduğunu dahi söylemişti. Gözle yapılan istihbarata dayanmayan bu bilgilerin hangisinin doğru olduğunu bilmek, iyice imkansız hale gelmişti. Kimsenin aklına: o anda, radarlar ile, değişik görüntüler oluşturularak, bizimkilerin yanıltılacağı gelmemişti. Halbuki, bölgede: Amerikalılar, İsrailliler ve Ruslar bulunuyordu. Özellikle: bölgede harekatın sürdüğü dönem boyunca bulunan ve yerine terk etmeyen, bir Rus tarama gemisinin bulunması, böyle bir ihtimali güçlendiriyordu.

Bu arada: bizim, üç muhrip; Baf bölgesine doğru ilerlemeye devam etmektedirler. Belirlenen sahaya iyice yaklaşırlar. Konvoy gemilerini görmeyi beklerken, konvoy filan görünmez. Bölgede: güneyde, sadece iki gemi görürler. İki gemi arasındaki uzaklık ise, 5 mil. Bizim muhriplerin radarlarında: yanlızca, bu iki gemi görünmekte, bunların dışında, konvoy olarak nitelendirilecek herhangi bir gemi görünmemektedir. Tabii, bu madalyonun bir yüzü, yani muhriplerden görünen yüzü.

Olayın, birde Ankara’dan görünen yüzü var. Bu sırada: Barış Harekatı sırasında, Yunan gemilerinin, Nato tatbikatlarından öğrendikleri bilgiler ışığında, kendi gemilerine Türk bayrağı çekecekleri ve telsiz operatörlerinin, Türkçe bilen Rum personelden seçileceği ve böylece Türk pilotlarının kandırılacağı bilgileri gelir.

Bu arada: Yunanistan, barış istemekte ve Türklerin, Kıbrıs adasında ilerlemelerini önlemeye çalışmaktadır. Amerika ise, barış yapılması ve Türk-Yunan savaşının çıkmasının engellenmesi için uğraşmaktadır. Bu dönemde, Amerika Dışişleri Bakanı Henry Kissinger: yazmış olduğu anılarında, şunları anlatır.

“Bir gece, saat: 03.00 gibi, Türk Başbakanı Bülent Ecevit, telefonla arayarak: “Yunanlıların barış istediklerini söylemelerine rağmen, Kıbrıs’a asker ve silah sevkettiklerini ve bu durumda, barışın nasıl yapılacağını” sorar. Bunun üzerine: Kissenger: Amerikan Haberalma Örgütü Cia ile, olayı araştırır ve Başbakan Bülent Ecevit tarafından, Yunanistan’tan Kıbrıs’a asker ve silah gönderildiği bildirilen gemilerin, Yunan değil, Türk gemileri olduğunu öğrenir ve bu durumu, telefonla, Başbakan Bülent Ecevit’e iletir.

Başbakan Bülent Ecevit: Kissenger’in bu sözlerine inanmaz, gerek Kıbrıs adasındaki Türk birliklerinin, bulundukları mevzileri sağlamlaştırmaları için zaman kazanmaları ve gerekse, Yunanlılara güvenmemesi nedeniyle, “Hayır, onlar Türk gemisi değil, Yunan gemileridir” der.

Bunun üzerine, Henry Kissenger “ Sayın Başbakan, Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşan gemileri batırdığı için, Türkiye’yi kimse suçlayamaz” der ve maalesef bu sözleri, ertesi günü gerçek olur.

Ankara’da, Genelkurmay Harekat Merkezinde: radarlardan alınan, ancak çıplak gözle görülmeyen, bu konvoyun varlığına kesin olarak inanılmaktadır. Halbuki: bölgeye doğru ilerleyen iki ticaret gemisi ( biri Yugoslav ve diğeri İtalyan), bölgeye yaklaştıklarında, bizim üç muhrip ile bir araya gelirler. Dolayısı ile: radarlarda, beş gemilik bir konvoy görüntüsü benzeri ortaya çıkar. Ankara, bu beş gemilik (iki ticaret gemisi ve bizim üç muhrip) konvoyun varlığına, kendini iyice inandırmıştır. Konvoyun: Kıbrıs adasına, 2 Yunan komando Taburu ve askeri malzeme taşıdığı dedikoduları da yayılır.

Bu arada: üç muhrib (Kocatepe, Adatepe, Çakmak) ise; Baf yakınlarında; bölgeye geleceği söylenen konvoyu beklemektedirler. Ancak: konvoyun önünü kesebilmek ve Baf şehrine yaklaşmadan, konvoyu imha edebilmek için, Ankara’nın girmeyin dediği, harekat bölgesine girmişlerdir. Ama: elbette, konvoyun önünü kesebilmek için harekat bölgesine girmelerinin zorunluluğu ortada. Ayrıca: gerek Ankara ve gerekse üç muhrip tarafından, harekat bölgesinin neresi olduğu ve koordinatları konusunda da, belirsizlik var.

Evet: Ankara, daha önce de belirttiğim gibi: harekat planını hazırlamıştır. Planın adı: Şenlik

21 Temmmuz 1974 Pazar günü, saat: 11.00 civarında: Genelkurmay Harekat Merkezindeki tüm görevliler, gergin ve tedirgin bir bekleyiş içindedirler. Konvoyun varlığı konusunda, herkes kendini inandırmıştır. Deniz karakol uçakları, bölgedeki keşif uçuşlarında herhangi bir konvoy görmemiş olmalarına rağmen, özellikle Anamur Radar İstasyonunda, konvoy halindeki gemiler görünmeye devam etmektedirler. ( Biraz önce söylediğim gibi, iki ticaret gemisi ve üç muhribimiz)

Evet, bölgedeki beş gemi: Türk telsizcileri tarafından, bölgeyi terk etmeleri için uyarılırlar. İki ticaret gemisi derhal bölgeyi terk eder, ancak diğer üç gemi, yani Türk muhripleri (Kocatepe, Adatepe, Çakmak muhripleri): “ Hayır, biz Türk’üz” derler. Ancak: bu sözler, Türk askeri makamları tarafından pek inandırıcı bulunmaz. Üstelik: Deniz kuvvetleri tarafından, anılan bölgede, deniz unsurlarının bulunmadığı bildirilmiştir. Çünkü: Deniz kuvvetleri, bu üç muhribimizi, harekat bölgesine girmemeleri konusunda uyarmıştır.  Ama aynı zamanda, bölgeye gelen Yunan konvoyunun önünün kesilip, imha edilmesi emri de verilmiştir. Bölgeye girmeden, konvoyun imhasının nasıl olacağını keşke sorsalardı.

Genelkurmay Harekat Merkezi: deniz kuvvetlerinden bölgede deniz unsuru yoktur diye bilgi alıyor, ama bölgede üç savaş gemisi görülüyor ve gemilerden gelen Türkçe bilgiler, Türk bayrakları: harekatın başında alınan istihbarat gereğince (Yunanlıların Türk bayrağı çekecekleri, görevlilerinin Türkçe konuşacakları gibi) sahtekarlık olarak değerlendiriliyor ve uçaklar, konvoy gemilerini vurmak üzere, bulundukları üslerden havalanıyorlar.

Aynı gün, saat; 14.00’de: uçaklar havalanırken, bölgede, olası bir Yunan çıkartmasına karşı, ne varsa batırılması talimatı veriliyor.

Uçaklar: bölgeye, tam bizim gemilerin üzerine vardıklarında, ilk anda tereddüt ederler. Zaten: gemilerde: Türk bayrağı çekilidir. Telsiz dinlemelerinde ise: gemi personelinin kendi arasında Türkçe konuştukları dinlenir.

Bunun üzerine: uçak pilotları, durumu merkeze bildirirler. Merkezde ise, Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Kemal Kayacan: pilotlar tarafından bildirilen bölgede, Türk donanmasına ait hiçbir unsurun bulunmadığı bildirilir. Ayrıca: bizim akıllı istihbaratçılar: tüm bunların, Yunanlılar tarafından yapılmış, aldatma tavırları olduğunu düşünürler. Gemilere: çok iyi Türkçe konuşan, Rum subayların yerleştirildiği fikrine, inanmışlardır. Özellikle: pilotlardan birinin anlattıkları ilginçtir. Telsiz konuşmalarında, gemidekilerin konuşmalarını duyan pilot, merkeze şu mesajı geçer “ya öyle küfür ediyorlarki bize, bu küfürleri bir Türk’ten başkası edemez, Rum olduklarına eminmisiniz?” Evet, merkezden gelen cevap basit “Bombalamaya devam edin”.

Bunun üzerine: pilotlar; gemileri bombalamaya başlarlar. Kocatepe muhribinin güvertesine: kocaman bir Türk bayrağı açılır. Gemi personeli tarafından “ Biz Türk gemisiyiz, bombalamayın” feryatlarına aldırmazlar. 21 Temmuz 1974 günü, saat: 13.30 ile 17.30 arasında: 4 saat süresince, Türk uçakları, Türk muhriplerini bombalarlar. Bu rezil harekatın ismi ise: Şenlik Başladı. Tarihimizdeki, belki de en acı kara mizah örneği.

İlk anda: en ağır yarayı “Kocatepe Muhribi “ alır. Çünkü: birkaç dakika içinde, uçaklardan atılan ve denize düşen, 1 ve 2 nci roketlerden sonra, 3 ve 4 ncü roketler; gemiye tam isabet sağlar. Gemide büyük hasar meydana gelir.

Muhrip telsizleri: merkeze “hava saldırısına uğradık” mesajları geçmeye başlar.

Bunun üzerine: Deniz Kuvvetleri : yapılan yanlışlığın, bölgede deniz unsuru bulunmadığı şeklinde verilen bilginin yanlışlığı, anlaşılır. Bu durum hemen Hava Kuvvetleri Komutanlığına bildirilmesine rağmen: hava hücumu: “TCG Kocatepe” batıncaya kadar, 5 saat boyunca sürdürülür.

Ama anlamak mümkün değil, Deniz Kuvvetlerinin 5 saat boyunca, “SALDIRIYI DURDURUN” şeklindeki tüm bildirgelerine rağmen, Hava Kuvvetleri tarafından saldırı durdurulmaz ve “Kocatepe Muhribi” batıncaya kadar sürdürülür.

Bu saldırılarda: her ne kadar batmasa da, Çakmak muhribi de, ağır hasar alır ve ancak, kuzeye, Mersin sahillerine doğru kaçarak kurtulmayı başarır. Bunun üzerine: uçaklar, tek başına kalmış olan Kocatepe Muhribine saldırırlar ve batırana kadar bombalarlar.

Tam 4 saat süren bu rezillik: Kocatepe muhribinin, Akdeniz’in derin sularına batması ile ve 54 personelin ölümü ile sonuçlanır. Adatepe ve Çakmak muhribleri, yaralı olarak, Mersin Limanına ulaşmayı başarırlar. Kocatepe muhribinin batırıldığı haberi gelince, Ankara’da harekat merkezindeki görevliler yıkılır. Bombalama sırasında, durumun farkında olmayan uçak pilotları, üslerine döndüklerinde, gerçeği öğrendiklerinde ise, büyük psikolojik sarsıntıya girerler. Takip eden dönemde, bu saldırıya katılan pilotların birçoğunun intihar ettiği veya intihara teşebbüs ettikleri görülür.

Kocatepe batırıldıktan sonra ise: Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Emin Alpkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora.Kemal Kayacan’ı arar ve şu meşhur sözü söyler “Hani, bölgede gemimiz yok demiştiniz” İşte, Kocatepe muhribinin kendi uçaklarımız  tarafından batırılması ve 54 görevli Türk evladının ölümünün ardındaki, en büyük gerçek bu. Yani: Kara, Hava ve Deniz unsurları arasındaki, koordinasyon, haberleşme eksikliği. Haberleşme sistemlerindeki, milli çevrim sistemlerinin eksikliği. Aselsan ve Havelsan gibi kuruluşlar, bu konudaki zafiyeti gidermek için, derhal çalışmalara başlarlar. Çünkü: bu olayların, bu şekilde gelişmesinin en büyük nedeninin: kim tarafından yapıldığı tam olarak bilinemeyen, elektronik yönlendirmelerdir. Kim tarafından oluşturulduğu bilinemeyen, sanal radar görüntüleri yaratılmış ve Türk askeri unsurları, bunlara inanmak durumunda kalmışlar ve bu hazin olay ortaya çıkmıştır.

Biz, yine Kocatepe muhribinde yaşanan olaylara dönelim. Gemi batmadan önce, Kaptan Albay Güven Erkaya’nın emri gereği terk edilir. Kurtulanların ise: geminin kaptanının da bulunduğu bölüm İsrailliler tarafından, diğer bir gurup İngilizler tarafından, bir gurup ise Libyalılar tarafından kurtarılırlar.

Çünkü: gemi Mersin Limanından hareket etmeden önce, gemi Komutanı Albay Güven Erkaya tarafından, gemi personeline, özellikle “gemiyi terk etme” eğitimi yaptırılır. Hatta: olaydan sonra, hatıralarını anlatan, Kocatepe Harekat Merkez Subayı Üsteğmen Özhan Bakkalbaşıoğlu “Komutanımız, sanki saldırı içine doğmuş gibi, sefere çıkmadan önce, gemiyi terk eğitimi yaptırmıştı” demiştir. Hatta: bölgede, yani geminin görev yapacağı bölgede, hava üstünlüğünün kesin olarak Türk tarafında olduğu bilinmesine rağmen, yine kaptan Alb.Güven Erkaya tarafından: “gemide, bir hava saldırısında yapılması gerekenler ve geminin nasıl terk edileceği “ konusunda ilave eğitimler yaptırılmıştır. Yunan uçakları: kalkış yerinden, aldıkları yakıt ile, yanlızca Kıbrıs’a gelebiliyorlar, geri dönemiyorlardı. Evet: 2 gün sonra, bu senaryo gerçek oldu. Anlamak mümkün değil, kötü düşünmek istemiyorum. Yine de, bu eğitimler, personel zaiyatının az olmasına neden olması açısından, olumlu idi.

Bu arada: 72 gemi personelini, gemiden gemiye helikopterle kurtaran Captain Ian McKenchie’ye: Türkiye tarafından, “Turkish Distinguished Service” Madalyası verilmiştir.

SONUÇLAR:

Geminin kaptanı: Alb. Güven Erkaya, yıllar sonra, Deniz Kuvvetleri Komutanı oldu. İyi ki: Kocatepe muhribinde, hava savunma silah sistemleri yokmuş diye düşünmemek elde değil. Ya olsaydı. Kesin, Kocatepe muhribi ile birlikte, birkaç savaş uçağımız ve birkaç pilotomuz da; muharebe zaiyatı olarak, tarih sayfalarına geçerlerdi.

Yazının başında belirttiğim gibi: Amerikan Dışişleri Bakanı Kissinger’in dediği oldu: “Türk bayrağı taşıyan ve Türkçe konuşulan gemiler, Türk uçakları tarafından batırıldı, ancak kimse Türkiye’yi suçlamadı. Zaten bir süre “Devlet olarak, ortada kalan bu facia nedeniyle, Türkiye içinde, kimse kimseyi suçlamadı, kimseden hesap sorulmadı.”

Çünkü: olay, yani Kocatepe muhribinin, Türk uçakları tarafından batırıldığı, uzun süre, basından ve Türk halkından gizlenir. Ancak, bir yıl sonra, bir gazetede yayınlanan diziden, olayın gerçeği öğrenilir. Olay ilk gündeme geldiğinde: kocatepe muhribinin, Yunan savaş uçakları tarafından batırıldığına inanılır.

Peki sorumlular bulunup cezalandırılmadı mı? Hayır sanmıyorum. Amerikan Dışişleri Bakanı Kissenger’in söylediklerini hatırlıyorum. Kimse, Türkiye’yi suçlamaz, kendi gemisini batıran, kendi evlatlarını öldüren den kim hesap soracak. Kol kırılır, yen içinde kalır misali.

Olayın baş sorumlusu olarak değerlendirilen: zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Emin Alpkaya ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Kemal Kayacan, vefat etmiş olmaları nedeniyle, bugün, maalesef olay hakkında veya nedenleri hakkında, ayrıntılı bilgi almak mümkün değil.

Ama,ya o ölen, 54 kişinin, yakınları, anneleri, babaları, evli iseler, eşleri, çocukları. Düşünüyorum da, keşke, bunlardan biri ile konuşabilsem, duygularını öğrenebilsem, olayın ardından kendilerine yapılanları bilmeyi o kadar çok istiyorum ki, hep şanlı geçmişimizle yaşamak güzel de, bu tür saçmalıkları da aydınlatmanın şart olduğunu düşünüyorum.

Aranan kelimeler:

19 Nisan 2010
bosluk

Ekonomi’mi, kelle’mi?

Ekonomi’mi, kelle’mi?

padisah1

Evet: sizlere, tarih sahnesinde, gerçeklere dayanan, iki hikayeden söz etmek istiyorum. Ardı ardına anlatacağım bu iki hikaye: her ne kadar kullandığım başlık, belki de biraz fazla değişik olsa da, tamamen gerçeklere dayanmaktadır.

EKONOMİ KÖTÜ:

18’nci yüzyılda, Osmanlı zor durumda. Para ve ekonomik problemler bir yığın olmuş ve devletin varlığını etkilemeye başlamış. Türkiye; tarihinin en karanlık günlerini yaşamaktadır.

Devrin: hükümdarı: I. Abdülhamit’ dir. Halil Hamit Paşa ise “reisülküttap”‘dır. Paşa, ilginç bir insan. Babıali’ye girerek, zamanla yükselir. Bir ara: tersaneyi idare eder. Kendini eğitir ve geliştirir. Türkiye’nin sıkıntılarını biliyor. Dünya’yı biliyor, dışarı ile temasları var. Özellikle: Fransa’nın önde gelen isimleriyle, iyi ilişkiler kurmuş. Elbette, o yıllarda, Amerika, günümüzde olduğu ölçüde güçlü olmadığından, dünya üzerindeki siyasi ve ekonomik ilişkilerde söz sahibi olamamaktadır.

Evet: ülke ekonomisinin tükendiği, girilen savaşlar, yenilgiler sonucu maliyenin çöktüğü ve idari sistemin çürüdüğü bu dönemde: devleti kurtarabilecek bir sadrazam’a ihtiyaç duyulur.

Zamanın padişahı I. Abdülhamit; Halil Hamit Paşa’nın bu iş için biçilmiş bir kaftan olduğunu düşünür ve Paşa: 1782 yılında, Sadrazam olarak görevlendirilir.

Paşa: ekonominin dümenine geçirilir. Geniş yetkilerle donatılır. Tüm zamanını: mali ve idari reformları hayata geçirmek için harcar. Öncelikle; devleti, savaşlardan uzak tutmaya ve ekonomiyi güçlendirmeye çalışır. Bunlarla birlikte alınan diğer tüm mali ve idari tedbirler sonucu: devlet rahatlamaya başlar. Ama: elbette, bu reformlar; bazı çevreleri, özellikle de idarecileri ve saray görevlilerini huzursuz eder. Çünkü: sahip oldukları imtiyazlar ellerinden gitmektedir. İstanbul; bir anda Paşa’nın aleyhine dedikodularla sarsılır. İhtilal yapıp, Sultanı tahtından indireceği ve yerine genç veliaht Selim’i çıkaracağı söylentileri her yana yayılır.

Dedikodular; padişahın kulağına gittiğinde, korkan padişah, her türlü yetkiyle donattığı Paşa’yı: 31 Mart 1785 günü, sabaha karşı; aniden görevden alır. Paşa’nın: malına-mülküne el konulur. Osmanlı tarihinin sayılı reformcularından biri olan bu insan, aynı gün, güneş doğmadan bir gemiye bindirilir ve Gelibolu’ya gönderilir. Gelibolu’dan Bozcaada’ya götürülür. Orada: idam edilir ve kesilmiş başı; bal dolu bir tuluma konulup, İstanbul’a Saray’a yollanır. Böylece: 2 yıl, 3 ay süren Sadrazamlık biter. Evet: Paşa, belki ülkesinin ekonomisini kurtarmak için her türlü gayreti sarfeder ve bu gayretleri sonucu, bazı olumlu sonuçlar ortaya çıkar. Ama, maalesef kendi kellesini kurtaramaz. Niye? Çünkü: düzeltmeye çalıştığı sistem, o kadar çürümüş ki, dışarıdan değil, kendi içinden ülkeyi batırmak için her türlü şeyi yapabilecek kapasitede kötü insanlardan oluşmuş.

EKONOMİ YİNE KÖTÜ:

20’nci yüzyılda, Türkler zor durumda. Para ve ekonomik problemler bir yığın olmuş ve devletin varlığını etkilemeye başlamış. Türkiye; tarihinin en karanlık günlerini yaşamaktadır.

Devrin: iktidarı: üç partiden oluşan koalisyon hükümetidir. Sadrazam elbette yok. Kemal Derviş ise; Dünya Bankasında görevli.

Derviş: ilginç bir insan. Bir dönem, üç yıl süresince, dönemin Başbakanı Ecevit’in ekonomik danışmanlığını yapmış. Yani: siyasi hayata girmiş. Kendini eğitmiş ve geliştirmiş. İngiltere’de ekonomi alanında dünyanın sayılı Üniversitelerinden olan London School of Economics’den mezun olduktan sonra, ABD’nin dünyaca ünlü Princeton Üniversitesinde de, yüksek lisans ve doktora yapmış. 1978 yılında, Dünya Bankasına katılmış. Türkiye’nin sıkıntılarını biliyor. Dünyayı biliyor ve dışarı ile temasları var. Özellikle: dönemin büyük siyasi ve ekonomik ve de askeri gücü: Amerika’nın önde gelen isimleriyle, iyi ilişkileri var.

Evet: ülke ekonomisinin tükendiği, maliyenin çöktüğü ve idari sistemin çürüdüğü bu dönemde: devleti kurtarabilecek birine ihtiyaç duyulur.

Zamanın iktidarı: Kemal Derviş’in bu iş için biçilmiş bir kaftan olduğunu düşünür ve Derviş : 2001 yılında, ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olarak görevlendirilir.

Derviş: ekonominin dümenine geçirilir. Geniş yetkilerle donatılır. Tüm zamanını: mali ve idari reformları hayata geçirmek için harcar. Öncelikle; ekonomiyi güçlendirmeye çalışır. Bunlarla birlikte alınan diğer tüm mali ve idari tedbirler sonucu: devlet rahatlamaya başlar. Ama: elbette, bu reformlar; bazı çevreleri, özellikle de idarecileri ve bürokrasi görevlilerini huzursuz eder. Çünkü: sahip oldukları imtiyazlar ellerinden gitmektedir.

Ülke; bir anda Derviş’in aleyhine dedikodularla sarsılır.

Derviş’in, Yeni Türkiye Partisi isimli başka bir partiye katılıp, hükümeti düşüreceği ve yerine yeni bir Parti’yi iktidara getireceği söylentileri her yana yayılır.

Bunun üzerine: 2002 Ağustos ayında, İktidar ile görüş ayrılığına düşerek, görevinden ayrılır.

Dedikodular; iktidarın kulağına gittiğinde, korkan iktidar, her türlü yetkiyle donattığı Derviş’i: Ağustos 2002 tarihinde, bir gün, sabaha karşı; aniden görevden alır.

Böylece: 1 yıl, 6 ay süren süper yetkili Bakanlık biter. Evet: Derviş, belki ülkesinin ekonomisini kurtarmak için her türlü gayreti sarfeder ve bu gayretleri sonucu, bazı olumlu sonuçlar ortaya çıkar. Ama, maalesef görevden alınmasını engelleyemez. Niye? Çünkü: düzeltmeye çalıştığı sistem, o kadar çürümüş ki, dışarıdan değil, kendi içinden ülkeyi batırmak için her türlü şeyi yapabilecek kapasitede kötü insanlardan oluşmuş.

Evet: bu iki hikaye, maalesef gerçek.Türk tarihinde, aradan 200 geçmiş ve isimler değişmiş olsa da, her iki hikayenin kahramanları dışındaki olayları gerçek. Hani: hep söylüyoruz ya “Tarih tekerrürden ibarettir “ diye, gerçekten öyle, bu iki hikaye arasında 200 zaman farkı olmasına rağmen, yaşananlar aynı, yalnızca isimler değişmiş ve hikayenin sonu, öncekinde olduğu kadar, vahşi ve hazin olmamış. Yine de; vahşi değil belki ama hazin kelimesi, ikinci hikayenin sonucu için de uygun bence.

Ha, bir benzerlik daha var. Sayın Kemal Derviş, 300 yıllık Osmanlı yönetici sınıfından bir aileye mensup. Ailenin kurucusu Halil Hamit Paşa, 200 yıl kadar önce, çok geniş yetkilerle, 2001 yılında olduğu gibi, çok geniş yetkilerle, bugünkü gibi bir kriz döneminde, kurtarıcı olarak atanmıştı. Reformatör olarak nitelenen Paşa, Tanzimatın da öncüsü sayılıyordu. Osmanlı Devletini yenileştirmek isteyen bir akımın önderi olarak kabul edilen Paşa, devletin reformlarına direnen muhafazakar kanadın komplosu sonucu, görevinden alınarak, idam edildi. Aile, Paşa’nın ölümünden sonra, siyasetten çekilmiş. Evet: aradan 200 yıl geçiyor ve Derviş, Halil Hamit Paşa ailesinin siyasete dönüşünü simgeliyor. İki hikaye arasındaki en büyük benzerlik belki de bu.

Aranan kelimeler:

18 Ağustos 2009
bosluk

Refah Vapuru Faciası

Refah Vapuru Faciası

refah-gemisi-resmi1

Türkiye, 2’nci Dünya Savaşının ilk sıcak etkilerini: 1940 yılında hissetmeye başlar. Muhtemel bir Alman saldırısını sınırda karşılamak amacıyla, Kırklareli ve Edirne üzerinden geçen bir hat üzerinde, savunma hatları kurulur. Boğazlar ve çevresindeki İllerde de, olağanüstü durum ilan edilir ve genel karartma uygulamalarına başlanır.

Alman Orduları: 1941 yılı Şubat ayında, Balkanlar üzerine, bir çığ gibi iner. Türkiye’deki tedirginlik iyice artar. 1939 yılından beri: “Yıldırım Savaş” taktiğiyle, çeşitli cephelerde peş peşe zaferler kazanan Alman Ordularının öncü Tümenleri: Romanya’yı işgal ettikten sonra, Bulgaristan içlerine ilerlemeye başlarlar.

17 Şubat 1941 tarihinde: öncü birliklerin, Bulgaristan-Türkiye sınırına varır. Böylece: Türkiye’nin çevresindeki ateş çemberi iyice daralır. Ankara, heyecanlı bir bekleyiş içindedir. Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz Von Papen: bu tedirginliği ortadan kaldırmak için, ülkesinin Türkiye’ye saldırmayacağı konusunda, yetkililere güvence verir. Müttefik ülkelerin temsilcileri de, başta İngiltere Büyükelçisi olmak üzere; Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sürüklemek için çaba harcamaktadırlar.

Türkiye; her iki blok için de, vazgeçilmez derecede, önemli bir ülkedir.

Türkiye, savaşa girecek miydi? Yoksa, ani bir saldırı ile, savaşa girmek zorunda mı bırakılacaktı? Elbette, aklımıza, Birinci Dünya Savaşına girerken yaşadığımız, metazori durum, yani “Goben ve Breslav Zırhlıları” geliyor. Öyle ya; tarih tekerrürden ibarettir, hani yine, bir oldu-bittiye getirilip, Türkiye; İkinci Dünya Savaşına sokulabilir miydi? Elbette: gerek Almanlar ve yandaşları olan İtalyanlar ve gerekse bunların dışındaki, başta İngiltere ve Fransa olmak üzere diğer ülkeler; Türkiye’nin kendi yanlarında savaşa girmesini istiyorlardı.

Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü: Türkiye’yi savaşın dışında tutma politikası izler, tarafları silah-malzeme gibi isteklerle oyalama yolunu seçer. Kendi yanında savaşa girmemizi isteyen ülkeden; savaş malzemesi talep eder.

Beklenti tüm heyecanı ile sürerken, Alman Büyükelçisi Von Papen; 4 Mart 1941 günü, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye sunulmak üzere; Hitler’in mektubunu iletir ve bu durum, Türkiye’deki tedirginliği, bir nebze olsun dindirir.

Hitler, mektubunda: “Savaşı, kendisinin çıkarmadığını iddia etmekte ve Almanya’nın Türkiye’ye saldırmayacağına dair güvence verir.”

Bulgaristan’da bulunan Alman birliklerine, “Oradaki mevcudiyetlerinden dolayı, yanlış bir anlam çıkartmaması için, Türk sınırından uzak kalmalarını emrettiğini de, mektubunda vurgular.”

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, cevabi mektubunu yazar ve “Türk-Alman ilişkileri yumuşar.” Bu arada: gelişmeleri dikkatle izleyen müttefiklerden İngiltere, Türkiye için tersanelerinde yaptırılan: 4 denizaltının hazır olduğunu açıklar. Savaşın başlamasından kısa bir süre önce: Türkiye, ordusunu güçlendirmek amacıyla, İngiltere’den bazı taleplerde bulunmuş ve 1930 yılında yapılmış olan bir karşılıklı yardımlaşma sözleşmesi gereğince, 4 denizaltı, 4 muhrip, 12 çıkarma gemisi ve 4 uçak filosu sipariş etmiştir.

İngiltere: tam bu kritik dönemde, Türk Hükümetine bir mesaj göndererek:” Denizaltıların teslime hazır olduğunu “ bildirir. “Burak Reis, Murat Reis, Oruç Reis ve Uluç Reis” adları verilen denizaltılar ile 4 uçak filosunu almak üzere, gerekli mürettebatın İngiltere’ye gönderilmesi istenir. Hayret ki ne hayret. Sanki: 2.Abdülhamit zamanında, yine kendilerine sipariş ettiğimiz, dört denizaltımızın üstüne yatan onlar değildi. Sultan Osman ve Reşadiye gemilerinin, Birinci Dünya Savaşından önce parasını alıp da, gemileri inkar edenler onlar değildiler? Yazının sonunda: bu gemilerin ve uçakların Türkiye’ye verilmediğini eminim ki tahmin ediyorsunuz dur. Yine de okumaya devam edin. Çünkü: ibret alınması gereken hususların hepsi bir arada, hani derler ya, tekmili bir arada.

Fevzi Paşa, İkinci Dünya Savaşının bu sıkışık ve karmaşık döneminde, birden bire, bu kadar acele olarak bu teslimatın bildirilmesinin altında bir neden olabileceğini bildirir. Ancak: hükümet “bizi yanlarına çekmek istiyorlar “ savunmasını yaparak, heyetin yola çıkartılması kararını aldı. Bu arada İngilizler yeni bir şart ileri sürerek, bu olayın altında farklı bir neden olduğu izlenimini güçlendirdiler. Bu şarta göre: “Denizaltıları teslim alacak mürettebatın, en geç 25 Haziran 1941 günü Mısır’ın Port Said Limanında olmalarını istiyorlardı.

Dışişleri Bakanlığının, durumu Başbakanlığa bildirmesi üzerine, görev: Milli Müdafaa ve Münakalat (Ulaştırma) Bakanlığına havale edilir. Bu arada oluşturulan komisyon, Türk donanmasının en seçkin denizcilerini, sicillerine bakarak tespit eder ve İngiltere’ye gidecek olanları açıklar.

Bu büyük görev için: 19 deniz subayı, 63 deniz astsubayı, 68 deniz eri seçilir. Kafilede: ayrıca, İngiltere’ye havacılık öğrenimine giden: 1 hava subayı ve 20 Hava Harp Okulu öğrencisi ( bunlardan 16’sı: Kara Harp Okulunu üstün derece ile bitirdikleri için, İngiltere’de pilot olarak yetiştirilmesine karar verilen: Topçu, Piyade, Süvari, İstihkam ve diğer sınıflardan mezun öğrencilerdir) yer alır.

İngilizler, böylece, Almanya’ya karşı: kozlarını ortaya koyuyorlardı. Türkiye’yi kendi saflarına çekmeye çalışıyorlardı. Evet, biraz önce de söylediğim gibi: bir şartları vardı. Denizaltıları teslim alacak mürettebatın: en geç 25 Haziran 1941 günü, Mısır’ın Port Said Limanında olmalarını istiyorlardı. Mürettebat: burada kendilerini bekleyecek olan meşhur Quenn Mary Transatlantiği ile ve koruma altında İngiltere’ye gideceklerdi.

Bu durum karşısında: Deniz Askeri Nakliyat Genel Komutanlığının, İstanbul’da yaptığı araştırma sonucu, “Barzılay ve Benjamen Vapur Kumpanyası” na ait “Refah Şilebi” kiralanır.

Geminin sahiplerine, şilebin Mısır’a giderek, Milli Müdafaa Vekaletine ait, kimi malzemeleri, Türkiye’ye getireceği söylenir.

İzzet Dalkıran’ın kaptanlığını yaptığı ve 28 mürettebatı bulunan Refah Şilebi: 16 Haziran 1941 günü, İstanbul’dan Mersin’e doğru hareket eder. Gemi: alelacele sefere hazırlanmıştır. Asıl amaç: gemi kumpanyasından gizlendiği gibi, kaptana da bildirilmediğinden, Refah şilebi, eksiklikler içindedir. Bundan da öte: gemi, “yalnız ve yalnız yük taşıyabilir, insan taşımaya uygun değildir” denilmektedir.

Derken, 21 Haziran 1941 günü, Refah Şilebi: Mersin Limanına ulaşır ve demir atar. Bu arada: Ankara’ya giderek, Deniz Kuvvetlerinden, yolluk ve harcırahını alan denizcilerde, Mersin’e gelmeye başlarlar. Ancak: 40 yaşındaki bu yorgun şilebin görüntüsü, kafiledeki tüm denizcileri, hayal kırıklığına uğratır.

Bu durumda yapılacak olan, gemiyi mümkün olduğu ölçüde, yolculuğa uygun hale getirmektir. Önce iskele ve sancak taraflarıyla, ambar kapağına büyük boy, birer “TÜRK BAYRAĞI” resmi yapılır. Dikkat, bu durum, hava saldırılarına karşı önlem olmak üzere yapılıyor.

Gece projektörlerle aydınlatılacak boyuttaki bu bayrak görüntüleri, geminin milliyeti hakkında bilgi vermeye yeterlidir. Daha sonra, Mersin’deki Deniz Harp Okulu’ndan ödünç yataklar alınır, güverteye de alelacele birkaç tuvalet konulur.

Aslında: Refah şileti, 1901 yılında, İngiltere’de, Sunderland’daki; tezgahlarda yapılmıştır. Boyu: 102.20 metre, eni ise: 14.80 metredir. 1 adet üç genişlemeli buhar makinası ile, 8.5 mil hız yapabiliyordu. Ama, son yıllarda, eskilikten dolayı, hızı daha da düşmüştü. “Sunderland” adıyla denizlere açılan gemi, birkaç kez sahip değiştirdikten sonra, 1931 yılında, “Barzilay ve Benjamen Firması” tarafından satın alınmış, “Perseveranza” olan adı “Refah” olarak değiştirilmişti.

Gemide: yalnızca 24’er kişilik 2 filika vardı. Personel ile birlikte: 200 kişiyi bulan yolcular için: yer de, yatak da, yiyecek de, tuvalet de yoktu. Zaten: kafile başkanı Yarbay Zeki Işın da, gemiyi gezdikten sonra, “Sefere Elverişli Olmadığını” Ankara’ya , yetkililere bildirir.

Evet, ben yine geminin hazırlanmasından söz etmek istiyorum. Yeterli yiyecek ikmali de yapıldıktan sonra, gemi harekete hazır hale getirilir. Son anda, şilebe bir İngiliz subayı biner. “İrtibat Subayı” olduğu söylenen bu subay, Refah’ın kaptanı İzzet Dalkıran’ın belirlediği rotayı değiştirerek, yeni bir rota verir.

Aynı günlerde, uluslar arası ilişkilerde beklenmedik değişiklikler olmaktadır. 18 Haziran 1941 günü, Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması imzalanır. Bu antlaşma: İngilizleri çileden çıkarır. Güneyini güvence altına alan Almanya için, 22 Haziran 1941 günü, Sovyetler Birliği’ne saldırarak, “Barbarossa Harekatı” nı başlatır.

Düşünebiliyormusunuz? Türkiye kendi güvenliği için, dönemin en büyük tehlikesi olan Almanya ile saldırmazlık antlaşması imzalıyor. Halbuki: İngilizler, Almanya’nın başına daha büyük belaların açılabilmesi için, Türkiye’nin Almanlara karşı savaşa girmesini istiyorlar. Bu saldırmazlık antlaşmasına, İngilizler elbette muhteşem bozuluyorlar. Tüm bu gelişmeler olurken, personelin gideceği şilebin rotası, İngiliz bir yetkili tarafından, hareketten hemen önce gemiye gelinerek değiştiriliyor. Hem de öyle bir rota ki, bir mayın deposu haline gelen Akdeniz’in tam ortasında. Sanki: facia geliyorum demekte.

Neyse, 23 Haziran 1941 günü, saat: 17.30’da, Refah şilebi, sessiz sedasız Mersin Limanından hareket ediyor. Geminin çeşitli noktalarına: köprü üstüne, güverteye, ambar kapaklarının üstüne ve kıç bölümüne yayılmış olan kafile, Mersin’den alınmış akşam yemeğini yerken, yabancı denizaltıların av alanı haline gelmiş Akdeniz’de, tehlikeli bir yolculuğa başlar.

Hafif bir lodos esmektedir. Karanlığın içinde, yalnızca gemi motorlarının uğultusu yankılanır. Saatler: 22.30’u gösterirken, gemi, korkunç bir patlama ile sarsılır. Bordasına yediği torpille açılan gedikten içeriye, hızla sular dolmaya başlar. Refah şilebi: milliyeti belirsiz bir denizaltının attığı torpille, tam ortasından ikiye bölünür. Mevcut iki filikadan biri, içinde uyuyanlarla birlikte havaya uçar. Elektrik düzeneği bozulduğundan, elektrikler kesilir, telsizler susar. Güvertedekilerden kimi patlamayla şehit düşer. Kimileri ise, can havliyle kendilerini attıkları denizde, köpek balıklarının kurbanı olurlar.

Hayatta kalanlar, mevcut tek filikanın başına hücum ederler. Refah yolcularından, Yüzbaşı Nevzat Erül, tabancasını çekerek, filika başındakileri:”Burada kumanda bendedir” diyerek düzene sokar. Tam 24 kişiyi, filikaya bindirdikten sonra, kaptan köprüsündeki İzzet Dalkıran’ı ve kafile başkanı Yarbay Zeki Işın’ı filikaya çağırır.

Kaptan ve Zeki Işın, ikisi birlikte, filikadakileri selamlayarak: “Siz gidin, kurtulmaya çalışın. Biz gemide kalacağız” derler. Bu arada, geminin batmadığını gören bazı denizciler, yeniden gemiye çıkarak, sal yapmak amacıyla malzeme aramaya başlarlar. Kimi, birkaç saat önce tamamlanan tuvaletlerin ahşap kapılarını sökmeye çalışırken, kimileri de ambar kapısını kırmaya çalışırlar. Filikaya binenler ise, denize inmezler. Çünkü: sandalı indirmeye yarayan matafora çalışmaz. Bu yüzden, geminin batmasını beklerler, ama bu bekleyiş işlerine yarar. Gemiden aldıkları yiyecekleri sandala doldururlar.

Bundan sonrasını, faciadan kurtulanlardan Muhittin Darga nın ağzından anlatayım: “Kurtulma ümidimizi kaybetmemiştik. Filikayı kaldıramadığımız için, saat: 02.00’ye kadar, geminin yavaş yavaş batmasını bekledik. Filika, su seviyesine gelir gelmez içine atladık. İngiliz subayın, sandala atlayamamıştı. Sonradan boğulduğunu öğrendik. Torpillendiğimiz sırada: kurtuluruz ümidiyle, denize atlayanlar da boğulmuşlardı. Filika ile açıldığımızda denizde yüzenlerden rastladığımız 3-4 kişiyi de sandala aldık. Küreklerden direkt yapıp battaniyeleri de yelken olarak kullandık. Ben köprü üstündeyken, bir harita ile küçük bir pusula almıştım. Bunun bize çok yardımı dokundu. Kıbrıs’a gitmemiz, 10 mil yakınlığı yüzünden, daha elverişliydi. Ama, lodos bizi Türkiye kıyılarına doğru sürüklüyordu.”

Evet, emektar Refah şilebi, 4 saat süreyle su üstünde kaldıktan sonra, tam ortasından ikiye bölünerek batar. Donanmanın kıymetli denizaltıcılarını, hava kuvvetlerinin müstakbel pilotlarını ölüme götürür.

Yaptıkları bir sal üzerinde, kendilerini denize atan Abdullah Şay, Kamil İnan ve Kadir Karaül ise, dalgalar ve soğukla boğuşurlar. Sabaha karşı, hava iyice soğur. Abdullah Şay, çenesi donmasın diye atletini çıkarıp kemirmeye başlar. Diğerleri de onu taklit ederler. 25 Haziran sabahı, artık dayanacak halleri kalmaz. Bir ara: Kadir Karaül: “Bakın geliyorlar, bizi kurtarmaya geliyorlar” diyerek, kendini denize atar ve dalgalar arasında kaybolup gider. Saatler sonra, iki denizci kendilerini ölümün kucağına bırakmaya hazırlanırken, hızla yaklaşan bir motor, onları alıp yaşama döndürecektir.

Bu arada, bir başka motor da, bir kapı üstünde hayatta kalmaya çalışan havacı öğrenci Haydar Gürsan’ı, sulardan çekip çıkarır. Yedi denizci ise, üzerine Türk bayrağını resmettikleri ambar kapağı üstünde, kıyıya ulaşmaya çalışır. 8 metre eninde ve 12 metre boyundaki bu kapak emniyetlidir, ama yol alamazlar.

Sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, bu 7 denizciden 6’sı: “Yüzerek gidelim” diyerek, kendilerini denize atar. Geride kalan er Rahmi, dalgaların arasında kaybolup gidene kadar, onları bir süre izler.Er Rahmi, kapağın üstünde tek başına: aç, susuz ve ne yapacağını kara kara düşünürken, bir mucize gerçekleşir. İstanbul’dan İskenderun’a gitmekte olan “Doğan” adlı gemi, aldığı telsiz emri üzerine, rotasını değiştirir. Refah’ın battığı bölgeye gelir. Kurtarıldığında, er Rahmi, baygın haldedir.

Filikaya binen 28 kişi ise, tam 20 saat 9 dakika süren bir yolculuktan sonra, 24 Haziran Pazartesi, saat: 19.10’da, Karataş Feneri yakınlarında karaya ayak basarlar. Onları ilk gören, fenerci olur. Önce yabancı zannederek ihtiyatlı davranan fenerci, daha sonra, olayı öğrenince onları fenere götürür ve durumu ilgililere bildirir.

Türkiye, acı gerçeği böyle öğrenecektir. Olay öğrenilince, askeri uçaklar havadan, motorlar denizden kazazede aramaya başlar. Gün boyu süren aramalarda, yalnızca öykülerini aktardığım dört kişi bulunabilir.

15 deniz subayı, 16 Hava Harp Okulu öğrencisi, 48 denizaltı astsubayı, 63 deniz eri ile 25’i gemi mürettebatından olmak üzere, toplam 167 kişi şehit düşmüştür.

Gemide, sürekli olarak üzerindeki can yeleğiyle dolaşan İngiliz Subayı da, boğulmuş ve ölü sayısı 168’i bulmuştur.

GEMİ’NİN BATIRILMASINDAN SONRA YAŞANANLAR:

Tam 11 kez tarafsızlığını ilan etmiş olan Türkiye’nin, bir gemisine karşı girişilen bu saldırıyı, kimse sahiplenmez. Olaydan bir gün sonra, İngiliz Büyükelçisi Sir Knutchebull Huggessen, yaptığı açıklamada, “Olayı Akdeniz’de bulunan Alman yada İtalyan denizaltıları meydana getirmiştir.” derken, Alman resmi DNB Ajansı da, “İngilizlerin garip açıklaması vicdan rahatsızlıklarını kanıtlıyor. İtalya’nın ve bizim olayla ilgimiz yok.” diyerek, İngilizlerin iddiasını yalanlar.

Daha sonra, bir Fransız savaş gemisinin, Refah’ı Mısır gemisi zannederek batırdığı öne sürülür. Oysa kurtulanlar, bir savaş gemisi görmemişlerdir. Bundan sonra, suçlamalar İngiltere’ye yönelir. Acaba, İngiltere, denizaltıları vermemek , daha da önemlisi, Türkiye’yi müttefikler safına savaşa sokmak için mi: Refah’ı torpillemişlerdi? Gemiyi kim vurdu? Niçin, gemiye bir refakatçi savaş gemisi görevlendirilmedi?

Son zamanlarda, bir kısım İtalyan ve Alman belgeleri ise, Refah’ın İtalyan bandıralı ve “Ondina” adlı denizaltı tarafından batırıldığı iddialarını güçlendirmiştir. İtalyan Deniz Kuvvetleri tarafından yayınlanan ve II. Dünya Savaşı’na ait bir raporda, Ondina’nın batırdığı geminin yerinin koordinatları verilmektedir. Bu koordinatlar, Refah’ın battığı bölgeye uymaktadır.

TBMM’DE SORUŞTURMA AÇILMASI:

Refah faciası ile ilgili adli soruşturma açılır. Dönemin Ulaştırma Bakanı Cevdet Kerim İncedayı ile Milli Savunma Bakanı Saffet Arıkan, görevlerinden istifa ederler. TBMM tarafından bu konuda açılan soruşturma: 18 Aralık 1941 tarihinde sonuçlanır ve istifa etmiş olan bakanlar, suçsuz görülürler. Daha sonra, ikinci derecede sorumlu kişiler için açılan dava da beraatle sonuçlanır. O günkü gazeteler ve resmi kaynaklar: olayla ilgili olarak pek fazla bilgi vermez. Faciayı yaşamış olan emekli Hava Kurmay Albay Haydar Gürsan: 60 yıl sonra, suskunluğunu bozar. Gürsan: Refah Vapurunu, Ermeni soykırım yasasını meclisinden geçiren Fransızların batırdığını söyler. 60 yıl aradan sonra, olayın en önemli görgü tanığı olan Albay Gürsan’ın verdiği bilgiler; Refah gemisi olayını, tüm çıplaklığı ile ortaya koyar. Gürsan; Akdeniz’de gezen Fransız gemileri tarafından batırılan Refah gemisinin, iki defa torpillendiğini belirtir. Gürsan, sabah olduğunda ise, Fransız uçaklarının havada keşif yaptıklarını, olayı net bir şekilde gördükleri halde, Türkiye’ye bildirmediklerini de vurguluyor. Albay Gürsan: Beyrut’da bir Fransız subayının, Refah gemisini batırdıklarını söylediğini ve bu bilgilerin o günkü askeri istihbarat ekiplerince tespit edildiğine de dikkat çekiyor. Gürsan, vapuru Fransızların batırdığını, ismini açıklamak istemediği bir askeri savcı tarafından da teyit edildiğinin altını çiziyor. Gürsan, olayın neden gizlendiğini anlayamadığını ve facia ile ilgili tüm detaylı bilgilerin, Genelkurmay kayıtlarında olması gerektiğini söylüyor. Gürsan: aradan yıllar geçmesine rağmen, kaybettiği arkadaşlarını hala unutamadığını ve bu olay ile ilgili tüm gerçekleri açıklamanın, vicdani bir borç olduğunu gözleri dolarak dile getiriyor.

Albay Gürsan: Refah gemisinin kesinlikle Fransızlar tarafından batırıldığını belirterek şunları söylüyor.” Saldırıdan önce, Mersin Limanında, 11 Fransız gemisi bulunuyordu. Bunlar, çeşitli sömürge yerlerini korumakla görevli idiler. Önce, bir kez ateş edildi, büyük bir gürültü koptu, ben torpillendiğimizi anladım, sonra ikinci kez ateş edildi, bu da vapuru batırmaya yetti. Ateş ettiklerinde, saat gece 11’i gösteriyordu. Zaten ondan sonra zaman kavramını unuttuk. Sabah olduğunda ise, Fransız uçakları oldukça yakın mesafeden üstümüzde tur attılar. Biz havacılar, bu tür olaylara keşif adını veriyoruz. Yani hedefle ilgili durumu rapor etmek için bu uçuş yapılır. Uçakla gerekli keşif yapıldıktan sonra, olay yerini terk ettiler. Eğer Helen Türk yetkililerine haber verselerdi, ölenlerin çoğu kurtulabilirdi.

VAPURLA İLGİLİ HERŞEY GİZLENMİŞ:

Refah vapuru ile ilgili olarak belirtilen bilgilerin çoğunun yanlış olduğu ortaya çıktı. Vapurda 185 yolcu bulunduğu belirtilirken, asıl sayının 202 olduğu, canlı şahidi tarafından belirtiliyor. Bu faciada kurtulanların sayısı 50 olarak belirlendiğine göre, hayatını kaybedenlerin sayısının ise, 135 değil, 152 olduğu tespit ediliyor.

Askeri öğrencilerin yanı sıra üst rütbeli subayların da, vapurda bulunduğu, hatta vapurda bir de İngiliz subayının olduğu, bu subayın da faciadan sonra hayatını kaybettiği ortaya çıktı. Vapurla ilgili en ilginç bilgi ise, vapurun bir yolcu vapuru değil, küçük bir yük gemisi olması.

Albay Gürsan: “Bizden önce kömür taşınmıştı, vapurun her tarafında kömür tozu vardı. Oturmak için yer bile yoktu. Mecburen bindik. Vapurda söylendiği gibi 185 kişi değil, 202 kişiydik. 16 da üst rütbeli subay ve bir İngiliz subay vardı. Bunlar, gizli tutulmak istenmiş herhalde. Daha sonra ben İngiliz subayın eşiyle, İngiltere de görüştüm, olayı kendisine aynen anlattım” şeklinde konuşuyor.

MUCİZE GİBİ KURTULUŞ:

Refah vapuru faciasında arkadaşlarını kaybeden, Albay Gürsan’ın faciadan kurtulması, adeta bir mucize gibi. Gürsan, vapura binmeden önce, Mersin’de yaşlı bir adamdan, vapurda üzerinde oturmak için bir katlanabilir sandalye almak ister. Yaşlı adam, önce vermek istemez, ancak asker olduğunu öğrenince üzerinde oturduğu sandalyeyi, Gürsan’a satar ve ardından ellerini açarak, dua etmeye başlar.

Gürsan, duruma bir anlam veremeden limana doğru yürürken, yolda ayağı bir şeye takılıp tökezler. Sonra ayağının takıldığı şeyin, küçük bir çakı olduğunu görünce, alıp cebine koyar. Vapur hareket ettikten 4-5 saat sonra, önce bir sarsıntı geçirir, sarsıntı üzerine Gürsan, yolda bulup cebine koyduğu çakıyı çıkarıp can simidinin iplerini kesmeye başlar. İkinci sarsıntıya kadar, Gürsan, can simidini, iplerden kurtarıp ona sarılır ve kendisini bir anda denizin serin sularının içinde bulur.

Vapur ise, ikiye ayrılarak batar.

Aradan bir gün geçtikten sonra, hasarlı olan can simidi parçalanır. Gürsan, yakın arkadaşı İbrahim Saygıner’in şişmiş cesedine tutunmuş ve suyun üzerinde bulduğu bir patlıcanı yiyerek 45 saat boyunca hayat mücadelesi verir. Kurtuluşunu, Mersin’li yaşlı adama, kör çakıya, arkadaşı İbrahim’e ve patlıcana borçlu olduğunu söylüyor. Gürsan, facianın hemen ardından vapurdaki iki kayığa binip gidenlerin kurtulduğunu ve sayılarının 50 olduğunu, kaldığı Mersin’deki hastanede öğrenir.

xxxxxxxxxxxxxxxxx

SONUÇ:

Denizaltılarımız: İngiltere tarafından asla bize verilmedi. Savaşta, İngilizler tarafından kullanıldı. Parası ödenen denizaltılarımızı, kendi savunmalarında kullandılar. Öyle ise, denizaltıları vermek istemeyen İngiltere mi, Refah’ı torpilletti? Tabii aklınıza hemen gemide bulunan ve ölen, İngiliz geliyor. Ama şunu unutmamak gerekir ki, İngiltere, büyük devlet politikaları için; asla fedakarlıktan, kendi insanlarını da gerektiğinde feda etmekten kaçınmaz/kaçınmaz mı? Bilmiyorum, buna, bu yazıyı okuyup bitirdiğinizde, siz okurlar karar vereceksiniz. Cevabı olmayan soruların cevaplarını, siz okurlar vereceksiniz.

Refah faciasından iki yıl sonra: İskenderun’daki İtalyan Başkonsolosluğunda, diplomat olarak görev yapan Luigi Ferraro isimli bir sualtı komandosu: İskenderun ve Mersin limanlarından denize açılan, krom yüklü dört geminin batırıldığı belirtiliyor. Ama nasıl? Bu gemilerin altlarına, önceden konulan sualtı mıknatıslı mayınların patlatılmasıyla batırıldığını belirtmiştir. Belki: Refah gemisi de, bu şekilde batırılmış olabilir mi?

Her ne kadar: bu gemimizi batırarak bunca cana sebep olan ülke ve denizaltısı ve bu denizaltının personelini suçlamanın yanında; Türkiye olarak, bir çok ihmal yaratılmış olması da, kendi içimizde hesaplaşmanın gerekliliğini ortaya koyar. Bu hesaplaşma: TBMM bünyesinde kurulan araştırma komisyonlarında yaşanmış ve bunca ihmalin sorumluları, önce istifa etmişler, ancak daha sonra, hepsi aklanmıştır.

Günümüzde: Mersin’deki anıt; gerek kendi içimizdeki resmi görevlilerin ihmallerinin sonucunu ortaya koyması ve gerekse dost bildiğimiz ülkelerin insanlarının yarattıkları faciaların sonuçlarına; basit şekilde katlanmalarının ifadesi olarak, orada öylece yükselerek duruyor.

Çok sonraları: Fransız’ların, gemiyi yanlışlıkla batırdıkları ortaya çıkar ve gizli pazarlıklar sonucu, 2 savaş gemisi, tazminat olarak Türkiye’ye verilir. Böylece: ölen, 167 Türk gencinin hesabı kapatılmış olur.

xxxxxxxxxxx

REFAH ŞEHİTLERİ ANITI:

Bu anıt, ordumuzun en seçme kahraman şehitlerinin anısına faciadan, 31 yıl sonra, 23 Haziran 1972 yılında, Atatürk Parkına konulmuştur.

Japonya’nın Kushimoto kentinde Türk Şehitleri için dikilmiş bir anıt vardır. Bu anıtın kardeşi de, Mersindeki “Refah Şehitleri” anıtıdır. Çünkü: bu anıt aynı zamanda: Japonya’da görevden dönerken Japonya kıyılarında fırtına nedeniyle batan: Ertuğrul Fırkateynin de şehit düşen denizcilerimizi de anımsatmaktadır.

Aranan kelimeler:

7 Ağustos 2009
bosluk

Türkiye’nin İlk Heykeli

Türkiye’nin İlk Heykeli

osmangazi1Sanat tarihçileri ve Türk heykelcilik alanında çalışanlar;  3 Ekim 1926 tarihinde, İstanbul-Sarayburnu’n da törenle açılan ve Avusturya’lı heykeltraş Heinrich Krippel’in eseri olan “Atatürk Anıtı” nı ; Türkiye’nin ilk heykeli olarak kabul ederler.

Ancak: bu tarihten, 10 yıl önce, Sivas’ta yapılmış olan bir anıt-büst; klasik anlamda tam olarak bir heykel özelliklerini göstermese de; ilk çalışma olma açısından önem taşır. Buyrun; bu heykel ile ilgili gelişmelerin öyküsüne.

22 Ocak 1923 tarihinde; Bursa Şark Sinemasında halka hitaben bir konuşma yapan, Atatürk; ” Memleketimizin her köşesi, atalarımızın ve bundan sonra yetişecek evlatlarımızın hatıralarını; güzel heykellerle, dünyaya ilan edecektir. Bu işe, çoktan başlanmıştır. Mesela: Sivas’tan Erzurum’a giderken, yol üzerinde, çok güzel bir heykele rastlarsınız. Bir millet ki; resim yapmaz, bir millet ki bilimin gerekliliklerini yapmaz; bu durumda, itiraf edilmeli ki, o milletin ilerleme yolunda, yeri yoktur. Halbuki, bizim milletimiz; ilerlemeye layıktır. ”

Atatürk; bu konuşmasında sözünü ettiği heykel; “Osman Gazi” nin anıt-büstüdür. 1916 yılında; Sivas Valisi Muammer Bey’in direktifleri üzerine, Hafik Kaymakamı Serezli Nebi Bey tarafından yaptırılmıştır. İlçenin Zara çıkışında; bugünkü Cumhuriyet İlkokulunun 300 m. uzağında bulunuyordu.

Ancak; anıt-büstün dikilmesi ve açılması kolay olmamıştı. Özellikle; heykelin Sivas şehir merkezine dikilmesine karşı; yoğun bir taassub oluşmuştur. Büstün dikilmesine önayak olan Vali Muammer Bey; Karargahı Suşehri’nde bulunan Ordu Kumandanı Vehip Paşa’dan çekindiği için; heykelin açılışına gidememiştir. Yerine; açık fikirli ve aydın kişilikli müftü Abdürrauf Efendiyi gönderir. Açılışın ardından, Sivas’a dönen heyet; çarşı içinden geçerken, halkın ” İşte taş dikenler geliyor ” şeklindeki, hakaretleriyle karşılaşırlar.

Evet; Osman Bey’in büstü; tam 22 yıl olduğu yerde kalabilir. Ancak: 1937 yılında yıktırılır. Üstelik; Bursa’da yaptığı konuşmada, heykelden, güzel bir anıt diye söz eden, Atatürk, halen hayatta iken yıktırılır. 1936 yılında, Sivas’a atanan Vali Nazmi Toker; daha, görevinin ikinci ayında, heykelin yıkılması emrini verir. Ancak; heykel yıkılmaz. Aynı Vali; 1937 yılında; yine aynı yerden geçerken, yıkılmadığını gördüğü heykeli; alelacele parçalattırır ve yıktırır.

Büst; bir süre, Hafik Belediyesi deposunda bekletilir. 1943 yılında, müze olarak kullanılan: Buruciye Medresesine kaldırılır.

Büstün; üç parçalı sütünu: en üstteki başlık kısmı Hafik Hükümet Konağı önüne getirilir ve üstüne Atatürk Büstü yerleştirilir. Diğer parçalardan biri; Çınarlı Köyündeki İsmet Paşa büstüne kaide yapılır. Son parça ise; müezzinlerin ezan okumaları için; Hafik Çarşı Camiinin önüne yerleştirilir.

Evet; Türkiye’nin ilk heykeli; Sivas Buruciye Medresesinin, iç avlusunda, tuğladan zarif bir kaidenin üzerinde, bir ibret abidesi olarak, günümüzde, hala durmaktadır.

Aranan kelimeler:

25 Mayıs 2009
bosluk

Anadol Marka Otomobil

Anadol Marka Otomobil

anadol1Evet; yaşınız, belli bir seviyenin üzerinde ise; mutlaka Anadol markalı arabalar ile bir anınız vardır. Babamın; bir Anadol arabası vardı, 1967 yılında, bir mendil içine sardığı bir tomar para ile, gidip Anadol marka bir araba almıştı. O zamanlar; muhteşem bir duygu. Ve bu duyguyu yaşamak için, verilen büyük paralar.

Neyse; bu Anadol’un ülkemizde ortaya çıkış hikayesini belki okumak istersiniz. Buyrun:

Yıl: 1963. Rahmi Koç ve Bernar Nahum (Koç’un otomobil kısmı müdürlerinden); Otosan’ın, Ankara’daki dağıtım şirketi olan Otokoç’un önünde oturmaktalar. Yakınlarına park eden bir pikap;dikkatlerini çeker. Pikabın karoserinin saçtan yapılmadığı görülmektedir. Derken; pikabı, yakından incelemeye başlarlar. Gövde; o güne kadar bilmedikleri bir maddeden yapılmıştır. Aracın kaputunu açtıklarında “Made in İsrail ve Autocar” yazılarını görürler. Pikabın sahibi geldiğinde ise,bu yeni malzemenin; “fiberglas” olduğunu öğrenirler.

O yıllarda; saç ile araba kalıbı yapmak çok pahalı. Fiberglas’dan araba yapmak fikri; Anadol’un doğuşunun en önemli yanı oldu.

1966 yılında seri üretime geçen, ilk yerli otomobil “Anadol”; aynı yılın Aralık ayında; Otosan kapısından çıkar. Üretimin sürdürüldüğü; 1984 yılına kadar; 87 bin otomobil üretilir. Ancak; piyasaya çıktığında; özellikle, fiberglas gövdenin “at, inek gibi hayvanlar tarafından yeneceği ” konusunda; uzun yıllar söylentiler dilden dile dolaşır. Tiyatrolarda, oyunlarda; bu konu, dalgaya alınır. Ancak; yinede, halk, zamanla Anadol’u sever ve Türkiye’nin her yanına yayılır.

Anadol’un isminin belirlenmesinin öyküsüde ilginçtir. Fiberglas’tan yapılan bu yeni otomobilin tanıtım işini, dönemin reklam ajansı “Manajans” üstlenir. Anadol’un tanıtımı sürerken; yeni arabanın isminin,anket aracılığı ile,vatandaşa sorularak belirlenmesine karar verilir. Gazetelerde, anket duyuruları, uzun süre yayınlanır. Ankete katılım, 4-5 bin olarak beklenirken,150 kişi ankete katılır ve tüm değerlendirmeler sonucunda  “Anadol” ismi seçilir.

Aranan kelimeler:

25 Mayıs 2009
bosluk

İlk Yerli Otomobil, Devrim

İlk Yerli Otomobil, Devrim

devrim1Son günlerde; daha önce vizyona girmiş olan bir film tekrar gösterime sokuldu. Hatırlarsınız; Devrim, ilk yerli otomobil. Bu filme gitmiş olanlar; bu öyküyü biliyorlar, ama gitmeyenler veya gitmeyi düşünenler için; bu ilk tümüyle yerli otomobilimizi, bir kez de ben anlatmak istedim.

Ülkemizde, otomobil üretmeye yönelik ilk adım: 1929 yılında atılır. Amerikan Ford şirketiyle;25 yıllık bir imtiyaz andlaşması imzalanır. Bunun karşılığında: Amerikalılara; otomobil, kamyon, traktör ve hatta uçak parçaları için üretim izni verilir. Bu arada: İstanbul-Salıpazarı’nda; gümrük alanına, montaj fabrikası kurulur ve 450 işçiyle, üretime başlanır. Fabrika; günde 50 ye yakın; otomobil ve kamyon montajı yapar. Üretilen araçlar; Ortadoğu, Balkanlar ve Sovyetler Birliğine ihraç edilir. Ancak;1929 yılında başlayan, büyük ekonomik bunalım; bu fabrikayı da etkiler ve sonuçta; 1934 yılında, üretim tamamen durur.

İkinci deneme; tam 20 yıl sonra gündeme gelir. 1955 yılında,Türk-Wıllys Owerland fabrikası; cip üretimine başlar. Ardından; kamyon ve traktör üretimine geçilir. Ancak; otomobil üretimi gündeme gelmez.

Bu arada; büyük bunalım sonucu; ABD Başkanı Eisenhower; Türkiye ziyaretinde; 1959 yılında; Ford Şirketi ve Koç Gurubunun, Otomobil Sanayi A.Ş. kurmalarını sağlar. Şirketin bünyesine giren; Salıpazarı’ndaki fabrika; 1960 yılında üretime başlar. Kamyon ve binek otomobil üretimi yapılır. Ancak; yine beklenmeyen bir olay gelişir ve aynı yılın 27 Mayıs günü, Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyar.

Takip eden dönemde: 22 Nisan 1961 tarihinde; memleketimize has bir binek otomobil ve motorunun imal edilmesi yönünde; Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan istek; Devlet Demiryolları tarafından; proje haline getirilerek, çalışmalara başlanır. 23 mühendis, tümüyle yerli bir otomobil üretmek için; Eskişehir Cer Atölyesinde çalışmalara başlar. Otomobilin;29 Ekim Cumhuriyet Bayramına yetiştirilmesi emri verilmiştir. Önlerinde yanlızca 129 günleri vardır. 23 mühendis; geceyi gündüze katarak, toplu iğnenin bile yurtdışından ithal edildiği ülkede; 129 günde; 3 Devrim otomobilini; yoktan varederler.

Nihayet büyük gün gelir. Biri: bej ve diğeri siyah renkli olan; 2 devrim otomobili; trenle, Eskişehir’den Ankara’ya gönderilir. Ancak; buharlı lokomotiften sıçrayacak kıvılcımlara karşı önlem olarak; arabaların benzin depoları boşaltılır. Bu iyi niyetli önlem; Devrim’in kaderini belirleyecek bir dizi şansızlığında başlangıcı olur.

Tren; Ankara’ya vardığında, benzin depolarının doldurulması düşünülmektedir. Ancak; işler planlandığı gibi yürümez. Sabırsız bürokratların işgüzarlığı nedeniyle; Devrim otomobilleri; depolarındaki son benzinle; TBMM önüne kadar getirilir.

Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel; siyah Devrim otomobiline biner. Ancak; otomobil;200 m. ilerledikten sonra durur. Benzin bitmiştir. Cumhurbaşkanı; hemen deposu benzin doldurulan; bej renkli otomobil ile; Ankara sokaklarında dolaştırılır, Anıtkabir’e gidilir ve Hipodrom’daki geçit törenine katılır.

Ancak; ertesi gün; bütün gazeteler; ağız birliği etmişcesine; yanlızca,yolda kalan siyah renkli Devrim otomobilinden söz ederler ve elbette, bu sözler, tamamen olumsuz sözlerdir. Cumhurbaşkanının: ” Batı kafasıyla otomobil yaptınız, Doğu kafasıyla benzin koymayı unuttunuz” sözü; her yerde yankılanır. “Devrim yolda kaldı”, ” Devrim yürümedi”, ” Milletin parası boşa gitti”. Halbuki; kimse, geçit törenine katılan, Anıtkabir’e kadar çıkan, bej renkli Devrim otomobilinden bahsetmez. Bilmiyorum; bu satırları okuyan sizlerde sanırım şaşırdınız. Aslında; bu propagandanın altından; propagandayı çok iyi bilen bir ülke ve onun insanlarının bulunduğu sanırım sizinde aklınıza geldi. Yani; burada, bilinçli olarak; ortaya konan bir eser kötüleniyor. Çünküüüüüüüüüüü.

Sizin ürettiğiniz otomobiller, yani yerli arabalar, eğer sokaklarımızı doldursa idi; ya Salıpazarında ki fabrika ne olucaktı?

Biliyormusunuz, bej renkli Devrim otomobili; halen, Eskişehir’de Cer Atölyesinin hangarlarında, ustaları gezdirmeye devam ediyormuş. Diğer iki siyah renkli Devrim otomobilinin akıbetini ise, bilenyok.

Birden, bir söz aklıma geldi. Belki hatırlarsınız; bir Filozof der ki ” İnsanlara balık vermeyin, balık tutmayı öğretin. Ama insanları kendinize bağımlı hale getirmek istiyorsanız, asla balık tutmayı öğretmeyin, yanlızca canınız isteyince onlara balık verin”

Aranan kelimeler:

25 Mayıs 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu. Şehitler Anıtı

Çanakkale, Gelibolu. Şehitler Anıtı

anit1Bugün; Çanakkale’de Milli Park olan ve insanların ziyaretine açık olan Çanakkale Savaşlarının geçtiği mekanlar: 1926 yılında İngilizlerin ve 1930 yılında ise Fransızların mezarlık ve anıtlarını görmeye başladı. Halbuki, şehitlerine; anıt ve şehitlik yapması gereken asıl millet, Türk milletiydi. Çünkü: Türk’ler, bu savaşta varolma ve yokolma mücadelesi vermiş ve dünyaya kafa tutarak, “Çanakkale geçilmez” dedirtmişti.Halbuki, onlar, tüm güçlerine, vahşetlerine rağmen, bu savaşı kazanamamış ve gerisin geriye çekip gitmişlerdi.

Evet, 1944 yılında, Çanakkale’de şehitlerimize yaraşır bir anıtın olmayışı, halkımızı gerçekten üzüyordu. Bu söylemler çoğalınca, oralarda büyük bir anıt yapılmasına karar verildi. Yapılacak anıtın önce yeri belirlendi. Öyle güzel bir yer seçildi ki; yapılacak anıt, hem karadan hemde denizden görülecek ve tüm bakanlara, Çanakkale’nin geçilmezliğini hatırlatacaktı.

Karar verilmişti, 1944 yılında açılan bir yarışmada: Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular’ın projeleri kazandı. Evet, abidenin yapımına, maalesef, aradan geçen 10 yıl sonunda, 1954 yılında başlandı. Bu aradaki dönemdeki gecikmeyi , 2 nci Dünya savaşının ve ekonomik sıkıntıların varlığına bağlamak lazım. Neyse; Bu tarihte inşaat başladı ama işi alan mütahitler, anıtı bir türlü bitiremiyorlardı. İşi bırakanlar oluyor, yeniden alanlar da işi süründürüyorlardı.

Yapılan incelemede; anıtın inşaatında YOLSUZLUK yapıldığı tespit edildi. Düşünebiliyormusunuz, bu ülkede inşaat yolsuzluklarının geçmişini. Tarihine yabancı, milli değerlerden yoksun yetişen bu tür insanlar, onlar için bu vatanda şehit olan ataları adına yapılan bir anıttan bile çalmayı düşünüyorlar ve ÇALIYORLAR.

Böylece, anıt temellerinden yeni yükselmiş haliyle, ortada kalakaldı. Bir utanç anıtı olarak, yaklaşık 4 yıl bekledi.

O sıralarda; Milliyet Gazetesinde bir köşe yazarı; Çanakkale anıtının içler acısı durumunu yazar. Bu yazı sonrası, gazeteye: ” Bu anıtın yapımı için hemen bir kampanya başlatmaları ” yönünde, birçok müracaat olur. Bunun üzerine, bir kampanya başlatılır. O sıralar, halk, kampanyalara pek ilgi göstermez. Ama; söz konusu olan Çanakkale Şehitleri Anıtı olunca, halkın tarihe ve atasına düşkünlüğü nedeniyle, bu kampanyaya, muhteşem bir ilgi olur.

Yapılan ilanlarda, anıtın tamamlanması için 900 TL.ya ihtiyaç bulunduğu, gazetenin ise kampanyadan 100 TL. toplamayı amaçladığı yazılır. Kampanya bittiğinde, ne kadar toplanmıştır biliyormusunuz? Tamı tamamına 3 milyon TL. İşte, bu  destanı yazan Anadolu halkı. Dün evladını veren, bugün evladının destanını abideştirmek adına, parasını mı sakınacaktı?

Böylece, 1960 yılında, Çanakkale şehitlerimize yakışır bir anıt yapılmış oldu. 39.75 m. uzunluğundaki anıtın, bir ayağında, yukarı çıkan asansör sistemi var. 1971 yılında, anıtın altına bir müze açılmış. Burada; savaştan kalan araç, gereç ve haritalar sergilenmekte.

Aranan kelimeler:

15 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu Savaşı, Vahşetin Öyküsü

Çanakkale, Gelibolu Savaşı, Vahşetin Öyküsü

Sargı yeri: Çanakkale savaşının en büyük hastanesi. Zığındere denilen gizlenmiş bir vadide. Korunaklı yapısı ve gözden uzak duruşu nedeniyle, hastaların tedavi edildiği bir yer olarak kullanılmış.

Kıyıya ve dolayısı ile cephelere yakınlığı nedeniyle, zaman zaman o kadar çok hasta birikmiştir ki, insanlar neredeyse üst üste uzanmak zorunda kalmışlardır. Bir seferde, 40-50 bin hastanın barındığı bu büyük hastane, adından dolayı ufak tefek çiziklerin sarıldığı bir hastane gibi algılanmamalıdır. Hastaneye getirilen yaralıların durumları o kadar ağırdır ki, anlatmaya yürek dayanmaz. Kimilerinin kolları, kimilerinin bacakları kopmuş, kimisinin gözü patlamış, kimisi son bir solak halinde yaşam mücadelesi vermekte.

Tarih 28 Haziran 1915.  Gün; gece yarısını çoktan geçmişti. Gecenin karanlığında, sinsice kıyıya yaklaşan bir zırhlı, uzun menzilli topları ile, kıyıda, sargı yerini dövmeye başlamıştı. Tonlarca mermi, parmağını bile kıpırdatamayacak durumdaki binlerce aciz hasta ve yaralı askerin üstüne düşmekteydi. Hiçbirinin kaçacak ve kendisini bir şekilde koruyacak gücü ve kuvveti yoktu. Öylece, ölümü bekler gibiydiler. Koca bir Fransız zırhlısı, elbette buranın bir hastane olduğunu, yaralı askerlerle dolu olduğunu biliyordu, ama demekki içlerindeki, benliklerindeki vahşet duygularını engelleyemediler. Öyle bir kin’leri vardı ki, düşünün. Hoş, vardı ki, dedim, aradan geçen zamanda, değişen hiçbirşeyin olmadığıda aşikar.

Neyse, zaten, kısa sürede, bu daracık vadi ateşler içinde kaldı. Zavallı Mehmetciklerimiz, bu ateş diyarında, yavaş yavaş yanıyorlardı. Bu unutulmaz vahşetin sabahında vadiye gelenler, binlerce yanık insan cesedi ile karşılaştılar. Bir gecede 18.000 askerimizi yitirdik.

Bu bölgenin korunması, normalde Albay Halil Sami Bey’in komutasındaki 9 ncu Tümene verilmişti. Fakat, bu ani saldırıda, onlar da birşey yapamadılar. Ölenler arasında, Halil Sami Bey’de vardı.

Olay; dünya basınında büyük ses getirdi. Ama olan zavallı yaralı mehmetciklerimize olmuştu. Malüm; dünyanın sesi ne kadar olucaktı? Zaten, bu vahşeti yaratanlarda kendileriydi.

Lütfen, düşünün. Çanakkale’de yarattıkları bunca vahşete, adice davranışlara rağmen başarılı olamadılar. Canlıyı, yaralıyı bombaladılar. Yine de, başarılı olamadılar. Çünkü; o mehmetcikler, atalarımız; öyle büyük bir azimle; bize, bizlere bugün yaşadığımız hür ve özgür hayatı miras bırakmak için çatıştılar, mücadele ettiler. Lütfen onları hatırlamayı sakın unutmayalım, hatıralarının önünde saygımızı asla ihmal etmeyelim. Çünkü, ya onlar olmasaydı, ya onlar ölmeseydi, kanının son damlasına kadar çatışmasaydı, düşünün bakalım bugün yaşadıklarınıza sahip olabilirmiydiniz?

Aranan kelimeler:

15 Nisan 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti