
Yarı tanrı Asklepios, tanrı Athena’nın kendisine verdiği Gorgo denilen canavarın kanıyla ölüleri diriltmeye başlar.
Yer altı ve ölüler dünyasının korkunç ve sevimsiz Hades’i, bu işten endişelenmeye başlar.
Asklepios bu gidişle ölüme çare bulacak ve artık ölüler ülkesine kimse gelmeyecektir.
Hemen baş tanrı Zeus’a giderek durumu anlatır.
Zeus Hades’in yakınmalarına hak verir.
Çünkü biliyordu ki insan denen varlık ölümsüzlüğü ele geçirirse, kendine baş kaldırıp her şeye hakim olabilirdi.
Olimpos aşağı bir yıldırım göndererek Asklepios’u yakıp kül eder.
Asklepios yaşamı boyunca yanından ayırmadığı ve bilgilerini aktardığı biricik kızı Higiyeya’yı insanlara armağan olarak bırakır.
Higiyeye adı temizlik anlamında tüm dillere geçerek dünyaya yayılır.
Türkçe de de kullanılan Hijyen in kökü buradan gelmektedir.

Ünlü Glaukos hastalanarak tedavi için Asklepios’a gelir.
Tanrı hekim bir türlü Glaukos’un derdine derman olacak ilacı bulamaz.
Dağlarda ovalarda ünlü Glaukos’u iyileştirecek ilacı çiçek ve bitkilerde ararken, karşısına kocaman bir yılan çıkar.
Zaten yaşadığı Epidauros kenti zehirli yılanlarla dolu bir şehirdir.
Asklepios, yerden bir taş alarak vura vura yılanı öldürür.
O sırada başka bir yılan, ağzında bir tutam otla gelir ve ölü yılanın üzerine koyar.
Yılan birden canlanır ve otu getiren yılanla birlikte oradan uzaklaşır.
Olayı şaşkınlıkla izleyen Asklepios, bu otu alarak Glaukos’u iyi eder.
Tıp dünyasındaki yılan motifinin kökeni budur.

Yakındoğu’daki höyükler, çarpıcı görünüşlerini, çok tercih edilen bir yapı malzemesi olan, açık havada kurutulmuş balçık tuğlalara, yani kerpiçlere borçludur.
Yakındoğu’nun pek çok köşesinde örneğin Sümer’de (Güney Irak), taş ve ağaç az bulunur.
Bu nedenle buralarda ev ve tapınaklar tuğlalardan inşa edilmiştir.
İşçiler kil açısından zengin toprağı (çatlamayı engellemek için) saman gibi bir meneviş ile karıştırarak, bir kalıba döküp tuğla yapar ve daha sonra bunları kurumaları için güneşte bırakırlardı.
Tuğlalar inşaatta kullanılabilecek derecede sertleşirdi.
Bunları bir fırında pişirmek çok maliyetli, gereksiz yakıt israfı olarak görülürdü.
Çatılar daha büyük dalların üzerine konan saz veya küçük dalların bir kil tabakasıyla örtülmesiyle yapılırdı.
Normalde bu yüzey insanların ağırlığını taşıyabilirdi.
Bir beyaz badana tabakası (kireç sıva) dış duvarları rüzgar ve yağmurdan korurdu.
İçeride, yerler genellikle sıkıştırılmış topraktandı, bazen sıvayla da kaplanırdı.
Eninde sonunda evin yenisinin yapılması gerekirdi. Ev eskilikten çökebilir, duvarları kılcal etki yoluyla emilen nem nedeniyle veya böcek, hatta yılan kaynayan köklerce zayıflatılmış olabilirdi. Belki de yeni ev sahiplerinin o toprak parçasıyla ilgili başka planları olurdu.
Ev taştan yapılmış olsaydı, o taşlar yeni evin yapımında kullanılabilirdi. Ama güneşte kurutulmuş çamur tuğlalar (kerpiç) sırf topraktan ibaretti. Dış öğeler tuğlaları aşındırır veya toza dönüştürür. Yıkıntıları taşıyacak buldozerler olmadığından, yeni evi inşa edenler o alanı dümdüz ederek molozları kalan duvar çıkıntılarının arasındaki boşluklara doldurur, yeni binayı eski evin kalıntılarının üzerine çıkarlardı.
Bunun sonucunda toprak birkaç karış yükselmiş olurdu. Ve bu nesiller boyunca devam ettikçe höyüğün yüzeyi yavaş yavaş yükselmeye devam ederdi.

Tüm organik maddeler az miktarda ve radyoaktif olmayan karbon (atom ağırlığı 12) miktarına sabit bir oranda radyoaktif bir karbon izotopu olan karbon 14 içerir.
Ama radyoaktif karbon 14; kararsızdır ve ufak ufak azot ve düşük enerjili radyasyona dönüşür.
Yaklaşık 5730 yılda orijinal miktarın yarısı kaybolur.
Bir 5730 yıl daha sonra ise, kalan karbon 14, yine yarıya düşer.
Bu sırada normal karbon 12 miktarı sabit kalmıştır.
Dolayısıyla karbon 14 ve karbon 12 miktarları arasındaki oran, sürekli olarak, ama öngörülebilir bir hızda değişir.
Araştırmacı Libby ve meslektaşları, değişim oranının süresini gözlemlemiş ve arkeolojik kazılardan elde edilen metaryallerin tarihlenmesi amacıyla kullanımını yaygınlaştırmıştır.
Arkeolog; yüksek organik içeriğe sahip, örneğin yanmış odun veya tohum gibi ( yanma nesnenin bozulmadan kalmasını sağlar) buluntulardan bir örneği: karbon 14 içeriğini ölçecek donanıma sahip bir labratuvara gönderir.
İçeriği bilinen oranlardan oluşan bir listeyle karşılaştırarak, mutlak bir tarih belirlenebilir.
Radyokarbon yöntemiyle belirlenen tarihler, 50.000 yıl geriye dek uzanabilir, ancak MÖ 35.000’den öncesine, örnekte gittikçe daha az miktarda karbon 14 kaldığından, ölçümlerin kesinliği azalır.
Evet, bu yöntem de dört dörtlük değildir.
Tüm radyokarbon belirlemelerde her zaman bir hata payı vardır. Örneğin: MÖ 3540, artı/eksi 80 yıl olarak değerlendirilir. Artı veya eksi standart sapmayı gösterir. Yani, tarihin MÖ 3460 ve 3620 arasında olma ihtimali, yüzde 66’dır. Sapma iki katına çıkarılacak olursa (örnekte artı/eksi 160 yıl) ihtimal yüzde 95’e yükselir.
Tüm zorluklara rağmen, radyokarbon yöntemi tarih öncesi, hatta erken tarihi dönemlerde kronolojinin belirlenmesinde paha biçilmez bir rol oynamaya devam etmektedir.

Şehir oldukça yüksek ve ulaşılması güç bir kayalık tepe üzerindedir.
Mnaralılar, Büyük İskender’in bölgeden geçişi sırasında Makeon ordusunun destek birliklerine saldırırlar, kölelerle birlikte yük hayvanlarını yağmalarlar.
Bunun üzerine İskender bölgeyi kuşatır.
Ama cesaretleri takdire şayan Mnaralılar, bu kuşatmaya korkusuzca göğüs gererler.
Mnaranın yaşlıları, 2 gün süren kuşatmanın ardından, İskender’in tepeyi ele geçirmeden gitmeyeceğini anlarlar ve geçlere: “henüz güçleri varken İskender ile anlaşmalarını” önerirler.
Gençler ise “teslim olmaktansa, vatanın özgürlüğü için ölmeyi onur saydıklarını” söylerler.
Bunun üzerine eli silah tutanların hepsi, çocuk, kadın ve yaşlıları öldürdükten sonra kuşatmayı yararak yakındaki dağlık alana kaçmaya karar verirler.
Ardından, aileleriyle birlikte son akşam yemeği yemek üzere 600 kişi kalmış olan gençler ardından evlerine çekilirler.
Ne varki, yakınlarını öldürmeye elleri varmadığı için, içindeki kadın, çocuk ve yaşlılarla birlikte evlerini yakarlar.
Kararlaştırdıkları üzere, herkesi kendi ocaklarına gömdükten sonra, kendileri de henüz geççe vakti düşman kuşatmasını yararak dağlık alana kaçarlar.
Evet, bunlar kim? Bunlar MÖ 333 yılında Anadolu’da Antalya Kemer ilçesinin dağlık kesiminde yaşayan Mnaralılar ve özgürlük, kurtuluş öyküleri.

FİNİKE SURLARINDA EN ETKİLEYİCİ HİKAYE, 655 YILINDA YAŞANIR.
İslam ve Bizans deniz güçleri, Finike Denizinde karşılaşır.
Mısır ve Suriye donanmaları birleşmiş ve güçlü bir Arap ordusunu oluşturmuşlardır.
Mısır güçlerinin başında Abdullah Bin Sad, Suriye güçlerinin başında ise Abul Avar vardı.
O tarihlerde Finike’de, veba ve istilalar gibi birçok felaket yaşanmış ve bölgedeki Bizans gücünün direnecek pek hali kalmamıştır.
Arap donanması ise onarımlarını ve yeni teknelerini yapacak yeterince nitelikli ağaç ve yaşanacak alan bulmuştu.
Tarihi kaynaklar akıl almaz sayıda geminin limanda buluştuğunu aktarır.
Mısır dan 200, Suriye’den 100 gemi gelmiştir.
Yaklaşık 30 bin kişilik ordunun beslenme kaynakları da Finike den sağlanmaktaydı.
Bu büyük güç, Bizans için önceden yolu kesilmesi gereken büyük bir tehditti.
Ve nihayet, Finike önlerinde İslam ve Bizans donanmaları çarpışmaya başlar.
Bir yandan çanlar, diğer yandan ezanlar psikolojik savaşın silahları olur.
Arap savaşçıları gemileri yanaştırıp karadaymış gibi savaşarak kazanmayı bilir.
Finike koyu gemi mezarlığına döner.
Savaşı kaybeden Bizans imparatoru hızlı bir gemiyle İstanbul a kaçar.
Baş komutanlarının bu onursuz kaçışı Bizans savaşçılarına başkaldırtır.
Oysa savaşta onurlu aşıklar da vardır.
Bizans gemisinin kancayla sürüklediği Arap gemisinde Sad ın karısı ve onun aşığı olan veznedar Alkanah Bursayah da vardır.
Alkanah cesurca, iki geminin arasındaki kancayı çıkartarak hem komutanını hem de sevgilisini kurtarır.
FİNİKE SULARINDA BİR İŞGAL TARİHİ DE 1606 YILIDIR.
Baskına uğrayan Türkler intiharı seçer.
Aziz Stephanos Şövalyeleri asal görevlerini yapıyorlardı.
Osmanlı’nın Akdeniz Limanlarını ve gemilerini etkisiz hale getirmek ve Akdeniz de terör estirmekti.
Bu seferin tek iyi yanı, Fulvin Fontana nın Şövalyelerinin etkinliklerini resimli bir kitapta anlaşmış olmasıydı.
Bugüne kalan kalıntılar, bu çizimdeki resmi tamamlamaya elbette yetmez.
Fontana: “Şövalyelerin Finike işgalini detaylı bir resim yanında, metinde de şöyle aktarır.
“Finike ve Namur başarıyla ele geçirilmiş, her ikisi de 1.5 günden kısa süre içinde birliklerimiz tarafından yağmalanmıştır. Antalya Vilayetinin deniz kıyısında bulunan Finike kalesi de aynı başarıyla ele geçirildi. Aynı yılın 4 Haziran gecesi, kentin 3 mil yakınına gelindi.
Petardelerle havaya uçurulan kale girişinden içeri giren askerler karşısında Türkler şaşkın ve çaresiz biçimde kala kaldılar. Karşı koymaya o kadar kararlıydılar ki, teslim olmaktansa intihar etmeyi seçtiler. Erkeklerin ölümünden sonra kadınlar ve çocuklar ganimet olarak elimize geçti. Aralarında Ağa nın karısı ve kızı da vardı. Kent ateşe verildikten sonra kadırgalara bindirilerek Livonno ya getirildiler.

Hz İsa’nın 12 havarisinden biri olan Luka: İncil yazarlarından biridir.
Luka: İsa çarmıha gerildikten sonra ve Meryem, Kudüs şehrini terk ettikten sonra, Roma’ya doğru yola çıkar.
Bu yolculukları sırasında, Yunanlı bir öğrencisi olur.
Luka: ahşap bir tahta parçası üzerine, Meryem ve çocuk İsa figürü yani ikonası çizer ve yanından hiç ayırmaz.
Ancak, öldükten sonra, bu tahta parçası, Yunanlı öğrencisine kalır.
Yunanlı öğrenci, bu tahta parçasını Yunanistan’a götürür.
Atina şehrinde kurduğu manastır ve kilisede muhafaza etmeye başlar.
Eskiliğine ve hastaları iyileştirme, bolluk ve bereket getirme gibi mucizelerine inanılan bu ikona, Lukas takipçileri tarafından kuşaktan kuşağa aktarılır.
Çünkü, hastalıkları iyileştirmesi ve bereket getirmesi için, kutsal kabul edilen her şey ikona olarak kutsal kabul edilmeye başlanır.
Luka’nın tahta parçası, yani ikona, bunu duyan herkes tarafından ziyaret edilmeye başlanır.
Ancak, rivayete göre, MS 370’li yıllara doğru, bu tahta parçası, bulunduğu manastırdan birden kaybolur.
Yine rivayete göre, melekler tarafından gökyüzüne uçurularak, Trabzon yöresindeki dağlarda, bir mağaranın kovuğuna getirilir ve bir taşın üzerine konur.
Uzunca bir süre sonra, Atinalı Barnabas ve Sophromios isimli iki keşiş, birbirlerinden habersiz aynı rüyayı görürler ve yine aynı tarihte Trabzon şehrine gelirler.
Burada birbiriyle karşılaştıklarında, gördükleri rüyayı birbirlerine anlatırlar.
Bu rüyada: “Kara bir dağın üzerinde bulunan Meryem Ana, kendilerine bana gel” demektedir.
Bunun üzerine, iki keşiş, rüyalarındaki detayları düşünerek ikonu aramaya başlarlar.
Bir gün, Maçka deresinin kenarında uyuya kalırlar. Uyandıklarında, karşı dağda, kayaların ortasında bir ışık onlara doğru parlamaktadır.
Işığı takip ederler ve küçük bir mağara bulurlar ve kayıp ikon o mağaranın içindedir.
Karadağ’ın 300 metre yükseklikteki sarp yamacında, ikonu buldukları mağarada, 4-5 yıllık bir çalışmanın ardından ilk kiliseyi yaparlar. (tahmini zaman MS 375-395 yılları arasındadır.)
Evet, şimdi ikon hakkında bilgi vermek istiyorum.
Bu ikon, uzun yıllar boyunca mucizeler yaratan bir obje olarak muhafaza edilmiştir.
Ancak ikonun hangi dönemde ve kimler tarafından yapıldığı net değildir.
Sadece, ikonun eskiden çekilmiş ve oldukça iyi bir fotoğrafından anlaşıldığına göre: üzerinde herhangi bir çizgi, boya veya daha doğrusu resme benzeyen unsur bulunmadığı, simsiyah, çatlak ve ayrıca da ortadan ikiye ayrılmış bir tahtadan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.
İkonun çevresini belirten gümüş çerçeve ise, motiflerden ve yazılardan anlaşıldığına göre, 1700’lü yıllara aittir ve alelade bir işçilik ürünüdür.
Evet, ikon hakkındaki bu kısa bilgiden sonra, yine bulunduğu mağaranın kilise yapılmasından söz edelim.
Takip eden süreçte: Mela dağının sarp kayalığında bulunan bu küçük mağara, zamanla yüzyıllar boyunca oyularak büyütülür ve diğer eklentileriyle birlikte, günümüzde görülen, kartal yuvası benzeri manastır ortaya çıkar.
Bu yapım çalışmalarında 100 kişinin çalıştığı söylenir.
Zamanla mağarayı daha doğrusu ikonu bulan iki keşiş ölür.
Maçka’daki rahipler buraya gelirler ve burada, manastır hayatı başlar.
Kutsal ikonun burada bulunduğunu duyan ve medet umanlar, hastalıklarından kurtulmak isteyenler, buraya gelmeye başlar.
Cennette kendilerine yer arayanlar, buraya bağışta bulunurlar ve burası zenginleşmeye başlar.
Ayrıca: Roma teşvikleri vardır.
Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinin sonrasında, manastıra teşvikler verilir, manastırda yaşayanlar askere alınmazlar, vergi vermezler, hapse girmezler ve böyle olunca, özellikle zenginler ve çocukları eğitim almak için manastıra gelirler.
MS 600’lü yıllara gelindiğinde, Sümela Manastırı iyice zenginleşir ve 640 yılında yağmalanır, yakılır, yıkılır.
Manastırda bulunan rahipler ve öğrenciler, buradan ayrılarak yakınlardaki Vazelon manastırına kaçarlar.
642 yılında, Christopher isimli bir çiftçi, rüyasında Meryem Ana’yı görür ve bunun üzerine manastırı ziyaret etmeye gider, manastırın bulunduğu yerde bir harabe görür, ardından Vazelon manastırına gider ve rahiplerle görüşerek, onları Sümela Manastırının tekrar ayağa kaldırılması için ikna eder.
Bu arada, manastırdaki ikonanın kopyalarını yapar, bu kopyalar Rusya’dan Kudüs’e kadar her yerde satılmaya başlar ve çevreden gelen yoğun bağışlarla birlikte 644 yılında Sümela Manastırı yeniden ayağa kaldırılır ve manastırın ikinci kurucusu olarak çiftçi Christopher anılır.
Evet, yukarıda anlattığım öykü tamamen söylentilere dayalı, gerçekle pek alakası olmayan bir öyküdür. Mağaranın bulunduğu yerin bir manastır kompleksine dönüşmesi hakkındaki varsayım ise şöyledir:
Bölgede, 1100’lü yıllarda, pek etkili olmayan Türk akınları söz konusudur.
1200’lerde Moğollar buraya saldırır, hatta ikonayı parçalayıp dereye attıklarından söz edilir.
KOMMENOSLAR:
Ancak, 1204 yılında, İstanbul’u işgal eden Latin-Haçlılardan kaçan Kommenoslar sülalesi, Trabzon’a yerleşir ve Pontus Rum Prensliğini kurarlar, Trabzon ve çevresine hakim olurlar.
Trabzon prensleri, kendilerini, Bizans İmparatorluğunun gerçek varisi olarak görürler ve kendilerini imparator olarak tanıtırlar.
Yeniden İstanbul’a sahip olarak, eski Bizans devletini ihya edeceklerine inanırlar.
Trabzon Kommenoslarından Prens III Alexios (1349-1390) bu manastırın esas kurucusu olarak kabul edilmektedir.
İki kız kardeşi, çevredeki Türk beyleriyle evli olan ve kendi 4 kızını da yine komşu Türk beylerine veren III Alexios’un Sümela’ya özel bir ilgi gösterdiği, kaynak, belgeler ve manastırda bulunan fresko resimlerinden anlaşılır.
Buradaki keşiş hücrelerine, onun büyük dedesi, dede ve babasının, bazı bağışlarda bulunduğu bilinmektedir.
Alexios’un büyük dedesi II. Loannes (1280-1285) zamanında, burada bir dini merkez vardır.
Kommenoslar, ellerindeki en kutsal ve değerli yer olan bu manastıra sahip çıkarlar.
Büyük bir kasırga sırasında, Meryem tarafından, Prensin canı kurtarılmıştır.
Bunun üzerine, Prens, sadece mağara kilisenin bulunduğu burada yeni tesis yaptırmaya karar verir.
Bu imar çalışmalarında, burası 17 metre yükseklikte, 40 metre genişlikte ve 72 odalı bir manastır kompleksi haline getirilir.
Bir Orta Çağ Şatosunu andıran yapını dış tarafında bir duvar bulunur.
Duvar, aşağı dereden çekilen taşların kırılmasıyla yapılmıştır.
Burada, öğrenci ve misafir odaları, kütüphaneler bulunur.
Aşağı tarafta ise, birçok pencere görülür.
İç tarafta, kayaların içine oyulmuş kilisenin önünde avlu var.
1360 tarihli, 5 mısralık manzum bir kitabede “III Alexios, bu tesisin kurucusu (Ktetor), Doğu ve Batı’nın hakimi imparator” olarak gösterilmiştir. (Bu kitabe, 1650 yılına kadar manastırın dış kapısı üzerinde bulunmuştur.)
Prens III Alexios: taç giyme töreni burada düzenlenir ve 1361 yılında, bir güneş tutulmasında, burada yani Sümela Manastırında bulunur.
Hatta, Prens tarafından bastırılan sikkelerde görülen güneş resminin, bu olayla ilgili olduğu kabul edilmektedir.
Prens, 1365 yılındaki vakfiyesinde, manastırın bütün idari şartlarını, arazisini, gelirlerini düzene koyar.
Ardından, Türk akınlarını önlemek üzere Trabzon’a gelir ve buradaki keşişlerin daima uyanık olmalarını bildirir.
Prens öldükten sonra, yerine geçen oğul III Manuel (1390-1417) babası gibi dini tesislere bağlı bir kişidir.
Tahta çıktığı yıl, saray hazinesinde bulunan değerli bir stavroteği (İçinde İsa’nın çarmıhının bir parçası olduğu iddia edilen haç) Sümela Manastırına hediye eder.
OSMANLI DÖNEMİ;
Trabzon ve çevresi, Türk idaresine geçtikten sonra, Osmanlı Sultanları, Aynaroz’da, Sina ve daha birçok manastırda olduğu üzere, Sümela’da da eski hak ve hukuku korumuşlardır.
Hatta buraya çeşitli imtiyazlar vermişler ve bazı hediyeler yollamışlardır.
1460 yılında Trabzon ve çevresini ele geçiren Sultan II Mehmet’e gelerek bağlılıklarını sunan papazlar, kendisinden bir ferman alırlar.
Bu fermana göre “Ben tahtta oturduğum sürece, Osmanlı ayakta kaldığı sürece burası eğitime devam edecek, kimse buraya dokunmayacak” yazar.
Ardından, 9 Osmanlı Sultanı tarafından verilmiş fermanlar da vardır.
Bu fermanlar, manastır kütüphanesinde, uzun yıllar muhafaza edilmiştir.
Yavuz Sultan Selim, şehzadelik döneminde Trabzon valiliği yapar.
Kendisi av meraklısıdır ve dağlara geyik avına çıkarak, 15-20 gün boyunca arazide kalır.
Bir av sırasında, yağmur hiç durmaz, şehzade hastalanır ve en yakın yer olan Sümela manastırına getirilir.
3 gün boyunca burada tedavi görür ve kendine geldiğinde buradan çıkıp giderken, kendisini iyileştirenlere “Ben ki tahta geçersem bunun karşılığını kat be kat ödeyeceğim” der.
Yavuz Sultan Selim, tahta geçtikten sonra Şah İsmail’e karşı bir sefer söz konusudur.
Buraya gelirler, Trabzon merkezde ordusunu toplar, Erzurum üzerinden aşağıya inecektir, rahipler onu ziyaret ederler.
Sultan Selim, rahiplere durumu anlatır ve “Yarın gidiyorum” der.
Sefere çıkacaktır.
Buradaki rahiplerden bir tanesi der ki “Çok iyi etmişsiniz Sultanım, biz de bir söz vardır, bugünün işini yarına bırakma”
Sultan Selim bu seferden geri dönerken beraberinde ganimetler vardır.
Bunlardan 9 kollu, iki tane som altından yapılmış şamdanı Sümela Manastırına hediye eder. (Bu şamdanlar günümüzde kayıptır, 1877 yılında çalınmıştır.)
Ayrıca “altın” da hediye edecektir, ancak manastırda bulunanlar altın kabul etmezler, bunun üzerine, imar yardımında bulunur, su yolunu onartır, ön tarafa muhafız odaları yaptırır.
1749 yılında, İgnatios isimli bir piskopos, duvarların bütün satıhlarını yeniden fresko resimleriyle süsletir.
Sümela’nın gezgin keşişleri, bütün Anadolu, Kafkasya, Balkanlar ve hatta Rusya’da dolaşarak, burada bulunan Meryem ikonasının kopyalarını satıyorlardı.
Toplanan paralar ise, Sümela Manastırına getiriliyordu.
Bir zamanlar, bu keşişlerden bir tanesi, üzerinde 40 bin kuruşluk bir servetle dolaşırken, Kayseri’de öldürülür.
Osmanlı yetkilileri katilleri yakalar ve idam ettirir. Çalınan paralar da manastıra geri iade edilir.
RUSLARIN BÖLGEYİ İŞGALİ VE ARDINDAN RUM MİLİSLERİ:
1916-1918 yılları arasında, Trabzon Ruslar tarafından işgal edilir.
Bu işgal döneminde Sümela Manastırı, Ruslar tarafından silah ve cephane deposu olarak kullanılır.
Ancak Ruslar buradan ayrılırken silah ve cephaneleri götürmezler.
Bunun üzerine, burada yaşayan Rum toplumunda, Hıristiyan Pontus devletinin yeniden kurulması hayalleri canlanır.
Çevredeki manastırlarla beraber, Sümela Manastırı da Rum milislerin karargahı olarak kullanılır, silahlı mücadele başlar.
Bu mücadele, bölgedeki Türk milis güçleri tarafından bastırılır.
CUMHURİYET DÖNEMİ:
Kurtuluş savaşı sonrasında, 1924 yılında bölgede yaşayan Rumlar, Anadolu’da birçok yerde yaşayan ve birlikte yaşadıkları halka ihanet eden Rumlar gibi, karşılıklı mübadeleye tabi tutulur ve buradan ayrılarak Yunanistan’a gönderilirler.
Ancak, manastırda görevli papazlar gitmeden önce, Kutsal Meryem İkonu ve bazı kıymetli eşyaları, manastırın 400 metre uzağındaki “Agia Barbara” isimli küçük bir şapele saklarlar.
15 Ağustos 1931 tarihinde, Yunanistan-Kalatvryta’da bulunan Megalo Spileoda Panagia kilisesinde, katılanların çoğunun Pontuslu Rum olduğu bir dini kutlama yapılır.
Tören bittikten sonra, Anadolu’da iken Ordu şehri piskoposu olan, o tarihte ise Gümülcine Piskoposu olan Folycarpos Psomiades, Yunan Başbakanı Venizelos’a, kutsal ikonu, Karadeniz’de nasıl ve nereye gömdüklerinin hikayesini anlatır.
Bir süre sonra, Türkiye Başbakanı İsmet İnönü, Eylül 1931 tarihinde Balkan Oyunlarını izlemek için, Atina şehrine gelir.
Yunan Başbakanı Venizelos, ondan “Bir Rum papazı, Karadeniz’e gönderip, gömülü ikonu çıkarmaları için izin ister”
Bu durum uygun görülür ve Venizelos ve Piskopos Chrysantos, Sümela Manastırına gitmek üzere Ambrosios isimli bir papazı görevlendirirler.
Ambrosios, Makedonya’ya gider ve ikonu gömen papaz İremias’ı bulur ve konuşur.
Daha sonra, 1921 yılında, resmi görevle yola çıkarak Trabzon’a ulaşır.
İKON YUNANİSTAN’DA:
Trabzon’da polis ve asker eşliğinde, Agia Barbara şapeline gidilir, gömülü ikon ve diğer eşyalar bulunur ve alınarak, Atina’daki Bizans Müzesine götürülüp teslim edilir.
Mübadele sonucu Yunanistan’a gönderilen Rumlar, eski hatıralarına bağlılıklarının bir belirtisi olarak, Ağustos 1951 tarihinde, Makedonya’da Verria yakınlarında Kastania’da aynı isimle (Sümela Manastırı) yeni bir manastır kurarlar ve buraya modern bir Meryem Ana resmi yani ikonu yerleştirerek, eski geleneği yaşatmayı sürdürürler.
Kutsal ikon ise, 1952 yılında Bizans Müzesinden alınarak, Manastıra getirilir.
Bunun dışında, Trabzon Prensi Emmanuel Kommenos’un kutsal haçı ve Oisios Christoforos’un el yazmaları da (644 yılına tarihlenir) bu manastıra getirilir.
Her yıl Ağustos ayında, tıpkı geçmişte, Trabzon Sümela Manastırında yaptıkları gibi yeni manastır çevresinde geniş katılımlı şenlikler düzenlerler.
Bu arada, Trabzon’da bulunan gerçek Sümela Manastırı sahipsiz ve kontrolsüz kalır.
Tesis hızla harap olmaya başlar
1930 yılında bir yangın, ahşap kısımların tamamen yanıp kül olmasını sağlar.
Bu arada, gizli define avcıları, define aramak bahanesiyle, burada büyük tahripler yaparlar ve yangında yok olmayan kagir kısımlar da yıkılır.
Burada ilk bakışta dikkati çeken husus, darmadağın bir harabe görünüşü ve duvarlardaki freskoların, ustalıklı bir şekilde, muntazam kareler halinde kesilerek yerlerinden sökülüp götürülmüş, çalınmış olmasıdır.
Son derece zor olan bu işin, başarılı bir şekilde yapılması, bunu yöre insanının değil, bu çeşit hatıralara meraklı ve gerekli bilgiye sahip, bilgili yabancı ziyaretçiler tarafından yapıldığını ifade eder.

Aksaray’da ilginç bir kilise var.
MS 9’ncu yüzyılda yapılmış bu kilisenin batı duvarındaki resmedilen fresko sahneler özellikle ilgi geçiyor.
Batı duvarında, yılanların saldırısına uğramış 4 çıplak ve günahkar kadınla ilgili sahneler var.
Kadınlardan solda yer alan birinci kadın: çocuklarını terk etmiştir. Diğer kadınlardan farklı olarak birden fazla yılanın saldırısına uğramış ve yılanlar tarafından pek çok yerinden ısırılmaktadır.
Yılanlar: ikinci kadını, çocuğu emzirmediği için iki yılan tarafından göğsünden, üçüncü kadını iftira attığı için dilinden, dördüncü kadını itaat etmediği ve söz dinlemediği için kulaklarından ısırmaktadırlar.
Bu bölüm cehennem kısmı olarak adlandırılmış ve erimiş madenlerin olduğu gölde vücutlarının yarısına kadar göle girmiş, acı çeken vücutlar tasvir edilmiştir.

Kendisi, MS 3’ncü yüzyılda, Patara bölgesinin küçük bir köyünde, zengin bir buğday tüccarının oğlu olarak dünyaya gelir.
Ebeveynlerini genç yaşta hastalık nedeniyle kaybeder.
Ardından bütün mal varlığını: hasta, yaşlı ve bakıma muhtaç kişiler için kullanır.
Hayatını iyilik yapmaya adamış, sahip olduklarını yoksullarla paylaşan ve yardımlarını gizli olarak pencere veya bacalardan hediyeler bırakarak gerçekleştirir.
Aziz Nikolaos genç yaşta, Myra episkoposu olur.
Ardından çok seyahat etmiş ve duaları ile denizcileri birçok kazalardan korumuştur.
Akdeniz’de büyüklü küçüklü bütün teknelerde, Aziz Nikolaos’un resmi veya ikonası asılmış, sefere çıkarken “Dümeninizi Aziz Nikolaos tutsun” dileklerinde bulunulması gelenek haline gelmiştir.
Katolik, Ortodoks ve Anglikan kiliseleri tarafından önemli bir “Aziz” olarak kabul edilir.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde Noel Baba’ya adanmış, 2000 civarında kilise bulunur.
1955 yılında, Antalyalı bir kısım turizmci, PTT işbirliğiyle üzerine Noel Baba pulları yapıştırılmış, Antalya kartpostallarını tüm dünya devlet adamları ve önemli kurumlarına, yılbaşında postaladılar ve Demre’de bulunan Noel Baba kilisesinin tanınmasını sağladılar.
Bunun üzerine, Amerika’da da sevilerek New York şehrini koruyan azizlerden biri olarak kabul edildi.
Santa Klaus ismiyle tanındı.
Hollanda’da “Sinterkoas”, Fransa’da “Pere Noel”, İngiltere’de “Father Christmas” ve Almanya’da “Heilige Nikolaus” isimleriyle tanınır.
Gelelim Noel Baba Efsanesine:
Demre’de bir zamanlar, St Nicholaus Kilisesi yakınlarında, bir fakir baba ve üç kızı yaşarmış.
O devirde, hiçbir kız çeyizi olmadan evlenemezmiş.
Yoksul baba, o kadar çaresizdir ki kızlarını nasıl evlendireceğini düşünür, bir türlü çare bulamazmış.
Soğuk bir Noel gecesi, üç kız kardeş odalarında oturmuş, nasıl evleneceklerini konuşurlarmış.
Kızlardan en büyüğünün aklına, kendini esir pazarında satarak elde edilecek para ile diğer kız kardeşlerine çeyiz düzme fikri gelir.
Bu düşüncesini diğer kız kardeşlerine açar.
Diğer kız kardeşleri, buna karşı çıkarlar.
Her biri, kendisini esir pazarında satarak, elde edilecek para ile diğer kız kardeşlerinin evlenmesini ister.
Bu sırada, evin açık penceresinden, bu konuşmaları duyan Aziz Mikolaus, bu yoksul aileye yardım etmeye karar verir.
Kiliseden getirdiği bir kese altını, açık olan pencereden evin içine atar.
Tarih: 25 Aralık’tır.
Kızlar, İsa’nın doğduğu gece bir mucize olduğuna inanırlar.
Böylece büyük kız evlenir, sonra ikinci sıradaki kız için de pencereden bir kese altın atılır ve kız evlenir.
Ancak, Aralık ayı oldukça soğuktur.
Pencereler kapalı olduğu için en küçük kız için Aziz Nikolaos, bu kez evin çatısına tırmanır ve bacadan aşağıya bir kese altın atar ve küçük kızın da evlenmesini sağlar.
Bunun üzerine, her yıl Myra halkı, 25 Aralık tarihinde pencereleri ve kapılarının önünde: altın, elma, çerezler, çocuk oyuncakları bulmaya başlarlar.
Aziz Nikolaos, yardım ettiği kişilerin kendisine şükran borcu olmaması için yaptığı yardımları gizler.
Noel Baba’nın ölümü:
Kaynaklara göre, Aziz Nikolaos, 6 Aralık 365 yılında, 65 yaşında ölür.
Öldüğünde, Demre Aziz Nikolaos kilisesine defnedilir.
Ancak, MS 6’ncı yüzyılda, bu eski kilisenin üzerine, dönemin İmparator I. Justinianos tarafından yeni bir kilise inşa ettirilir.
Ancak bu yeni kilise yapılırken, eski kiliseden kalma bir bölüm muhafaza edilmiştir.
Hatta, MS 529 yılındaki depremde, eski kiliseden kalma bu bölümün herhangi bir hasar görmediği tahmin edilmektedir.
MS 8’nci yüzyılda bu kilise bilinmeyen bir nedenle tahrip olur.
1034 yılında bu büyük kilise, Arap donanması tarafından Demre’nin bombalanması sırasında hasar görür.
1042 yılında ise İmparator IX. Konstantin Momonakhos (1042-1055) ve karısı Zoe tarafından, günümüzde görülen kilise yaptırılır.
1042 yılında yapılan kilisenin içinde, Aziz Nikolaos’un kemikleri, bir lahit içinde muhafaza ediliyordu.
Evet, Şimdi Mezarın Soyulması:
Deniz yolu ile Kudüs’e giden hacılar, yolları üzerinde Myra’nın limanı Andriake’ye uğrar ve bu limandan Aziz Nikolaos’un gömülü olduğu Sion Manastırına ulaşıp hacı olurdu.
20 Nisan 1087 tarihinde, bir kısım İtalyan tüccar, buraya gelirler.
Manastırda: mezarın bekçiliğini yapan, inzivaya çekilmiş, üç kişi bulurlar.
Kendilerine, eski Roma’nın Papa’sı tarafından gönderildiklerini, amaçlarının orada gömülü olan şahsa yaraşır bir şekilde emniyet altında bulunması amacıyla oradan taşınması için görevlendirildiklerini söylerler.
Bunlara para verip kandırırlar ve mermer lahdi kırıp açarlar.
Lahdin içinde yine mermerden yapılmış bir kavanoz bulurlar ve bunun yarısına kadar dolu, temiz yağa benzer bir madde vardır.
Bu adamların gördüklerine göre, lahdin içinde iskeletin ilk konumu, doğal halde olmadığı, kemiklerin karışmış durumda, başın başka tarafa kaymış olması, buna önceden dokunulduğu düşüncesini verir.
Kısacası, iskeleti çok temiz bir sandığa koyarak, oradan götürürler.
Bunu götüren geminin, 18 günde İtalya’nın Bari limanına varması, Hıristiyan dünyasında büyük etki yaratır.
Aziz Nikolaos’un kemikleri, İtalya Bari şehrindeki bazilikaya gömülür ve Bari Şehrinde Basilica di San Nicola adıyla muhteşem bir kilise inşa edilir.
Aziz Nikolaos’un bazı kemikleri ise, Venedik başta olmak üzere Avrupa’nın birçok kilisesinde muhafaza edilmektedir.
Aziz Nikolaos’un kemikleri çalınırken, geriye kalan bir kısım kemik ise, günümüzde Antalya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Son bir not: İtalyanlar Bari şehrinde Aziz Nikolaos’un kemiklerine DNA testi yaparlar, ancak bu testin sonuçlarını açıklamazlar, belki de normal bir papazın kemiklerini çalıp götürmüşlerdir. Bu konu bir muamma.

Sultan II Beyazıt (1509) zamanında “Küçük Kıyamet” olarak bilinen ve İstanbul’u baştan başa yıkan depremin ardından: şehirde ahşap binaların sayısında artış olur.
Çünkü, halk deprem korkusuyla, ahşap bina yapmaya ağırlık verir.
Ancak, bunun sonucunda şehirde yangınlar artar.
Bu yangınları gözleyebilmek için ise, 1750 yılında, Ağa kapısında bir gözetleme kulesi yaptırılır.
Ama, ahşap olan bu kule, 1756 yılında “Cibali Yangınında” yanar.
Bunun üzerine, 1808 yılında, bugünkü kulenin yerine, yenişe yaptırılır.
Ama bu kulenin de sonu aynı olur.
1824 yılında çıkan yeniçeri isyanında, kule yanar.
Son olarak, II Mahmut tarafından, 1828 yılında yeni kule inşa edilir.
Mimarı: Semerekim Balkan’dır.
Tasarım olarak, yukarı doğrultulmuş, savaş topuna benzetiliyor.
Bunun da “Barışı simgelediği” söyleniyor.
Şehirde yangın olduğunda, Beyazıt kulesinden, gündüz sarkıtılan sepetle, gece ise fener yakılarak haber verilirdi.
Ayrıca, kuleye: haberleşmek için, bayrak ve fener asılıyordu.
Gelelim günümüze:
1997 yılında yapılan restorasyon sonucunda, kule: eskiden olduğu gibi: gözetleme, meteoroloji ve yol durumunu bildirmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.
Kule, İstanbul İtfaiye Dairesi Başkanlığı tarafından, Kule Müfreze Amirliği olarak kullanılıyor.
4 katlı kuledeki yerleşim planı: Nöbetçi katı, işaret katı, sepet katı ve sancak katı.
Nöbet katı: itfaiyecilerin şehri gözetlediği yerdir.
Kule katı: meteorolojik bildirimler için kullanılmaktadır.
İşaret katı: meteorolojik amaçlar için kullanılmaktadır.
İstanbul halkı: kulenin ışıklarına bakarak, ertesi günkü hava durumunu öğrenir.
Kule ışıkları: İstanbul’un her noktasından görülecek şekilde düzenlenmiştir.
Sepet katı: yangın işaretlerinin verileceği yerdir.
Sancak katı: Türk bayrağının ve itfaiye bayrağının asıldığı yerdir.

Bir zamanlar bölgede kurulu Lykia kentleri arasında en romantik olanıdır.
Günümüzde adı Eşen çayı olan Lykia bölgesinin en büyük akarsuyu Xanthos ırmağı, kentin batısından ve yakınından geçer.
Şehir, günümüzde Fethiye’ye 46 km uzaklıkta, Kınık köyü yakınlarındadır.
Efsane:
MÖ 540 yılı dolaylarında, Pers Generali Harpogos, Küçük Asya’nın batısını işgal etmektedir.
General, Karya’dan Xanthos vadisine yürümüş, burada Lykia’lıların direnişiyle karşılaşmıştır.
Düşman ordusunun sayıca üstünlüğü karşısında, kentte sarılı kalan halk, karılarını, çocuklarını, esirlerini ve mallarını Akropolde toplayıp ateşe verirler ve sonra tek kişi sağ kalmayıncaya kadar savaşı sürdürürler.
Heredot; savaş sırasında sadece kent dışında olan aileler sağ kalmıştır.
Çünkü, kentte yaşayanlar, yazın bugünkü yöre insanının yaptığı gibi, sıcak basınca yaylalara göç ediyorlardı.
Evet, Harpogos dönemindeki bu felaketten sonra, Xanthos şehrinin toparlanması çok sürmez.
MÖ 1’nci yüzyılda: Xanthoslular yine bir felaket yaşadılar.
Romalılar kendi aralarındaki iç savaş sırasında, burada soykırım yaptılar.
MÖ 42 yılında, Brutus; Oktavius ve Antony ile hesaplaşmak üzere asker toplarken Lykia bölgesine geldi.
Lykia birliği kendisine direndi, ancak sonunda yenildiler.
Brutus, Xanthos şehrini kuşattı.
Antik dönem yazarlarından Appian kuşatmayı ayrıntılarıyla anlatır:
Xanthoslular, ilk önce kızgın toprak politikası uyguladılar, kentin dış kesimlerini ateşe verip çevresine bir hendek kazarak düşman ordusunu ok yağmuruna tuttular.
Brutus, hendeği doldurur ve Xanthosluların kentte sarılı kalmasını zorlar.
Sonra, sur duvarlarını yıkmaya girişir.
Direniş sürünce, bir gün kent halkının hücuma geçmişini sağlayıp, onları kolaylıkla esir alır.
Kente geri çekilen Xanthoslular, kale kapısında kale muhafızları tarafından durdurulurlar. Çünkü kendileriyle birlikte kente düşman askerlerinin sızmasından korkarlar.
Böylece, birçoğu kale önünde hayatını kaybeder.
Bununla beraber, halk az sonra tekrar Romalılara karşı saldırıya geçer, ancak bu kez kale kapısı açık bırakılmıştır.
Kentte geri dönerler, ancak gerçekten de Romalılar onlarla birlikte kaleden içeriye girmeyi başarırlar.
Öbür askerler de kapıdan geçmeye uğraşırken, kalenin demir kapısı birden iniverir.
Halatları ya kopmuş, ya da Xanthoslular tarafından kesilmiştir.
Böylelikle içeri sızan Romalı askerler, tek başlarına kalır ve zorlu bir savaşın içine düşerler ve sonunda Sarpedon Tapınağına sığınırlar.
Bu arada, dışarıdaki Romalılar kapıyı kırmaya uğraşırlar.
Fakat, dökme demirden yapılmış kapıyı kıramazlar.
Romalılar merdivenlerini yeniden yaparlar ve bir kısmı iplere demir çengeller bağlayıp surlara fırlatırlar.
Çengeller takılınca tırmanmaya başlarlar.
Bir baka gurup, nehrin üzerindeki yarmaya tırmanmaya çalışır, çoğu düşüp parçalanırken birkaçı çıkmayı başarır.
Böylece bir kısım asker daha kente girer.
Kırılmaya uğraşılan kapının, iç tarafındaki ilk girenlerle güçlerini birleştirirler.
En sonunda gün batımında kent düşer.
Bunun üzerine Xanthoslular, evlerine koşup kaşı koymayan ailelerini kılıçtan geçirirler.
Haykırışları duyan Brutus’un içi sızlar.
Askerlerine durmalarını emreder.
Ve ateşkes sağlamak için kente elçiler yollar.
Xanthoslular elçilere yüz vermez.
Tüm mal varlıklarını daha önceden hazırladıkları odun yığınlarının üzerine koyarlar.
Bunları ataşe verdikten sonra kendilerini de alevlerin içine atarlar.

Cami: 1769 yılında Lale Devri Padişahlarından III Ahmet’in kızı, Zeynep Asime Sultan tarafından yaptırılır.
Mimar: Mehmet Tahir Ağadır.
İlk bakışta: bir Bizans yapısı izlenimi verir. Çünkü Barok tarzda yapılmıştır ve yapımında kullanılan malzemeler ilginçtir.
Kubbesi değişiktir.
Evet: caminin en büyük özelliği, çevresinde çevrili bulunan mezarlık bölümüdür.
Hazirelerde, kaderleri farklı biçimde gelişen, iki insanın naaşı bulunur.
Birincisi:
Alemdar Mustafa Paşa.
1808 yılında ölen Alemdar Mustafa Paşa: Ruscuk’un tanınmış Beylerbeyidir.
Padişah III Selim’in yenilikçi ve reformcu yönünü beğenir.
Onu izler.
Padişah III Selim, halası Zeynep Asime Sultan’ın kocası Melek Mehmet Paşa’nın kendisine sadrazamlık yaptığı sırada, Nizam-ı Cedit yani Yeni orduyu kurar.
Fakat: 4’ncü Mustafa, 1807 yılında, amca oğlu III Selim’i tahttan indirir.
Saraya hapseder.
Alemdar Mustafa Paşa: Nizam-ı Cedid askerlerinden oluşan büyük bir ordu ile İstanbul’a girer ve III Selim’i yeniden tahta çıkarmak ister.
Ancak: Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a gelmekte olduğunu öğrenen Yeniçeriler, sarayda bulunan III Selim’i öldürürler.
Alemdar’ın tahta çıkarmasından korktuğundan, kardeşi II Mahmut’u da öldürmek isterler, ancak saray mensuplarının bir kısmı, Sarayın damına çıkararak II Mustafa’yı gizlerler.
Alemdar Mustafa Paşa, saraya gelince II Mahmut’u tahta çıkarır ve kendisi de Sadrazam olur.
Reformlar devam ettirilir.
Bu defa: Sekban-ı Cedid ordusu kurulur.
Bu arada, bozulan devlet düzeninin geri sağlanması için, Padişah ile tebaası arasında, Sened-i İttifak isimli anlaşma imzalanır.
Fakat, bu uygulama kısa sürer.
Tarihte ilk defa, bir Padişah, yönettikleriyle sözleşme imzalamıştır ve bu durum Padişah II Mahmut’un hiç hoşuna gitmez.
O sıralarda, yeniçeriler de kendi gelecekleri açısından rahatsızdır.
Derken, Alemdar Mustafa Paşa’nın sadrazamlığının 4’ncü ayında, yeniçeriler tekrar ayaklanır ve Alemdar Mustafa Paşa’nın evini kuşatırlar.
Hatta, konağın çatısına çıkıp, binayı yıkmaya başlarlar.
Kurtuluş ümidinin olmadığını fark eden Alemdar, konağın barut deposuna iner ve daha fazla yeniçerinin barut fıçılarının etki alanına girmesini bekledikten sonra, tabancası ile barut fıçılarını ateşler ve kendisiyle birlikte 100 yeniçerinin de ölmesine sebep olur.
Zaten kızgın olan yeniçeriler, büsbütün sinirlenir.
İki gün sonra, yıkıntılar arasından, Alemdar’ın cesedini çıkarırlar.
Sürükleyerek Aksaray’daki bir ağaca götürüp asarlar.
İki gün sonra da hırslarını alamayıp, Yedikule’de bir kuyuya atarlar.
Bu kargaşa sırasında, Padişah II Mahmut’da, 4’ncü Mustafa’yı öldürtür.
İlk fırsatta, Sened-i İttifak sözleşmesi yok edilir.
Yeniçeriler ve Sekbanlar arasındaki çatışmalar sırasında, İstanbul, adeta bir kan gölüne döner.
Sokaklar, cesetlerden geçilmez olur.
Çıkan yangınlarda, büyük mahalleler, evler, eşyalar kül olur.
1908 yılında, II Meşrutiyetten sonra, Alemdar Mustafa Paşa’nın cesedi kuyudan çıkarılır.
Alemdar’ın adının verildiği cadde üzerinde bulunan Zeynep Asime Sultan camisi haziresine gömülür.
Ölümünden 100 yıl geçtikten sonra, bir kahraman olarak ilan edilir.