1910 lu yıllarda: Türk takımları, kendi aralarında rakiptiler. Ama: azınlık ve işgal güçlerinin futbol takımları ile ve yabancı ülke takımları ile yapılan maçlarda;birbirlerine oyunca takviyesi yapıyorlardı.
Fenerbahçe’den Galip Bey ve Galatarasay’dan Ali Sami Beyin bakanlığındaki heyetler; 1912 yılında toplanarak, bu konuda,kendi aralarında bir protokol imzaladılar. Bu protokole göre: yabancılarla yapılan, ulusal mahiyetteki futbol maçlarında, iki kulüp, birbirine oyuncu verebilecek ve sahaya çıkan karma takım ” Türk Gücü ” adını alacaktı. Forma ise: kırmızı beyaz olacak ve göğsünde “ayyıldız” bulunacaktı. Bu protokol ile: Türk tarihinde, milli futbol takımı bilinci ve forması oluşturuldu.
Ancak: bu tarihlerde başlayan savaşlar nedeniyle, protokol tam olarak uygulanamadı. Balkan Savaşları nedeniyle lige ara verildi. Birinci dünya savaşanın başlamasıyla; yabancı kulüpler kapandı. Savaşın ardından da; Türk futbol kulüplerinin, yabancılarla sportif ilişkileri tamamen kesildi. Yanlızca: bu dönemde, işgal güçlerinin takımlarıyla yapılan maçlar gündemde kaldı.
Tarihi süreç içinde: Ali Sami (Yen), Yusuf Ziya (Öniş), Mehmet Burhanettin (Felek) ve Nasuhi Esat (Baydar); 17 Eylül 1920 tarihinde biraraya gelerek; İdman İttifakı oluşturtu. Bu ittifakın ilk icraatlarından biri ise; 1921 yılında, Uluslararası Futbol Federasyonu (FIFA) ya başvurmak oldu. Ancak; talepleri kabul edilmedi.
1920 tarihinde oluşturulan İdman İttifakı; 10 Mart 1922 tarihinde yapılan toplantıda; Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı (TİCİ) olarak yeniden düzenlendi. Yusuf Ziya; bu sırada, bir yandan da, tek seçici sıfatıyla, milli takımı oluşturmaya çalışıyordu. Milli takım adayları; ingiliz işgal gücü futbol takımına karşı, 3 maç oynadı ve her üç maçıda, farklı skorla kazandılar. 23 Nisan 1923 tarihinde yapılan toplantıda; ittifakın adı, Futbol Federasyonu olarak düzenlendi ve FIFA’ya yeniden müracaat edildi. 21 Mayıs 1923 tarihinde onay haberi geldi. Bunun üzerine; Ali Sami (Yen), milli takım antrenörlüğünü üstlendi.
26 Ekim 1923, Cuma günü: yani Cumhuriyetin ilanından üç gün önce; milli takım ilk maçını oynamak üzere Taksim Stadına çıktı. Rakip; Romanya idi. İlk milli takımda: Fenerbahçeden 7, Altınordu’dan 3 ve Galatarasay’dan 1 futbolcu vardı. Maçın 28 nci dakikasında; milli takımımız, 1-0 yenik durumdayken, futbolcumuz Zeki Rıza, serbest vuruştan gol atarak, Türk Milli Futbol Takımının ilk golünü attı.
Evet; futbol tarihimizdeki, ilk milli futbol maçı; rakip romanya ve sonuç 2-2.
Yanlız, burada bir ayrıntıyı belirtmek istiyorum. Romanya maçı özel bir maçtı. Türk milli futbol takımı, ilk resmi maçını; 1924 Paris Olimpiyat Oyunlarında yaptı. Takımın başında, İskoç antrenör Billy Hunter. Takımdaki futbolcu dağılımı: Fenerbahçe’den 6, Galatarasay’dan 3 ve Altınordu’dan 1. İlk maç: 25 Mayıs 1924. Rakip; Çekoslovakya. Sonuç: 5-2 yenilgi.
İşte, futbol tarihimizde minik bir gezinti ve ilkler. Umarım ilginizi çekmiştir.
MÖ.384-322 yılları arasında yaşamış, antik yunan filozofudur. Fizik, astronomi, ilk felsefe, zooloji, mantık, politika ve biyoloji konularında, pek çok eser vermiştir.
Makedonya kenti olan Stageira’da dünyaya gelir. 13 yaşında iken, Platon’un Akademisia’sına eğitim amacıyla, öğrenci olarak gönderilir. Büyük İskender’in eğitmenliğini yapar. Daha sonra ise, yine onun himayesinde, Atina’da okulunu kurar. Gölgeler altında, hem öğrencileriyle yürür ve hemde onlara bildiklerini anlatır. Okula gezginci adı, bu yüzden verilir.
İskender’in Mısır’ı fethi üzerine, bu ülkeye gider. Orada araştırmalar yapar. Kütüphanelerdeki yığınla esere ulaşır.
Ona göre; rahipler, yunanlıların edinmeye başladığı matematik sanatlarını icat etmişlerdir. Bu sanatlara; geometri, matematik ve astronomi de dahildir. Onun çağları aşan saygınlığının kökeninde; Mısır kültürünün, onbin yıllık birikiminin saklı olduğu kesindir. Mısır kütüphanelerinden elde ettiği bilgileri, ya olduğu gibi, yada notlar çıkararak, bu kadar geniş ve yaygın bir bilgi yoğunluğuna ulaşmıştır.
Felsefi alanda, dinsizlikle suçlanmasına karşın, 2000 yıldan bu yana, tek tanrılı denilen dinleri ayakta tutuyor. Batı bilimcileri, onun ekonomiyle ilgilendiğini de söylerler.
Öğretisinin ana içeriklerini, her nereden almış olursa olsun; hiç değilse, bu bilim dallarının gün yüzüne çıkışını sağlamış olarak, insanlığa son derece büyük hizmetler sunmuş olduğunu kabul etmek gerekir. Çalışkan ve araştırmacı bir kişiliktir. Bu niteliği bile, onu büyük bir düşünür olarak kabul etmemiz için yeterlidir.
Ardından bir sürü yapıt bırakmıştır. Bunların çoğu; belli konularda yapılmış, titiz incelemelerdir. Plato gibi, eğlenceli bir yazar değildi. Kilise bilginlerinden saygı gördü, ama Rönesans’ta aşağılandı ve sıkıcı profesör damgasını yedi. Bununla birlikte, kapsam ve kimi zaman da kesinlik bakımından, Platon’u aşıyordu. Araştırma konularını, bölümlere ve alt bölümlere ayırarak, bilgiyi sınıflandırma çabasına giren ilk kişi o oldu.
MANTIK:
Bütün akıl yürütmelerin temel taşının, tasarım olduğunu söylüyordu. Bütün olanaklı tasarımların, listesini yaptı ve hangilerinin geçerli-hangilerinin geçersiz olduğunu gösterdi. Buradan, kategorilere ulaştı. Ona göre, mantık: doğru düşünmenin aracı ve organıydı. Onun için de, bu ulama: ” Organon” adını veriyordu. Mantık konusu; Sokrates’ten başlayarak, Platon ve Aristotales’de son şeklini almakta ise de, her üç filazoftan önceki yunan düşünürleri de, bu konuda, birçok öneri öne sürmüşlerdi.
MÖ.427-347 yılları arasında yaşamıştır. Asıl adı: Eflatun. Aristokrat bir aileden gelmiş ve bu çevrede yetişmiştir. Batılılar tarafından, bir böbürlenme aracı haline getirilerek, dünyaya felsefe dehası olarak kabul ettirmişler ve bu arada kendilerinin de, ne kadar soylu bir toplumdan geldiğini göstermeye çalışmışlardır.
Aşırı derecede şişirilen bu ve diğer bilginlerin, konuştukları ve yazdıkları herşeyi, Mısır’dan aldıkları şüphesiz. Yani, olay bir balon olayı. Bu insanların geliştirdikleri felsefe; 2000 sene, bilimin önünü kesmiş ve tüm gelişmelerin önüne bir set çekmiştir. Özellikle; Platon’un öne sürdüğü savlar, gülünç denecek kadar temelsizdir. Onun ve diğerlerinin en büyük hizmeti, sadece ve sadece dinsel akımlara olmuştur.
Platon’a göre: bilgi, olay ve olguları kavramaktır. Kavramlar ise, deneyim ve duyumların değil, tamamıyle aklın ürünüdür. O’na göre, bilgi, tamamen akılsal bir olgudur. Örneğin: bir gül, bir bardak, bir su, bir dağ ve bir insan; aslında, bunların hepsi, bir görüntünün ürünüdür. Şimdi, bu görüntüsünü algıladığımız şeyleri, kendi özelliklerinden soyutlayın, geriye hiçbirşeyin kalmadığını göreceksiniz. Örneğin: bir ağacı yapraklarından, dallarından, köklerinden, gövdesinden soyutladığınızda geriye ne kalır? Bir hiç. Hiç ise, yok demektir. Öyleyse gerçek olan nesneler değil, yok alanındaki kavramlar gerçektir. Gördüklerimizi, kavramlarla açıklamaya çalışırız. İstençlerimizi ise, yeterince açıklayamayız. Örneğin: üşüdüm derken, kendi bedenimizin olduğunu, onu taşlardan, bitkilerden, hayvanlarda ve öteki bedenlerden ayırabildiğimiz birsürü kavramla sınıflandırabildiğimiz ölçüde biliyorduk. Demek ki, bilgi kavramsaldır.
Onun akıl yürütmeleri, tamamen yanlışlardan örülü bir düşünce akımıdır. Aynı zamanda da, akıl dışıdır.
MÖ.469-399 yılları arasında yaşamıştır. Geleceğin dinlerine büyük düşünsel katkı sağlamıştır. En büyük çabasını, bilimlerin önünü kesmek için vermiştir. Bilimsel bilgiye, en ufak bir katkısı olmamıştır. Kendisinden öncekilerin doğaya yönelik çabalarına karşın, o, düşünsel felsefeye yönelmiş, cinlere, perilere inanmıştır.
Ona göre, törelere uymak, erdemli biri için mutlak bir yükümlülüktür. Zamanında; yüzbinlerce köle, üretim alanlarında ter dökmektedir. Erdem sahibi bir köle, çok çalışır ve sahibini daha da zengin eder. Ya erdemsiz köle ne yapar? O da, elinden geldiğince, sahibine zarar verir. İşte, bütün bunlar gözönünde tutularak, bir sistem geliştirilmelidir. Yani; insanların beyinleride köleleştirilmelidir. Sokrates ve bu gibi düşünürler, bunu sağlamaya çalışmışlardır.
Yani; Sokrates ve geliştirmeye çalıştığı teorileri, aslında, köleci düzenin sürmesi ve yönetimin de devamına yönelik çaba olarak gözükmektedir. Burada, bir soru akla gelebilir? Denirki, bu kadar gerici bir kafa yapısının adamı, neden bu kadar yüceltilmeye çalışılıyor?
Yanıt şu: Sokrates’in öğretisi: toplumları köleleştirmek için kullanılan, zehirli bir uyuşturucudan öte bir anlam içermiyor. Bugünkü, batı emperyalizminin felsefesinde bile, bunun etkilerini görmek mümkün. Ayrıca; bu teorinin mimarı, her ne kadar Sokrates gibi gözükse de, söylemlerinin bir benzerini Çin’de bulmak mümkün. Şöyleki, kralların düşünürü olarak kabul edilen Konfüçyüs: sanki Sokrates’i hazırlayan biridir. Çünkü: ömrü boyunca, erdem ve itaat üzerine öğütler vermiştir. Sonuç olarak:Sokrates’in ezilenlerin düşmanı ve aristokrasinin dostu olduğu söylenebilir.
Erdem nedir? Erdem, aslında göreceli bir kavramdır. Örneğin: bir konuda erdemli olan biri, bir başka konuda, rahatlıkla erdemsiz olabilir. Erdemlilikle erdemsizlik, yapışık ikizler gibidir. Tıpkı doğa gibi, biri olmadan, diğeri de olmaz. Kaldı ki, toplumun tüm kesimlerini, erdemli insanlardan oluşturmak ta mümkün değildir. Çünkü; erdemlilerle erdemsizler, her yerde, her durumda iç içe bulunabilirler. Buna; günümüze de uyan şöyle bir örnek verilebilir.Irak’ta, ıraklı insanları gözünü kırpmadan öldüren bir amerikalı asker, Amerikalılar için erdemli biridir. Iraklı bir insana göre ise, ülkesini işgal etmiş ve ıraklı insanları öldüren erdemsiz biridir. Bu örnekte görüldüğü gibi: doğaya, topluma, olay ve olgulara;tek yanlı baktığınızda, olayların yanlızca bir tarafını görebilirsiniz ve bu tek yanlılık nedeniyle, attığınız her adım, sizi yanlışa taşır.
Sonuç olarak: Sokrates, köleci düzenin silahşör savunucularından biridir. Çünkü, yunan insanı, üretim ve hizmet yükünü, kölenin sırtına yüklemiştir. Durum böyle olunca da, düzenden yana çıkmamak, onun için saçmalık olurdu. Nitekim, kendisini peygamber sanmaya başlamış ve ” içimde bir cin, bana tanrının sözlerini söyletiyor. Ben de onları tekrarlıyorum. Ben tanrının buyruklarını anlatıyorum. Bu görevi bana, tanrı verdi ” demiştir.
Her ne kadar, bu bilginin düşünceleri taraftar toplamadığı söylense de, bu fikirleri sahiplenen ve bunlara hayranlık duyan felsefecilerin bulunmadığını da söylemek yanlış olur.
Aslen, Sisam adasının zenginlerinden biri olan, mücevhercinin oğludur. İyon dünyasının yetiştirdiği, matematik dahilerinden biridir. Onun matematik teoremini herkez bilir. Sayıların babası olarak bilinir. Pisagor ve öğrencileri: her şeyin matematikle ilgili olduğuna, sayıların gerçek olduğuna, matematik aracılığıyla her şeyin tahmin edilebileceğine ve ölçülebileceğine inanırlar.
Yaşam sürecinde: bir süre Mısır’da bulundu. Mısırlı’ların dilini öğrendi. Daha sonra; İtalya’nın güneyindeki bir yunan kenti olan Kroton’a gitti. Burada: şarkıcı Orpheus’un kurduğu orfeusçuluğun etkisinde kalarak, gizli dinsel bir topluluk kurdu. Topluluktakiler, kendilerini matematikçiler olarak adlandırıyorlardı. Bunlar; okulda yaşıyorlar ve kişisel hiçbir şeye sahip değildiler. Ruh göçü öğretisiyle, et yemiyorlardı. Onlara göre: insan öldüğünde, ruhu başka bir canlıya geçer. Ölümlüden ölümlüye geçen bu ruh göçüne inanmak gerekir. Bu ruh, bir insandan çıktıktan sonra, 3000 sene, bir canlıdan diğerine geçer ve birlikte yaşamadığı hiçbir canlı kalmaz. En sonunda, bu ruh, o an yeni doğmakta olan bir insana geçer. İşte, bu inanç tarzı nedeniyle et yemezler. Çünkü, et yemek, aynı zamanda insan yemektir.
Pisagor; kadınların bir eşya gibi görüldüğü ve işlerinin sadece evi yönetmek olduğu bir devirde, onların toplulukta eşit şekilde çalışmalarına izin verdi. Brontinus’un kızı ve Pisagor’un eşi olan Theona da, bir matematikçiydi.
Bir hikayeye göre: demirciler çalışırken, örslerinden çıkan sesi duyan Pisagor, bunun çok uyumlu olduğunu düşünmüş ve doğa kanunları, buna izin veriyorsa; bu kanunlar matematiksel demiştir. Bundan hareketle, notaların, matematiksel formüllere dönüştürülebileceğini keşfetmiştir. Böylece: matematik ve müzik arasında bağlantı kurmuştur. Ayrıca; ses perdesi ile tel uzunluğu arasında bir ilişki olduğunu bulmuştur. Ne varki, esas alınan ölçüt, kalınlık değil, sadece uzunluktu.
Matematikle yakından uğraşan pisagorcular; sayılardan edindikleri bilgileri genişleterek, sayıları bütün varlığın ilkeleri yapmışlardır. Bir sayısı temel sayıdır. Tek ve çift sayıları meydana getirendir. Sayıların ve varlıkların sonsuz dizisi, bir’den çıkar. Bir vardır. İki sayısı: dişiliği ve doğanın bu dişilikten geldiğini iade eder. Üç sayısı, uyum ve düzenle, maddenin içerdiği üçlü öğeyi temsil eder. Dört, tanrısal gücü temsil eder. Beş sayısı; evliliğin simgesidir. Altı; organik ve hayati varlıkların türlü şekillerini gösterir. Yedi sayısı, kritik sayıları temsil eder. Örneğin: yedi günlük, yedi aylık yada yedi yıllık dönemlerin, varlıkların gelişiminde baskın rolleri vardır. Sekiz sayısı, akıl, ahlak ve erdemin temsilcisidir. Dokuz sayısı, mutlak. Bir ayrı tutulacak olursa, ilk tek sayı, üç’ün karesidir. O da, dört sayısı gibi, adaleti temsil eder.
Pisagorcuların; bilim alanındaki en büyük başarıları astronomidedir. İlk defa olarak, yeri evrenin merkezi olmaktan çıkarırlar. Onu küre şeklinde düşünürler, yerin, evrenin ortasındaki görünmeyen merkezi ateşin etrafında dolandığını söylemişlerdir. Güneş tutulması, ay, yer ile güneşin arasına girince, ay tutulması da yerin yada karşı yerin gölgesi ay üzerine düşünce olur. Bütün, hızlı giden şeyler bir ses çıkarırlar, dolayısıyla yıldızlarda bir ses çıkarırlar, bu sesin yüksekliği, yıldızın merkezi ateşe olan uzaklığıyla orantılıdır. Böylece, göklerin de musikisi vardır, ama bunu sıradan ölümlüler işitemezler.
Evet; meşhur pisagor teoremi: bir dik açılı üçgende, dik kenarlar üzerine kurulan karelerin yüzölçümlerinin toplamı, dik açılı köşeye karşı gelen kenar üzerine kurulan karenin yüzölçümüne eşittir. Evet, meşhur teorem bu. Ne var ki, Sümer yazılı tabletlerinde, bu teoremin aynısı bulunmuştur.
MÖ.550-480 yılları arasında yaşamıştır. Doğa filozofu ve geleneksel olarak batı dünyasının ilk filozofları olarak kabul edilen, üç düşünürün sonuncusudur.
Düşünceleri, ilkçağda çok etkili olmuştur. Özellikle: öğrencilerinin her yöne dağılmaları, düşüncelerinin yayılmasında çok etkili olmuştur. Bir fizikci ve doğa bilimcisidir. Öncelikle doğa olayları ile ilgilenmiştir. Doğa olaylarını, bir doğa bilimcisi gibi açıklamak istemiştir. Doğada; canlı-cansız ayırımını yapan ilk düşünürdür.
Ona göre: herşey havadır. Nasıl ki, hava olan ruhumuz, bizi bir arada tutuyorsa, tıpkı onun gibi, tüm kozmosu da hava bir arada tutmaktadır. Uzaysal varlığın, tek yaradanı havadır. Varolan herşey, varlığını havaya borçludur. Hava olmadan yaşam olurmu? diye sorar. Havanın, durum değiştirmesinden ateş doğar. Hava sıklaşmaya başlayınca: bulut, su, toprak ve taş haline gelir.
Ona göre: hava, tanrı olarak kabul edilmelidir. Çünkü: hava, yaratan bir özelliğe sahiptir. Böylece: doğayı tanrı olarak kabul eden ilk düşünürdür. Dünyanın, büyük hava boşluğunda, bir yaprak gibi sallandığını kabul eder. Ona göre, dünya, hava içinde yüzüp durmaktadır.
Miletosludur. Doğayı ve insanı kavramanın peşine düşmüştür. Doğa üstüne yazan ilk düşünürdür. Dünyanın haritasını çıkarmaya çalışırken, gökyüzünün ilk haritasını yapanda o’dur.
Onun anlayışına göre: dünya, uzaysal bir boşlukta asılı durmaktadır. Bütün canlılığın ve isanın, balığın değişimiyle ortaya çıktığını söyler. Bu teziyle: evrim sürecini ortaya çıkarır. Tüm canlılar ile birlikte, insanda ortaya çıktı. Ama, bütün canlılar yiyeceklerini buldukları halde, insan bunu beceremez. Bu, şunu gösterir: İnsan, çok uzun zaman önce, bugünkü şeklinde değildir. Dönüşerek, günümüzdeki şeklini almıştır. Yani, insanın evrimleşerek geliştiğini öne sürmüştür ki, yıllar sonra, ilk evrim fikrini ortaya atan Darwin’in, bu bilgiyi okumamış olması düşünülemez. Çünkü: İngilizler, antik yunan’da ne varsa, adeta yutmuşlardır.
MÖ.624-547 yılları arasında yaşamış,Yunanlı bir filozoftur. Eski Yunan’ın yedi bilgininden biridir. Felsefe ve bilimin kurucusu olarak düşünülür. Soy olarak Fenike’lidir. Bir nedenle, Fenike’den sürülmüştür.
Doğayı algılamaya yönelik, teknikleri geliştiren ilk bilge kişidir. Suyu: yaşamın ve yaratıcılığın başlangıcı kabul eder. Doğayı inceleme girişiminde, herşeyi tanrı ile özdeştirmez. Bilimin; dinden ayrı bir yol, bir kategori olarak yol almasına katkıda bulunmuştur. Tales’ten önce, yeryüzündeki doğa olayları (depremler, rüzgarlar vb.) tanrılarla bağdaştırılıyordu. Thales, doğa olaylarının nedenlerini, insan biçimli tanrılardan çok, doğanın kendi içinde aramıştır.
Ona göre: dünya, disk biçimindedir. Dünya; kocaman evrensel denizde yüzen bir kayık gibidir. Tüm varlıklarıyla birlikte, sulara indirilmiştir. Herşeyi vareden; sudur. Su ve nem olmadan, yaşamın gerçekleşmesi mümkün değildir. Nemli doğa, herşeyin tohumunu içinde taşır. Bu inanışı, Sümer yaradılış efsanelerinin tamamıyla aynısıdır.
Ayrıca, o, bir gözlem adamıdır. Yıldızları gözlemiştir. Yılın mevsimlerini o bulmuştur. Bir yılı 365’e bölmüştür. MÖ.585 yılında, 28 Mayıs tarihinde gerçekleştiği kabul edilen güneş tutulmasını, önceden hesaplayarak çevresine haber verir ve ün kazanır. Bu olayın ardından, doğayı incelemeye başlar ve doğa felsefesiyle ilgilenin ilk İonya okulunu kurar. Doğa üzerine, ilk kez Thales konuşmuştur. Yine bir hikayeye göre: havayı ve hasadı tahmin ederek, Miletos’daki bütün zeytin basamaklarını satın alır. Daha sonra ise, iyi bir ürün elde ederek, zengin olur.
Tales, bazı taşların, diğer cisimleri çektiğini görünce, bu taşların canlı birer ruhu bulunduğuna inanmış ve kuramlarını, bu anlayışın üzerine kurarak geliştirmiştir. Ona göre, evrende herşeyin bir ruhu vardır. Ruhsuz, hiçbirşey yoktur. Canlılığı yaratan da ruhtur. Ruh, herşeydir.
Canlı maddeciliğin kurucusu olarak kabul edilir.
Geometri bilgisini Mısır’dan, gökbilimimi Babil’den, tam sayıları Fenike’den öğrenen Tales, bütün öğrendiklerini, İyonya’nın bir kenti olan Miletos’da öğrencilerine öğretmiştir. Metamatik ve geometri üzerine, kendi teoremleri bulunmaktadır. Bunlar;
Çap, çemberi iki eşit parçaya bölür.
Köşesi çember üzerinde olan ve çapı gören açı, dik açıdır.
İki doğrunun, kesişme noktasındaki ters açılar, birbirine eşittir.
Bir ikizkenar üçgenin taban açıları, birbirine eşittir.
Evet; iki kitap, bu kitapta yazılanlar, yazılanlara inanmayanlar ve yazılanlara inanan yanlızca bir insan, düşleri, hayalleri ve bu hayallerin peşinde inatla koşması, hayallerinin gerçeğe dönüşmesi ve mucize sonuç.
