Cahit Arf

Cahit Arf

10 Türk Lirasının arka bölümünde resmi bulunan Cahif Arf, dünyaca ünlü matematikçimiz olarak öne çıkmaktadır.

Resmin yanında birtakım matematiksel deyimler bulunuyor. Bunlar: “Aritmetik diziler, sayılar, abaküs ve bilgisayar teknolojisinin temeli olan ikili sayı sistemi yani binary” ifade eden rakamlardır.

Evet, şimdi Cahit Arf kimdir, onu biraz inceleyelim.

Cahit Arf, 1910 yılında Selanik şehrinde doğdu. Balkan Savaşının başlamasıyla ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti.

1918-1920 yılları arasında İstanbul Erkek Lisesinde 3 yıllık okulu 2 yılda bitirdi ve ardından Fransa birçok bilim adamı yetişen Ecole Normale Superieure’de yüksek öğrenimini tamamladı, 1932 yılında mezun oldu. Sonrasında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde bir süre çalıştı. 1937 yılında Doktora yapmak için Almanya Göttengen Üniversitesi Matematik Bölümüne gitti. Bu üniversitede; ünlü Matematikçi Hasse’nin “çözülebilen cebirsel denklerin bir listesinin yapılması” konusunda doktora öğrencisi olarak çalıştı. Hasse’nin önerileriyle “özel haller problemini” çözdü. Sayıların teorisinde çok özel bir yeri olan lokal cisimlerde, dallanma teorisine çok önemli yapısal katkılarda bulundu ve burada bulduğu sonuçlardan bir bölümü, dünya çapında, matematik literatürüne “Hasse-Arf” teoremi olarak geçti.

1964 yılında, TÜBİTAK’ın “Bilim Kurulu Başkanı” oldu. Ardından Amerika’ya gitti, Kalifornia Üniversitesinde konuk öğretim üyesi olarak çalıştı. Ancak kendisine kalması yönünde yapılan teklifleri kabul etmedi, Türkiye’ye döndü ve Ortadoğu Teknik Üniversitesinde çalışmaya başladı.

1980 yılında emekli oldu ve Türkiye’ye döndü, TÜBİTAK’ın kurulmasında büyük hizmetleri oldu.

Cahit Arf’ın kendi deyişlerinden bazıları şunlardır:

“Matematiği ezberlemeyin, kendiniz yapın ve anlayın”.

“Matematik esas olarak sabır olayıdır. Belleyerek yani ezberleyerek değil, keşfederek anlamak gerekir”.

“Elime Kur’anı aldığımda Allah’a, kalemi aldığımda kendime inanıyorum.”

“İşlerinizi başkalarına yaptırmayın, çünkü kendi istedikleri gibi yaparlar”

Özellikle “Cebir” konusunda araştırmalar yapmış ve bu çalışmaları nedeniyle dünyaca ünlü olmuştur. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebileceği konusunda araştırmalar yapmıştır. “Arf sabiti, Arf halkaları, Arf kapanışı” gibi terimlerin isim babasıdır.

1997 yılında İstanbul’da vefat etti.

4 Aralık 2019
bosluk

Aydın Sayılı

Aydın Sayılı

1933 yılı, Mustafa Kemal Atatürk, Maarif Vekili Dr Reşit Galip, Kılıç Ali, Nuri Conker, Afet İnan ve Başyaveriyle birlikte; bitirme sınavlarını takip etmek için, Ankara Erkek Lisesi (o zamanki ismiyle Taş Mektep) gider.

Sınav salonunda: Lisenin tarih öğretmeni Samih Nafiz Tansu ve çeşitli yerlerden gelmiş ayırtmanlar bulunmaktadır.

Öğrenciler, ellerinde tezleriyle salona girerler, ilk soruları öğretmenler sorar. Bir öğretmen: İtalyanlarla ilgili sorduğu bir soruya cevap alamayınca öğrenciye kızar. Bunun üzerine, Atatürk bir başka öğrenciye dönüp bir soru sorar:

-Yıldırım Beyazıt ile Timur arasındaki harbin sebepleri nedir, hangisinin Kumandanlık vasfı daha üstündür.

Aydın isimli öğrenci, harita üzerinde izahatlı ve son derece olgun cevaplar verir. Atatürk bu öğrenciye başka sorular da sorar ve yine aynı doğru cevapları alır. Bunun üzerine, çocuğa ne olmak istediğini sorar. Çocuk cevaben “Su mühendisi” olmak istediğini söyler. Atatürk: tarih bilgin çok iyi der ve kendisine tarihçi olmasını öğütler. Aynı zamanda, yanında bulunan Maarif Vekili, Dr Reşit Galip’e de, bu çocuğa sahip çıkılmasını tembihler. Hatta, eğitim için Amerika’ya gönderilmesini söyler.

Evet, bu bitirme sınavında, Atatürk’ün bu kadar takdir ettiği, daha sonra Üniversite eğitimi için Amerika’ya gönderilen, doktorasını Harvard Üniversitesinde tamamlayıp Türkiye’ye dönen, Bilim Tarihi alanında Dünyanın ilk doktora derecesini alan öğrenci, Profesör Dr Aydın Sayılı’dır. Bu arada, Harvard Üniversitesindeki doktora tez konusu “İslam Dünyasında Bilim Kurumları” dır.

Aydın Sayılı: 2 Mayıs 1913 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babasının görevi nedeniyle, farklı şehirlerde bulundu ve hatta bir süre de İran’da yaşadı. İlk öğretimini İstanbul’da, ortaöğretimini ise Ankara’da tamamladı. Liseyi bitirdikten sonraki safahatı, yukarıda yazdım.

Aydın Sayılı, doktorasını aldıktan sonra 1943 yılında Türkiye’ye geri döndü.

1947 yılında, Türk Tarih Kurumu, tam üyeliğine seçildi.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, Felsefe bölümünde “ilmi yardımcı” olarak göreve başladı. 1952 yılında, Bilim Tarihi Profesörü oldu ve Bilim Tarihi Kürsüsü Başkanlığına atandı.

1958 yılında Ordinaryüs Profesör oldu.

1961 yılında, Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi tam üyesi oldu ve ardından 3 yıl başkanlığını yaptı.

1974 yılında Felsefe Bölümü Başkanlığına seçildi ve emekli oluncaya kadar bu görevi yürüttü.

1984 yılında kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi’ne başkan olarak atandı.

Aydın Sayılı’nın yapmış olduğu çalışmalardan en önemlisi ve dikkat çekeni: İslam Dünyası Medeniyetlerinin bilime ve dünya devletlerinin gelişimine yapmış olduğu katkıları ortaya koyduğu çalışmalardır. Türklerin yüzyıllar boyunca bilime yapmış oldukları büyük katkıları ortaya çıkarmak için araştırmalar yaptı. Karşılıkları hiç bulunmamış yabancı sözcüklere ve anlam karışıklıklarına yol açan terimlere, Türkçe yeni karşılıklar bulup bunların açıklamalarını yaptı. Eş anlamlı, yakın anlamlı Türkçe sözcükler türeterek, dilimizi zenginleştirmede önemli bir kültürel etkinlikte bulundu.

Dünyada ses getiren en önemli görüşlerinden birisi de: İslam dünyasının namaz saatlerini, düzgün ve hatasız belirleyebilmek için, astronomiye ihtiyaç duymalarını göz önünde bulundurarak, ilk gözlem evlerinin Müslümanlar tarafından ortaya çıkarıldığı yönündeki görüşüdür. Sayılı, bu görüşünü ispatlayabilmek için, İslam devletlerindeki var olan ve günümüze kadar gelmemiş olan pek çok gözlem evi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Özellikle bu konuya Türklerin yaptığı katkıları ilk defa belgeleriyle ortaya koydu. “The Observatory in İslam” adlı eserinde; incelenen rasathaneler arasında Meraga ve Semerkant rasathaneleri ve buralarda kullanılan aletlerle ilgili ilginç açıklamalar bulunuyor.

Türk kökenli Müslüman matematikçiler hakkında araştırmalar yaptı. Fizikle ilgili olarak Farabi ve İbn Sina gibi Türk filozof ve bilim adamlarının çalışmalarını inceledi.

Ayrıca, Ortaçağ İslam Dünyasında ilmi çalışmalar adlı makalesinde “Yunanlılar ilmi Mezopotamya’dan aldı” gibi bilgiler vermiştir.

Hemen hemen bütün eserleri, İslam dünyası ve Müslüman Türklerin felsefesi ve özellikle ilmi faaliyetleri üzerinedir.

Onun en çok önem verdiği şey, Atatürk’ün bilim anlayışı ve Türk bilim adamlarından beklentileriydi ve bu konudaki görüşlerini “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” adlı eserinde kaleme aldı.

Bu çalışmaları nedeniyle sayısız ödül almıştır. Bunlardan en önemlileri: 1990 yılında UNESCO tarafından verilen “Yaşam Boyu Hizmet Ödülü” dür.

13 Ekim 1993 tarihinde, Ankara’da evinin önündeki sokakta geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi, Ankara Cebeci mezarlığına defnedildi.

Ancak bu değerli bilim adamının resmi, günümüzde kullanılan 5 Türk Lirası banknotun arka yüzünde bulunuyor.

16 Kasım 2019
bosluk

Mimar Kemalettin

Mimar Kemalettin

Ahmet Kemalettin Bey: 1870 yılında İstanbul’da orta sınıfa mensup bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. 1887 yılında, 17 yaşında iken, mühendisliğe ilgi duymaya başladı ve Hendese-i Mülkiye Mektebine (günümüzdeki İstanbul Teknik Üniversitesi) kaydoldu. Üniversiteyi birincilikle bitirdi ve 1891 yılında aynı okulda öğretim görevlisi olarak bulunan Alman Jachmun’un asistanlığına atandı. 1895 yılında, mimarlık eğitimini geliştirmek için, devlet bursu ve hocasının desteğiyle Almanya’ya gönderildi. Berlin şehrinde, Berlin Teknik Üniversitesinde 2 yıl eğitim gördü. Daha sonra, yine Berlin şehrinde bir süre daha kalarak deneyim kazandı.

1900 yılında İstanbul’a döndü ve öğretim üyeliğine başladı. Hocası Alman Jachmund’un Türkiye’den ayrılması üzerine, onun verdiği mimarlık derslerini üstlendi.

II. Meşrutiyetin ilanından sonra, Evkaf Nezareti İnşaat ve Tamirat Müdürü olarak çalışmalarını sürdürdü. Şark Demiryolları Şirketi adına, 4 demiryolu tren istasyonu tasarladı. Tarihi yapıların restorasyonu ve yeni yapıların tasarımıyla ilgilendiği bu dönemde: Osmanlı mimarisinin ilkelerini inceledi ve kendi mimari üslubunu şekillendirdi.

1910 yılının başından itibaren ölümüne kadar, yoğun bir tempoda çalışarak, hem Türkiye’de (çoğunlukla İstanbul’da) hem de yurt dışında çeşitli eserler verdi. Mescid-i Aksa’nın restorasyonu için bir süre Kudüs şehrinde kaldı. Türkiye dönüşünde ise, yeni başkent Ankara’nın kuruluş aşamasında, yeni yapılar üzerinde yoğunlaştı.

Kendisinin en önemli ve sıra dışı eserlerinden birisi de, “Ankara Palas” otelidir.

Ankara Palas oteli, 1924 yılında Mimar Vedat Tek tarafından yapılmaya başlanır. 1926 yılında ise, Mimar Kemalettin tarafından devam ettirilir. 13 Temmuz 1927 tarihinde Mimar Kemalettin, Ankara Palas şantiyesinde beyin kanaması geçirir ve vefat eder.

Mezarı: İstanbul Beyazıt camisindedir, 2007 yılında mezarı yeniden düzenlenerek anısına bir mezar anıtı eklenmiştir.

Evet, günümüzde, 20 Türk Lirasının arka yüzünde, Mimar Kemalettin’in bir portresi bulunmaktadır. Ayrıca, onun başyapıtlarından olan “Gazi Üniversitesi Rektörlük Binası” resmi bulunur.  

16 Kasım 2019
bosluk

Reşit Galip

Reşit Galip

Ankara’da, Çankaya’dan şehir merkezine inerken “Reşit Galip Caddesinden” geçilir. Peki, Reşit Galip kimdir, ismi niye ülkemizin başkentinde merkezi bir caddeye verilmiştir? Tüm bu soruların cevapları, Reşit Galip’in hayat öyküsünde geçiyor.

Reşit Galip bir Doktor, Rodos’ta doğmuş, ortaokulu bitirince, kardeşiyle bir sandala binmiş ve Marmaris’e gelmiş. Liseyi İzmir’de okumuş. Kardeşi Hüseyin Ragıp, diplomatlığı seçmiş, büyükelçi olmuş. Reşit Galip ise, İstanbul Tıp Fakültesini bitirmiş ve doktor olmuş. Tıp Fakültesinde öğrenci iken, gönüllü olarak 1’nci Dünya Savaşına katılmış, Kafkas cephesi dönüşünde öğrenimini tamamlamış ve Mersin’de doktorluk yapmaya başlamış.

1923 yılında, Mersin şehrine Mustafa Kemal Atatürk geldiğinde, huzurunda konuşmuş ve şunları söylemiş:

“Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün. Sen bu milletin bir ferdisin. Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmendir.”

Evet, bu konuşma ilgi çeker, çünkü o dönemde her kez Gazi’ya yüceltme yarışına girmiş, Reşit Galip ise, Gazi’yi milletin bir ferdi olarak öne çıkarmıştır.

Mustafa Kemal Paşa: Reşit Galip’e milletvekilliği teklif eder ve Ocak 1925 tarihinde Meclis’e girer.

Bir süre “İstiklal Mahkemesi” üyeliği yapar. CHP İdare Heyetinde görev yapar. Türk Ocakları ve Halk Evlerinde çalışır. Yine Atatürk’ün isteği üzerine Serbest Fırka isimli yeni partiye girer. Atütürk’ün sofrasına oturur. 1931 yılı sonbaharında, Dolmabahçe Sarayında Atatürk’ün sofrasındaki tartışmada: Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet ile tanışır.

Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet: Atatürk’ün Harbiye’den öğretmenidir. Sohbette: bir ara kız öğrencilerin kıyafetlerinden söz açılır. Esat Mehmet “kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini” söyler. Bunun üzerine Reşit Galip söz alır.  “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi. Bu geriliktir, kadınlar eski durumunda yaşayamazlar, inkılaplardan en mühimi kadınlara verilen haklardır. Başka türlü Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz” der. Sofra gerilir. Atatürk, millet vekili Reşit Galip’in bu çıkışından hoşlanmaz. “Bu konuyu uzatmayalım, kısa çorap giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” der.

Ama Reşit Galip alttan almaz “Af buyurunuz Paşam, bu inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimi söyleyeyim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyecek icraatlardan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez” der. Çünkü: Reşit Galip: Halkevinde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyordu, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyordu. Buna gönüllü kadın öğretmenler için Maarif Vekaletinden yani Milli Eğitim Bakanlığından izin alamamıştı.

Reşit Galip “bu kokuşmuş kafayla devlet yürüyemez” diye kestirip attı.

Atatürk’ün kaşları çatıldı “Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz” diye çıkıştı. Ama Reşit Galip geri adım atmadı, 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanını işaret ederek “Devrimci devrimcidir, insanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Mecliste bunca genç, idealist, bakanlık yapabilecek yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır” der.

Atatürk kendisini yeniden uyarır. “Esat bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır, beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyormu?” der.

Reşit Galip “Kusura bakma Paşam, taşımıyor. Okuttuklarının içinde sizin gibi devrimci biri çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır. Sizi de eleştiririm”

Bunu üzerine Atatürk” Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanına hakaret etmenize müsaade edemem” der.

Ama Reşit Galip alttan almaz “Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm.”

İlk kez, Atatürk’ün sofrasında, Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.

Atatürk “Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin” diyerek Reşit Galip’i kibarca sofradan kovar. Ama genç devrimci yılmaz “Burası sizin değil, milletin sofrasıdır, milletin işlerini görüşüyoruz, burada oturmak sizin kadar benim de hakkımdır”

Atatürk “Öyleyse biz kalkalım” dedi. Sofradaki bütün heyet ayaklandı, Reşit Galip sofrada yapa yalnız bırakıldı. Reşit Galip, tüm geceyi Dolmabahçe Sarayında bir pencere kenarında koltukta geçirir.

Atatürk sabah uyandığında Genel Sekreterine Reşit Galip’i sorar. Genel Sekreter “Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara’ya gidecek kadar borç para istedi, 25 TL verdik” derler.

1932 yılı Sonbaharında: Atatürk, Reşit Galip’in Ankara Radyosundaki bir konuşmasını dinler. “Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile” demektedir.

Atatürk, birkaç gün sonra kendisini yine sofraya davet eder. Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da hocası Esat Mehmet’i oturdur. Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanını, 39 yaşındaki Reşit Galip olarak açıklar.

Reşit Galip’in bakanlığı sadece 13 ay sürer. Bu süre içinde: Darülfünunda Üniversite reformunu başlatır. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağlar. Eşi Zübeyde hanım’ın deyimiyle “deli” gibi çalışıyordu ama Atatürk’e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubu ile gidiyordu. Aslında Atatürk ile araları iyiydi. Bir gün sofradan ayrılırken, Atatürk “Seni eve ben bırakacağım” der. Eve bırakınca, o da saygıdan “Ben de sizi uğurlayacağım Paşam” der. Ama kendisinin arabası olmadığından, yürüyerek uğurlar, o gece soğuktan hastalanır ve zatürre olur.

Dinlenmesi tavsiye edilir, Ekim 1933 tarihinde görevinden ayrılır. 1934 yazında, İstanbul Moda’daki deniz kazasında kızını kurtarmaya çalışırken, akciğerlerini hepten üşütür. Mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra, ölümü bekleyerek hastalığını takip etmeye başlar. Ankara Keçiören’deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtır, 7 ay kitaplarının arasında yatar. 1934 tarihinde 41 yaşında hayata veda eder. Öldüğünde cebinde 5 TL parası vardır.

Evet: uzunca bir zaman, her sabah okul öğrencilerini güne başlatan “TÜRKÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM” andı, işte Reşit Galip tarafından 23 Nisan 1933 günü kaleme alınmıştır.

5 Kasım 2019
bosluk

Türkiye’de Futbol

Türkiye’de Futbol

futbol.0

Futbolla yatıp futbolla kalktığımız bu günlerde, ülkemizde futbol olayının nasıl doğduğu ve nasıl geliştiği hakkında kısa bir yazı;

 

Ülkemizde ilk futbol takımının, bir karma takım olarak İzmir’de kurulduğu biliniyor.

İzmir’de ilk kurulan futbol takımı: 1894 yılında, şehirde ikamet eden La Fontaine ailesinin ileri gelenleri tarafından, diğer İngiliz aileleri ile birlikte kurulan “Bournabat Football and Rugby Clup” dür. (diğer ismi: “Football Club Smyrna” dır. )

Böylece: ülkemizdeki ilk futbol müsabakası: İzmir’de İngilizler arasında oynandı. 1900 yılında, İzmir’de Rumlar, Panionios futbol kulübünü kurdular. Bunu: yine Rumlar tarafından kurulan Apollon futbol kulübü ve Ermeniler tarafından kurulan Pelops futbol kulübü izledi.

İzmir’de kurulan bu karma takım, 1897 yılında İstanbul’da kurulan bir karma takım ile İstanbul’da bir maç yapar ve bu maç, tarihe ülkemizde yapılan ilk müsabaka olarak kayıtlara geçer.

İzmir’de kurulan ilk Türk futbol kulübü: 1912 yılında kurulan Karşıyaka ve 1914 yılında kurulan Altay futbol kulüpleri olmuştur. 1923 yılında Altınordu ve 1925 yılında Göztepe kuruldu.

futbol.2

İstanbul:

İzmir’de futbolun öncülüğünü yapan İngiliz James La Fontaine: 1889 yılında İstanbul’a yerleşir. Onun gelmesiyle, futbol İstanbul’da gelişmeye ve öne çıkmaya başlar.

İstanbul’da yaşayan özellikle İngilizler ve Rumlar, futbola aşırı ilgi göstermişler ve birçok futbol kulübü kurmuşlardır.

İstanbul’da kurulan ilk futbol kulübü: 1895 yılında; İngiliz James Lafontaine ve Horace Armitage tarafından kurulan “Cadıkeuy Football Club” (Kadıköy Futbol Kulubü) dür. Takım oyuncuları İngiliz ve Rumlardan oluşmaktadır.

Ancak: bu ortaklık bir süre sonra bozulmuş, İngilizler “Moda Futbol Kulubü” ve Rumlar ise “İmogene (bu isim İngiliz Büyükelçiliği yatının ismidir) ve Elpis Futbol Kulüpleri” ni kurmuşlardır.

 

İlk Türk Futbol Kulubü:

Bu karma takımlar dışında, ülkemizde kurulan ilk futbol takımı ise: 1901 yılında, İngilizce isimle Hariciye Nezaretinde görevli Reşat Danyal ve Bahriye Mektebi öğrencisi Fuad Hüsnü Kayacan tarafından kurulan “Black Stocking” (kara çoraplılar) takımıdır. Bu takımın bütün oyuncuları Türk’tür. Takımın isminin niye İngilizce olduğuna gelince, takımı kuranlar, dönemin yasakları nedeniyle, böyle bir yol izlemişlerdir. Niye yasak olduğu konusuna gelince: Hz Hüseyin’i şehit eden Muaviye taraftarlarının onun kesik başı ile top gibi oynadıkları konusundaki dinsel söylentiler nedeniyle, o dönemde futbola gavur işi veya günah olarak bakılmıştır. Bu takım, kuruluş aşamasında, Kadıköy Papazın (diğer ismi: Kuşdili çayırı) çayırında Rumlarla yaptığı ilk maçını 5-1 kaybetti. Ancak, saray hafiyeleri, yapılan bu maçta, bir takımın oyuncularının Türk olduğunu öğrenince, oyuncuların bazıları yakalanarak sürgüne gönderilmiştir. Takımın kurucusu Fuat Hüsnü ise, bir faytona binerek kaçmayı başarmıştır. Fuat Hüsnü: sarayın hafiyelerine yakalanmamak için, İngilizlerin Kadıköy futbol kulübünde “Boby” takma adı ile top oynadı.

World cup Final, 1930. Montevideo, Uruguay. Uruguay (4) v Argentina (2). Uruguayan striker Hector Castro scores his sides fourth goal past Argentine keeper Juan Botasso.

İlk Futbol Liginin kurulması:

Ülkemizdeki ilk futbol ligi: İstanbul’da, 1903 yılında, İngiliz James Lafontain tarafından “İstanbul Futbol Ligi” ismiyle kuruldu. Ligin ilk takımları: Moda Futbol kulübü, İmagene ve Elpis Futbol Külüpleriydi.

Bu üç takım, kendi arasında, Kadıköy Papazın Çayırı (günümüzde Fenerbahçe Stadyumunun bulunduğu yer), Göksu çayırı, Küçüksu çayırı arsalarında maçlar yapıyorlardı ve ilk lig şampiyonluğunu: İmogene futbol takımı kazandı. Ancak: futbol seyretmek için toplanan kalabalık kitleler, yetkilileri rahatsız etti. Üsküdar Mutasarraflığı: futbol oynamaya gelenleri takip ederek merkeze rapor sunuyordu. Bunlar, oynanan oyunu “iki tarafına kapı şeklinde kale konulmuş ve çevresine set çekilmiş bir daire içinde, lastikten yapılmış bir topla oynanan oyun” şeklinde tarif ediyorlardı.

 

Türk futbol kulüplerinin kurulması:

Bu faaliyetler, Sultan Abdülhamit yönetimi ve halkın ilgisini çekince, Türk futbol takımları da kurulmaya başladı.

1905 yılında ise: “Mekteb-i Sultanı” okulunun 10’ncu sınıf öğrencileri: Ali Sami Yen önderliğinde “Galatarasay” futbol kulübünü kurmuşlardır. Galatasaray, ilk Türk futbol takımı olarak tarihe geçmiştir. Galatasaray futbol kulübü, kurulunca, 1906-1907 sezonunda İstanbul Ligine katılarak maçlara çıkmaya başladı.

1907 yılında: Kadıköylü gençler tarafından Fenerbahçe futbol kulübü kuruldu ve 1909-1910 sezonundan itibaren İstanbul Ligine katılmaya başladılar.

1908 yılında ise Vefa ve Beykoz futbol kulüpleri kuruldu.

İstanbul lig şampiyonluğunu, ilk kazanan takım, Galatasaray oldu ve yabancı takımların üstünlüğüne son verdi.

1903 yılında açılan ancak sadece Jimnastik  dalında faaliyet sürdüren Beşiktaş kulübü, 1910 yılında futbol takımını faaliyete geçirdi.

Ülkemizde futbol karşılaşması yapmak üzere gelen ilk takım, 1911 yılında, Macaristan Klozsvar takımıdır. Galatasaray takımı, bu takım ile yaptığı maçı 4-2 kazandı.

1911 yılında, Galatarasay, yurt dışında maç yapan ilk Türk futbol takımı olarak bilinir. Takım maç yapmak üzere Macaristan’a gitti.

1923 yılında: ilk Futbol Federasyonu, Yusuf Ziya Öniş başkanlığında, İstanbul’da “Futbol Heyet-i Müttehidesi” adıyla kurulmuştur. Cumhuriyetin ilanının ardından, yabancı takımların faaliyetlerine son verildi.

Ardından FİFA’ya müracaat edilmiş ve 21 Mayıs 1923 tarihinde FİFA’nın 26’ncı üyesi olarak kayıtlara geçmiştir. Aynı yıl, ilk Türk milli takımı da oluşturulmuştur.

İlk milli müsabaka: 26 Ekim 1923 tarihinde, yani Cumhuriyetin ilanından üç gün önce oynanır. İstanbul Taksim Stadında Türkiye-Romanya takımları arasında oynanan bu maç: 2-2 berabere biter. Milli takım bünyesindeki ilk gol: Zeki Rıza Sporel tarafından atılır.

 

Ardından: 1924 yılındaki Paris Olimpiyat Oyunlarına hazırlanan futbol takımımızı eğitmek için, ilk teknik adam İskoç Billy Hunter ülkeye getirilir.

Türk milli takımının, yurt dışındaki ilk resmi maçı: 1924 yılında Paris Olimpiyat oyunlarında, Çekoslovakya ile yapılan ve 5-2 kaybedilen maçtır.

Takip eden dönemde, ülkemizde illerin şampiyon takımlarının katılımlarıyla yapılan ilk Türkiye futbol şampiyonası, Ankara’da yapılmış ve ilk Türkiye Şampiyonu “Harbiye” futbol takımı olmuştur.

 

1924 yılında, Sovyetler Birliği-Türkiye maçını yöneten Hamdi Emin Çap: bir milli maçta görev yapan ilk türk hakemi olarak kayıtlara geçer.

1937 yılında, Yuğoslavya-Türkiye maçı 3-1 yenilgimizle sonuçlandı ve II. Dünya savaşının araya girmesiyle, Türk milli takımı, 11 yıl boyunca maç yapmadı.

1947 yılında: “Milli Küme” kurularak şehirlerarası futbol liginin kurulmasına doğru hamle yapıldı. 1950 yılına kadar süren bu ligde: İstanbul liginden ilk 4, Ankara ve İzmir liglerinden ise ilk 2 sırayı alan takımlar, deplesmanlı olarak mücadale ettiler.

1948 yılında, Atina’da Yunanistan-Türkiye milli futbol maçı yapıldı ve takımımız 3-1 yenildi.

1950 yılında, Türk futbol milli takımı, Dünya Kupası finallerine gitmeye hak kazanır. Ancak: Dünya Kupası, Brezilya’da düzenlenir ve ekonomik zorluklar nedeniyle, Türk milli takımı, bu şampiyonaya gidemez.

1952 yılında, Profesyonel futbol ligi kurulur.

1954 yılında: Türk milli takımı, ilk olarak, İsviçre’de düzenlenen “Dünya Kupası” na katılır. Bu katılım da, ilginç olaylara sahne olur. Milli takımımız, İspanya ile eşleşir. İlk maç İspanya-Madrid şehrinde oynanır ve 4-1 yenilgimizle biter. Rövanş, İstanbul’dadır ve milli takım 1-0 kazanır. O dönemde averaj kuralı olmadığından, üçüncü bir maç Roma şehrinde oynanır ve maç 2-2 biter. Uzatma veya penaltı atışı olmaz, kazanan takım para atışı ile belirlenir. Para atışını yapacak kişi ise, top toplayıcı olarak görev yapan ve Franco isimli İtalyan bir çocuktur ve para atışını, Türk milli futbol takımı kazanır ve İsviçre’ye Dünya Kupası finallerine gidilir.

Türkiye Ligi: 1959 yılında “Milli Lig” ismiyle kuruldu ve bu lige 16 takım katıldı. Profesyonel futbol liginin ilk şampiyonu ise 1959 yılında Fenerbahçe’dir.

 

 

 

Aranan kelimeler:

13 Ekim 2017
bosluk

Nevzat Tandogan

Nevzat Tandogan

Değerli okurlar, bu yazıyı yazalı çok zaman oldu ama geçenlerde metro ile Aşti’ye giderken, Maltepe istasyonunun hemen ardından “Anadolu” diye bir anons duydum. Bir süre sonra yıllardır hafızalarımıza “Tandoğan” olarak yazılan meydanın isminin “Anadolu” olarak değiştirildiğini öğrendim. İnanılır gibi değil. Ne kadar düşman olursanız olun ne kadar sevmezseniz sevmeyin, bir zamanlar bu kişinin ismi, bu meydana verilmiş. Elbette kişinin hayat hikayesi ve yaptıkları incelendiğinde, aşağıdaki satırları okuduğunuzda belki siz de meydanın isminin değiştirilmesi konusunda hemfikir olacaksınız. Ama öte yandan, bu şekilde isim değiştirmeler nereye kadar, yani siyasi iktidarlar her değiştiğinde, bu tür isim değiştirmeler olacaksa sanırım bunun sonu gelmez. Burada bir anıdan söz etmek istiyorum. Avrupa’da gezerken, birçok kilise ve katedralin altında bir zamanlar cami bulunduğunu söylemişler ve tepki göstermem üzerine, unutmamak gerekir ki, o camiler de bir  zamanlar kilise, katedral olan dini mekanlar üzerine kurulmuştu” derler. Yani, bir şeyi yık, üzerine kendine ait bir şey yap, nereye kadar, isimler için de böyle, sürekli isim değiştir, her siyasi iktidar geldiğinde birçok isim değiştirilir, nereye kadar…….. Bu sorunun cevabını verebilecek sanırım yok.

Evet, şimdi buyrun Tandoğan Meydanına ismini veren ve uzun yıllar bu isimle anılan meydanın isim sahibi “Nevzat Tandoğan” kısa hayat hikayesi………..

Ankara’da, birçok toplu gösteri veya kutlamanın yapıldığı bir yer “Tandoğan Meydanı”. Özellikle: 1 Mayıs 2012 tarihindeki kutlamalar, bir kısım siyasi görüş sahipleri tarafından burada yapılmıştır. Malum diğer bir kısım siyasi görüş sahipleri tarafından yapılan kutlamalar ise, Sıhhiye meydanında yapılmıştır.

Peki: Ankara şehrinin tam merkezindeki bu en büyük alanın yani meydanın, Tandoğan meydanı olarak isimlendirilmesinin nedeni nedir?

Tandoğan ismi, Nevzat Tandoğan isimli bir şahıstan gelmektedir. Nevzat Tandoğan kimdir? İşte, bu sorunun cevabı hakkında, aşağıda sizlere kısa bir bilgi demeti sunuyorum.

Nevzat Tandoğan: 1894 yılında, İstanbul’da doğmuştur. Öğrenimini İstanbul’da sürdürmüş ve son olarak, İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur.

1914-1918 yılları arasında, öğretmenlik yapar. Daha sonra ise, Emniyet mensubu olarak çalışmaya başlar ve İstanbul Polis Müdürlüğünde, Müdür yardımcısı olarak atanır ve öğretmenlik görevinden ayrılır. 1927 yılına gelindiğinde ise, bu kez “Malatya” valiliğine atanır. İstanbul-Adalar Kaymakamı iken, İsmet İnönü’nün dikkatini çeken Tandoğan; 1929 yılında, “Ankara” valisi olarak görevlendirilir.

Ankara valiliği sırasında, Ankara Belediye Başkanlığını da birlikte yürütür. 18 yıl süren bu görevi, 1946 yılında ölümü ile biter.

Görev yaptığı sürede: ülkede, tek parti yönetimi hüküm sürmektedir. Kendisi ise, despotluğu ve hukuk tanımaz davranışları öne çıkmıştır. Şehirde, evlerdeki en basit hırsızlık olaylarından kaçak inşaat girişimlerine kadar her türlü kanunsuzlukla ilgilenirdi. Şehirde sarhoş dolaşanlara bizzat müdahale ettiği görülmüştür. Birçok konudaki sanıkları, mahkeme salonlarından önce, kendi makamına getirip dinler ve mahkeme öncesinde, kendine göre karar oluştururdu.

Cumhuriyetin ilanının hemen ardından: bozkırın ortasındaki küçük bir kasabanın, büyük Türkiye’nin başkenti bir şehir olma aşamasında yaşananlar da, Nevzat Tandoğan’ın büyük rolü bulunmaktadır. Ancak: oynadığı bu rol: kendisinin günümüzdeki bakış açısına göre, pek hoş görülmeyen bir çok davranışının yaratılmasını da engellememiştir.

En büyük icraatı ise: kendi döneminde, köylülerin, Ankara şehrine girmelerini yasaklamasıdır. Asfaltlı yollara, eşekli köylüleri sokmaz. Kazara bir akasya ağacına çarpan araç sürücüsünü, iyice bir döver.

Özellikle: gazeteler ve gazeteciler konusunda, baskıcı tutumları önem kazanmıştır. Döneminde, gazeteciler büyük baskı altında görev yapmışlar, dönemin tek parti iktidarının faaliyetleri aleyhinde yazı yazılmasına ve haber yapılmasına izin vermez bir tutum sergilemiştir. Haberler incelendiğinde, dönemin iktidarı aleyhine yazı yazan gazeteciler, büyük baskı altına alınmışlar ve çeşitli sıkıntılar yaşamışlardır.

Bir diğer uygulaması ise: sözlerinin içinde bulunmaktadır. 3 Mayıs 1944 tarihinde tutuklanarak huzuruna çıkarılan Osman Yüksel Serdengeçti için söylediği sözlerdir. Bunlar “Ulan öküz Anadolulu. Sizin milliyetçilik, komünizm ile ne işiniz var. Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse, onu da biz getiririz. Sizin iki göreviniz var. Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek, ikincisi askere çağırıldığınızda askere gitmektir” Bu sözlerin arkasında: bütün yetkinin sahibi olduğunu düşünen, kendisini devlet sayan bürokratik anlayış bulunmaktadır. Yazının başında da söz ettiğim gibi, bu sözler, aynı zamanda Nevzat Tandoğan’ın despot anlayışını ortaya koymaktadır.

Bunun dışında: yine aynı dönemde, Kastamonu şehrinde zorunlu ikamette iken, İsparta şehrine sürgün edilen ve bu yüzden Çankırı üzerinden Ankara’ya getirilen Said-i Nursi’yi, 13 Ekim 1943 tarihinde makamına getirterek, zorla “şapka” giydirmeye çalışmasıyla hatırlanır. Bunun üzerine, hiç beddua etmemesiyle tanınan Said-i Nursi’nin, Nevzat Tandoğan’a hitaben “başından bulasın” şeklinde beddua ettiği söylenir. Hatta: intihar etmesini, bu sözler ile bağdaştıranlar da yok değildir.

Evet, Nevzat Tandoğan’ın, Ankara şehrindeki bu 18 yıllık: bir kısım insan tarafından yerinde görülen, bir kısım insan tarafından ise tenkit edilen bu valilik ve belediye başkanlığı görev süreci: 9 Temmuz 1946 tarihinde, intihar etmesiyle son bulur. İntihar etmesine neden olaylar zincirinin temelinde: 16 Ekim 1945 tarihinde, Ankara-Samanpazarı semtinde, Neşet Naci Arzan isimli ve büyükelçiliklerin doktoru olarak bilinen ve tanınan şahsın, muayenehanesinde vurularak öldürülmesiyle bulunmaktadır.

Şöyleki: bu olayda, cinayeti işleyen ve kendisinin: Robert Kolejden sınıf arkadaşı olan ve aynı zamanda dönemin Genelkurmay Başkanının oğlu olan Haşmet Orbay’ın bizzat korunması ve para karşılığında cinayetin bir başkası, yani Reşit Mercan tarafından üstlenilmesine aracılık etmesidir.
Bu durum ortaya çıkınca, mahkemeye tanık olarak çağırılan Tandoğan, sanık olarak ifade vermeye başlar ve bu durumu onuruna sığdıramaz ve aynı gün intihar eder. Bir diğer varsayıma göre: onur’dan öte, mahkemeden ceza alma riskinin ortaya çıkmasıdır. En son varsayım ise, kendisinin öldürülerek intihar ettiği savı ortaya atılmış veya intihar etmesi yönünde baskı yapıldığıdır.

Çünkü: tüm bu olayların altında, Tito yönetimindeki Yuğoslavya’da bulunan Bosnalı Müslümanlar için halktan toplanan ve akibeti meçhul olan büyük bir para meblağının bulunmasıdır. Çünkü, bu paranın, öldürülen doktor tarafından muhafaza edildiği ve cinayetin bu paranın paylaşılmasındaki anlaşmazlık sonucu yaşandığı da söylenir.

Sonuç olarak: Nevzat Tandoğan, 18 yıl boyunca, Ankara şehri ve şehrin gerek görünümü ve gerekse huzuru için sürekli mücadele etmiş birisi olarak gündeme gelmektedir. Ama, bu mücadelesinde: kimileri için sert, baskıcı ve otoriter tutumu ile olumsuz bir kişilik ortaya koymuş, kimilerine göre ise, Ankara için Cumhuriyetin hemen ardından, bozkırın ortasında bir başkent yaratılmasında büyük emeği geçmiş birisidir. Bugün, Ankara Tandoğan Meydanından geçerken ve hatta Tandoğan Meydanında yapılan bir gösteriyi izlerken veya katıldığınızda, bu insanın hayatından küçük bir kesiti yansıtan bu satırları hatırlamanız dileğiyle.

Son bir not: ben, Tandoğan Meydanı denildiğinde, öncelikle, burada uzun yıllar bulunan bir heykelli havuzu hatırlıyorum. Üzerinde gayet güzel heykeller bulunan bu havuz, bir süre önce, Tandoğan Meydanındaki yerinden sökülerek meçhule doğru yola çıkmış ve uzun süre akibetinden haber alınamamıştır. Ancak, benim gibi bu havuzun akibetini merak edenleriniz varsa; bu havuzu hatırlayanlarınız varsa, havuz, halen “Cer Modern Müzesi” yani Sıhhıye semtindeki Ankara Adliyesinin arkasında bulunan Cer Modern Müzesinin bahçe bölümünde duruyor. Buraya gidip, havuzu görebilirsiniz, ben tesadüfen, Cer Modern Müzesini gezmeye gittiğimde, raslantı sonucu bu havuzun oraya yerleştirildiğini gördüm.

Aranan kelimeler:

26 Şubat 2016
bosluk

Saat

Saat

 

TARİHİNİZİNDE.Saat

Halen çalışmakta olan en eski saat, İngiltere Salsbury Katedralindeki akrep ve yelkovanı olmayan saattir ve 1387 yılı yapımıdır. Bu saat kule saatlerinin en eskisi olarak bilinir. (Bazı kaynaklar, 1335 yılında, Milano’da günümüzdeki kule saatlerine benzer saatlerin yapıldığını belirtmektedir.)

Bu saat, sadece zamanın belirli bölümlerinde zil çalması için tasarlanmıştır. Çünkü: Avrupa’da mekanik saatler ilk olarak rahipler tarafından, belirli saatlerde dua etmek için tasarlanmıştır.

1511 yılında, çilingir Alman Peter Henilein, tarihte bilinen ilk kurmalı mekanik saati üretir. Saatte ağırlıkları bir zemberekle değiştirerek, saati taşınabilir hale getirdi.

1550’li yıllarda saat üretiminde etkin olan Alman ve Fransızlar yanında, 1575 yılında İngiliz ve İsveçlilerde üretime başlarlar.

1556 yılında, Osmanlılarda ilk mekanik saat yapımı söz konusudur. İlk mekanik saat, İstanbul Rasathanesinin kurucusu ve Sultan III. Murad’ın müneccimbaşı astronom Takiyüddin tarafından yapılmıştır.

1571 yılında, İngiltere’de Robert Dudley tarafından yapılan bir kol saati Kraliçe Elizabeth I’e hediye edilmiştir.

Mekanik saatler gelişip küçülünce, 1600’lü yıllarda cep saatleri üretilir. Saatin kadranına dakikalar çizildi ve saate yelkovan eklendi.

1610 yılında, Dünyanın ilk saatçiler derneği, İsviçre Cenevre’de kuruldu.

1656 yılında, ilk sarkaçlı saat üretildi. Balans yaylı ilk cep saati, 1650’li yıllarda Robert Hooke tarafından yapıldı.

1660’lı yıllarda yapılan teknik gelişmelerle, saatin günde birkaç saat geri kalması önlenmiş ve sadece birkaç dakika geri kalması sağlanmıştır.  1670 yılında, İngiliz saatçi William Clement, sarkacın boyunu kısaltarak, saniyelerin de sayılabilmesini sağladı.

1675 yılında, İngiltere kralı, yeleğine saat cebi diktirerek, buna yerleştirdiği saat ile halkın önüne çıktı. 1721 yılında yapılan saat, sadece birkaç saniye aksıyordu. 1761 yılında, John Harrison tarafından yapılan saat, günde saniyenin sadece beşte biri kadar şaşıyordu.

Dünyada ilk kol saati, 1810 yılında, Napoli Kraliçesi için Abraham Louis Breguet tarafından yapılmıştır.

1840 yılında yapılan ilk pilli duvar saatinde, yay ve sarkaç vardı ve bu saatte kadranların çalışması, elektrik akımı yani pille sağlanıyordu.

1850 yılında, Amerika’da ilk kez, seri saat üretimine başlandı.

Avrupa’da ilk kol saati, 1868 yılında yapılır ve 1880 yılında, Alman denizcilere dağıtılarak kullanımına başlanır. Bu gelişmiş yeni tarzdaki saat, İsviçreli saat üreticisi Patek Philippe tarafından üretildi. Philippe tarafından modern konseptte üretilen ilk İsviçre kol saati, 13 Kasım 1876 tarihinde Macaristan’da Kontes Koscowicz’e satıldı.

1893 yılında, Londra’da Garsin Şirketi, saatler için küçük kemerler tasarımı patentini aldı. Bu durum, erkek kol saatleri için bir pazarın ortaya çıkışını sağladı. 1880’lerde, İngiliz Ordu mensupları, sömürge askeri kampanyalarında kol saati kullanmaya başladılar. Özellikle 1885 yılındaki Anglo-Burma savaşında bunlar görüldü. Bu savaş sırasında, asilere karşı saldırılarda birliklerin hareketlerini koordine ve senkronize etmekte kol saatleri kullanıldı ve sonradan kol saatleri subaylar arasında yaygınlaştı. Mappin Webb şirketi, askerler için saat üretimi kampanyaları başlattı. 1898 yılındaki Sudan savaşında, saat üretimi hızlandı.

1904 yılında, tanınmış saatçi Louis Cartier, pilot arkadaşı Alberto Santos’un isteği üzerine kola takılan ilk saati hazırladı ve bu saat piyasada büyük rağbet görür. Fransa’da yaşayan Brezilya’lı pilot Alberto Santos’un uçmak en büyük tutkusuydu. Ancak, o yıllardaki köstekli saati uçuş sırasında kullanması imkansızdı, çünkü hem iki eliyle uçağı kullanmak hem de cebinden çıkarması gereken saate bakamıyordu. Öte yandan, havada zamanı öğrenmesi de gerekiyordu. Bunun üzerine, Cartier, saat yapımcısı Edmond Jaeger’in yardımıyla ilk kol saatini hazırladı. Pilot Santos, yeni bir rekor kırdığı uçuşu sonrasında, uçaktan çıkarken bunu gören kalabalık izleyici topluluğu saati çok beğendi ve bir anda Cartire’e saat siparişleri yağmaya başladı ve böylece Cartier markası ortaya çıktı.

1905 yılında, Hans Wilsdorf, uygun fiyatlı saatler üretip sunmak için Londra’ya taşındı. Kardeşi Alfred Davis ile birlikte, Wilsdorf&Davis şirketini kurdu. Şirket sonradan “Rolex” ismini aldı. Şirket, kol saatlerinde bir çizgi üretmek için İsviçreli firma Aegler’i kurdu ve 1910 yılında Rolex kol saatleri şirketi, İsviçre’den bir kronometre olarak sertifika alan ilk şirket oldu.

1906 yılında gerçek anlamda pille çalışan ilk duvar saati üretildi.

I.Dünya Savaşında gelişen topçu birlikleri ve topçu ateşi arkasında ilerleyen piyadeler arasındaki senkronizasyonun sağlanmasında kol saatlerinin etkin rolü görüldü ve savaşın ardından kol saati hakkındaki kamu algıları değişti ve savaş sonrası dönemde kitle pazarı açıldı. İngiliz savaş departmanı, 1917 yılında, askerler için kol saati çıkarmaya başladı. Savaşın sonunda neredeyse tüm erkeklerin bir kol saati vardı ve terhis edildikten sonra da kol saatlerini kullanmaya başladılar.

1923 yılında, kol saatinin boyutları küçülür ve halk arasında yaygın olarak kullanılmaya başlanır.

1930 yılında kendinden kurmalı ilk kol saati John Harwood tarafından icat edildi.

1952 yılında, kurulmayan ve pille çalışan ilk saat piyasaya girdi ve kurmalı saatin ulaştığı dakiklikle zirve yaptı.

1960 yılında ilk kuartz saat piyasaya girer. İlk elektronik saat, Seiko firması tarafından üretildi.

1961 yılında ilk kol saati uzaya gitti.

1969 yılında saat teknolojisinde devrim niteliğinde bir gelişme oldu. Denge çarkının yerine, kuvars kristal rezonatör güçlü bir pil tarafından yönlendirilen devre kullanılarak ilk elektronik saatler yapıldı ve 1969 yılında, Amerika’da Pulsar markasıyla elektronik saatler üretilmeye başlandı.

1974 yılında Led ekranlı ilk digital saat üretildi ve Omega Mirane Kronometre tanıtıldı.

1982 yılında, İsviçreli Swatch firması, pilli ve ucuz saatler üreterek saat piyasasına girdi.

 

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2016
bosluk

Cep telefonu

Cep telefonu

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.3

İlk cep telefonunu bulan kişi, 1973 yılında Martin Cooper’dir. Cooper, Motorola firmasında sistem bölümü müdürü olarak çalışıyordu.

1973 yılında icat ettiği “Motorola DynaTAC” model isimli cep telefonu ile Finlandiya’da ilk görüşmeyi yapmıştır. Ancak bu cep telefonu günümüzdekilerden çok farklı olarak büyük boyutları ve ağırlığıyla dikkat çekiyordu. (850 gr ağırlığındaydı) Bataryası 20 dakikadan fazla dayanmıyordu. 1980’lerde birçok film ve sette, ünlüler tarafından konuşmak için bu telefon kullanıldı.

 

GSM

1982 yılında, Avrupa Telekominikasyon Standartları Komitesi, GSM (Global System Mobile) oluşturdu.

 

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.2

İlk cep telefonunun üretilmesinden sonra Motorola büyük yatırımlar yaptı ve 1983 yılında Dynatac 8000 modelini piyasaya sürdü. Telefonun boyutlarının hantallığı yanında en büyük sıkıntısı, büyük boy anteniydi. Motorola 1989 yılına kadar, bu cep telefonunu geliştirmek için büyük çaba harcadı ve tuş takımı üzerinde bir kapak bulunan MicroTac9800 modelini hazırladı.

Ericsson, 1987 yılında cepte taşınabilir boyutta ilk cep telefonlarını üretmeye başladı. İlk cep telefonu, 1987 yılında Nils Rydbeck, Lund Ericsson Mobile Telefon Labrotavuarında, Ar-ge başkanı tarafından tanıtıldı. Bunun ismi “Hotlaine Pocket” idi.

1991 yılında, Finlandiya’da ilk Nokia 1011 model telefonlar üretilmeye başlandı ve cep telefonu piyasasında Motorolanın en büyük rakibi olarak piyasaya girdiğinde, ürettiği telefon, Motorolanın telefonundan daha küçük ve hafif olarak ilgi çekti.

1 Temmuz 1991 tarihinde, Finlandiya Başbakanı Harri Holkeri, Nokia tarafından sağlanan ekipmanlarla ilk GSM görüşmesini, GSM operatörü Radiolinja üzerinden yaptı.

Bu iki telefonun piyasaya girmesinden yaklaşık 1 yıl sonra, IBM dünyanın ilk smartphonu yani akıllı telefonu sayılan Simon isimli telefonu piyasaya tanıttı. Bu telefon dokunmatik ekranı ve özel kalemi ile, takip eden süreçteki akıllı telefonların esası sayıldı. Simon’un kökleri, o dönemde Las Vegas şehrinde düzenlenen Comdex etkinliğinde ortaya atılmış ve ilk adı “Angler” olarak belirlenmişti.

1992 yılında ilk SMS, Nokia marka telefon üzerinden gönderildi.

1996 yılında, ilk zil seçeneği olan telefon, 1997 yılında ise Alman Simens markası tarafından ilk renkli ekranlı telefon üretildi.

1999 yılında, Nokia 8810 isimli telefonu piyasa sürdü ve daha önceki modellerle karşılaştırılmayacak kadar hafif ve küçük, antensiz telefon dünya çapında büyük ilgi çekti. Yine aynı yıl, üretilen cep telefonlarına birçok özellik eklenmeye başlandı. Nokia 3210 isimli telefon, tam bir tasarım harikası olarak dünya üzerinde milyonlarca sattı. Aynı yıl, Samsung, cep telefonuna müzik çalar yani MP-3 özellik ekledi. Yine aynı yıl üretilen Nokia 7110 telefonu ise, internete bağlanabilme özelliğiyle öne çıktı.

2000 yılında, telefonlara kamera özelliği eklendi. Kameralı ilk telefon olarak Sharp Sh04 modeli piyasaya sürüldü.

2001 yılında, ilk bluetooth özelliği olan Ericsson T39 ve ardından üretildi.

2002 yılında, Ericsson firması Sony mülkiyetine girdi ve “Sonny Ericsson” olarak anılmaya başladı. T68 kameralı cep telefonu üretildi. Bu telefon yüksek çözünürlük, spor görünüm ve renkli ekranı ile ilgi çekti.

2003 yılında, BlackBerry 6230 cep telefonu üretilmesiyle: e postaları okumak mümkün oldu.

2004 yılında, Motorola RAZR modeli ile, tasarım konusunda devrim yaratan ince ve kapaklı modelini tanıttı. Yine aynı yıl Motorola A845 modeliyle, görüntülü görüşme ve hızlı internet kullanımı sağladı. Telefonun ön yüzünde bulunan kamera ile, insanlar görüntülü görüşmeye başladılar. Yine aynı yıl, bataryalar konusunda büyük ilerleme kaydedildi. Li-ion bataryalar, telefonlar için artık çok uzun bekleme ve görüşme süreleri sunar hale geldiler. Yine aynı yıl, Sonny Ericsson V800 modelini üretti ve bu kapaklı telefon, 3G ile İngiltere’de Vodafon’un amiral gemisi oldu. 1.3 megapiksel kamerası ilgi çekti. 16GB kadar genişleyen hafızası ve Memory Stick Duo kartları okuyabilmesi, öne çıkan özellikleri oldu.

 

2007 yılında, Nokia’nın N95 modeli, Nokia’nın şöhretin zirvesine ulaşmasını sağladı. Telefon 5 MP kamera, GPS, web tarayıcı ve diğer özellikleriyle önem kazandı.

2007 yılında, Iphone ilk modeli olan İphone telefonu piyasaya sürdü. Bu telefon, özellikleri nedeniyle, cep telefonunun icadı kadar önemli bir yıl oldu ve telefon, kendi kendine açılıp kapanan, kaba ve yavaş açılan bir telefon olmaktan çok öteye gitti.

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.+1

TÜRKİYE’DE CEP TELEFONU

Türkiye’deki ilk cep telefonu Motorola modelidir. Büyüklüğü, 1 litrelik süt kutusuna eşit bu telefonu kullananlar, büyük bond çantalarda taşırlardı.

Türkiye’de ilk GSM operatörü, Mart 1994 tarihinde hizmet vermeye başlayan Türkcell dir. Aynı yıl, yaklaşık 2 ay sonra Telsim (günümüzdeki ismiyle Vodafon) ve Mart 2001 tarihinde Avea devreye girdi. Böylece Ericsson şirketinin GH serisi telefonlar ülkemize girmeye başladı. Ardından Nokia, Türkiye pazarına girdi, kullanıcı ve telefon sayısında büyük artış oldu.

Türkiye’de ilk cep telefonu görüşmesi: 23 Şubat 1994 tarihinde, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i aramasıyla gerçekleştirildi.

Türkiye’de ilk SMS, 1995 yılında gönderildi.

 

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2016
bosluk

Oyuncak

Oyuncak

IMG_9720

Metal kalıplar kullanılarak yapılan en yaygın teneke oyuncaklar arasında Müstecip Baybörü tarafından üretilen Gürel oyuncakları, 1950’li ve 60’lı yıllarda oyuncak dükkanlarının vitrinlerini renklendirdi.

Sonraki yıllarda ise teneke oyuncakların yerini plastik oyuncaklar ve pelüş bebekler aldı. Bunların arasında Fatoş Oyuncaklarının seçkin bir yeri vardır.

Fatma İlhan, çocuğunun; 1. Yaş gününde armağan olarak gelen oyuncak kediden korktuğunu görünce, sevimli hayvan figürleri üretmeye karar verdi. Böylelikle Fatoş Oyuncakları doğdu. Türk oyuncak tarihinde ilklerin öncüsü olan Fatoş Oyuncakları, 1971 yılından beri çocukların en yakın arkadaşı olmuştur. Fatoş Hanımın ürettiği sevimli figürler, 1980’li yıllarda ithal oyuncaklara yenik düştü.

IMG_9732

Dünya oyuncak tarihinde Lehmann olarak bilinen ve en gözde antika oyuncaklar arasında yer alan teneke figürler, Ernst Paul Lehman tarafından 1881 yılında Brandenburg, Almanya’da kurulan fabrikada üretilmeye başlanmıştır. Bir düş gezgini olarak ünlenen Paul Lehmann, tasarladığı oyuncaklara toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel yapılarını yansıtmıştır.

Lehman oyuncaklarının ünlü logosu, teneke oyuncak preslenesinde kullanılan metal bir aletin içinde, Ernst Paul Lehmann ın baş harflerini içeren bir figürdür.

Paul Lehmann ürettiği oyuncaklar arasında, bir tanesi dışında, kendi kimliğine yer vermemiştir. İnatçı, kararlı ve sert karakterini yansıttığı için sadece “İnatçı Katır” olarak adlandırdığı at arabasını kendisiyle özdeştirmiş ve “İşte bu benim oyuncağım” demiştir. Lehmann’ın evinin ön cephesindeki İnatçı Katır oyuncağının kabartması, onun bu figüre duyduğu sempatinin kanıtıdır.

1800’lü yılların sonlarında, Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan otomobiller kent trafiğini etkilemeye başlayınca, bu araçlarda korna ve sinyal kullanımı zorunlu kılınmıştır. Bu uygulamadan esinlenen Lehmann, sürücü korna yerine borazan kullanan sinyalli bir oyuncak araba tasarlamış ve ona dilimizde düt  düt anlamına gelen “TUT TUT” adını vermiştir. Tut tut, gövde altında keçi derisinden yapılmış bir körük sayesinde korna çalan ilk sesli Lehmann oyuncağıdır.

IMG_9773    IMG_9770   IMG_9766   IMG_9722

Çocuklar ilk Barbie bebeklerle, 1959 yılında, New York’da açılan bir fuarda tanışmışlardır. Barbie, Mattel oyuncak fabrikasının kurucusu Elliot Handlerr ve karısı Ruth tarafından tasarlanmıştır. Barbie bebekler, 1953 yılında Almanya’da piyasaya çıkan Lilli Bebekten esinlenilerek yapılmıştır. Handler’ler ürettikleri oyuncağa kızları Barbara (Barbie) nin ismini vermişlerdir. Barbie bebekler dünyada en fazla satılan oyuncaklardır. Bir diğer ifadeyle, eğer üretilen tüm Barbie’leri uç uca eklemek mümkün olsaydı, oluşacak bebek zinciri dünyanın çevresini 3.5 kez dolaşacak uzunlukta olacaktı. Son 40 yılda Amerika’da ki kız çocuklarının % 90’ının en az bir tane Barbie bebeği olmuştur.

Noel Baba, Amerikalı şair Clement Clarke Moore (1779-1863) tarafından yazılan bir şiirden doğmuştur. Amerikalı ressam Thomas Nast (1840-1902) şairin dizelerinden esinlenerek Noel Baba’nın resmini yapar ve onu Ren geyiklerinin çektiği bir kızağa oturtur. O tarihten beri, Yılbaşı kutlamalarının vazgeçilmez bir parçası olan Noel Baba çocuklara yıllardır oyuncak taşımaktadır.

1962 yılında J.F.Kenedy’nin ilk oyuncağını yapan Pascal Karnar, yaklaşık 20 yıl sonra yalnız çirkin ama çok sevimli bir uzay oyuncağı tasarlar ve adını E.T. koyar. İsim “Dünya dışından” kelimelerinin baş harflerinden alınmıştır. ET kısa zamanda çocukların sevgilisi olur ve oyuncak vitrinlerinde yerini alır. Hayranlarının karşısına 1982 yılının Haziran ayında bir film kahramanı olarak çıkan ET’nin oyuncağı dünya çapında bir üne kavuşur. ET’ye gösterilen yoğun ilgi sonucunda toplam 20 fabrikada üretim yapan Karnar Oyuncak Şirketi, bu sayıyı üçe katlayarak 60 fabrikaya yükselir. JC Penny Mğazası tarafından verilen ET siparişini taşımak için, 4 adet Boing 747 Jumbo Jet uçağı kullanılmıştır. Dev yolcu uçağının pencerelerinden dışarıya bakan binlerce ET oyuncağı yeni sahiplerine kavuşmak için sabırsızlanmaktadır. Aynı yılın sonuna kadar Kamar’ın ET oyuncaklarından 7 milyon adet satılmıştır.

Aranan kelimeler:

21 Ocak 2016
bosluk

Paramız, Türk Lirası

Paramız, Türk Lirası

 

PARA.KAĞIT PARACebimizde veya cüzdanımızda taşıdığımız, yaşamın en önemli fonksiyonu olan para konusunda küçük ama aslında çok önemli ve gözden kaçan bir ayrıntıyı paylaşmak istiyorum.

Cebimizdeki madeni paralara baktığımızda üzerinde “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” ibaresini görebilirsiniz. Ama yine cebimizde veya cüzdanımızda taşıdığımız kağıt paralara baktığımızda ise bu ibarenin “TÜRKİYE CUMHURİYET MERKEZ BANKASI” olarak yazılı olduğu görülür.

Peki bu fark veya farklı yazılım niye, sonuçta her iki tür para da bu ülkede kullanılıyor, üzerine niye farklı ibareler yazılıyor, her iki paranın üzerine de “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” yazmak veya yazabilmek niye mümkün olmaz?

Evet, bu soru ile ilgili kısa bir araştırma:

Madeni ufaklık denen metal para basımı, Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından yapılmaktadır. Kanunen verilen yetki çerçevesinde tedavüle çıkarılacak madeni ufaklık paraların teknik ve sanatsal özellikleri ile dizaynları da aynı kurum tarafından belirlenir ve basımı yapılır.

Banknotlar ise 1958 yılından bu yana Merkez Bankası bünyesindeki Banknot Matbaası tarafından üretilmektedir. Köklü bir birikim gerektiren her türlü tasarım, kalıp ve baskı işlemleri Matbaanın kendi kadro ve olanaklarıyla gerçekleştirilmektedir.

Bu sorunun cevabını ararken bulduğum yanıt: Merkez Bankası, çıkarılan bir kanunla karma yapıda bir anonim şirket olarak kurulmuş ve bu kuruluş aşamasında devletin payı sadece % 15 gibi küçük bir rakamdır ve isminde “Türkiye” ibaresi yoktur. Böylece hisseleri halka satışa sunulan ve çok sayıda yerli ve yabancı ortağı olan, karma bir anonim şirket yapısındadır. Bu şirket tarafından basılan paralara “Cumhuriyet” ibaresinin kurulması, bankanın Cumhuriyet döneminde kurulduğunu ifade etmektedir. Yani ilk kurulduğunda “Cumhuriyet Merkez Bankası” dır ve “Türkiye” ibaresi çok sonradan eklenmiştir.

Peki niye “Cumhuriyeti” değil de “Cumhuriyet”

Çünkü, devlet payı sadece % 15 olduğu için, devlete aidiyeti gösteren “İ” harfi ilave edilmemiş ve “Cumhuriyet” olarak kullanılmıştır.

Yani: Merkez Bankası, kağıt paralarımızı yani “Türk Lirasını” basmasına rağmen “TÜRKİYE CUMHURİYETİ”ne ait değildir, karma yapıda bir anonim şirkettir. İyi de bu karma yapıdaki anonim şirketin, devlet dışındaki hisseleri kime aittir?

Sorudan soruya……………….

Yine yaptığım araştırmaya göre, devletin payı bir hayli yükselmiştir. Hatta yine aldığım bilgiye göre, Merkez Bankasında Hazinenin payı % 51 ve Ziraat Bankasının payı % 21 imiş. Yani toplamda: % 72, peki iyi de kalan % 28 nerede? Bu sorunun cevabı olarak herkesin payı var şeklinde bir yanıta rastlanıyor. Yani, Merkez Bankası kararlarında bu irili ufaklı paydaşların da sözü geçiyor denilebilir. Öte yandan bu irili ufaklı paydaşların kimliği asla açıklanmıyor.

Sonuç: “Merkez Bankası bizim mi?” bu sorunun yanıtı hem net, hem değil. Ama eğer bizimse niye paraların üzerinde “TÜRKİYE CUMHURİYETİ MERKEZ BANKASI” yazmaz, bence bu soruna bir çözüm bulunmalı, belki devlet Merkez Bankasının % 72 değil, tüm hisselerini satın almalı?

 

Aranan kelimeler:

20 Ocak 2016
bosluk

Atatürk Çiçeği

Atatürk Çiçeği

28 Temmuz 1933 günü: Cumhuriyet gazetesinde yazılı bir habere göre: Amerika-Chicago’da bulunan Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden Kirk Landın: labratuvarında çeşitli denemeler sonucu Meksika kökenli kırmızı renkte yeni bir çiçek elde etmiştir.
Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken: daha önce Tarsus Kolejlinde Atatürk ile tanışmış ve ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör olan arkadaşının önerisiyle, bu yeni çiçeğe “Atatürk Çiçeği” ismini vermiştir.
Bu öneri: dünya nebatat dairesinde, Atatürk’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda, oy birliğiyle kabul edilmiştir.

Ancak, bunun doğruluğu konusunda kanıt bulunmamaktadır. Bir diğer söylenti: dünya çiçek literatüründe “poinsettia” olarak bilinen bu bitkinin, Türkiye’ye geldiğinde büyük önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok beğenilmesi ve bunun üzerine çiçeğe “Atatürk Çiçeği” isminin verilmesidir.

Aranan kelimeler:

19 Aralık 2014
bosluk

Şebnem Ferah, dramatik bir yaşam ve şarkıları

Şebnem Ferah, dramatik bir yaşam ve şarkıları

Geçenlerde arabamda oğlumla birlikte yolculuk yaparken, uzun zamandır beğenerek dinlediğim bir sanatçının cd çalmaya başladığında, daha çok o yaş gurubuna hitap eden sanatçının şarkılarını duyduğunda oğlumun ilk tepkisi “iç karartan şarkılar, niye bu kadını dinliyorsun” oldu. Şaşırmamak elde değil, dediğim gibi aslında onun yani daha çok gençlerin yaş gurubuna hitap eden bu rock şarkıcısının şarkı sözleri: gerçekten dikkatli dinlendiğinde sürekli hüzün, karanlık ve sıkıntılı. Ama, öte yandan, zaten biz toplum olarak genelde öyle karamsar ve acitasyon yüklüyüz ki: müzikte de bu tür şarkılar hoşumuza gitmiyor mu, yani içimizi karartan şarkılar, bir anlamda içimizdeki duyguları yansıtıyor diye daha çok ilgimizi çekmiyormu? Çektiği kesin ki, bu tür şarkılar tutuyor, yıllarca Orhan Gencebay bunların en büyük önderlerinden biriydi ve hala seviliyor, dinleniyor. Bir de bu olayın diğer yüzü var. Örneğin: bu karanlık, karamsar ve melankolik şarkıları söyleyen rock şarkıcısının yaşamı. İnsan, bu tür şarkıları söyleyebilmesi için, bu kadar içten söyleyebilmesi için mutlaka bir anlamda, sıkıntılı bir hayatın içinde olması veya sıkıntıları yaşaması gerekir diye düşünüyorum. Yani, sıkıntılı olmayan bir insanın bu denli melankoli yaşatması mümkün mü?

Derken: ülkemizin en büyük rock şarkıcısı Şebnem Ferah’ın, yaşamına şöyle bir göz gezdirdim ve elbette karşıma yine sıkıntılı ve melankoli dolu, dramatize bir hayat hikayesi çıktı. Şarkılarında çığlık atması ve sesinin gücü ile öne çıkan bu sanatçının yaşamı tam anlamı ile dram. Orta yaşa geldiğinde, tüm ailesini, yakınlarını ve hatta kendi ifadesi ile, çocukluğunda oynadığı sokakları bile yitirmiş bu insan; bir anlamda, söylediği melankolik şarkıları yaşayarak ve hissederek söylüyor, zaten ilginç olan bu değilmi yani hislerini dinleyenlerine aktarabilmesi.

Evet, gelelim, Şebnem Ferah’ın, sevenlerinin kendisine “Şebo” olarak tanımladığı sanatçının kısa yaşam öyküsüne:

Ferah ailesi: Ali bey ve İfadet hanım, küçük kızları Aycan ile 1970 yılında, Üsküp şehrinden ayrılıp, Türkiye’ye gelirler ve Yalova şehrine yerleşirler.

Ali Bey: öğretmenlik yapmaya başlar. Bu sırada: Yalova’da 12 Nisan 1972 tarihinde, bir kızları daha dünyaya gelir ve adını “Şebnem” koyarlar. Böylece: Ferah ailesi, iki kızları ile birlikte Yalova’da yaşama devam ederler. Ancak: ailenin en büyük eğlencesi, müziğe aşırı tutkulu olmalarıdır. Evlerinde: mandolin, bağlama eksik olmaz, babası piyano çalar ama bu sırada Rumeli geleneği olarak, annesi türküler söyleyerek babasına eşlik eder. Yani: aile tam bir müzik ortamı içinde yaşamını sürdürmektedir. İşte: Şebnem: böyle bir ortamda dünyaya gelmiş ve yaşamının ilk yılları, bu müzik namelerini dinleyerek geçmiştir.

Şebnem: ilkokula başladığında: müziğe aşırı ilgisi nedeniyle: mandolin ve solfej dersleri almaya başlar.

Derken: daha iyi eğitim alacağı düşüncesiyle, ailesi kendisini Bursa şehrine gönderir ve Lise yılları: “Özel Namık Sözeri” Lisesinde yatılı olarak devam etmeye başlar. Burada, 13 kızla birlikte kaldığı yatakhanede tek mutluluğu müzik dinlemektir. Hafta sonlarında: Yalova’ya ailesinin yanına gitmektedir. Yine böyle bir tatil gününde, Lise 1. yıllarında bir akrabası ile bisikletini, gitar karşılığında değiştirir. Ardından: deli gibi gitar çalmaya ve İngilizce şarkı sözleri yazmaya başlar.

Yatılı okulda, izinli olduğu Çarşamba günleri: Bursa’da akustik gitar dersleri almaya başlar. Hafta sonları, yine Yalova’ya gider ve orada klasik gitar çalışır.

Yine, bu Lise yıllarında, bir Londra gezisinde, özellikle “Seth Riggs” cd leri ve kitapları satın alır. Çünkü: Seth Riggs: Madonna ve Pavarotti gibi birçok sanatçı yetiştirmiştir. Onun cd. Lerinden “gırtlağını” nasıl kullanması gerektiğini ve sesini kullanmayı öğrenir. (işte o çığlıkların çıkış noktası) Öyle ki, ileriki yıllarda bile konserlerden önce: sahneye çıkmadan önce, Seth Riggs cd lerindeki çalışmaları yapmayı ihmal etmez.

Lise 2. yıllarına geldiğinde: Bursa’da kiralık enstrümanlar ile stüdyo kiralayarak bir gurup kurar. “Pegasus” isimli bu gurup solisti olarak: 1987 yılında yani 15 yaşında iken Bursa’da düzenlenen bir festivalde ilk kez sahneye çıkar ve şarkılar söyler. Ancak: Pegasus uzun ömürlü olmaz ve bir süre sonra dağılır.

Şebnem: bu denemenin ardından, gurup için en iyi arkadaşlarının bir araya gelmesi gerektiğini anlar ve yeni gurup için bu kez en yakın arkadaşlarını bir araya getirir. Ancak, bu kez yine ortaya ilginç bir durum çıkar ve ülkemizde ilk defa, tamamen bayanlardan oluşan bir rock gurubu olan “Volvox” ortaya çıkar. Çünkü: 1980’lerin ortalarına denk gelen bu dönemde, Bursa’da Sedat Sarıca isimli bir müzisyenle tanışır. Sarıca çok iyi bir basgitarcıdır ve stüdyosu vardır ve gitar dersleri vermektedir. Topluluk prova yapmak için onun stüdyosuna giderler.

Bu sırada, yani okul yıllarında yine hafta sonları Yalova’ya eve gittiğinde, odasına kapanıp, yemek bile yemeden çalışır ve içinden gelen sesleri dinleyerek, gitarı ile kafasına göre bir şeyler çalar ve bunları bir teybe kaydeder. Ardından bu teyp kayıtlarını dinleyerek şarkılara İngilizce söz yazar. Ancak: yine o yıllarda da, yazdığı sözler ve yaptığı şarkılar, genel anlamda: mutsuz ve karanlık yani melankolik sözler ve yapımlardır. Bu durum kendisine sorulduğunda “ya içimden öyle geliyordu ya da dinlediğim yabancı şarkılardan kulağıma yapışanlar bunlardı” diye yorumlamaktadır.

Derken, Lise yılları biter ve özellikle matematik konusunda bir hayli zeki olan Şebnem: ODTÜ Ekonomi bölümünü kazanır ve yine Ankara’da bir üniversite kazanan ablası ile birlikte, Ankara’ya yerleşirler. Bu arada: Şebnem, gönlünce gitar çalabileceği ve sosyal aktiviteleri gayet bol olan bir okul yaşantısına başlar. Amatör guruplarda şarkıcılığa başlar, konservatuarlı Özlem Tekin ile tanışır ve onu “Volvox” gurubuna dahil eder. Ancak: bir süre sonra, gurup üyelerini, İstanbul’daki üniversiteleri kazanmaları nedeniyle, İstanbul’a yerleşirler ve “Volvox” gurubu dağılma aşamasına gelir.

İşte: bu dönemde hayatının en kritik kararını verir ve 2. sınıfta ODTÜ’yü bırakır ve İstanbul’a yerleşir. Çünkü: ekonomist değil şarkıcı olmak istemektedir.

Ardından: İstanbul macerası başlar. 18 yaşında, 4 genç kızdan oluşan “Volvox” haftanın beş günü, barlarda sabahlara kadar müzik yapmaktadırlar ve kazandıkları parayla ev kiralarını ödeyebilmenin mutluluğunu yaşamaktadırlar ve aynı zamanda sahne performansı ve sahne disiplinini öğrenmektedirler. Şebnem, yeniden üniversite sınavına girer ve bu kez İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanır.

Takip eden 2 yıllık bu yoğun süreç, onları yorar ve “Volvox”: 1994 yılında, sekiz yıllık sürecin ardından dağılır. Özlem Tekin: bireysel albümünü çıkarır. Bu sırada Şebnem de artık kendi şarkılarını söylemek istemektedir.

Yine bu sıralarda, Şebnem tarafından hazırlanan ve Şebnem’in gitar çalarak vokal yaptığı bir demo: TRT’de “Kokteyl” programında yayınlanır. Büyük bir raslantı, aynı programı izleyen Sezen Aksu: Şebnem’in sesinin gücüne şaşırır ve yardımcılarına tek bir cümle ile Şebnem’e olan beğenisini ifade eder “bulun bu kızı bana getirin”

Evet; yetenek, başarı, kalite hayatta çok şey ifade etmez. Mutlaka birilerinin sizi duyması, görmesi, keşfetmesi gerekmez mi? İşte: Şebnem: kendini bir anda, ülkemizin en büyük sanatçılarından biri ve hatta idol olan Sezen Aksu’nun ardında vokalist olarak bulur. Ancak, Sezen Aksu, diğer birçok daha sonra ünlenecek vokalistleri gibi Şebnem’e de destek olmayı sürdürür. Şarkılar hazırlanır, hazırlıklar tamamlanır ve stüdyoya girilir. Hazırlanan bu albüme çok güvenmesine rağmen, satılıp satılmayacağı konusunda büyük tereddütler yaşamaktadır ve daha önce ülkemizde hiç yapılmamış bu tür albüm ile büyük maddi risk aldığını düşünmektedir. Ama bu albüm aynı zamanda onun prestij albümü olacaktır. Stüdyoya girmelerinin ardından, 5 aylık süreç bitiminde muhteşem albüm ortaya çıkar, ilk kez davul ve bas sesi kullanılan “Kadın” isimli albüm: 15 Kasım 1996 tarihinde, Şebnem 24 yaşında iken piyasaya sürülür ve teknik anlamda bu muhteşem albüm; 400 bin gibi muhteşem bir rekor satış rakamına ulaşılır.
İlk solo konserini ise, 4 Nisan 1997 tarihinde İzmir Ege Üniversitesinde verir.

Tüm bu güzellikleri yani arzu ettiği yaşama ulaşmışken: dramatik yaşamın ilk darbesi gelir. Ablası: Aycan: ölümcül bir hastalığa yakalanır ve Yalova’da ablasının başucunda ölümünü beklerken: bir gün odasına kapandığında, 3-4 dakika içinde “Deli Kızım Uyan” isimli şarkısını yazar ve besteler. Bu şarkıyı bestelerken, bu sözleri ablasına söylediği düşünülür. Zaten: bu şarkıyı dinlediğinizde, onun yaşadığı hüznü hissetmemek mümkün değildir. Evet: 1997 yılı sonlarında ablasını kaybeder.

Sonrasında: büyük bir bunalıma giren, Şebnem, yaklaşık 2 yıl boyunca sesi çıkmaz olur. Hatta: Yalova’daki evlerinde kahkaha atmaya korkar. Çünkü: ablasının hastalığı çok uzun sürmüş ve bu durum evlerinde tamamen bir hüzün ortamının egemen olmasına neden olmuştur. Dolayısı ile Şebnem: gençlik dönemini bu olumsuzluklar içinde geçirmiştir. İçinden deli doluluk gelse de hiç bir şey yapamamanın sıkıntısı ile.

30 Haziran 1999 tarihinde: bu kez “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum” isimli, melankoli ve hüzün dolu albümünü çıkarır.

Ancak; dram bununla bitmez. 17 Ağustos 1999 tarihindeki büyük depremde Yalova yerle-bir olur ve bu felakette bu kere: babası Ali bey’i kaybeder. Babası Ali bey ile birlikte: Şebnem: tüm çocukluğunun geçtiği mahalleyi, sokakları ve birçok tanıdığı insanı da yitirir. Bundan sonraki yaşamında, babasını onun çok sevdiği “Kadınım” isimli şarkı ile anımsayacaktır.

Yine, bir süre sıkıntılar ve ardından 18 Ekin 2001 tarihinde, üçüncü albümü “Perdeler” i çıkarır. Yine kendi ifadesine göre: bu sıkıntılı günleri atlatmak için müziğe tutunur. Çünkü: babası hayatında çok önemli bir karakterdir. Bir süre sessiz kalır, ne olduğunu anlamaya çalışır. Yaşadığı acıların, kendisine çok şey öğrettiğini düşünür ve yine müziğe sarılır.

6 yıl sonra üçüncü albümünü çıkarır ve müzik yaşamına devam eder.

Ancak, bu arada dram bitmez. 2 Temmuz 2011 tarihinde, bu kere annesi İfadet Ferah: Yalova’da kalp krizi geçirerek vefat eder ve yaşamda bütün ailesini, sevdiklerini kaybeder.

Evet: Türkiye’de bir bayan olarak, en iyi elektro gitar çalan müzisyen, dokunaklı ses, hüzünlü bakışlar, en iyi çığlık atan kadın sanatçıdır. Ama en önemlisi: sesinin gücünün 3 oktav olduğudur ve bu yönü ile tam bir yetenektir. Çünkü: dünya müzik piyasasında altın ses olarak kabul edilen Adele ve Beyonca, Rihanna ve Katy Perry ile aynı ses düzeyine sahiptir.

Sonuç? Sonuç: bir hasta rahatsızım diye psikiyatriste gider ve sorması üzerine, doktora yaşadıklarını ve yaşamını anlatır. Tüm bunları dinleyen doktor, hastasına: “hayır sen hasta değilsin, sadece hayatın çok boktan” der ve onu gönderir.

İşte: Şebnem Ferah bu, yani bu kadar kötümser, karanlık ve melankolik şarkıları büyük güçlü sesiyle söyleyen bu kadın: şarkılarında: yaşadığı dramı, dinleyenlerine gayet başarılı bir şekilde yansıtmayı başarıyor ve bence bu büyük bir beceri, onun büyük bir sanatçı olmasının en büyük nedeni…..

Aranan kelimeler:

19 Aralık 2014
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti