İlk Yerli Otomobil, Devrim

İlk Yerli Otomobil, Devrim

devrim1Son günlerde; daha önce vizyona girmiş olan bir film tekrar gösterime sokuldu. Hatırlarsınız; Devrim, ilk yerli otomobil. Bu filme gitmiş olanlar; bu öyküyü biliyorlar, ama gitmeyenler veya gitmeyi düşünenler için; bu ilk tümüyle yerli otomobilimizi, bir kez de ben anlatmak istedim.

Ülkemizde, otomobil üretmeye yönelik ilk adım: 1929 yılında atılır. Amerikan Ford şirketiyle;25 yıllık bir imtiyaz andlaşması imzalanır. Bunun karşılığında: Amerikalılara; otomobil, kamyon, traktör ve hatta uçak parçaları için üretim izni verilir. Bu arada: İstanbul-Salıpazarı’nda; gümrük alanına, montaj fabrikası kurulur ve 450 işçiyle, üretime başlanır. Fabrika; günde 50 ye yakın; otomobil ve kamyon montajı yapar. Üretilen araçlar; Ortadoğu, Balkanlar ve Sovyetler Birliğine ihraç edilir. Ancak;1929 yılında başlayan, büyük ekonomik bunalım; bu fabrikayı da etkiler ve sonuçta; 1934 yılında, üretim tamamen durur.

İkinci deneme; tam 20 yıl sonra gündeme gelir. 1955 yılında,Türk-Wıllys Owerland fabrikası; cip üretimine başlar. Ardından; kamyon ve traktör üretimine geçilir. Ancak; otomobil üretimi gündeme gelmez.

Bu arada; büyük bunalım sonucu; ABD Başkanı Eisenhower; Türkiye ziyaretinde; 1959 yılında; Ford Şirketi ve Koç Gurubunun, Otomobil Sanayi A.Ş. kurmalarını sağlar. Şirketin bünyesine giren; Salıpazarı’ndaki fabrika; 1960 yılında üretime başlar. Kamyon ve binek otomobil üretimi yapılır. Ancak; yine beklenmeyen bir olay gelişir ve aynı yılın 27 Mayıs günü, Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koyar.

Takip eden dönemde: 22 Nisan 1961 tarihinde; memleketimize has bir binek otomobil ve motorunun imal edilmesi yönünde; Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan istek; Devlet Demiryolları tarafından; proje haline getirilerek, çalışmalara başlanır. 23 mühendis, tümüyle yerli bir otomobil üretmek için; Eskişehir Cer Atölyesinde çalışmalara başlar. Otomobilin;29 Ekim Cumhuriyet Bayramına yetiştirilmesi emri verilmiştir. Önlerinde yanlızca 129 günleri vardır. 23 mühendis; geceyi gündüze katarak, toplu iğnenin bile yurtdışından ithal edildiği ülkede; 129 günde; 3 Devrim otomobilini; yoktan varederler.

Nihayet büyük gün gelir. Biri: bej ve diğeri siyah renkli olan; 2 devrim otomobili; trenle, Eskişehir’den Ankara’ya gönderilir. Ancak; buharlı lokomotiften sıçrayacak kıvılcımlara karşı önlem olarak; arabaların benzin depoları boşaltılır. Bu iyi niyetli önlem; Devrim’in kaderini belirleyecek bir dizi şansızlığında başlangıcı olur.

Tren; Ankara’ya vardığında, benzin depolarının doldurulması düşünülmektedir. Ancak; işler planlandığı gibi yürümez. Sabırsız bürokratların işgüzarlığı nedeniyle; Devrim otomobilleri; depolarındaki son benzinle; TBMM önüne kadar getirilir.

Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel; siyah Devrim otomobiline biner. Ancak; otomobil;200 m. ilerledikten sonra durur. Benzin bitmiştir. Cumhurbaşkanı; hemen deposu benzin doldurulan; bej renkli otomobil ile; Ankara sokaklarında dolaştırılır, Anıtkabir’e gidilir ve Hipodrom’daki geçit törenine katılır.

Ancak; ertesi gün; bütün gazeteler; ağız birliği etmişcesine; yanlızca,yolda kalan siyah renkli Devrim otomobilinden söz ederler ve elbette, bu sözler, tamamen olumsuz sözlerdir. Cumhurbaşkanının: ” Batı kafasıyla otomobil yaptınız, Doğu kafasıyla benzin koymayı unuttunuz” sözü; her yerde yankılanır. “Devrim yolda kaldı”, ” Devrim yürümedi”, ” Milletin parası boşa gitti”. Halbuki; kimse, geçit törenine katılan, Anıtkabir’e kadar çıkan, bej renkli Devrim otomobilinden bahsetmez. Bilmiyorum; bu satırları okuyan sizlerde sanırım şaşırdınız. Aslında; bu propagandanın altından; propagandayı çok iyi bilen bir ülke ve onun insanlarının bulunduğu sanırım sizinde aklınıza geldi. Yani; burada, bilinçli olarak; ortaya konan bir eser kötüleniyor. Çünküüüüüüüüüüü.

Sizin ürettiğiniz otomobiller, yani yerli arabalar, eğer sokaklarımızı doldursa idi; ya Salıpazarında ki fabrika ne olucaktı?

Biliyormusunuz, bej renkli Devrim otomobili; halen, Eskişehir’de Cer Atölyesinin hangarlarında, ustaları gezdirmeye devam ediyormuş. Diğer iki siyah renkli Devrim otomobilinin akıbetini ise, bilenyok.

Birden, bir söz aklıma geldi. Belki hatırlarsınız; bir Filozof der ki ” İnsanlara balık vermeyin, balık tutmayı öğretin. Ama insanları kendinize bağımlı hale getirmek istiyorsanız, asla balık tutmayı öğretmeyin, yanlızca canınız isteyince onlara balık verin”

Aranan kelimeler:

25 Mayıs 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu. Şehitler Anıtı

Çanakkale, Gelibolu. Şehitler Anıtı

anit1Bugün; Çanakkale’de Milli Park olan ve insanların ziyaretine açık olan Çanakkale Savaşlarının geçtiği mekanlar: 1926 yılında İngilizlerin ve 1930 yılında ise Fransızların mezarlık ve anıtlarını görmeye başladı. Halbuki, şehitlerine; anıt ve şehitlik yapması gereken asıl millet, Türk milletiydi. Çünkü: Türk’ler, bu savaşta varolma ve yokolma mücadelesi vermiş ve dünyaya kafa tutarak, “Çanakkale geçilmez” dedirtmişti.Halbuki, onlar, tüm güçlerine, vahşetlerine rağmen, bu savaşı kazanamamış ve gerisin geriye çekip gitmişlerdi.

Evet, 1944 yılında, Çanakkale’de şehitlerimize yaraşır bir anıtın olmayışı, halkımızı gerçekten üzüyordu. Bu söylemler çoğalınca, oralarda büyük bir anıt yapılmasına karar verildi. Yapılacak anıtın önce yeri belirlendi. Öyle güzel bir yer seçildi ki; yapılacak anıt, hem karadan hemde denizden görülecek ve tüm bakanlara, Çanakkale’nin geçilmezliğini hatırlatacaktı.

Karar verilmişti, 1944 yılında açılan bir yarışmada: Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular’ın projeleri kazandı. Evet, abidenin yapımına, maalesef, aradan geçen 10 yıl sonunda, 1954 yılında başlandı. Bu aradaki dönemdeki gecikmeyi , 2 nci Dünya savaşının ve ekonomik sıkıntıların varlığına bağlamak lazım. Neyse; Bu tarihte inşaat başladı ama işi alan mütahitler, anıtı bir türlü bitiremiyorlardı. İşi bırakanlar oluyor, yeniden alanlar da işi süründürüyorlardı.

Yapılan incelemede; anıtın inşaatında YOLSUZLUK yapıldığı tespit edildi. Düşünebiliyormusunuz, bu ülkede inşaat yolsuzluklarının geçmişini. Tarihine yabancı, milli değerlerden yoksun yetişen bu tür insanlar, onlar için bu vatanda şehit olan ataları adına yapılan bir anıttan bile çalmayı düşünüyorlar ve ÇALIYORLAR.

Böylece, anıt temellerinden yeni yükselmiş haliyle, ortada kalakaldı. Bir utanç anıtı olarak, yaklaşık 4 yıl bekledi.

O sıralarda; Milliyet Gazetesinde bir köşe yazarı; Çanakkale anıtının içler acısı durumunu yazar. Bu yazı sonrası, gazeteye: ” Bu anıtın yapımı için hemen bir kampanya başlatmaları ” yönünde, birçok müracaat olur. Bunun üzerine, bir kampanya başlatılır. O sıralar, halk, kampanyalara pek ilgi göstermez. Ama; söz konusu olan Çanakkale Şehitleri Anıtı olunca, halkın tarihe ve atasına düşkünlüğü nedeniyle, bu kampanyaya, muhteşem bir ilgi olur.

Yapılan ilanlarda, anıtın tamamlanması için 900 TL.ya ihtiyaç bulunduğu, gazetenin ise kampanyadan 100 TL. toplamayı amaçladığı yazılır. Kampanya bittiğinde, ne kadar toplanmıştır biliyormusunuz? Tamı tamamına 3 milyon TL. İşte, bu  destanı yazan Anadolu halkı. Dün evladını veren, bugün evladının destanını abideştirmek adına, parasını mı sakınacaktı?

Böylece, 1960 yılında, Çanakkale şehitlerimize yakışır bir anıt yapılmış oldu. 39.75 m. uzunluğundaki anıtın, bir ayağında, yukarı çıkan asansör sistemi var. 1971 yılında, anıtın altına bir müze açılmış. Burada; savaştan kalan araç, gereç ve haritalar sergilenmekte.

Aranan kelimeler:

15 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu Savaşı, Vahşetin Öyküsü

Çanakkale, Gelibolu Savaşı, Vahşetin Öyküsü

Sargı yeri: Çanakkale savaşının en büyük hastanesi. Zığındere denilen gizlenmiş bir vadide. Korunaklı yapısı ve gözden uzak duruşu nedeniyle, hastaların tedavi edildiği bir yer olarak kullanılmış.

Kıyıya ve dolayısı ile cephelere yakınlığı nedeniyle, zaman zaman o kadar çok hasta birikmiştir ki, insanlar neredeyse üst üste uzanmak zorunda kalmışlardır. Bir seferde, 40-50 bin hastanın barındığı bu büyük hastane, adından dolayı ufak tefek çiziklerin sarıldığı bir hastane gibi algılanmamalıdır. Hastaneye getirilen yaralıların durumları o kadar ağırdır ki, anlatmaya yürek dayanmaz. Kimilerinin kolları, kimilerinin bacakları kopmuş, kimisinin gözü patlamış, kimisi son bir solak halinde yaşam mücadelesi vermekte.

Tarih 28 Haziran 1915.  Gün; gece yarısını çoktan geçmişti. Gecenin karanlığında, sinsice kıyıya yaklaşan bir zırhlı, uzun menzilli topları ile, kıyıda, sargı yerini dövmeye başlamıştı. Tonlarca mermi, parmağını bile kıpırdatamayacak durumdaki binlerce aciz hasta ve yaralı askerin üstüne düşmekteydi. Hiçbirinin kaçacak ve kendisini bir şekilde koruyacak gücü ve kuvveti yoktu. Öylece, ölümü bekler gibiydiler. Koca bir Fransız zırhlısı, elbette buranın bir hastane olduğunu, yaralı askerlerle dolu olduğunu biliyordu, ama demekki içlerindeki, benliklerindeki vahşet duygularını engelleyemediler. Öyle bir kin’leri vardı ki, düşünün. Hoş, vardı ki, dedim, aradan geçen zamanda, değişen hiçbirşeyin olmadığıda aşikar.

Neyse, zaten, kısa sürede, bu daracık vadi ateşler içinde kaldı. Zavallı Mehmetciklerimiz, bu ateş diyarında, yavaş yavaş yanıyorlardı. Bu unutulmaz vahşetin sabahında vadiye gelenler, binlerce yanık insan cesedi ile karşılaştılar. Bir gecede 18.000 askerimizi yitirdik.

Bu bölgenin korunması, normalde Albay Halil Sami Bey’in komutasındaki 9 ncu Tümene verilmişti. Fakat, bu ani saldırıda, onlar da birşey yapamadılar. Ölenler arasında, Halil Sami Bey’de vardı.

Olay; dünya basınında büyük ses getirdi. Ama olan zavallı yaralı mehmetciklerimize olmuştu. Malüm; dünyanın sesi ne kadar olucaktı? Zaten, bu vahşeti yaratanlarda kendileriydi.

Lütfen, düşünün. Çanakkale’de yarattıkları bunca vahşete, adice davranışlara rağmen başarılı olamadılar. Canlıyı, yaralıyı bombaladılar. Yine de, başarılı olamadılar. Çünkü; o mehmetcikler, atalarımız; öyle büyük bir azimle; bize, bizlere bugün yaşadığımız hür ve özgür hayatı miras bırakmak için çatıştılar, mücadele ettiler. Lütfen onları hatırlamayı sakın unutmayalım, hatıralarının önünde saygımızı asla ihmal etmeyelim. Çünkü, ya onlar olmasaydı, ya onlar ölmeseydi, kanının son damlasına kadar çatışmasaydı, düşünün bakalım bugün yaşadıklarınıza sahip olabilirmiydiniz?

Aranan kelimeler:

15 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu’da 25 Nisan

Etiketler: ,
Çanakkale, Gelibolu’da 25 Nisan

Her yıl; 25 Nisan yaklaşınca; Gelibolu’da gözle görülür bir turist artışı görülür. Otobüsler, adeta konvoylar oluşturmaya başlarlar. Kimileri özel tırlar organize etmiş, içini ev gibi döşemiş ve bir aylığına Gelibolu’ya gelmiştir. Kimileri de, motosikletlerle ya da karavanlarla gelirler. 25 Nisan yaklaştıkça, kalabalık artar. Gelenlere yaklaşıp, kim olduklarını sorguladığınızda, hemen çoğunun; Avustralya’lı ve Yeni Zellanda’lı olduklarını görürsünüz. Onlar, kendilerinden yaklaşık 100 yıl önce, buralara gelerek, bu topraklarda kalan dedelerini aramaya gelmişlerdir.

Niye; bu tarihi seçerler? Çünkü; bu tarihte, yani 25 Nisan günü; atalarının, İngilizler’in emriyle, Arıburnu’na kara çıkartması yaptıkları tarihin yıldönümüdür. Ama; bu zavallı insanlar; İngiltere’nin menfaatleri uğruna, burada ölüme gitmişlerdi.

Bugün ise; Gelibolu’ya gelecek bir Anzak torunu; tatile gidiyormuş gibi hazırlanmıyor. Onlar; buraya dedelerini ziyarete geliyorlar. 25 Nisan tarihinden önce gelirler ve bu tarihe kadar; Gelibolu’nun savaş yapılmış bir çok yerini gezerek ve devamlı okuyarak; savaş ve savaş yerleri hakkında, ayrıntılı bilgi alırlar. Zaman zaman; geceleri sahile gider ve atalarının çıkarma yaptıkları yerlerden; uzun uzun kıyıyı seyrederler. Bu manzarayı kafalarında canlandırmaya çalışırlar.

Ve; bekledikleri o günün arifesi gelir. 24 Nisan akşamı; hepsi, sözleşmişcesine, Anzak Koyunda toplanır. Sayıları; binleri bulur. (2002 yılında: 15 bin kişi) Ellerinde; kutsal kitapları İncil bulunur. Gecenin karanlığında; saatlerce ayin yaparlar. Saat: 04.30 sularında, aynen atalarının, 25 Nisan 1915 sabahı, bu saatlerde yaptıkları gibi, elbiselerinin paçalarını sıvayarak, suya girerler. Su; neredeyse bellerine geldiğinde, sırtlarını denize vererek, yüzlerini karaya çevirirler ve atalarının, yıllar evel çıkartma sandallarından çıkarak, burada ağır ağır ilerlemeleri gibi, onlarda, karaya doğru ilerlerler. Bir nevi, o günlerin canlandırmasını yaparlar. Kimilerinin başlarında atalarının o günlerde giydiği şapkalar vardır. Kimileri de, asker elbisesi içindedirler. Bu yaptıkları ile de; dedeleri ile aynı ruh durumu içine girer ve onların buradaki ruh durumlarını anlamaya çalışırlar.

İşte; Anzaklar, her yıl 25 Nisan tarihinde, ülkemize geldiklerinde, Gelibolu’da bunları yaparlar.

Peki; bizler napıyoruz? Bu adamlar; binlerce kilometre uzaklardan gelip, hem de savaşta yenilmiş olan atalarını anma adına, bu kadar güzel şeyleri yaparken, bizler kendi topraklarımızda, en uzaktan gelen için 1 günlük yol olan bu yerlerde, bu savaştan galibiyet ile çıkmış olan atalarımız için ne yapıyoruz? Onları anma, hatırlama ve onların ruhlarına bir şey gönderme adına hangi güzel davranışları sergiliyoruz?

Hiç, hiç, hiç. Onlar, bu ülke için canlarını verdiler. Durum gerçekten çok kötü idi. Ülke elden gidiyordu. Karşı konulması çok zor kuvvetler, senin vatanını yok etmek için bir araya gelmişlerdi. Ama, onlar, yani senin dedelerin, canlarını ortaya koyarak, buraları terk etmediler. Öyleyse, onlar, başka milletlerin dedelerinden daha fazla anılmayı hak ediyorlar.

Lütfen; her düzeydeki insanımız, bu anılmayı onlardan esirgemesin. Onların, saygı ile analım. Onlar olmasaydı; şu anda, unutmayın ki, bu ülke de olmayacaktı. Gelibolu’ya gidelim, onları analım. Öğrencileri götürelim, çocuklarımızı götürelim. anzak1

Aranan kelimeler:

8 Nisan 2009
bosluk

Avustralya, Broken Hills Savaşı

Avustralya, Broken Hills Savaşı

avustralya11Avustralya’nın keşfi sonrasında, buralara insanlar göçmen olarak gidip yerleşmeye başlamışlardı. Bu gelen kişiler arasında; Türk’lerde vardı.  Bu kişilerin yerleşmesiyle, özellikle, kıt’anın bazı yerleri, tam bir Orta Doğu devleti görünümünü almıştı. Özellikle: Silver City şehri, buna en uygun örneklerden biriydi.

Bu kentin, en ilgi çeken kişilerinden biri ise; Abdullah isimli bir Türk’dü. Abdullah, buraya ilk geldiğinde uzun süre iş bulamaz, sonra kasaplık yapmaya başlar. Bir süre sonra, aynı şehire bir Türk daha gelir. Bunun ismi ise: Muhammed. Muhammed; üzerinde bir sopaya takılı Türk Bayrağı olan tahta arabasında; dondurma satmaktadır.

Abdullah ve Muhammed; zamanla, sıkı bir arkadaşlık kurarlar. Özellikle, akşamları biraraya gelip, vatan hasretini, birbirleriyle konuşarak giderirler. İşleride çok iyi gitmektedir. Ancak; bu güzel günler uzun sürmez. Çünkü; vatanlarından kötü haberler almaktadırlar. Avustralya’da ise, İngilizler kıt’anın her yerinden; I.Dünya Savaşı için asker toplamaktadırlar. Bunu haber alan; Abdullah ve Muhammed, Askerlik Şubesine giderek, askere yazılmak istediklerini söylerler. Ancak; aldıkları yanıt onları çok şaşırtır. Şöyleki:

– Siz Türk’sünüz, halbuki bizler İngiltere’nin yanında Türk’lere karşı savaşmaya gidiyoruz.”

Tüm ısrarlarına rağmen, Abdullah ve Muhammed; olumlu cevap alamazlar. Hemen o gece, sabaha kadar düşünüp, kararlarını verirler. Madem; ülkelerine kadar gidip düşmana karşı savaşamayacaklar, bu demek değildir ki, düşmana karşı hiç durmayacaklar. Madem, bu topraklardan çıkmalarına izin verilmiyor, o zaman, bu topraklar üzerinde, mücedeleyi sürdüreceklerdi.

Ne kadar paraları varsa, hepsini harcayıp, silah ve cephane alırlar. Her gün vagonlar dolusu insan, kentin yakınlarındaki limanlara sevkediliyorlardı. Abdullah ve Muhammed’in bulundukları kentin yakınlarındaki Broken Hills Dağının yanında da bir tren yolu geçiyordu. İşte, tam bu trenin geçtiği boğaza mevzilenecekler ve düşman askerlerinin geçmesine engel olacaklardı.

1 Ocak 1915 günü, bütün hazırlıklarını tamamlayarak, burada mevzilendiler. Aynı gün; içinde 1000 den fazla askerin bulunduğu bir tren buradan geçecek ve limana sevk olacaklardı. Tren boğaza girdiğinde, makinist birden şaşırır. Çünkü; rayların üzerinde, küçük bir dondurma arabası vardı. Arabanın üzerinde ise, kırmızı-beyaz bir bayrak dalgalanıyordu. Tren durdu. Çevresinde, treni koruyan atlı birlikler, tepede, aynı renkleri taşıyan bir bayrağın daha dalgalandığını gördüler. Tam oraya doğru silahlarını doğrultmuşlardı ki; birden, trenin üzerine doğru, bir kurşun yağmuru başladı. İçindeki onlarca ölüyle birlikte, tren geri dönmek zorunda kaldı. Bölgeye, hemen güvenlik kuvvetleri gönderildi. Onlar da yetersiz kaldı ve askeri birlikler gönderildi.

Fakat, gelen her birlik, olduğu yerde çakılı kalıyor ve bir adım bile ileri gidemiyordu. Yeni getirilen birliklerde, bu kahraman insanlar çembere alınmaya çalışıldı. Kendileriyle çarpışanların, en azından bir tabur olduğunu düşünüyorlardı. Saatler geçti. Çarpışmanın iyice şiddetlendiği bir anda, Muhammed şehit oldu. Ama; Abdullah, direnmeyi sürdürdü.

Derken, iki kahraman insanımızın bulunduğu yerden, ses gelmez oldu. Avustralya’lı askerler; yavaş yavaş yaklaştılar. Bir de baktılar ki; kanlar içinde salmış ve silahlarına sıkı sıkı sarılmış, iki Türk, birer kayaya yaslanmış olarak yatıyor. Sadece, Muhammed’in vicudunda 21 kurşun yarası vardı. Onları, esas şaşırtan; yanlızca 2 kişiyle karşılaşmaları oldu. Halbuki, onlar, kendileriyle bu mücadeleyi yapan,  çok daha büyük bir insan topluluğu bekliyorlardı.

Sonuçta; iki şehidimizin silahlarını, cenazelerini ve dondurma arabasını alarak, şehre götürdüler. Ama; korkuları hala geçmemişti. Avustralya’lı askerler, günlerce dağlarda başka Türk varmı diye arama yaptılar. Ama, bulamadılar.

Avustralya’da; haftalarca, kahraman şehitlerimiz ve onların cesaretleri konuşuldu. Bu olay ise; Avustralya tarihine ” Broken Hills Savaşı ” olarak geçti.

Bugün, bu 2 şehidimizin mezarlarının nerede olduğu bilinmiyor. Ama; arabaları, silahları ve bayrakları; bir müzede saklanıyor. Büyük bir askeri birliğe karşı verdikleri mücadelede, siper olarak kullandıkları kaya da, bugün ” Türk Kayası” olarak isimlendirilmiş.

Düşünebiliyormusunuz; dünyanın bir ucunda; vatan sevgileriyle, koca bir devlete kafa tutabilen bu insanlar, bu cesareti nereden bulmuşlar?  İşte; Avustralya’lılar, günlerce bu sorunun cevabını aradılar. Buldular veya bulamadılar bilmiyorum. Ama; bu cesaretin tek dayanağı; hani Atatürk’ün söylediği gibi: ” Muhtaç olduğun kudret, damarlarında dolaşan asil kan’dadır “. Onlara bu cesareti veren, sağlayan; işte bu.  Ve ne mutlu ki, bizler de, bu cesur insanların soyundan geliyoruz.

Aranan kelimeler:

7 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale Savaşı, Sahte Kağıt Para

Çanakkale Savaşı, Sahte Kağıt Para

canakkale1İstanbul, Mekteb-i Sultani öğrencisi.Mehmet Muzaffer. Askere gitmek üzere yazılır. Üç aylık bir eğitimden sonra; subay adayı olarak Çanakkale’ye gönderilir. Bu arada ise; yani 1915 yılının sonu ve 1916 yılının başlarında; İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de, bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Yani; Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında, savaş durmuştu. Çanakkale’deki Türk birliklerin büyük kısmı; Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Hazırlanma ve eksiklikleri tamamlama emri alırlar.

Muzaffer; birliğinin karargahında görevlidir. Alay’ın; kamyon ve otomobil lastiği gibi, bir takım malzemeye ihtiyacı vardır. Bunlar ise, ancak İstanbul’dan sağlanabilir. Muzaffer, İstanbul çocuğu olduğundan; gerekli malzemenin temini için, onu görevlendirirler. Gerekli malzemenin parasını bulması içinde, eline bir yazı verirler.

O yıllarda; İstanbul’da; otomobil ve kamyon hem az bulunan taşıtlardı ve hemde bunların lastikleri karaborsa idi. Muzaffer; aradı, uğraştı ve nihayet Karaköy’de bir yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar; pek yüksekti ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Gereken parayı bulmak için, Savaş Bakanlığına gitti. Elindeki yazıyı gösterip, para istediğinde, tam bir hayal kırıklığı, elbette para vermediler. Sebep belli, ekonomik durum berbat, o otomobil lastiği almaya çalışırken, devlet askerinin ayağına postal, üstüne giydirecek kaput alacak parayı bulamıyordu.

Neyse; Muzaffer, Bakanlıktan çıkar, ağır ağır yürürken ve ne yapacağını düşünürken, kafasındaki tek gerçek: Alay’ının, bu lastiklere ihtiyacının olduğudur. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulması gerekiyordu. Derken, birden aklına bir fikir geldi. Aradığı çareyi bulmuştu. Doğruca tüccar yahudi’nin yanına gitti.
– “Paranın işlemi, akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece onları koyacak yerim yok. Yarın öğleden evvel, vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları, mutlaka hazır edin.” der.
Tüccar:
-“Peki” der. Muzaffer ise cevaben:
– Altın para vermiyorlar, kağıt para verecekler.” der. Yahudi;
– “Peki” der.

Ertesi günü sabahı, Muzaffer; Merkez Komutanlığından aldığı araba ve askerlerle birlikte, sabah ezan vakti Yahudi’nin kapısına dayanır. Ortalık henüz ışıldamaktadır. Tüccar, malları hazır etmiştir. Havagazı fenerinin ışığında, yarım yamalak aydınlanan loşlukta, mallar arabaya yüklenir. Muzaffer; adama, bir yüzlük (yüz liralık kağıt para) verir. Araba, son hızla, Sirkeci’ye doğru yola çıkar. Malzeme gemiye aktarılır ve Çanakkale’nin yolunu tutar.

Üç gün sonra; yahudi, elindeki yüz liralık kağıt parayı bozdurmak için; Osmanlı Bankasına gider. Ama; parayı bozduramaz. Çünkü; para sahtedir.

Muzaffer; evrak basımında kullanılan kağıdın aynısını, Karaköy kırtasiyecilerinden alır. Bütün gece oturup, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırtedilemeyecek özellikte, taklit bir para yapar. Yahudi tüccara verdiği para işte budur. O devrin gerçek paralarının üzerinde, şu ibare yazılıdır: ” Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır”

Muzaffer, yaptığı taklit paradaki bu ibareyi, değiştirerek şöyle yazmıştır: ” Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye edilecektir.”

Onun; burada, altın dediği, Çanakkale’te Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kan’ıdır.

Sahte paraya gelince: yahudi tüccar, bunu sorun yapmadı. Ancak; olay tüm İstanbul’a yayıldı. Hatta; Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade: yüzlük taklit parayı, yahudi tüccara altın ödeyerek geri aldı.Çok zarif; sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmeceye yerleştirip, İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne hediye etti. Bugün, bu eşsiz parça, Müzede sergileniyor.

İşte; Çanakkale Savaşı böyle kazanıldı. Türk’ün; aklı, yüreği, cesereti, kan’ı ile kazanıldı.

Aranan kelimeler:

7 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale Savaşı, Turkuaz Denizaltısı

Etiketler: ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Çanakkale Savaşı, Turkuaz Denizaltısı

denizalti17 Ekim 1915 günü; Fransızların ” Turkuaz ” isimli denizaltısı, Çanakkale Boğazından geçtikten sonra, Marmara Denizi’nde devriye görevinin tamamlar ve geri dönüşe geçer. Bir ara su yüzüne çıkar. Türk sahil batarlayaları ise; periskobu gördükleri gibi, ateşe başlarlar, denizaltının periskobu ilk atışta, tek mermiyle, Müstecip Onbaşı tarafından vurulur. Turkuaz denizaltısı kaçmaya çabalarken, Akbaş mevkiinde, karaya oturur. Bunun üzerine; Türk kuvvetlerine teslim olur.

Denizaltıda ele geçirilen gizli belgeler incelenir ve bu belgelerden; düşman denizaltılarının Marmara’da belli bir yerde buluşup, saldırı planları yaptıkları öğrenilir. Bu buluşma yeri; Türk kuvvetleri tarafından, müttefik Alman Denizaltısına bildirilir. Alman denizaltısı ise, buluşma yerine giderek, bir İngiliz denizaltısı batırır. Esir alınan Turkuaz denizaltısı ise, İstanbul Haliç’e çekilir. Tamir edilir, ” Müstecip Onbaşı ” ismi verilerek, donanmaya katılır.

Müstecip Onbaşı denizaltısı, bize de yar olmaz. İstanbul’un işgali sırasında, Fransız’lar, denizaltılarını alıp, geri götürürler.

Onlardan bize yanlızca, bugün İstanbul-Beşiktaş’daki Deniz Müzesinde görülebilen, ” kule saçı ” hatıra kalır.

Çanakkale Savaşında; tek bir mermi ile teslim alınan bir denizaltının hikayesi. Ama; sonuçta, yine geldiği ülkeye, topraklara geri dönen bir denizaltı. Kule saçı bizde müzede, denizaltının kendisi kimbilir şu an nerde? Hani tarih diyoruz ya; Çanakkale Savaşları tarihi, bu tür birçok mucizevi başarılarla doludur. Biz yazalım, sizler okuyun ki, o insanlarımızın kahramanlıklarını asla unutmayalım.

Aranan kelimeler:

6 Nisan 2009
bosluk

Millli Bilinç

Millli Bilinç

bayrak1Yıl 1984. Türkiye Cumhuriyetinde, başbakan Turgut Özal. Milli Eğitim Bakanı ise, Vehbi Dinçerler. 1984 yılında, ülkenin geleceği adına çözüm yolları araştırması için; Japon pedagogları ülkemize davet eder. Bu uzmanlar; bir süre, ülkenin değişik yerlerinde araştırma yaparlar ve halkla temaslar kurarlar. Sonunda; araştırmalarını tamamlarlar ve sonuçları açıklamak üzere Başbakanın yanına çıkarlar. Milli Eğitim Bakanı da, orada bulunmaktadır. Heyetin vardığı sonuç; gayet net ve açıktır.

– Sizin gençlerinizde, milli şuur yok.

Bizim yöneticiler, bu yanıt üzerine şaşırırlar ve hemen sorarlar.

– Peki, siz Japon gençlerine milli şuur verme adına, neler yapıyorsunuz?

– Biz gençlerimize; daha ilkokula başlamadan önce, şok testler uygularız.  Örneğin: uçak gibi hızlı giden, trenlerimize bindirir, bir tur attırırız. Sonra; robotlarla çalışan büyük fabrikalarımıza götürür, gezdiririz. Mini mini çocuklarımız; teknolojinin başdöndürücü neticesini görerek, şok olurlar ve hayranlık duyarlar.

Onları, daha sonra, Hiroşima-Nagazaki’ye götürürüz. İkinci Dünya Savaşı sırasında, atom bombasıyla tahrip olmuş olan bu bölgeleri biz aynen koruyoruz. Oraları da çocuklarımıza bilgiler vererek gösteririz. Hiç bir canlının ve bitkinin hayat bulmasına imkan vermeyen atom bombasının, bugüne uzanan etkilerini, hayretle seyrederler. Doğaldır ki, çocukların bütün götüp dinledikleri, masum ve temiz ruhlarında, derin ve etkili izler bırakır. Bütün bunların ardından da, onlara deriz ki:

-” Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz: vatanınızı, işte böyle düşmanlar bombalar, yakar, yıkar ve hiçbir canlının yaşayamayacağı hale getirir. Sonrada, çeker gider. Çalışırsanız; bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni araçlar yaparsınız. Daha da gelişmiş fabrikalar kurarsınız. Üstelik; hiçbir düşman size saldırmaya cesaret edemez. Ülkeniz, milletiniz yücelir, yükselir, daima bütün insanların saygı duyduğu ve özendiği bir konumda kalır. Şimdi; artık, çalışkan olup olmama kararını kendiniz veriniz. Çalışmak ve ülkenizi sevmek zorunda değil misiniz? Artık bunu siz düşünün ve kararınızı verin.”

– Çocuklarımız; bununla, ikinci bir şok yaşarlar. Ve, bu şoklarla iyi bir Japon olmaya doğru, güçlü bir adım atmış olurlar.

Bizim yetkililer, Japon gençlere, nasıl milli şuur kazandırıldığını öğrenmişlerdir. Ardından, bir soru daha sorarlar.

– Peki, biz, Türk gençlerine milli şuur kazandırma adına ne yapmalıyız?

– Bildiğimiz kadarıyla, sizin, gençleriniz için birçok Nagazaki’niz ve Hiroşima’nız var. Bizimkinden çok daha önemli bunlar. En önemlisi de, Çanakkale Savaşlarının geçtiği bölgelerdir. Birinci Düny Savaşı’nın, bu bölümü, gençlerinizin şok olması için, yeter de artar bile……

Bir metrekare toprağa, 6000 mermi düşen yerdir Çanakkale. Böyle bir savaştan, herşeye rağmen, Türk’ler galip çıkıyorlar ve zor olanı başarıyorlar. En gelişmiş teknoloji ve donanıma karşı çıkabiliyorlar. Üstelik, karşılarında terk bir düşman değil, birleşmiş güçler, sizin tabirinizle 72 buçuk millet var.

İşte, bu tablo ve bu bölge: gençlerinizin milli şuurlarının pekiştirilmesine fazlasıyla yeter.

Bunun için, gençlerinizi, guruplar halinde Çanakkale’ye götürmelisiniz. Her Türk genci, Çanakkale Savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezmeli, görmeli ve öğrenmelidir. Ve o gençlere denmelidir ki:

“Sizler çalışmazsanız, birlik içinde olmazsanız; düşmanlar, Çanakkale’ye geldikleri gibi, bu defa da başka şartlar altında, başka şekilde gelirler, size yaşamı haram ederler. Çalışır, birlik içinde olursanız, teknolojiyi yakalarsanız, barışa katkıda bulunur vatanınızı çağdaş hale getirebilirsiniz. Evet, gençlerinize bunları telkin ettikten sonra, Türk Kurtuluş Savaşının en iyi anlatıldığı, Atatürk’ün ” Nutuk ” kitabını okutunuz.

bayrak1

Aranan kelimeler:

6 Nisan 2009
bosluk

Cumhuriyet Tarihi, Türkiye’de İlk Televizyon

Cumhuriyet Tarihi, Türkiye’de İlk Televizyon

İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Frekans Kürsüsü Başkanı Mustafa Santur; 2 nci Dünya Savaşının ardından Avrupa gezisine çıkar. Burada: televizyon denen camlı kutuyu daha yakından tanıma imkanı bulur.

Suntur; yurda dönüşünde, İTÜ bünyesinde, televizyon yayını yapılması için,girişimlerde bulunur. Öğrencisi Dr. Adnan Ataman’ı, televizyon yayınlarını başlatmakla görevlendirir.

Üniversitenin, Taşkışla binasının çatı katında bulunan üç oda, çekim stüdyosu olarak tahsis edilir. Verici ve kamera; Philips firması tarafından, bağış olarak verilir. Bir gemi direği; verici antene dönüştürülür. Ancak, o dönemde, şahıs malı, televizyon alıcısı bulunmamaktadır. İTÜ’de 4 adet, bu işle uğraşan öğretim üyelerinin evlerinde 3 adet ve Beyoğlu’nda birkaç mağazada olmak üzere, ülkede, yanlızca 10 televizyon alıcısı bulunuyordu. Böylece: 1 kamera ve 10 alıcı ile ilk televizyon yayını başlar.

Haziran 1953 tarihinde; ilk yayın yapılır. İlk yayınlar; haftada bir gün olmak üzere, Cuma günleri; saat: 18.00-18.30 arasına yapılır. İlerleyen haftalarda, yayınlar dahada düzene girer. Yine aynı yılın sonlarında; yayınları izlemek isteyenler için, İTÜ’nün Gümüşsuyundaki konferans salonuna, bir alıcı konur.

İTÜ Televizyonunun ilk kameramanı Dr.Adnan Ataman, ilk sunucusu ise, İTÜ Radyosunda spikerlik yapan Fatih Pasiner’dir. Ekrana ilk çıkan sanatçılar: Feriha Tunceli, Nebahat Yedibaş, Cevdet Çağla ve Hüsnü Coşar’dı. İlk televizyon yıldızı ise, 13 yaşındaki balerin, Gülçin Bayburt’du.

İTÜ Tv.; yayında kaldığı 20 yıl boyunca: her türlü programda, ilkleri gerçekleştirdi. Halit Kıvanç ve Fecri Ebcioğlunun isimleri ön plana çıktı.

İlk naklen televizyon yayını; 12 Kasım 1961 tarihinde yapıldı. İnönü Stadyumunda oynanan ve Türkiye’nin 2-1 kaybettiği, Sovyetler Birliği futbol maçı idi.

TRT Televizyonu, 1968 yılında, Ankara’da yayına başladı. Bunun üzerine, İTÜ Televizyonunun yayınları sona erdi. 1971 yılında, stüdyo ve cihazlarını TRT ye devreden İTÜ Tv., 4 Şubat 1972 tarihinde seyircilerine veda etti ve kapandı.
ilktelevizyon1

Aranan kelimeler:

22 Mart 2009
bosluk

Cumhuriyet Tarihi, Kıyafet Devrimi

Etiketler: ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Cumhuriyet Tarihi, Kıyafet Devrimi

Osmanlı döneminde; giyim konusundaki ilk devrim, Padişah II.Mahmut zamanında yapıldı. 1826 yılında: sarık ve cüppe yasaklandı, devlet memurlarına, ilk kez; fes, pantolon ve ceket giyilmesi zorunluluğu getirildi. II.Mahmut; yeniçeriliği kaldırınca, onlardan hiçbir iz kalmaması konusunda çaba gösteriyordu. Bunu işiten; Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa; Tunus’tan alınan fesi, tayfalarına giydirdi. İstanbul’a geldiğinde, tayfalarıyla birlikte padişahın huzuruna; başlarında fes ile çıkınca; II.Mahmut, fesi çok beyendi ve eski başlıkların atılıp, yerini fesin almasını emretti. 1832 yılında, bir genelge yayınlandı ve tüm ordu mensuplarının fes giymeleri zorunlu hale getirildi. Evet; Osmanlı’da fes’in geldiği yer; Fas değil, Tunus’tur.

Evet, takip eden dönemde; Sultan Abdülmecit; bütün memurlara, pantolon giymeyi zorunlu hale getirir ve kendiside gravat takarak, Osmanlılarda gravat takan ilk padişah olur. Zamanla; gravat, aydınlar arasında benimsenir. Padişah tarafından takılmasıda; yüksek sivil memurların ve devletin ileri gelenlerinin, gravat takmalarına yol açar. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, tüm devlet memurları gravat takıyordu.

Şapkayı; Türkiye’ye ilk getiren, Beyaz Ruslar’dır. 1900 lü yıllarda, İstiklal Caddesinde, şapkacı dükkanı açarak, yaptıkları şapkaları, azınlıklara satmaya başlarlar. İlk şapka takan Türk’ler ise; Abdulhamit’in istibdat yönetimi nedeniyle Avrupa’da yaşayan jön Türkler olmuştur. 1923 yılında ise; şapkayı ve Batılı giyim tarzını, yurtdışında ilk uygulayanlar; İnönü ailesi oldu. İsmet İnönü; Lozan’a, üzerindeki askeri üniformayı çıkararak, Fransa’dan getirilen frakla katıldı. Bu sırada; İsmet İnönü’nün eşi 26 yaşındaki Mevhibe hanımda; Avrupa’da ilk defa çarşafını çıkararak eşinin yanında, yeni bir hayata başlamıştır. İngiliz leydileri giyinmişti ve herkez ona hayran kalmıştı.

Giyim-kuşama ilişkin son noktayı; Mustafa Kemal Atatürk; 24 Ağustos 1925 tarihinde, Kastamonu’da, Belediye Binasının balkonunda, elinde Panama şapkasıyla, halkın karşısına çıkarak koydu. Şapka: uygarlık, çağdaşlık ve laiklik ölçüsü içinde değerlendiriliyordu. Ancak; şapka ile başlayan ve ardından giyim kuşama yönelik yapılan bütün müdahaleler; Türkiye’nin ilericilik-gericilik tartışmalarının ana harcı olmuştur.

fes21

Aranan kelimeler:

22 Mart 2009
bosluk

İlk Türk Uçağı

İlk Türk Uçağı

hurkusbunu-basVecihi Hürkuş. 1896 yılında İstanbul’da doğdu. Sadece Türk havacılık tarihinde değil, belki de tüm Türk tarihinin en ilginç kişilerinden biridir. Birinci dünya savaşı ile Kurtuluş savaşına tayyareci olarak katılır. 1917 yılında, Kafkas cephesinde bir uçak düşürdü ve uçak düşüren ilk teyyareci unvarının alır. Kurtuluş savaşının, ilk ve son uçuşunu yapar. İzmir hava meydanına ilk giren ve işgal eden, yine odur. Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığında, bu uçağa ismi verilince, uçak yapma düşünceleri debreşir.

1924 yılında, yunanlılardan ele geçen motorlardan yararlanarak, ilk uçağı, “Vecihi K-6” yı imal eder. 28 Ocak 1925 de ilk uçuşunu yapar. Ancak; bu başarısı nedeniyle takdir beklerken, çevresindeki arkadaşlarının haseti nedeniyle, 15 gün hapis cezası ile cezalandırılır. Cezanın nedeni ise, onun izinsiz havalanması.

1930 yılı. İstanbul Kadıköy’de bir keresteci dükkanı kiralar. 3 ay içinde; ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı “Vecihi K-XIV” i yapar. İlk uçuşunu ise: 16 Eylül 1930 tarihinde gerçekleştirir. 15 dakika devam eden uçuş bitip, yere inince , halkın büyük coşkusu ile karşılaşır ve çok mutlu olur.

Uçak, iki kişilik, tek motorlu bir eğitim uçağıdır. Uçağı ile uçarak Ankara’ya gider, şehir üzerinde bir gösteri yapar. Başbakan İsmet İnönü ve bazı Komutanlar tarafından, uçak incelenerek, kendisi tebrik edilir.

Havacılıkla ilgisi, ölene kadar devam eder. Havacılık konusunda, pekçok ilk’i gerçekleştirir. 1932 de, ilk özel teyyare mektebini kurar. Daha sonra da, yeni teyyarelerin üretimini gerçekleştirir. 1954 yılında, ilk özel havayolu şirketini kurar. 16 Temmuz 1969 tarihinde ise, hayata gözlerini yumar.

Bütün hayatı, gökyüzü ve havacılık üzerine yoğunlaşan bu insanın, acaba, ülkemizde uçak sanayiinin gelişmesini niye sürükleyemediğini düşünüyorum? Sanırım, yine, o dönemde Konfiçyus felsefesi hakim mi oldu ne? Hani; “sana olta vereyim balık tutmayı öğreteyim” değil de, sana balık vereyim karnını doyur felsefesi. Malüm; uzun yıllar, Marshal Planı çerçevesinde verilen askeri yardımlar ve 1974 yıllarında Kıbrıs Barış Harekatı sırasında kesilen askeri yardımlar.

Aranan kelimeler:

12 Mart 2009
bosluk

İlk Yolsuzluk ve Davası

İlk Yolsuzluk ve Davası

yavuzBirinci dünya savaşı sırasında; iki alman zırhlısı, İstanbul’a sığınır. Bunlar, malüm: Goben ve Brevlav veyan ne demeli, Yavuz ve Midilli. Evet; bunlar, İngiliz zırhlılarının önünden kaçarken, birazda metazori olarak, Çanakkale boğazını geçerler ve Osmanlı devleti tarafından, Almanya’dan satın alındıkları açıklanır. Takip eden dönemde; bu zırhlılar, yine osmanlı devletinin egemenliği dışında, Karadeniz’e açılırlar ve yine ortak düşman olduğunu iddia ettikleri, Rus limanlarına saldırırlar. Bunun üzerine, Osmanlı, kendini, savaşın tam orta yerinde bulur.

İki zırhlıdan Yavuz; savaşın sonunda, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin elinde kalan; en yeni, en güçlü ve en modern savaş gemisidir. Ancak; onarıma ihtiyacı vardır. Meclis, 1924 yılında, onarım için; 2 milyon liralık ödenek ayırır.

Yavuz zırhlısının onarım işi; ilan edilir. Enver Paşa’nın eniştesi Ömer Nazım; onarım işini haber alınca, hemen, Alman Blohm und Voss Şirketini arar. Hükümetteki işleri bağlaması içinde; Bilecik Milletvekili Dr. Fikret Bey ve Osmaniye Milletvekili İhsan Bey’i devreye sokar. Düşünebiliyormusunuz, yıllar önce, kurulan kumpas.

Evet; hikayemize devam ediyoruz. Yavuz zırhlısının onarımı için, öncelikle, onu taşıyabilecek kapasitede bir havuz gereklidir. Havuz alımı için görüşmeler sürerken; daha önce görüşülen, Osmaniye Milletvekili İhsan Bey; yeri kurulan Bahriye Vekaletine getirmesinmi? İşte, şans. Kimin için; Enver Paşanın eniştesi Ömer Nazım için. Ömer Nazım’ın nasıl akıllıca bir tercih yaptığı görülüyor.

Bu arada, havuz aranmaya devam ediliyor. Havuz için, iki Alman şirketi; Flander ve Dockbau yarışıyor. İhale için son teklif verme tarihinde, yani 7 Mayıs 1925 tarihinde, her iki firmada, tekliflerini, Bahriye Vekaletine elden teslim ediyorlar. Ama; ihale hikaye. Alman Dockbau firması, ihalenin kendilerinde kalacağından o kadar emin ki. Niye?

9 Mayıs 1925 günü, ihale sonucu açıklanır. İhale; Flander şirketinde kalır. Haydaaaaa. Herkez şaşırır.

Olayın, bilinmeyen perde arkası şöyle gelişir. Flender şirketinin müdürü, diğer şirketin 226 bin ingiliz lirası tutan teklifini duyar ( aslında duymaması gerekir ama bir şekilde duyuyor, yani hani derler ya, pis kokular çıkmaya başlamış ) ve hemen kendisi için, 225 bin ingiliz liralık yeni teklif zarfı hazırlar. Eeeee, elbette, daha ucuz olan teklifin kazanması söz konusu olduğundan, Flender şirketi rakibini yenmiş olur.

Ancak; Flender şirketi; işi zamanında bitiremez ve yapılan havuzun, Yavuz zırhlısını içine alacak boyutta olmadığı anlaşılır. Komedi. Bu arada; Yavuz zırhlısının tamiri ihaleside, Fransız St.Nazaire şirketine verilir. Yanlız, buradada ince bir ayrıntı var. Fransız şirketinin temsilcilerinden olan Sapancalı Hakkı Bey, bizim Bahriye Vekili Osmaniyeli İhsan Bey’in, 20 yıllık arkadaşı. Artık, ayrıntı incemi kalınmı siz düşünün?

Evet; havuz tamam olmayınca, Yavuz’un onarımına da başlanamadı. Araştırma sonucunda, Alman Flander şirketinin, havuzu ihaleye uygun inşa etmediği anlaşıldı. Havuz yeniden tamir edildi ve uygun hale getirildi. 29 Ağustos 1927 günü, Fransız S.Nazaire şirketine, Yavuz’u ve havuzu alması söylendi. Ancak; şirket, bunu kabul etmedi. Çünkü: daha önce, Yavuz zırhlısı, uygun olarak inşa edilmeyen havuza alınırken, hasar görmüştü. Fransız şirketi, bu hasar nedeniyle, sigorta şirketlerinin yüzde 1 olan pirim payının, yüzde 5 e çıkarılması sonucu oluşan maliyetin, hükümet tarafından karşılanmasını istiyordu. Uzun müzakereler sonucu, yeni bir andlaşma yapıldı.

Yeni andlaşma, Bakanlar Kuruluna geldi. İsmet Paşa; sözü edilen değişikliklerin, devlet aleyhine olduğunu öne sürdü ve görüşmelerin yani pazarlıkların devamını istedi. Ancak, tüm bunlara rağmen, Bahriye Vekili İhsan Bey; yapılan değişiklikleri aynen geçerli kılarak, Fransız Şirketiyle yeni andlaşma imzaladı.

Ancak; bu sırada, siyasi otoritedeki çeşitli krizler sonucu, mevcut hükümet istifa etti ve yeni hükümet kuruldu. Yeni kurulan hükümette: Bahriye Bakanlığı kaldırıldı. Sözleşmenin, İhsan Bey tarafından imzalandığını öğrenen, yeni hükümetin Başbakanı İsmet İnönü; TBMM ne verdiği önerge ile, eski Bahriye Bakanı İhsan Bey ve arkadaşlarının, Yavuz Savaş Gemisinin onarımında yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla, Yüce Divanda yargılanmalarını ister.

Dokunulmazlığı kaldırılan İhsan Bey, tutuklanarak cezaevine konur. 2.5 ay kadar süren mahkemede, pek çok şahit dinlenir, yeni deliller toplanır ve davanın kapsamı genişletilerek, yolsuzluğa karışan çok sayıda kişi tutuklanır. Özellikle: İhsan Bey’in; Fransız St.Nazaire şirketinden, aracı Sapancalı Hakkı Bey vasıtasıyla, 100 bin lira rüşvet aldığı ve rüşvet karşılığında, şirkete yapılacak ödemenin ne şekilde olacağını düzenleyen maddenin değiştirildiği iddiası gündeme gelir.

Evet; dava 16 Nisan 1928 tariihinde sonuçlanır. Mahkeme: İhsan Bey’i : havuz ihalesine fesat karıştırmak ve rüşvet almaya teşebbüs suçlarından suçlu bulur ve 2 sene ağır hapis ve memuriyetten men cezalarına çarptırır.

26 Ocak 1928 tarihinde, İhsan Bey’in milletvekilliği düşer. Soyadı kanunu gereği aldığı: Eryavuz soyadını ise, yolsuzluk davasından sonra “Topçu” olarak değiştirir. 6 Mart 1947 tarihinde ölür.

Evet; bu İhsan Bey’in hayat hikayesi mi yoksa Türk Cumhuriyet tarihindeki ilk yolsuzluk davasının hikayesi mi? Bence, her ikiside, aradan geçen 81 yıl. Peki, ya günümüz?

Aranan kelimeler:

12 Mart 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti