
2011 yılının Kasım ayında: televizyon izlerken bir haber dikkatimi çekti. İranlı bir askeri yetkili; herhangi bir savaş anında, ilk hedeflerinin başında, ülkemiz toprakları üzerinde, Malatya’da kurulan “Nato Füze Kalkanı” nın bulunduğunu söylediğini duydum. İnanmak mümkün değil, alenen tehdit. Öte yandan: Nato adı altında, Nato’nun güçlü üyeleri tarafından, ülkemiz topraklarında kurulan bir tesis. Adı, Füze Kalkanı, yani doğudan denilse de aslen İran üzerinden, Avrupa ve İsrail üzerine gelebilecek bir füze saldırısının önceden haber alınması.
Sonuçta: bunları duyunca, geçmişte, yine ülkemiz topraklarında, başkaları tarafından kurulan füze üsleri nedeniyle, yine başkaları tarafından nasıl tehdit edildiğimiz ve farkında olmadan nasıl çeşitli tehlikelere maruz kaldığımızı hatırlamak amacıyla, bir araştırma yaptım ve fazla uzun olmadan, sizlere aktarıyorum.
1949 yılında, Amerika’nın atom bombasına sahip olma konusundaki tekeli biter ve Sovyetler Birliği, dünya üzerinde atom bombasına sahip bir diğer ülke olarak gündeme oturur. Ayrıca: Kore Savaşında, kesin bir zafer kazanamayan Amerikan askeri güçleri: Sovyetler Birliğinin, dünya üzerinde yükselişe geçen askeri gücünün tedirginliğini yaşamaya başlar. Bu tedirginlik sonucu: Amerikan casus uçakları, Sovyetler Birliği toprakları üzerinde turlar atarak, Sovyet askeri güçlerinin ulaştıkları seviyeyi öğrenme ve Sovyet topraklarının ayrıntılı haritalarının çıkarılması ve hava fotoğraflarının çekilmesi gayreti içine girerler.
1 Mayıs 1960 tarihine gelindiğinde ise, Sovyetler Birliği toprakları üzerinde: bir Amerikan casus uçağı düşürülür. Aslında, casus uçaklarının faaliyetleri uzun zamandır bilinmesine rağmen, ilk kez, bir uçağın Sovyetler Birliği toprakları üzerinde düşürülmesi, olayın, dünyanın gözü önünde artık saklanamayacak boyutlara ulaştığının en büyük kanıtı olmuştur.
Ancak: bu kanıt; Sovyetler Birliğinin, çevresinde bulunan NATO ülkelerine, bu Amerikan casus uçaklarının faaliyetlerine izin verilmemesi konusundaki ısrarlı uyarılarına sebep olur. Bu uyarıları ilk alan ülkelerden biri ise, Sovyetler Birliğine en yakın ve toprakları üzerinde birçok Amerikan üssü bulunan Türkiye’dir.
Hatta: 5 Mayıs 1960 tarihinde, Sovyetler Birliği lideri: işi daha da ileri götürerek, herhangi bir saldırı sırasında, Sovyetler Birliğinin, Amerikan güdümlü füzelerine karşılık vereceği ve kendilerine karşı yapılacak saldırıda kullanılan üslerin, yok edileceğini söyler. Biraz önce söylediğim gibi, Sovyetler Birliği topraklarına en yakın konumda, Türkiye’deki Amerikan üsleri bulunmaktadır ve bu tehdit içeren bu sözler, doğrudan Türkiye’yi ilgilendirmektedir. Aynen, günümüzde İranlı askeri yetkilinin söylediği gibi.
Elbette, bu durum, ilk başta kabul edilmedi. Ancak: düşürülen uçağın sağ kurtulan pilotu; Sovyet askeri güçlerine verdiği bilgilerde: bağlı bulunduğu hava birliğinin, uzun bir süredir, Adana-İncirlik üssünde konuşlu bulunduklarını itiraf eder. Bunun üzerine: Amerika durumu kabullenir ve 25 Mayıs 1960 tarihinden sonra, bu casus uçaklarının faaliyetlerine son verilir. Ancak: bu olay sonucunda, Türkiye, topraklarındaki üslerin, ulusal güvenliği açısından ne ölçüde tehlike yarattığının farkına varmış olur.
Tüm bunlara rağmen, Amerika, 1959 yılında yapılan bir anlaşma sonucu, 1961 yılında, Türkiye’deki üslere, Jüpiter füzeleri yerleştirir. Ancak, elbette, bu füzeler ve ülke topraklarına yerleştirilmesi konusunda, Türk halkının herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Ancak: burada başka hassas bir konu daha var. Jupiter füzeleri: Amerika’nın daha teknolojik olan Polaris füzelerinden daha basit, zayıf ve saldırıya açık silahlardır. Özellikle, Amerikan Başkanı Kenedy, topraklarımız üzerine, Jupiter füzelerinin yerleştirilmemesi konusunda çabalarına karşılık, bizim ülkemiz siyasileri, Sovyet tehlikesine karşı, bu füzelerin yerleştirilmesini istemişlerdir. Halbuki: herhangi bir çatışma durumunda, Rusların, ilk hedefleri, bu füzelerin olduğu yerler yani ülkemiz topraklarıdır. Hatta, o dönemlerde, ülkemizi ziyaret eden bir kısım Amerikalı yetkiliyle yapılan toplantılar sırasında, ülkemize karşı olan Sovyet daha doğrusu “Komünist” tehlikesi sürekli gündemde tutularak, yeni yeni silahlar, daha fazla silahlar ve askeri güç istenilmiştir.
Derken, Ekim 1962 yılı gelir ve bu kez, bir kriz daha çıkar. Bu kere, olay mahalli, ülkemize bir hayli uzakta olmasına rağmen, sonuçları itibarıyla, ülkemizi doğrudan etkilemektedir. Belirttiğim tarihte, Sovyetler Birliği, müttefiki olan ve hemen Amerika’nın yanıbaşında bulunan Küba ülkesine, nükleer başlıklı füzeler yerleştirir. Çünkü: Küba’da bulunan “Castro” rejimine destek olunmak istenmektedir.
Bu durumda, iki süper güç arasında, yeniden büyük bir kriz doğar. Amerika: Küba topraklarındaki Sovyet füzelerinin, Sovyetler Birliği ise, Türkiye topraklarındaki Amerikan füzelerinin sökülmesini isterler. Bu istekler karşılıklı tavizler verilerek ortaya konur. Amerika: Sovyetler Birliği tarafından, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığına saygı gösterilmesini şart olarak öne sürer. Sovyetler Birliği tarafından ise, Amerika’nın, Küba toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına karışılmaması şartı ortaya sürülür.
Bunun üzerine, Amerika Başkanı Kenedy: Küba’daki füzelerin sökülmesi durumunda, Küba’nın toprak bütünlüğüne saygı duyulacağını söyler. Ancak: Türkiye’deki füzelerin, sökülmesi konusunda, kesin güvence vermekten imtina eder. Açıkça belirtilmeyen bazı hususlar, Amerika’da aynı dönemde başkanlık seçimi olması nedeniyle, kapalı kapılar ardında yürütülür ve 13 gün süren ve dünyayı bir nükleer savaşın eşiğinden döndüren kriz sona erdirilir.
İşte geçmişte yaşanan ve halk olarak pek de farkına varmadığımız krizler bunlardır. Aslında: söylediğim gibi, talep yalnızca dış güçlerden değil, ülkemiz siyasilerinden de gelmiştir. Konuyu, bu doğrultuda değerlendirmek gerektiğini unutmamak gerek. Önemli olan nedir? Bu ülke topraklarının korunmasında, kendi gücümüze güvenmek ve yabancı güçleri ülkemiz toprakları üzerinde, konuşlandırmamak değilmidir?

İç Anadolu bölgesinde, uçsuz-bucaksız kırların ortasında bulunan şehre “Kır şehri” anlamında, “Kırşehir” ismi verilmiştir. Günümüzde bile: bölgenin birçok yerinde, “Kır şehri” şehrin ismi olarak kullanılmaktadır. Hatta: yine bir söylentiye göre: “Anadoluyu talan eden Timur, bu bölgede kendisine karşı koyan halkı gördüğünde “kırın şehri” diye emir vermiş ve bu deyim daha sonraları, şehrin isminin “kır şehri” olarak kullanılmasına neden olmuştur.
Evet: Timur, yakın geçmişimizden yüzyıllar önce yaşamış olmasına rağmen, Anadolunun hemen ortasındaki bu güzel şehrimizin “kırılması” eksik olmamıştır.
1924 yılında, Cumhuriyetin ilanından hemen sonra il olarak ilan edilen, Kırşehir; 20 Temmuz 1954 tarihinde yine kırılır, hatta “kır” lığı kalır, “şehir” liği yok edilir. Ama: bu kez, sebep aynı olmasına rağmen yani şehirde yaşayan halkın, güç dengelerine karşı koyması iken, sonuç da değişmez ve şehrin şehirliği elinden alınır, “kır” lığı bıkarılır.
Kendisine bağlı bulunan: Avanos, Çiçekdağı, Hacıbektaş, Mucur, Kaman gibi: bir gecede, Kırşehir de, bir ilçe haline gelir.
Nasıl olduğunun önemi yok. Ama; elbette niye olduğu önemli. Niye, 30 yıl boyunca, şehir olarak öne çıkan Kırşehir, bir gecede, ilçe olur. Çünkü: Kırşehir insanı; aynı dönemde, siyasetin en büyük kutuplarından, artı kutbu yani hükümet başını değil, eksi kutbu yani muhalefeti seçmiştir. Hani; yüzyıllar önce, Anadolu’daki en büyük güç olan Timur’a muhalefet yaptıkları gibi.
2 Mayıs 1954 tarihinde yapılacak seçimlerden hemen önce: Kırşehir’deki parti teşkilatları, büyük bir seçim faaliyetine girişirler. 5 Nisan 1954 tarihinde, Kırşehir’in pazarı olması nedeniyle, üç parti, arka arkaya şehirde mitingler yaparlar. İlk olarak CHP liler konuşur ve DP yi eleştirirler. Daha sonra: DP liler ve en son olarak CMP liler konuşurlar. Hatta: DP lideri ve Başbakan Menderes: kış ortasında, Ankara’dan kalkıp Kırşehir’e gelir ve şehirlilerin, son seçimlerde kendi partilerine karşı yaptıkları muhalefeti bitirmelerini ister.
Ancak: 2 Mayıs günü yapılan seçim sonucunda: Kırşehir’den seçime katılan 4 parti içinde, sadece CMP, tüm milletvekilliklerini (5 milletvekili) kazanır. Yani: Kırşehirliler, her türlü etkiye rağmen, oylarını CMP ye vermişlerdir.
Sonuç mu: 30 yıllık şehir, bir gecede, ilçe yapılır. Çiçekdağı, Kaman, Hacıbektaş, Mucur ve Avanos ilçeleri alınır ve çevredeki illere, ilçe olarak bağlanır. Kendisi ise: yine aynı anda ilçe iken il yapılan, Nevşehir ilinin bir ilçesi olur.
CUMHURİYET TARİHİMİZDE, DİĞER İLÇE YAPILAN İLLER:
1925 yılında: Şeyh Sait isyanlarından sonra, Bingöl ilinin merkezi olan “Genç” ilçesi, ilçe yapılmış ve günümüzdeki Bingöl iline bağlanmıştır.
1927 yılında: Ağrı isyanları sonucunda, “Doğubayazıt” ili, ilçe yapılmış ve kazası olan “Karaköse” yani “Ağrı” iline bağlanmıştır.
1937 yılında: Dersim hakkındaki kanun ile “Hozat” il merkezi ilçe yapılmış ve günümüzdeki “Tunceli” iline bağlanmıştır.
1950’li yıllar. İzmit körfezi çevresindeki: Gölcük, Kavaklı, Değirmendere, Halıdere, Ulaşlı, Ereğli ve Karamürsel yörelerinde, Lise yok. Buraların öğrencileri: Lise eğitimi için, İzmit il merkezine gidiyorlar ve en kolay ulaşım vasıtası olarak vapur kullanılımaktadır. Çünkü: İzmit körfezi, her ne kadar İstanbul boğazına benzese de, dar bir körfezdir. Yani: iki kıyısı birbirine yakındır.
Zamanla: İzmit merkezdeki Liselere giden öğrencilerin sayısının artması nedeniyle: Denizcilik İşletmesi tarafından buraya: daha büyük bir vapur gönderilmesi gündeme gelir. Bunun üzerine: 1927 yılında, Almanya’da Elbing gemi tezgahlarında yapılan, 33 metre uzunluğunda, 6.5 metre genişliğinde ve 344 yolcu kapasiteli, buhar makinalı, 31 yaşındaki Üsküdar vapuru, İstanbul’dan, buraya, yani İzmit körfezine gönderilir.
Üsküdar vapuru: İzmit körfezine gönderildikten kısa süre sonra: 1 Mart 1958 Cumartesigünü: her zaman olduğu gibi, İzmit-Gölcük arasındaki, saat: 12.30 tarifeli seferini yapmak üzere beklemektedir. O tarihlerde, Cumartesi günleri okullarda yarım günlük eğitim yapılmaktadır. Bu nedenle, her zaman olduğu gibi, okulları bitip evlerine gitmeyi düşleyen öğrenciler, yöredeki birliklerde askerlik yapan askerler ve diğer bir kısım yolcu: İzmit iskelesindeki, Üsküdar vapurunu doldururlar. Ancak: yolcu kapasitesi 344 olmasına rağmen, vapura: 400’den fazla yolcu alınmış ve ayrıca 12 mürettebat bulunmaktadır. Hatta: havanın parçalı bulutlu olması nedeniyle, daha fazla yolcu alınması engellenmiş ve vapura yetişemeyen öğrenciler, vapura binen ve bir anlamda ölüme giden arkadaşlarına, sitem ile bakarlar.
Saat: 12.27 olduğunda: bölgedeki fırtına şiddetlenir ve şiddetli rüzgar: iskelede bağlı gemiyi hızla iskeleye çarptırmaya ve bağlantıyı sağlayan halatlarını zorlamaya başlar. Bunun üzerine: Üsküdar vapurunun, 52 yaşındaki tecrübeli kaptanı; içi yolcu dolu olan geminin, iskelede bulunmasının daha tehlikeli olacağını ve denize açılması gerektiğini düşünerek, “hareket etmemesi yönündeki uyarılara aldırmadan”, tarifeli hareket saatinden, yanlızca 3 dakika önce, yani saat: 12.27’de denize açılır.
Derince açıklarına, SEKA Tesislerinin tam karşısına gelindiğinde: yani saat 12.35 civarında: rüzgar hızını iyice arttırmış ve dalgalar, şiddetle gemiye çarpmaktadır. Kaptan: geminin yönünü kıyıya çevirmek ve en yakın kıyıya ulaşmak için hamle yapar. Ancak, bu sırada, geminin ahşap olan kaptan köştü; dev dalgalar ve rüzgarın da etkisiyle yerinden kopar ve denize uçar. Bu sırada: kaptan köşkü: Mehmet kaptan ve yardımcısı Mustafa Deniz ile birlikte, yerinden kopar ve denize uçar.
Vapur kumandasız kalır. Makine dairesi ve vapurun ön bölümünde bulunan, ikinci mevki salonunun camları kırılır ve içeriye sular dolar. Vapur, saat: 12.47 olduğunda; yani hareketinden, yanlızca 20 dakika sonra, önce yan yatar ve sonra tümüyle batar.
Vapur battıktan hemen sonra, kaza haberi, Gölcük Donanma Komutanlığına ulaşır ve bölgeye, hemen 17 tane kurtarma teknesi ve bir denizaltı gönderilir. Ancak, kurtarma heyeti bölgeye ulaştığında, deniz üzerinde görülen, yanlızca yüzlerce yolcunun cesedidir. Hatta: 20 metrekarelik bir alanda, yüzlerce ceset bulunduğu anlatılır. Sivil teknelerin de katılımı ile yapılan kurtarma çalışmalarında, yanlızca 39 yolcu kurtarılır. Yolcuların kalan kısmı, ölmüştür.
Böylece: Gölcük ve çevresinden, yaşları 12 ile 20 arasında değişen: lise öğrencilerinin, tamamına yakını, bu faciada hayatını kaybederler. Havanın ve deniz suyunun çok soğuk olması da, hayatını kaybedenlerin büyük kısmının boğulma ile birlikte donarak ölmesine neden olmuştur.
Olayın ardından, Pazartesi günü: İzmit Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi bahçesinde yapılan yoklamada: öğrenciler arasındaki gerçek kayıplar ortaya çıkar. Arama çalışmaları: denizde ve karada, 2 boyunca devam ettirilir. Aileler, günlerce sahilde, bir umutla beklerler, ancak deniz aldığı bedenlerin büyük bölümünü geri vermez. Bu arada: kaza sonrasında kaptana ulaşılamayınca, kaptanın korktuğu ve vapuru kaçarak terk ettiği düşünülür. Ancak: yine olayın ardından, balıkçılardan birinin dip ağlarında, kaptanın cesedi çıkarılır ve kargaşa nedeniyle, gizlice, Gölcük-Örcük köyündeki mezarlığa defnedilir.
Üsküdar vapuru: denizde battığı yerden çıkarılır ve bu sırada: içindeki salonlarında yanlızca 16 ceset bulunur.
Sonuç olarak: Türk denizcilik tarihindeki en büyük deniz faciası olarak yaşanan olay; maalesef, genişliği çok dar olan İzmit körfezi gibi bir yerde; birbirine çok yakın iki kıyı arasında yaşanmıştır.
Olayda hayatını kaybedenler hakkında, ne yazık ki, hiçbir zaman net bir rakam ortaya konulamamıştır.
Geminin kaptanı hakkında: “ fırtına sırasında, hareket etmemesi yönündeki uyarılara “ aldırış etmediği yönünde söylentiler ortaya atılmış ve kazanın insan hatasından kaynaklandığı öne sürülmüştür.
Yine, her türlü tedbirin, hazin bir olayın ardından alınması örneğinde olduğu gibi, bu trajik olayın ardından: Gölcük ilçesinde, Barbaros Hayrettin Lisesi hizmete açılmış ve yöre öğrencilerinin İzmit merkeze gidip-gelme sıkıntılarına son verilmiştir.
1942 yılı. II.Dünya savaşı, dünyanın gündeminde en ön sırada yerini almıştır. Ancak: böyle büyük çaplı bir savaş çıkmadan önce, ülkelerin çoğu, taraf seçmişler ve buna göre hazırlıklar tüm hızıyla yapılmaktadır.
Bu arada: her ne kadar I.Dünya savaşından yenik çıksa da, ardından yaşanan kurtuluş mücadelesinde, büyük kahramanlık gösteren, Türk ulusu ve ordusu: herhangi bir taraf seçmemiştir. Çünkü: o sıcak günlerde, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü: yaşanabilecek sıkıntıları sezinleyerek, ülkenin böyle büyük çaplı bir savaşa girmesine taraftar değildir.
Aynı dönemde: İsmet İnönü’nün bu savaş karşıtı görüşünü eleştiren bir kısım asker kişi; “Hücum ordusu” adını verdikleri bir oluşum kurarak, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü karşıtı faaliyetlere girişirler. Bu asker kişilerin oluşturduğu gurubun başında ise: İstanbul-1.Ordu İkmal Şubesinde görev yapan Binbaşı A. bulunmaktadır.
Aynı dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, İsmet Paşa’nın geçmişten gelen bir otoritesi bulunmasına rağmen, yeni oluşturulan gurup; İsmet Paşa’nın özellikle II. Dünya Savaşına girilmemesi yönündeki görüşlerine karşı tutum oluşturmaktadırlar. Ordu içinde yandaşlarını arttırma çabasına girerler. Özellikle, üst kademeli komuta heyetinden, dönemin 2. Ordu Komutanı F. ile yapılan görüşmelerde: “evet” veya “hayır” cevabı alamazlar ve bu durumu kendi leyhlerine değerlendirirler.
Binbaşı A.; 1944 yılında Yarbay olur ve Genelkurmay Başkanlığında Şube Müdürü olarak görev yapar. 1949 yılında Albay olur ve Genelkurmay Başkanlığında Seferberlik Dairesi Başkanı olarak görevlendirilir.
Bu arada: yine aynı yıl, yani 1950 yılında : bir gün, Başbakanlığa bir Albay (kimliği meçhul) gelir. Dönemin Başbakanı ile görüşür. Bu özel görüşmede “Türk Silahlı Kuvvetlerinde, üst düzey bazı subayların, darbe hazırlığı içinde bulunduklarını” söyler. Ama bu konuşmadan hiç kimsenin haberi olmaz. (Bu konuşma, yanlızca bir söylenti olarak gündeme oturur.)
Bunun üzerine, dönemin Başbakanı tarafından: yapılacağı konusunda dedikodular olan darbenin önlenmesi için çeşitli girişimlerde bulunulur.
O dönemde, Milli Savunma Bakanlığına bağlı bulunan Genelkurmay Başkanlığının üstüne; Milli Savunma Bakanı olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinden aceleyle emekliye ayrılan ve Sivas milletvekili yapılan; Emekli Albay A. getirilir. Yani: Emekli Albay A.: bir süre önce, Seferberlik Dairesi Başkanı olarak görev yaptığı Genelkurmay Başkanlığının, 2 yıl gibi kısa bir zaman sonra; 1952 yılında, bir anlamda başına geçmiş olur. Yani, kısa bir süre öncesine kadar, kim olduğu çok önemli olmayan ve herhangi bir siyasi geçmişi olmayan bir Emekli Albay, bir zamanlar kendisine komuta eden kişilerin, başına geçer.
Emekli olan bir diğer isim, Korgeneral F. dir. 2.Ordu komutanlığından emekliye ayrılan F.: Kurtuluş Savaşında, komuta ettiği Tümen ile, Yunan ordusunun kaçış yolunu kesmiş ve Yunan Başkomutanı Trikopis’i esir almıştır. Ayrıca “Türk Kurtuluş Savaşı” isimli kitabı ile, bu muhteşem tarihimize ışık tutmuştur. Bir zamanlar, darbecilere olumlu-olumsuz cevap vermeyen bu kişi; emekliye ayrıldıktan sonra, Bolu milletvekili seçilir ve daha sonra; 7 ay kalacağı Bayındırlık Bakanlığına getirilir.
Böylece: dönemde, daha önce benzeri olmayan bir şekilde, iki emekli asker kişi: dönemin siyasi otoritesi tarafından önce milletvekili ve daha sonra bakanlık koltuklarına oturtulurlar. Elbette, akla hemen neden sorusu geliyor?
O dönemde, dönemi bilenler hatırlayacaklardır; dönemin en büyük siyasi kutupları: Cumhurbaşkanı stasüsünde, bir kutbu temsil eden İsmet İnönü ve diğer kutbu temsil eden Başbakan Adnan Merderes. Her iki tarafta, kendisi yönünde, başkalarının attıkları adımları, elbette görüp, takdir etme gereği hissediyorlardı.
Evet: Emekli Albay A.: Milli Savunma Bakanı olur. Emekli Korgeneral F. ise, Bayındırlık Bakanı yapılır. F.’in siyasi hayatı pek uzun sürmez. Ancak: A.: görüşleriyle, dönemin siyasi otoritesinin ilgisini çeker.
A.: Fransa’da St.Cyr Akademisinde öğrenim görmüştür. Bunun sonucunda: Türkiyede’ki Askeri Akademilerde, Prusya ekolü yerine, Amerikan tarzı eğitimin yaygınlaştırılmasının gerektiğini söyler ve eğitim sistemini değşitirir. Bu eğitim sistemi sonucunda: daha bilgili ve daha özgür tavırları benimseyen bir askeri kuşak ortaya çıkmaya başlar. Ancak: eski kuşak komuta kademesi: hala, istedikleri kişileri, dilediklere yere tayin ettirmekte ve yurt dışına göreve göndermektedirler. Askeri kesim içinde ortaya çıkan bu ikilemin, ortak sıkıntısı ise, maaşlarının düşük olmasıdır. Terfi sisteminin yetenekten ayrılıp, kıdeme göre yapılması da beğenilmez. Bunların dışında da, birçok konuda, eski ve yeni kuşak arasında fikir çatışmaları çıkar.
Bu arada: Milli Savunma Bakanı Emekli Albay A.: Türk Silahlı Kuvvetleri; İsmet Paşacı tavır sergileyen üst düzey komuta heyetinin tümüyle değiştirilmesinden yanadır. Çünkü: Milli Savunma Bakanı olarak, uzun süre birarada yaşadığı ve çalıştığı, birçok general, artık kendi tahakkümü altındadır. Bir proje hazırlar. Projenin ismi “Orduda Reform” Reformdan öte, üst düzey komuta kademesinin tamamen değiştirilmesi. Hükümet, bu projeyi kabul eder. Hatta, siyasi otorite tarafından, projeye, Sultan III. Selimden esinlenerek “İkinci Nizam-ı Cedid” ismi verilir. Ama, sözde aynı olan proje, özde farklıdır. Çünkü: o dönemdeki projenin temel amacı, Türk Silahlı Kuvvetlerinde modernleşme değil, üst düzey komuta kademesinde değişiklik yapmaktır.
Elbette: bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde hat safhada huzursuzluk çıkmasına neden olur. Ayrıca, siyasi otorite içinde de, farklı sesler çıkmaya başlar. En güvendikleri isim olan ve bakan yapılan Fahri Belen, 7 aylık sürenin ardında, Bakanlıktan istifa eder. Hatta: proje hakkında, asker arkadaşlarına bilgi sızdırır. Bu arada: üst düzey komutanların, Çankaya köşkünde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile sık sık biraraya geldiklerinin duyulması; dönemin İsmet İnönü karşıtı siyasi otoritesini iyice hareketlendirir.
Gerilen ortam: projenin uygulanmasını engeller. Ama, yine de, Emekli Albay A.’nın “Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki generalleri ve komuta kademelerini hiçe sayan tutumu” askerler ve sivil otorite arasında gerilimin artmasına neden olur.
6 Haziran 1950 tarihine gelindiğinde ise: Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, büyük bir tasfiye hareketi başlar. Ordunun üst düzey kademelerinde, başta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nafiz Gürman olmak üzere, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Ali Ülgen ve Jandarma Genel Komutanı Korgeneral Nuri Beköz, Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İzzet Aksalur, 1-2-3 Ordu komutanları yani toplam 15 üst düzey general ve 150 Albay, bir anda emekliye sevk edilirler. Ayrıca: Yüksek Askari Şüra üyeleri: Orgeneral Kazım Orbay ve Orgeneral Salih Omurtak gibi komutanlar da emekli edilirler.
Bu arada, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki komutanlıklar, özellikle Tümgeneral rütbesindeki generaller tarafından yönetilmesi gereken Tümen komutanlıkları, hiç olmayacak şekilde, Cemal Tural, Kami Akman, Cavit Çevik gibi Albaylara teslim edilir. Orgeneral Kurtçebe Noyan: Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilir.
Gazeteler: Emekli Albay Kurtbek’in: Enver Paşa’ya benzediğini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini topyekün değiştireceğini yazarlar. Bunun üzerine, Kurtbek, bakanlıktan istifaya zorlanır.
Derken: dönemin siyasi otoritesi, aldığı bir kararla: tüm bu olaylar yaşanırken, 1950 yılının sıcak günlerinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinden Tugay seviyesinde bir birliği: Kore’ye gönderirler. Tugay seviyesinde diye özellikle yazdım. Tugay seviyesinde demek, yaklaşık 700-750 kişilik bir askeri birliktir. Amaç: NATO denilen askeri birliğe girmek üzere müracaat ettiğimizde, bu birlik içinde etkin rol oynayan Amerika, o dönemde müracaat eden Türkiye ve Yunanistan’dan, NATO güçlerinin savaşa girdiği, Kore’ye asker göndermesini isterler. Ancak: bu isteğe Türkiye 750 kişilik bir askeri güç ile cevap verir ve bu gücün devam eden yıllardaki ardılları ile birlikte, büyük bir bölümü şehit olur veya yaralanır. Yunanistan ise, bu isteğe: yanlızca bir takım (yani 20-30) kişilik bir askeri güç göndererek cevap verir. Sonuç mu, Türk askeri birliğinden verilen birçok şehit ve yaralı, Yunanistan askeri birliğinden şehit ve yaralı yok ve en ilginç sonuç: her iki ülke de, NATO’ya alınırlar. Evet, sonuç aynı, ama bedelleri farklı.
Evet, Türk Siyasi Tarihinde: Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve aralarındaki bağlantı hakkında yaşanmış bu hikaye umarım ilginizi çekmiştir.
Bakarsınız, bir gün: bir müze müdürü, Kültür ve Turizm Bakanı olabilir ve Bakanlıkta yıllarca kendisinin üstü konumunda bulunan bürokratlarla gayet uyumlu çalışır veya bir lise müdürü niye Milli Eğitim Bakanı olmasın? Baksanıza, bir zamanlar, bir subay, yıllarca kendisine komuta etmiş, komutanlık yapmış insanların, bir anda üstü konumuna çıkıveriyor.

Geçenlerde Amerikaya gittim ve iki ay kaldım. Amerikanın en büyük özelliği: orada yaşayan insanların, “taksit” kelimesini tanımıyor olmaları. Yani, bir Amerikalı, taksit nedir bilmez, herhangi bir alışveriş yaptığında, karşılığına ya nakit ya da kredi kartı ile tek çekim olarak öder. Çok ilgimi çekmişti, taksit nedir bilmiyorlar.
Ülkede, ekonomik sıkıntılar başlayınca, yani insanların ekonomik şartları gerilemeye ve gelirleri düşmeye başlayınca, elbette ilk yaptıkları: harcamalarını kısmak olmuş. Yani, taksit nedir bilmeyen Amerikalı, gelirlerinde düşme olunca, ilk olarak yaptığı harcamaları kısmış ve hatta zorunlu harcamaları dışında, hiçbir harcama yapmamaya başlamış. Taksit kelimesini tanımayan Amerikalı, cebinde para varsa harcamış, yoksa harcamamış ve tüketime dayalı ekonomik sistem krize girmiş.
Peki, bizim ülkemizdeki durum. Hani, ekonomik kriz büyük ülke Amerikayı etkiledi de niye bizi etkilemedi, bizim sistemimiz çok mu güçlü. Buyrun, benim bakış açımdan, ekonomik krizin bizim ülkemizden teyet geçmesinin sebebi:
Bizim ülkede, kredi kartı ile taksit çılgınlığı, tüketim alışkanlıklarını öyle boyutlara getirdi ki, inanılmaz. Yani, bizim insanımız, cebinde para olmadan para harcamaya, yani kredi kartı ile, gelirlerinin çok üstünde borçlanmaya alıştı ki, bu durum bizim ülkemizdeki tüketimi ne durdurdu ne de yavaşlattı. Kriz filan dinlemeden, bizler harcamaya ve tüketmeye devam ettik. Niye?
Amerikalı cebinde para varsa harcar ve gelecekteki gelirlerini taksitle borçlanarak asla ipotek altına almaz. Biz ise, öyle bir taksit çılgınlığına girdik ki, aylarca ve hatta, yıllarca taksitle borçlanarak, gelecekteki gelirlerimizi ipotek altına alarak tüketmeye, devam ettik ve ediyoruz.
Ülkemizde, cebinde birden fazla kredi kartı olmayan varmı? Peki, bu kredi kartlarının borçlarını düşündüğümüzde, aylarca ileriye dönük olarak, gelecek olan gelirlerimizin ipotek altında olduğunu hiç düşündük mü? Elbette, küçük bir gurup, kredi kartını bilinçli kullanıyor olabilir, ancak büyük bir gurubun, cebinde birçok kredi kartının bulunduğu, kredi kartlarının borçlarını yenilerini çıkartarak ödemeye çalıştığını ve hatta, ay başlarında cebimize girmeyen aylık gelirlerimizin, bankalar arasında transfer edildiği kesin.
Bu durum kişisel bazda. Durumun ülke bazındaki açıklaması ise: son günlerin moda tabiri ile “cari açık”. Yani: kişisel bazda, 1000 TL. kazanırken, 1400 TL. harcayan ve 400 TL. yani harcadığı ama kazanmadığı 400 TL. yi, borç alarak kapatmaya çalışan insanlar. Buna, kişisel bazda cari açık deniliyor. Bunu ülke bazında düşünebilirsiniz. Aylarca olacak olan cari açık yani açığı borçla kapatma durumu nereye kadar?
Son bir söz. Unutmamak gerekir ki, bir zamanlar, ileri ülkeler, ürettiklerini satabilmek, yeni pazarlar bulabilmek için, savaşlar yapmışlar, hatta dünya savaşları çıkmış. Günümüzde, savaş filan yok, çünkü savaş, her iki taraftan da kayıplara neden oluyor. Günümüzde, ülkeler ürettikleri malları satabilmek ve fabrikalarının çalışmasını devam ettirebilmek için çok daha modern teknikler kullanıyorlar. İşte, yakın geçmişte yaşadığımız ve yeniden yaşayabileceğimiz düşünülen “ekonomik kriz” bu.
Lütfen, cebimizdeki para kadar harcayalım. Reklam denilen ve olayın en büyük tetikleyicisi hadisenin etkisinde kalmayarak: yanlızca gelirimiz kadar harcayalım, gelirimiz dışında, tüketim alışkanlıklarından vazgeçelim. Bu bir “sigara” alışkanlığı gibi, hani nasıl “sigara sonunda öldürür” deniliyorsa, unutmayın ki “bilinçsiz tüketim” in sonucu da, çaresizlik.

Anlaşılır gibi değil, geçen gün karşılaştım, Miladi takvim, Rumi takvim vs. Nedir bu takvim durumu? Miladi, Hicri, Rumi derken, bunlar nedir, ne zaman başlar? Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından, 1 Mart 1926 tarihinde milli devrimler bünyesinde kabul edilen Miladi Takvim ve diğerleri, buyrun aşağıda bu takvimlerle ilgili sizlere güzel ve fazla uzun olmayan bir yazı.
En basit anlatımlar ile, takvimler:
HİCRİ TAKVİM:
Hz. Ömer tarafından: Hicretin 17’nci yılında, (639) takvim konusunda bir çalışma yaptırılır. Çünkü, o dönemde, İslam dünyasında, her önemli olay, bir tarih başlangıcı olarak kabul ediliyordu. Örneğin: en son olarak “fil vakası” yeni bir takvim dönemi başlangıcı olarak kabul edilmişti. Ancak, bu tür bir uygulama, birçok yeni dönemin oluşmasına ve sonuçta, karışıklıklara neden oluyordu.
Sonunda: yeni bir takvim sistemi belirlendi. Bu sistemde: takvimin başlangıcı olarak ise: Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine şehrine hicreti kabul edilir. Ama: yine de, tek bir takvim uygulaması kabul edilemez ve iki tür hicri takvim belirlenir; Hicri Şemsi Takvim ve Hicri Kameri Takvim. Bu takvimlere: İslami takvim, Müslüman takvimi denilir.
HİCRİ ŞEMSİ TAKVİM:
Hz.Muhammed’in Kabe’ye geliş günü: 20 Eylül 622 tarihi, takvim yılının başlangıcı olarak kabul edilir.
“Şems” kelimesi: Arapçada, “Güneş” anlamına gelmektedir. Zaten, buna istinaden, bu takvimin: gün-ay-yıllarının hesaplanmasında ise: dünyanın, güneş çevresindeki dolaşımı esas alınır. Yani, bir anlamda, dünyanın güneş çevresinde dolaşımını esas alan “Miladi Takvim” ile benzerlik gösterir. Aralarındaki tek fark: “Başlangıç tarihleri” dir. Dünyanın güneş çevresinde bir kez dolaşımı, 1 yıl olarak kabul edilir. 1 yılın, 365 günden oluştuğu değerlendirilir.
HİCRİ KAMERİ TAKVİM:
Hicretin 17’nci yılı, Hicri Kameri takvimin, 1’nci yılı olarak kabul edilir ve takvim uygulaması başlatılır. Yani: takvimin başlangıç tarihi: 16 Temmuz 639 tarihidir.
Muharrem ayı ise, yine Hicri Kameri takvimin başlangıcı olarak kabul edilir.
Ancak, bu takvimde: gün-ay ve yıllar: dünyanın uydusu olan “Ay”ın, dünya çevresinde dolaşımı esas alınarak belirlenir. Zaten: “Kamer” kelimesinin anlamı “Ay” demektir.
Ay; dünya çevresinde 12 kez dönünce: 1 kameri yıl olmuş sayılır. Bu 1 kameri yıl: 354 gündür. Ancak, bu gün belirlemesinde: çok hassas bir durum ortaya çıkar.
Her yıl: Miladi takvim ve Hicri Kameri Takvim arasında, 11 günlük bir fark oluşur. Çünkü: Miladi takvimde, 365 gün varken, burada 354 gün, yani 11 gün daha kısadır. Bunun sonucunda, her yıl, bir önceki yıldan 11 gün önce sona erer. Tarihler, 11 gün öne kayar. Her 33 yılda bir ise; Miladi takvim ile Hicri Takvim arasında, 1 yıllık bir kayma olur.
Takvimde bulunan 12 ay ( yani Ay’ın dünya çevresinde her turu, 1 ay fark edilir) : Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhice olarak isimlendirilir.
HİCRİ YILI-MİLADİ YILA DÖNÜŞTÜRME:
Hicri yıl, 33 e böl ve çıkan sayıyı, hicri yıldan çıkar.
Çıkan sayıyı, 622 rakamı ile topla. Bu sonuç, Miladi yılı verir.
MİLADİ YIL-HİCRİ YILA DÖNÜŞTÜRME:
Miladi yıldan, 621 rakamını çıkar.
Bu sayıyı 33 e böl.
Çıkan sayıyı, ilk yani 621 e bölünen sayı ile topla.
RUMİ TAKVİM:
Karma bir takvim sistemidir.
Miladi 1840 ve Hicri 1256 yılı öncesinde: Hicreti, başlangıç kabul eder ve ay’ın dünya çevresinde dolaşımını ve 354 günlük bir yılı kabul eder.
Ancak, Miladi 1840 ve Hicri 1256 yılından sonra ise: dünyanın güneş çevresinde dolaşımını ve 365 gülük bir yılı kabul eder. Mart ayı ile başlar.
Dünyanın güneş çevresinde, bir kez dolaşımı, 1 yıl olarak kabul edilir. Bir yıllık süre, 365 günden oluşmaktadır.
SORUN:
Özellikle, büyük coğrafi alanlara yayılmış ülkelerde; ay takviminin kullanılması, birçok sıkıntılar yaratmaktadır.
Örneğin: bir çiftçi; tarlasındaki ekim işlerini, 9-10 yıl önce, “Şaban” ayında yaparken, şimdi “Sefer” ayında yapıyor. Niye: çünkü, her yıl, toplam gün sayısı 11 gün azalıyor ve 10 yıllık sürede, çiftçi, tarihe göre ekim yapacaksa, 33 gün önce, yani 1 ay önce ekim yapmak zorunda kalacaktır.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Doğum günlerimizi, bazen yaz aylarında, bazen ilkbahar aylarında, hatta kış aylarında kutlamamız gerekecektir. Çünkü: Hicri takvim ile, mevsimler arasında bir uyum söz konusu değil. Çünkü, her yıl, 11 gün önce bitiyor ve bir sonraki yıl, 11 gün öne geliyor.
Bir örnek daha: Miladi takvime göre, 15-20 Eylül tarihlerindeki “Kırkikindi Fırtınası”, her yıl aynı tarihlerde tekrarlanır. Ama, Hicri takvime bakarsanız, bu fırtınanın, her yıl 15-20 Eylül tarihlerinde tekrarlanmadığı, her yıl 11 gün öne gelerek, değişik tarihlerde ve hatta aylarda tekrarlandığı görülebilir. Bu durumda; coğrafi şartları belirlemek, coğrafi şartları takip etmek, coğrafi şartlara göre hayat şartlarını düzenlemek mümkün olmuyor.
Son bir örnek, aslında bu hepimiz tarafından bilinen bir örnek: her yıl, oruç ibadetimiz, bir önceki yıldan 11 gün önce başlamaktadır. Bunun sonucunda: özellikle, bizim gibi büyük ülkelerde yaşayan Müslümanlar için, yaz aylarında, 40 dereceye varan sıcaklıklarda, oruç tutmak zorunluluğu ortaya çıktı.
SONUÇ:
Evet: Ay’ın, dünya çevresinde dönmesi, dünya üzerinde pek fazla bir etki yaratmaz. Ortaya çıkan etkiler, sadece psikolojiktir ve bir de denizlerdeki gel-git hadisesidir. Halbuki, Güneşin dünya üzerindeki etkileri çok fazla ve anlamlıdır. Bu etkilerin başlıcası: hava sıcaklıklarında değişimleri ve mevsimleri yaratır. Ancak: bu söylediklerim, elbette, Hicri Takvimin tasarlandığı Arap Yarımadasında etkin değildi. Çünkü, orada mevsim farklılıkları yoktu ve mevsimlerin farklılıkları diye bir kavram bilinmiyordu. Bu nedenle; Arap Yarımadası ve çevresinde, Hicri takvimin uygulanması sakınca yaratmıyordu. Ama günümüzde, dünya büyümüş ve bu büyük dünyanın birçok yerinde, Müslümanlar yaşamaktadırlar. Bu Müslümanlar; Arap Yarımadasında, oranın şartlarına göre yaratılmış Hicri Takvim şartlarına ne ölçüde uyum gösterebilmektedirler?
Sonuçta, Mustafa Kemal Atatürk: Türk milleti için, Batı medeniyetini örnek ve hedef gösterdiğinden, Batı medeniyeti tarafından uygulanan takvimin kullanılması için, 1 Mart 1926 tarihinde, Hicri Takvim uygulamasını kaldırmış ve ülkemizde “Miladi Takvim” in uygulanmasını sağlamıştır. Hicri takvim, ülkemizde, sadece dini günlerin belirlenmesinde kullanılmaktadır.
Hicri Takvim, bugün, dünya ülkelerinden: İran, Pakistan, Afganistan, S.Arabistan ve diğer İslam ülkelerinde kullanılmaktadır.
Tarih: Aralık 1963.
Yer: Kıbrıs adasının tam merkezindeki Lefkoşa şehrinin, Küçük Kaymaklı kasabası.
Kasabada: önemli bir Türk yerleşimci sayısı var.
23 Aralık 1963 tarihinde, Küçük Kaymaklı kasabasının, dış dünya ile bağlantısı tamamen kesilir. Çünkü: kasaba, Rum çeteciler tarafından kuşatılmıştır. Ancak, kuşatmadan önce, mücahit Türkler, adanın diğer bölgelerindeki savunmasız soydaşları korumak üzere, birkaç parça halinde, adaya dağılırlar.
Geride, yani Küçük Kaymaklı kasabasında ise, sadece 500 kadar yaşlı-kadın ve çocuk kalır. Rum çeteleri kasaba içine girdiğinde, bölgeyi terk eden kasaba halkı, her türlü ısrarlarına rağmen, yatalak oğlunu terk etmek istemeyen İmam Hüseyin İğneci’yi beraberlerinde götüremezler.
Ancak, 80 yaşındaki imam Hüseyin İğneci, eşi ve yatalak 18 yaşındaki oğlu, Rumlar tarafından vahşice öldürülerek, şehit edilirler. Camide, duasını ederek evine dönen ve yatağında öldürülen bir imam.
Özellikle: gözleri görmeyen oğlun, yatakta öldürülmesi, vahşetin en büyük belgesi olarak tarihe yazılmış, ama kimlerin tarihine, sanki tarih sırf bizimmiş gibi, tarih anonim dir ve her ülke, bundan kendi istediği gibi sonuç çıkaramaz. Yani: Hüseyin İğnecinin, gözleri görmeyen oğlunu, yatağında öldüren zihniyeti, tarih yazanlar asla değiştiremez.
xxxxxxxxxxxxxxxxxx
GEÇİTKALE:
Tarih: 15 Kasım 1967.
Yunan-Rum askeri güçleri komutanı General Grivas: Geçitkale-Boğaziçi köylerinin bulunduğu bölgeye, büyük bir saldırı gerçekleştirir.
Karşılarında; küçük bir Türk birliği bulunan, vahşiler; topçu birliği, hafif zırhlı araç birliği, mekanize birlik ile birlikte saldırıya geçerler. Yani: her iki güç arasındaki dengesizlik, üst boyutlardadır.
Tüm bunlar bir yana. Yani, sonuçta, burada her ne kadar dengesiz güçlerin çatışması söz konusu olsa da; Geçitkale’de yaşanan bir olay, vahşi Rum çetecilerinin zihniyetlerini ortaya koyması açısından öne çıkmaktadır.
Geçitkale bölgesinde yaşayan Mehmet Emin ve eşi, 80’li yaşlardadırlar. Ancak, bu iki kahraman kişi; evlerini terk etmezler. Evlerinin kapısına gelen ve kapıyı kırarak içeri girmeye çalışan Yunanlı subay ve yanındakilere karşı koyarlar ve bu karşı koyma; vurularak öldürülme ve işte burası en önemlisi, üzerlerine gaz dökülerek yakılma ile sonuçlanır. Üzerlerine gaz dökülerek yakılan bu iki ihtiyar insanın kömür haline gelmiş cesedi, sonradan bölgeye gelenler tarafından bulunur. Elleri ve ayakları tamamen yanmış, vücutları büzülmüş, küçülmüş ve adeta kömür olmuş iki insan.
Adada, bu tür vahşetleri önleyen Türk ordusu işgalci, ama küçücük bir kasabayı, kat ve kat üstün kuvvetlerle basan ve insanları öldüren ve öldürdükten sonra cesetlerini yakanların tanıımını ben yapamıyorum?
Evet, bunları okuduktan sonra, siz okuyucular karar vermelisiniz “Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’ta işgalcimi, kurtarıcımı?” Özellikle, adada yaşayan soydaşlarımızın vereceği karar çok önemli, yoksa, ne Rumlar, ne Yunanlılar, ne Almanlar, bu konuda onların verecekleri kararlar ne kadar sağlıklı olabilir?

Evet, Kıbrıs katliamlarına devam ediyoruz. Günümüzde, gerek ülkemizde, gerek dış ülkelerde ve gerekse Kıbrıs’ta yaşayan Türkler tarafından; önce hatırlanması ve sonra da asla unutulmaması dileğiyle……
Cengiz Topel: 1934 yılında İzmit’te doğmuştur. 1955 yılında Kara Harp Okulunu bitiren Topel: Kanada’da uçuş eğitimi gördükten sonra, 1957 yılında, Pilot olarak Türk Hava Kuvvetlerinde göreve başlar.
1964 yılında: Kıbrıs’ta yaşanan kriz ve Kıbrıslı Türklere: Rumlar tarafından yapılan vahşice saldırılar üzerine; Anavatan Türkiye, olaylara müdahale etme gereği duyar.
8 Ağustos 1964 tarihinde: Eskişehir’den, F-100 savaş uçakları, dört kol halinde, uyarı uçuşu yapmaları için, Kıbrıs üzerine gönderilirler. Kollarda bulunan uçaklarda, makineli toplar yüklüdür. Bu uçakların görevi: uyarı uçuşu ve gözle temas sağlanan Rum ve Yunan hedeflerine, makineli toplar ile saldırı yapılmasıdır.
Uçaklar: saat: 19.30 da hareket ederler ve 40 dakika sonra, saat: 20.15 de; Kıbrıs-Erenköy üzerinde olurlar. Rum hücumbotlarının bölgeden ayrılması nedeniyle, Rum mevzilerine makineli top saldırısı yapılarak geri dönülür.
Bu arada: Rum hücumbotlarının Erenköy ve Gemikonağı Liman bölgeleri civarında bulunduğu bildirilir. Bu hücumbotlar, Erenköy’ü top ateşine tutuyor ve burada yaşayan Türkler için büyük tehdit oluşturuyorlardı. Karadan Rum çetecilerinin ve bunların arasına karışmış Yunan subaylarının saldırılarına maruz kalan Türkler, özellikle Erenköy bölgesinde, arkalarını denize vererek savunma hattı oluşturmuşlar, ancak denizden de hücumbotlar ile top atışına maruz kalınca, iyice bunalmışlardı.
Bunun üzerine, 8 Ağustos günü, yine 2 adet F-100 uçağından oluşan bir keşif kolu hazırlanır ve bu keşif kolundaki uçakların belirledikleri, hücumbot mevzilerine, arkadan kalkan uçaklar tarafından (bunlardan birinin pilotu Cengiz Topel) yoğun top ateşi saldırıları düzenlenir.
Ancak, bu toplu uçuş sırasında: Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağı, Rum uçaksavarları tarafından vurulur ve uçağı düşer, kendisi paraşütle atlar. (Daha sonraki tarihte yapılan bir itiraf sonucu, Rum hücumbotu değil, Yunanistan tarafından gizlice bölgeye gönderilen Faethon isimli bir savaş gemisinden açılan ateş sonucu, Cengiz Topel’in uçağının vurulduğu öğrenilir.)
Paraşütle atlayan Cengiz Topel: Peristeronori isimli bir Rum köyü yakınlarında; asfalt bir yola iner. Yere indiğinde: bölgede bulunan mücahitler tarafından: üzerinde bulunan bir kısım harita ve belgeyi yaktığı ve bihahare Lefke yönünde, koşarak ilerlediği görülür. Ancak: arkasından ilerleyen jeep içindeki Rumlar tarafından, esir alınır.
Evet, Pilot yüzbaşı Cengiz Topel; yakalandıktan sonra, hakkındaki gelişmelerle ilgili sağlıklı bilgi alınamaz. Ama; elbette “Uluslar arası Savaş Hukuku” kurallarına göre, gerek kendisi, gerekse kendisini yakalayanlar, haklarının bulunduğunu bilmektedirler. Hatta ve hatta, bu hakların en başında “İşkence görmemek” hakkının olduğunu kim bilmez?
Tabii, hak-hukuk gibi kavramlar, bu kavramları bilen ve anlayanlar için geçerli. Kumlu katliamında, 6 aylık bebeği silahları ile tarayan zihniyet, burada da, elbette Pilot Yüzbaşı yakaladıklarında, işkence yapmaktan geri kalmaz. Cengiz Topel; Güzelyurt Rum Manastırına götürülür. Bu dini yapı, yani “Tanrı”ya inanış, yakarış, günahların bağışlanması için oluşturulmuş bu dini yapının bir kısmı, o sırada “işkence odası” na dönüştürülmüştür. Cengiz Topel, burada uzun süre işkence altında tutulur ve bilgi vermesi ve Türkiye aleyhine radyodan konuşması için zorlanır. Ama, elbette bunda başarılı olamazlar. Ancak, bu yoğun fiziksel ve psikolojik baskı sonucu, Cengiz Topel, vefat eder.
Evet, 12 Ağustos 1964 tarihinde, yapılan yoğun baskılar ve ısrarlar üzerine, geri alınan cenaze incelendiğinde, hastanede öldüğü söylense de, yoğun işkence izleri ( kırık bir ayak, kırık çene gibi) görülmüştür. Yüzyıllardır bastırılmış bir kin ve nefretin, savunmasız ve yaralı bir insan veya ölmüş bir insanın cesedi üzerinde yarattığı sonuçlar, gerçekten tüm insanlığın yüreğini burkmuştur.
Tabii, burada elbette: insanın ilk aklına gelen “Uluslar arası Savaş Hukuku” şartları. Ama, karşınızdaki insanın bunlara saygılı olabilmesi için, elbette bazı vasıflarının bulunması şart. İçlerindeki kin ve nefret; nasıl 1915 yılında ve devamında ortaya konulmuş ise, işte 1964 yılında yine ortaya çıkmıştı.

Anneler günü, sevgililer günü, şu günü, bu güne derken, toplumda genellikle unutulan bir gün “Babalar Günü”. Kesinlikle, birçok toplum ferdi, Babalar gününün ne zaman olduğunun pek farkına varmaz. Ama, tarihi süreç incelendiğinde, ilk kez, 1910 yılında Babalar gününün kutlandığı ve günümüze kadar olan süreçte, yaklaşık 100 yıldır kutlanageldiği görülür.
Peki: Babalar günü kutlaması nasıl ortaya çıkmış? Babalar gününün kutlandığı, Haziran ay’ının 3’ncü Pazar gününün herhangi bir anlamı varmı? Buyrun, bunları birlikte inceleyelim.
Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan; Wılliam Smart; altıncı çocuğunu doğururken ölen eşi’nin ardından, tüm hayatını çocuklarına adar. Bunun üzerine; çocuklarından John, babasının doğum günü olan: 5 Haziran tarihinin, özel bir gün olarak kutlanması için, çeşitli yerlere müracaat eder ve bir kampanya başlatır. Bunun üzerine: ilk kez, resmen 19 Haziran 1910 tarihinde, Amerika-Washington-Spokane şehrinde “Babalar Günü” kutlaması yapılır.
Takip eden tarihi süreçte: 1924 yılında, Babalar Günü, Amerika’da, bizzat Devlet Başkanı Calvin Coolidge tarafından kutlanır. 1966 yılında ise, yine Amerika Başkanı Lyndon Johson tarafından; her yılın, Haziran ayının, 3’ncü Pazar gününün “Babalar Günü” olarak kutlanması, resmen ilan edilir. Avrupa kıtasında “Babalar Günü” kutlamaları ise, 1954 yılında, İngiltere’de başlar ve buradan tüm kıt’aya yayılır.
Evet, işte “Babalar Günü” kutlamasının, ortaya çıkış hikayesi bu. Yani: Amerikan kökenli bir uygulama. Ama elbette kökeni önemli değil. Önemli olan: yılda bir kez de olsa, babaların; bir anne, bir sevgili kadar önemli olduğunu hatırlamak ve kendisine hatırlatmak.
Ankara’da yaşayanlar bilirler, Çankaya semti gayet büyük ve şehrin en modern, güzel ve yüksek semtlerinden biridir. Hatta: Cumhurbaşkanının köşkünün bu semtte bulunması, buraya bambaşka bir hava vermektedir. Ancak, elbette isim ilginç. Yani; “Çankaya”. Çan kelimesi irdelenince, akla hemen Hıristiyan din kültürünün simgesi olan “çan” geliyor. Bu yüzden, Çankaya semtinin isminin bir dönem değiştirilmesinin bile düşünüldüğünü duymuştum. Neyse, biz isterseniz, buraya neden “Çankaya” isminin verildiğine şöyle bir bakalım.
Elbette çeşitli söylentiler var. Yani: Çankaya isminin verilmesinin nedeni olarak; birçok söylenti var. Bunlar:
1. Bölgede, günümüzde bile bulunan bir yer var. Papazın bağı olarak isimlendirilen bu yerde: bir zamanlar kilise varmış. Tapınma saatlerinde, bu kilisenin çan’ı hiç durmadan çalarmış ve bu nedenle, bu yöreye, bu semte “Çankaya” ismi verilmiş.
2. Yıllar önce, burada üzeri tamamen yosunlarla kaplı büyük bir kaya bloku varmış. Bu kayanın içinden akan su, kayanın hemen dibindeki havuzda toplanırmış. Havuzda toplanan bu suyun, birçok hastalığa iyi geldiği rivayet edilirmiş. Bu nedenle: bu semte “canlara can veren” bu havuza istinaden; “Cankaya” ve zamanla değişerek “Çankaya” ismi verilmiştir.
3. Burada, yani yörede, bir zamanlar “çengi” oynatılırmış ve bu yüzden buraya “çengi kayası” ismi verilmiş ve zamanla bu isim değişerek günümüze “Çankaya” olarak gelmiş.
Tüm bunların yanında: Çankaya semtinin, çok önemli bir özelliği daha var. Cumhurbaşkanlığı köşkü. Ankara’nın merkezi olan Kızılay semtinin güneyinde, 5 km. uzaklıkta. Ancak: bu yemyeşil ortam, elbette gayet normal olarak güvenlik nedeniyle, halka kapalı. Hatta: Atakule seyir terasında, Cumhurbaşkanlığı köşkünün bulunduğu bölgeye geçmek bile yasak, sebep güvenlik.
Birçok kaynakta: “864 Rakımlı tepe” olarak geçen köşk, aslında bu cümleden hareketle, 864 metre yükseklikteki tepe üzerindemidir? Hayır, buranın rakımı, yani köşkün bulunduğu yerin rakımı: 1071 metre. 864 rakımlı tepe ismi siyasi bir deyim olarak literatüre girmiş.
Köşk: ilk kez, Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından, 1800’lü yılların sonuna doğru yaptırılmış. O dönemdeki bilinen ismi: “Kasapyan köşkü” Takip eden dönemde: savaş s ırasında, bu köşk, eşyalarıyla birlikte, Ankara’nın sayılı zengin ailelerinden “Bulgurzadeler” tarafından satın alınır.
Mustafa Kemal: 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya geldiğinde; uzun süre, Ziraat Mektebinin küçük bir odasında kalır. Çünkü: ulusal mücadeleye destek için Ankara şehrine gelenler, yoğun olarak kalacak yer sıkıntısı doğmasına neden olmuşlardır. Yani: Ankara’da kalacak yer sıkıntısı yaşanmaktadır.
Savaş dönemi bittikten sonra ise: Mustafa Kemal Atatürk: Ankara’da, Tren garı bitişiğindeki, iki katlı istasyon şefi lojmanını hem ev ve hem de çalışma yeri olarak kullanmaktadır. Ancak: asker ve cephane nakilleri nedeniyle, tren istasyonunda sürekli bir hareket ve buna bağlı olarak gürültü olmaktadır. Elbette; özellikle geceleri geç saatlerde yatan Atatürk için, bu durum, sabahın erken saatlerinde kalkması ve yoğun bir yorgunluk oluşturmaktadır. Mustafa Kemal, sabaha kadar çalışıyor ve uykuya daldığı sırada, tren garının gürültüsüyle uyanmak zorunda kalıyordu.
1921 yılının bir Mayıs günü, gazeteci Ruşen Eşref: kendisiyle bir görüşme yapmak üzere randevu alır. İkili, birlikte Çankaya sırtlarında at gezintisine çıkarlar. Çünkü: gazeteci Ruşen Eşref, Atatürk’ün dinlenmesi gerektiğine ve daha rahat bir eve çıkması gerektiğine inanmaktadır. Ancak: Ankara şehir merkezinde, ev bulmak büyük sorun.
İkili; birlikte, Çankaya sırtlarında at gezintisine çıkarlar. Bu gezintinin bir amacı da, burada bulunan; bağ-bahçelerin içindeki evlerin görülmesidir. Gezinti sırasında: Atatürk, 2 katlı, moloz taşlı, döşemeleri ve çatısı ahşap ve üzeri kiremit örtülü bir bağ evini beğenir.
Ev; yeşillikler içindedir. Zemin katında, holün her iki yanında, iki küçük odası bulunmaktadır. Odalardan birinden, merdivenle üst kata çıkılır. Üst kat: zemin katın aynısıdır. Ayrıca: iki tane balkon bulunmaktadır. Tuvalet ise, evin dışındadır. Ayrıca: bu evin hemen yanında: 3 ev daha bulunmaktadır. Bu evler de: korumalar, yaverler ve yardımcılar için düşünülür.
xxxxxxxxxxxxxxx
Çankaya’daki bağ evi, Atatürk tarafından beğenilince, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı ve aynı zamanda Ankara Müftüsü Rıfat Efendi; halktan topladığı 4.500 Lira ile, bağ evini, Bulgurzade Tevfik Efendi’den satın alır ve 30 Mayıs 1921 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’e hediye eder.
Atatürk; bu hediyeyi bir şartla kabul eder. Bağ evini: Türk Silahlı Kuvvetlerine bağışlayacaktır ve aynı yıl, bağ evinin tescil işlemi: Milli Savunma Bakanlığı adına yapılır.
Atatürk: 1921 yılında, köşke taşınır ve 1932 yılına kadar burada yaşar. Ölümünden sonra ise, Cumhurbaşkanları, yine bu köşkte yaşamayı sürdürürler.

MÜZE KÖŞK:
Köşk: 1950 yılında kullanımdan kaldırılmış ve müze olarak ziyarete açılmıştır. 2002-2007 yılları arasında yapılan restorasyon sonucu: 19 Nisan 2007 tarihinde yeniden ziyarete açılmıştır.
Ancak: kurumsal ziyaretler yapılabiliyor ve önceden telefon ile randevu almak gerekiyor. Yani: kişisel olarak, müzeyi ziyaret edebilmeniz, sadece: Cumartesi-Pazar günleri, saat: 13.00-16.00 arasındadır. Bu saatler arasında, askeri lojmanların bulunduğu 5 numaralı kapıdan girerek, Müze’yi ziyaret edebilirsiniz.
Müze köşk: ihtişamdan uzak, mütevazi bir yapı. Ancak, Atatürk’ün ince zevkini yansıtacak şekilde döşenmiş. Hemen girişte bir hol var. Holde: bilardo masası, tam karşı köşede bir piyano bulunuyor. Hole açılan 3 kapıdan: sağ kapıdan: yeşil salona, karşı kapıdan: yemek salonuna ve soldaki kapıdan: elçi kabul salonuna giriliyor. Yine, sol yanda: üst kata çıkan merdivenler var.
Üst katta: büyük bir sofa, çalışma odası, kütüphane, yatak odası, oturma odası ve banyo var.

Konuyu ilk kez gördüğümde ilgimi çekti ve araştırmak istedim. Şöyle ki: Beşiktaş Futbol Takımının: bir zamanlar ekonomik sıkıntı çeken Futbol Federasyonu tarafından, ülkemizi temsil etmek üzere, Milli Futbol Takımı olarak görevlendirilerek, yurt dışına bir futbol maçına ve özellikle Yunanistan Futbol Takımı ile olan bir maça gönderildiği yazılıydı. Bir milli maç, milli takımı temsilen bir takımın gönderilmesi ve bu olay sonunda, bu takımın armasına “Türk Bayrağı” ambleminin eklenmesi.
Evet, araştırdım, ancak Türkiye Futbol Federasyonunun bu konuda herhangi bir yayını yok. Yani: doğal olarak, bu konudaki ilk muhatap, Türkiye Futbol Federasyonu diye düşünüyorsunuz, ama maalesef onların bu konuda herhangi bir yayını söz konusu değil. Yani: diğer farklı kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, olay şöyle gelişmiş.
Tarih: Mayıs 1952.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes; Yunanistan’ı ziyaret eder. Bu ziyarette: her iki ülkenin, dostluklarını pekiştirmesi açısından, aralarında, milli takımlar düzeyinde bir futbol maçı yapılması kararı alınır. Çünkü: her iki ülke, NATO’ya girme aşamasındadır ve özellikle Amerika: her iki ülkenin halklarının dostluğunun pekiştirilmesini istemektedir.
Bunun üzerine, konu, Türkiye Futbol Federasyonuna bildirildiğinde: Federasyon ekonomik sıkıntıları ( başka bir sebep ne olabilir, bilmiyorum) düşünerek: Yunanistan’a, milli takım değil de, yolculuk ve maç masraflarını da kendisi karşılayacak bir kulüp takımı göndermeyi düşünür. Türkiye Futbol Federasyonunun başındaki Ulvi Ziya Yenal: 1908 yılında, Selanik’te doğmuş, uzun yıllar Galatasaray ve Milli Futbol Takımının kalesini korumuş ve takip eden dönemlerde ise, tarihimizde ilk kez, kulüplere yabancı oyuncu oynatma hakkını tanımıştır.
Evet, Beşiktaş o yıl; en iyi durumdaki kulüp takımlarından biridir, şampiyon olmuştur ve teklif yapılır. Ancak: Beşiktaş kulübünün milli bir statü kazanması için de: Galatasaray Futbol Kulübünden 1 oyuncu(Turgay) ve Fenerbahçe Futbol Kulübünden 1 oyuncu (M.Ali) takviyesi yapılır. Yani: Beşiktaş Futbol Kulübü, yalnız kendi oyuncuları ile gitmemiştir.
16 Mayıs 1952 günü, Yunanistan’da, Yunanistan-Türkiye Milli Futbol Takımları karşılaşırlar. Türkiye Milli Futbol Takımı, maça şu kadro ile çıkar: Coşkun, Süleyman Seba, A.Aİhsan, Şevket, Vedii, Eşref, Recep, Nusret, Turgay Şeren, M.Ali, Naci.
Maç sonucunda:Yunanistan: 1-0 galip gelir.
Ancak: görev başarı ile tamamlanır. Göreve katkıları nedeniyle: Beşiktaş Futbol Kulubüne ise: armasında “Türk Bayrağı” bulundurma hakkı tanınır.
Sonuç olarak: Beşiktaş Futbol Kulübü, elbette böyle bir görevi alması nedeniyle, böyle bir onura layık görülebilir, ancak: unutulmamalıdır ki, o maça çıkarken, ülkemizin diğer iki değerli külubunden birer oyuncu takviyesi yapılmıştır. Ayrıca: umarım ki, hala birçok bölümü kapalı bulunan bu olay hakkında, Türkiye Milli Futbol Federasyonu bir takım açıklamalar yapar ve bizler de, olayın en gerçekçi boyutunu öğrenmiş oluruz. Çünkü: şu an için, Futbol Federasyonunun tüm kayıtları incelendiğinde, bu tarihteki, bu maça ait hiçbir kayıt bulunmuyor. Sanki: saklanmış, gizlenmiş yoksa unutulmuş mu?
Demokratik ülkelerde, Başbakanlık, icraatın başı olması nedeniyle, çok önem kazanmaktadır. Ancak, elbette, bir ülkenin Başbakanının, yani hükümetin başının, icraatın başının; o ülkenin bir ferdi olması gerekir.
Bunun aksinin, sadece işgal dönemlerinde görülür diye düşünürken; tarihi süreç içinde, bir “Türk”ün; başka bir ülkede yani “Libya” ülkesinde: 3 yıl süreyle, Başbakanlık yaptığını öğrendim ve bunun hikayesini, en kısa şekliyle, sizinle paylaşmak istedim.
Günümüzdeki Libya toprakları içinde kalan “Derne” şehri. Anadolu’nun merkezinde, Konya-Karaman topraklarından çıkıp, Derne şehrine göç eden Hacı Mebruk Efendi: burada, Girit’ten sürülüp gelen ve Bingazi şehrine sığınan Fatma hanım ile evlenir. 1886 yılında ise, çocukları Sadullah doğar.
Sadullah bir süre, Derme şehrinde yaşadıktan sonra, tüccar olan babası ile birlikte, İstanbul’a gider. İstanbul’da: Osmanlının tanınmış ailelerinin çocuklarının eğitim gördüğü; “Aşiret Mektebi”ne girer. Bu okul bittikten sonra ise, 1902 yılında, “Mülkiye Mektebi”ne devam eder. Okulu bitirdikten sonra: ilk görev yeri olan “Derme Kaymakamlığı” na başlar.
Ardından: Denizli-Buldan Kaymakamlığı görevine atanır.
1913 yılında ise, bu kez sırada, Pınarhisar Kaymakamlığı vardır. Balkan Savaşından çıkmış bölge; her türlü ezilmişliğe ve vahşete rağmen, yeni yeni kalkınmaktadır.
Pınarhisar Kaymakamlığındaki günleri: yol, inşaat ve okul yapımı ile geçer. Ancak, okul inşaatında: kendisi başlarında olmak üzere, yörenin insanını çalıştırmaktadır. Bu durum, bazılarının, İstanbul’daki resmi mercilere, Sadullah Bey’i şikayet etmelerine neden olur. Bunun üzerine: Pınarhisar’dan alınarak, Vize Kaymakamı olarak atanır. Ancak: Pınarhisar’dan ayrılmasına rağmen, başlattığı okul inşaatı bitirilir. Onun ismi verilen bu okul, günümüze kadar sağlam olarak ayakta kalabilmiştir.
Vize ve ardından, Saray Kaymakamlığı görevine gelir. Ancak: bu dönemde, bölge Yunanlılar tarafından işgal edilir. Ancak: Saray ilçesinde, Yunan işgali sırasında: bölgenin imamı ve bir kısım yerli halkının, çiçeklerle karşıladıkları, Yunan işgal kuvvetlerine: Sadullah Bey, yani Kaymakam: hükümet konağından, ateş açarak karşı koyar. Ancak, bir süre sonra, cephaneleri biter ve Yunanlılar tarafından yakalanarak, idama mahküm edilirler.
Ancak: aynı günün gecesi, kendisine bağlı insanlar tarafından, hapisten kaçırılır. Önce İstanbul ve ardından, kurtuluş mücadelesinin merkezi olan Ankara’ya geçer. Ancak, Ankara’da, İstiklal Mahkemesinde yargılanır ve beraat eder. 1920 yılında, Nazilli Kaymakamlığına atanır. Yunan işgali nedeniyle, görev yerine gidemez. Bunun üzerine, Trabzon-Maçka Kaymakamlığına atanır ve 1922 yılında, yeni görev yerine katılır.
Kurtuluş Mücadelesi sonucu, 1923 yılında, mübadele dönemi başlar. Sadullah Bey, Rumları, kendilerine diş bileyen, Türk topraklarından güvenle çıkarır. Hatta: Sümela Manastırı rahiplerinin, yanlarında kaçırmak istedikleri bir kısım dini varlığı yakalar ve her türlü yolsuzluk teklifine rağmen, Ankara’ya teslim eder. Sonraki dönemde ise: Of ve Sürmene Kaymakamlıklarına atanır. 1928 yılına gelindiğinde ise, bu kez: Konya-Kadınhanı Kaymakamlığı sırası gelir.
Valilik dönemi: 1938 yılında, Hakkari ile başlar. 1940 yılında ise, Bingöl valiliğine atanır. 1941 yılında ise, yaş haddinden emekliye ayrılır. Böylece: 35 yıl süren devlet görevini tamamlamış olur.
İstanbul’a döner. Ekonomik sıkıntıları nedeniyle, çeşitli işlerde çalışır. Siyasete girmesi için yapılan teklifleri kabul etmez. Bu sırada: 1947 yılında, bir miras durumu söz konusu olur ve Bingazi şehrine gider. Şehirde: babasının yakın arkadaşı olan, Bingazi Emiri Sunusi ile görüşür.
O dönemde: İngiliz işgali altında bulunan bölgede, Libya devletinin kurulması söz konusudur. Bingazi, Derne ve Tobruk bölgelerinde kurulan “Berka Devleti”nin başına: İdris Sünusi getirilmiştir.
Emir Sünusi : Sadullah Bey’i, kendisiyle birlikte çalışmaya ikna eder. Ankara’daki resmi makamlardan 3 yıl geçerli gerekli izinler alınır ve Sadullah Bey: Bingazi şehrinde kurulan bağımsız Libya Hükümetinde, önce “Sağlık Bakanı” ve takip eden dönemde ise “Başbakan” olarak görev alır.
Trablus, Bingazi ve Fizan olarak, üçe bölünmüş olan Libya topraklarında, İngiliz ve Fransızların tüm itirazlarına rağmen, bağımsızlık ilan edilir ve Birleşmiş Milletler tarafından onaylanır. Yani: bağımsız Libya devletinin, tarih sahnesine çıkışında, devlet adamı olarak önemli rol oynar. Libya’yı kuracak olan kadroların, öğrenci olarak “İngiltere”ye değil, gizlece “Mısır” ve hatta “Türkiye”ye gitmelerini sağlar. Bunların bir kısım masraflarını ise, kendi cebinden karşılar. İngiliz vali ile bu konuda kavga eder.
Evet; yeni kurulan, bağımsız Libya Hükümetinde Başbakan olarak görev yapan Sadullah Bey (namı diğer Arap Kaymakam) 3 yıllık sürenin sonunda, Libya devleti, bağımsızlığını kazanınca: Libya Meclisinde Senatör olarak görevlendirilir. Bu dönemde: yaşının ilerlemesi nedeniyle hastalanır ve tedavi için Türkiye’ye dönmek üzere beklerken, 1952 yılında, vefat eder.
Evet, bu kahraman ve vatansever insanın servetinin, öldüğünde, sadece 45 İngiliz Sterlini ( 70 TL) olduğu görülür. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle, cenazesi Türkiye’ye getirilemez. Cenaze törenine: Libya’da, büyük bir halk çoğunluğu katılır ve İngilizler katılır. İsmi: Bingazi şehrinde bir hastaneye verilir. Ancak: mezarın üstünden yol geçtiği için, kabri ortadan kaldırılır.