Kim kime bağlansın

Kim kime bağlansın

 

1942 yılı. II.Dünya savaşı, dünyanın gündeminde en ön sırada yerini almıştır. Ancak: böyle büyük çaplı bir savaş çıkmadan önce, ülkelerin çoğu, taraf seçmişler ve buna göre hazırlıklar tüm hızıyla yapılmaktadır.

Bu arada: her ne kadar I.Dünya savaşından yenik çıksa da, ardından yaşanan kurtuluş mücadelesinde, büyük kahramanlık gösteren, Türk ulusu ve ordusu: herhangi bir taraf seçmemiştir. Çünkü: o sıcak günlerde, dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü: yaşanabilecek  sıkıntıları sezinleyerek, ülkenin böyle büyük çaplı bir savaşa girmesine taraftar değildir.

Aynı dönemde: İsmet İnönü’nün bu savaş  karşıtı görüşünü eleştiren bir kısım asker kişi; “Hücum ordusu” adını verdikleri bir oluşum kurarak, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü karşıtı faaliyetlere girişirler. Bu asker kişilerin oluşturduğu gurubun başında ise: İstanbul-1.Ordu İkmal Şubesinde görev yapan Binbaşı A. bulunmaktadır.

Aynı dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, İsmet Paşa’nın geçmişten gelen bir otoritesi bulunmasına rağmen, yeni oluşturulan gurup; İsmet Paşa’nın özellikle II. Dünya Savaşına girilmemesi yönündeki görüşlerine karşı tutum oluşturmaktadırlar. Ordu içinde yandaşlarını arttırma çabasına girerler.  Özellikle, üst kademeli komuta heyetinden, dönemin 2. Ordu Komutanı F. ile yapılan görüşmelerde: “evet” veya “hayır” cevabı alamazlar ve bu durumu kendi leyhlerine değerlendirirler.

Binbaşı A.; 1944 yılında Yarbay olur ve Genelkurmay Başkanlığında Şube Müdürü olarak görev yapar. 1949 yılında Albay olur ve Genelkurmay Başkanlığında Seferberlik  Dairesi Başkanı olarak görevlendirilir.

Bu arada: yine aynı yıl, yani 1950 yılında : bir gün, Başbakanlığa bir Albay (kimliği meçhul) gelir. Dönemin Başbakanı ile görüşür. Bu özel görüşmede “Türk Silahlı Kuvvetlerinde, üst düzey bazı subayların, darbe hazırlığı içinde  bulunduklarını” söyler. Ama bu konuşmadan hiç kimsenin haberi olmaz. (Bu konuşma, yanlızca bir söylenti olarak gündeme oturur.)

Bunun üzerine, dönemin Başbakanı tarafından: yapılacağı konusunda dedikodular olan darbenin önlenmesi için çeşitli girişimlerde bulunulur.

O dönemde, Milli Savunma Bakanlığına bağlı bulunan Genelkurmay Başkanlığının üstüne; Milli Savunma Bakanı olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinden aceleyle emekliye ayrılan ve Sivas milletvekili yapılan; Emekli Albay A. getirilir. Yani: Emekli Albay A.: bir süre önce, Seferberlik  Dairesi Başkanı olarak görev yaptığı Genelkurmay Başkanlığının, 2 yıl gibi  kısa bir zaman sonra; 1952 yılında, bir anlamda başına geçmiş olur. Yani, kısa bir süre öncesine kadar, kim olduğu çok önemli olmayan ve herhangi bir  siyasi geçmişi olmayan bir Emekli Albay, bir zamanlar kendisine komuta eden kişilerin, başına geçer.

Emekli olan bir diğer isim, Korgeneral F. dir. 2.Ordu komutanlığından emekliye ayrılan F.: Kurtuluş Savaşında, komuta ettiği Tümen ile, Yunan ordusunun kaçış yolunu kesmiş ve Yunan Başkomutanı Trikopis’i esir almıştır. Ayrıca “Türk Kurtuluş Savaşı” isimli kitabı ile, bu muhteşem tarihimize ışık tutmuştur. Bir zamanlar,  darbecilere olumlu-olumsuz cevap vermeyen bu kişi; emekliye ayrıldıktan sonra, Bolu milletvekili seçilir ve daha sonra; 7 ay kalacağı Bayındırlık Bakanlığına getirilir.

Böylece: dönemde, daha önce benzeri olmayan bir şekilde, iki emekli asker kişi: dönemin siyasi otoritesi tarafından önce milletvekili ve daha sonra bakanlık koltuklarına oturtulurlar. Elbette, akla hemen neden sorusu geliyor?

O dönemde, dönemi bilenler hatırlayacaklardır; dönemin en büyük siyasi kutupları: Cumhurbaşkanı stasüsünde, bir kutbu temsil eden İsmet İnönü ve diğer kutbu temsil eden Başbakan Adnan Merderes. Her iki tarafta, kendisi yönünde, başkalarının attıkları adımları, elbette görüp, takdir etme gereği hissediyorlardı.

Evet: Emekli Albay A.: Milli Savunma Bakanı olur. Emekli Korgeneral F. ise, Bayındırlık Bakanı yapılır. F.’in siyasi hayatı pek uzun sürmez. Ancak: A.: görüşleriyle, dönemin siyasi otoritesinin ilgisini çeker.

A.: Fransa’da St.Cyr Akademisinde öğrenim görmüştür. Bunun sonucunda: Türkiyede’ki Askeri Akademilerde, Prusya ekolü yerine, Amerikan tarzı eğitimin yaygınlaştırılmasının gerektiğini söyler ve eğitim sistemini değşitirir. Bu eğitim sistemi sonucunda: daha bilgili ve daha özgür tavırları benimseyen bir askeri kuşak ortaya çıkmaya başlar. Ancak: eski kuşak komuta kademesi: hala, istedikleri kişileri,  dilediklere yere tayin ettirmekte ve yurt  dışına göreve göndermektedirler.  Askeri kesim içinde ortaya çıkan bu ikilemin, ortak sıkıntısı ise, maaşlarının düşük olmasıdır. Terfi sisteminin yetenekten ayrılıp, kıdeme göre yapılması da beğenilmez. Bunların dışında da, birçok konuda, eski ve yeni kuşak arasında fikir çatışmaları çıkar.

Bu arada: Milli Savunma Bakanı Emekli Albay A.: Türk Silahlı Kuvvetleri; İsmet Paşacı tavır sergileyen üst düzey komuta heyetinin tümüyle değiştirilmesinden yanadır. Çünkü: Milli Savunma Bakanı olarak, uzun süre birarada yaşadığı ve çalıştığı, birçok general, artık kendi tahakkümü altındadır. Bir proje hazırlar. Projenin ismi “Orduda Reform” Reformdan öte, üst düzey komuta kademesinin tamamen değiştirilmesi. Hükümet, bu projeyi kabul eder. Hatta, siyasi otorite tarafından, projeye, Sultan III. Selimden esinlenerek “İkinci Nizam-ı Cedid” ismi verilir. Ama, sözde aynı olan proje, özde farklıdır. Çünkü: o dönemdeki projenin temel amacı, Türk Silahlı Kuvvetlerinde modernleşme değil, üst düzey komuta kademesinde değişiklik yapmaktır.

Elbette: bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde hat safhada huzursuzluk çıkmasına neden olur. Ayrıca, siyasi otorite içinde de, farklı sesler çıkmaya başlar. En güvendikleri isim olan ve bakan yapılan Fahri Belen, 7 aylık sürenin ardında, Bakanlıktan istifa eder. Hatta: proje hakkında, asker arkadaşlarına bilgi sızdırır. Bu arada: üst düzey komutanların, Çankaya köşkünde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile sık sık biraraya geldiklerinin duyulması; dönemin İsmet İnönü karşıtı siyasi otoritesini iyice hareketlendirir.

Gerilen ortam: projenin uygulanmasını engeller. Ama, yine de, Emekli Albay A.’nın “Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki generalleri ve komuta kademelerini hiçe sayan tutumu” askerler ve sivil otorite arasında gerilimin artmasına neden olur. 

6 Haziran 1950 tarihine gelindiğinde ise: Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, büyük bir tasfiye hareketi başlar. Ordunun üst düzey kademelerinde, başta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nafiz Gürman olmak üzere, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Ali Ülgen ve Jandarma Genel Komutanı Korgeneral Nuri Beköz, Genelkurmay II. Başkanı Orgeneral İzzet Aksalur, 1-2-3 Ordu komutanları yani toplam 15 üst düzey general ve 150 Albay, bir anda emekliye sevk edilirler. Ayrıca: Yüksek Askari Şüra üyeleri: Orgeneral Kazım Orbay ve Orgeneral Salih Omurtak gibi komutanlar da emekli edilirler.

Bu arada, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki komutanlıklar, özellikle Tümgeneral rütbesindeki generaller tarafından yönetilmesi gereken Tümen komutanlıkları, hiç olmayacak şekilde, Cemal Tural, Kami Akman, Cavit Çevik gibi Albaylara teslim edilir. Orgeneral Kurtçebe Noyan: Kara Kuvvetleri Komutanlığına getirilir.

Gazeteler: Emekli Albay Kurtbek’in: Enver Paşa’ya benzediğini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini topyekün değiştireceğini yazarlar. Bunun üzerine, Kurtbek, bakanlıktan istifaya zorlanır.

Derken: dönemin siyasi otoritesi, aldığı bir kararla: tüm bu olaylar yaşanırken, 1950 yılının sıcak günlerinde, Türk Silahlı Kuvvetlerinden Tugay seviyesinde bir birliği: Kore’ye gönderirler. Tugay seviyesinde diye özellikle yazdım. Tugay seviyesinde demek, yaklaşık 700-750 kişilik bir askeri birliktir. Amaç: NATO denilen askeri birliğe girmek üzere müracaat ettiğimizde, bu birlik içinde etkin rol oynayan Amerika, o dönemde müracaat eden Türkiye ve Yunanistan’dan, NATO güçlerinin savaşa girdiği, Kore’ye asker göndermesini isterler. Ancak: bu isteğe Türkiye 750 kişilik bir askeri güç ile cevap verir ve bu gücün devam eden yıllardaki ardılları ile birlikte, büyük bir bölümü şehit olur veya yaralanır. Yunanistan ise, bu isteğe: yanlızca bir takım (yani 20-30) kişilik bir askeri güç göndererek cevap verir. Sonuç mu, Türk askeri birliğinden verilen birçok şehit ve yaralı, Yunanistan askeri birliğinden şehit ve yaralı yok ve en ilginç sonuç: her iki ülke de, NATO’ya alınırlar. Evet, sonuç aynı, ama bedelleri farklı.

Evet, Türk Siyasi Tarihinde: Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve aralarındaki bağlantı hakkında yaşanmış bu hikaye umarım ilginizi çekmiştir.

Bakarsınız, bir gün: bir müze müdürü, Kültür ve Turizm Bakanı olabilir ve Bakanlıkta yıllarca kendisinin üstü konumunda bulunan bürokratlarla gayet uyumlu çalışır veya bir lise müdürü niye Milli Eğitim Bakanı olmasın? Baksanıza, bir zamanlar, bir subay, yıllarca kendisine komuta etmiş, komutanlık yapmış insanların, bir anda üstü konumuna çıkıveriyor.

Aranan kelimeler:

23 Ağustos 2011
bosluk

Ekonomik kriz

Ekonomik kriz

Geçenlerde Amerikaya gittim ve iki ay kaldım. Amerikanın en büyük özelliği: orada yaşayan insanların, “taksit” kelimesini tanımıyor olmaları. Yani, bir Amerikalı, taksit nedir bilmez, herhangi bir alışveriş yaptığında, karşılığına ya nakit ya da kredi kartı ile tek çekim olarak öder. Çok ilgimi çekmişti, taksit nedir bilmiyorlar.

Ülkede, ekonomik sıkıntılar başlayınca, yani insanların ekonomik şartları gerilemeye ve gelirleri düşmeye başlayınca, elbette ilk yaptıkları: harcamalarını kısmak olmuş. Yani, taksit nedir bilmeyen Amerikalı, gelirlerinde düşme olunca, ilk olarak yaptığı harcamaları kısmış ve hatta zorunlu harcamaları dışında, hiçbir harcama yapmamaya başlamış. Taksit kelimesini tanımayan Amerikalı, cebinde para varsa harcamış, yoksa harcamamış ve tüketime dayalı ekonomik sistem krize girmiş.

Peki, bizim ülkemizdeki durum. Hani, ekonomik kriz büyük ülke Amerikayı etkiledi de niye bizi etkilemedi, bizim sistemimiz çok mu güçlü. Buyrun, benim bakış açımdan, ekonomik krizin bizim ülkemizden teyet geçmesinin sebebi:

Bizim ülkede, kredi kartı ile taksit çılgınlığı, tüketim alışkanlıklarını öyle boyutlara getirdi ki, inanılmaz. Yani, bizim insanımız, cebinde para olmadan para harcamaya, yani kredi kartı ile, gelirlerinin çok üstünde borçlanmaya alıştı ki, bu durum bizim ülkemizdeki tüketimi ne durdurdu ne de yavaşlattı. Kriz filan dinlemeden, bizler harcamaya ve tüketmeye devam ettik. Niye?

Amerikalı cebinde para varsa harcar ve gelecekteki gelirlerini taksitle borçlanarak asla ipotek altına almaz. Biz ise, öyle bir taksit çılgınlığına girdik ki, aylarca ve hatta, yıllarca taksitle borçlanarak, gelecekteki gelirlerimizi ipotek altına alarak tüketmeye, devam ettik ve ediyoruz.

Ülkemizde, cebinde birden fazla kredi kartı olmayan varmı? Peki, bu kredi kartlarının borçlarını düşündüğümüzde, aylarca ileriye dönük olarak, gelecek olan gelirlerimizin ipotek altında olduğunu hiç düşündük mü? Elbette, küçük bir gurup, kredi kartını bilinçli kullanıyor olabilir, ancak büyük bir gurubun, cebinde birçok kredi kartının bulunduğu, kredi kartlarının borçlarını yenilerini çıkartarak ödemeye çalıştığını ve hatta, ay başlarında cebimize girmeyen aylık gelirlerimizin, bankalar arasında transfer edildiği kesin.

Bu durum kişisel bazda. Durumun ülke bazındaki açıklaması ise: son günlerin moda tabiri ile “cari açık”. Yani: kişisel bazda, 1000 TL. kazanırken, 1400 TL. harcayan ve 400 TL. yani harcadığı ama kazanmadığı 400 TL. yi, borç alarak kapatmaya çalışan insanlar. Buna, kişisel bazda cari açık deniliyor. Bunu ülke bazında düşünebilirsiniz. Aylarca olacak olan cari açık yani açığı borçla kapatma durumu nereye kadar?

Son bir söz. Unutmamak gerekir ki, bir zamanlar, ileri ülkeler, ürettiklerini satabilmek, yeni pazarlar bulabilmek için, savaşlar yapmışlar, hatta dünya savaşları çıkmış. Günümüzde, savaş filan yok, çünkü savaş, her iki taraftan da kayıplara neden oluyor. Günümüzde, ülkeler ürettikleri malları satabilmek ve fabrikalarının çalışmasını devam ettirebilmek için çok daha modern teknikler kullanıyorlar. İşte, yakın geçmişte yaşadığımız ve yeniden yaşayabileceğimiz düşünülen “ekonomik kriz” bu.

Lütfen, cebimizdeki para kadar harcayalım. Reklam denilen ve olayın en büyük tetikleyicisi hadisenin etkisinde kalmayarak: yanlızca gelirimiz kadar harcayalım, gelirimiz dışında, tüketim alışkanlıklarından vazgeçelim. Bu bir “sigara” alışkanlığı gibi, hani nasıl “sigara sonunda öldürür” deniliyorsa, unutmayın ki “bilinçsiz tüketim” in sonucu da, çaresizlik.

Aranan kelimeler:

27 Temmuz 2011
bosluk

Takvim, Hicri-Rumi

Takvim, Hicri-Rumi


Anlaşılır gibi değil, geçen gün karşılaştım, Miladi takvim, Rumi takvim vs. Nedir bu takvim durumu? Miladi, Hicri, Rumi derken, bunlar nedir, ne zaman başlar? Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından, 1 Mart 1926 tarihinde milli devrimler bünyesinde kabul edilen Miladi Takvim ve diğerleri, buyrun aşağıda bu takvimlerle ilgili sizlere güzel ve fazla uzun olmayan bir yazı.
En basit anlatımlar ile, takvimler:

HİCRİ TAKVİM:

Hz. Ömer tarafından: Hicretin 17’nci yılında, (639) takvim konusunda bir çalışma yaptırılır. Çünkü, o dönemde, İslam dünyasında, her önemli olay, bir tarih başlangıcı olarak kabul ediliyordu. Örneğin: en son olarak “fil vakası” yeni bir takvim dönemi başlangıcı olarak kabul edilmişti. Ancak, bu tür bir uygulama, birçok yeni dönemin oluşmasına ve sonuçta, karışıklıklara neden oluyordu.

Sonunda: yeni bir takvim sistemi belirlendi. Bu sistemde: takvimin başlangıcı olarak ise: Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine şehrine hicreti kabul edilir. Ama: yine de, tek bir takvim uygulaması kabul edilemez ve iki tür hicri takvim belirlenir; Hicri Şemsi Takvim ve Hicri Kameri Takvim. Bu takvimlere: İslami takvim, Müslüman takvimi denilir.

HİCRİ ŞEMSİ TAKVİM:
Hz.Muhammed’in Kabe’ye geliş günü: 20 Eylül 622 tarihi, takvim yılının başlangıcı olarak kabul edilir.
“Şems” kelimesi: Arapçada, “Güneş” anlamına gelmektedir. Zaten, buna istinaden, bu takvimin: gün-ay-yıllarının hesaplanmasında ise: dünyanın, güneş çevresindeki dolaşımı esas alınır. Yani, bir anlamda, dünyanın güneş çevresinde dolaşımını esas alan “Miladi Takvim” ile benzerlik gösterir. Aralarındaki tek fark: “Başlangıç tarihleri” dir. Dünyanın güneş çevresinde bir kez dolaşımı, 1 yıl olarak kabul edilir. 1 yılın, 365 günden oluştuğu değerlendirilir.

HİCRİ KAMERİ TAKVİM:
Hicretin 17’nci yılı, Hicri Kameri takvimin, 1’nci yılı olarak kabul edilir ve takvim uygulaması başlatılır. Yani: takvimin başlangıç tarihi: 16 Temmuz 639 tarihidir.

Muharrem ayı ise, yine Hicri Kameri takvimin başlangıcı olarak kabul edilir.

Ancak, bu takvimde: gün-ay ve yıllar: dünyanın uydusu olan “Ay”ın, dünya çevresinde dolaşımı esas alınarak belirlenir. Zaten: “Kamer” kelimesinin anlamı “Ay” demektir.

Ay; dünya çevresinde 12 kez dönünce: 1 kameri yıl olmuş sayılır. Bu 1 kameri yıl: 354 gündür. Ancak, bu gün belirlemesinde: çok hassas bir durum ortaya çıkar.

Her yıl: Miladi takvim ve Hicri Kameri Takvim arasında, 11 günlük bir fark oluşur. Çünkü: Miladi takvimde, 365 gün varken, burada 354 gün, yani 11 gün daha kısadır. Bunun sonucunda, her yıl, bir önceki yıldan 11 gün önce sona erer. Tarihler, 11 gün öne kayar. Her 33 yılda bir ise; Miladi takvim ile Hicri Takvim arasında, 1 yıllık bir kayma olur.

Takvimde bulunan 12 ay ( yani Ay’ın dünya çevresinde her turu, 1 ay fark edilir) : Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhice olarak isimlendirilir.

HİCRİ YILI-MİLADİ YILA DÖNÜŞTÜRME:
Hicri yıl, 33 e böl ve çıkan sayıyı, hicri yıldan çıkar.
Çıkan sayıyı, 622 rakamı ile topla. Bu sonuç, Miladi yılı verir.

MİLADİ YIL-HİCRİ YILA DÖNÜŞTÜRME:
Miladi yıldan, 621 rakamını çıkar.
Bu sayıyı 33 e böl.
Çıkan sayıyı, ilk yani 621 e bölünen sayı ile topla.

RUMİ TAKVİM:
Karma bir takvim sistemidir.
Miladi 1840 ve Hicri 1256 yılı öncesinde: Hicreti, başlangıç kabul eder ve ay’ın dünya çevresinde dolaşımını ve 354 günlük bir yılı kabul eder.
Ancak, Miladi 1840 ve Hicri 1256 yılından sonra ise: dünyanın güneş çevresinde dolaşımını ve 365 gülük bir yılı kabul eder. Mart ayı ile başlar.
Dünyanın güneş çevresinde, bir kez dolaşımı, 1 yıl olarak kabul edilir. Bir yıllık süre, 365 günden oluşmaktadır.

SORUN:

Özellikle, büyük coğrafi alanlara yayılmış ülkelerde; ay takviminin kullanılması, birçok sıkıntılar yaratmaktadır.

Örneğin: bir çiftçi; tarlasındaki ekim işlerini, 9-10 yıl önce, “Şaban” ayında yaparken, şimdi “Sefer” ayında yapıyor. Niye: çünkü, her yıl, toplam gün sayısı 11 gün azalıyor ve 10 yıllık sürede, çiftçi, tarihe göre ekim yapacaksa, 33 gün önce, yani 1 ay önce ekim yapmak zorunda kalacaktır.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Doğum günlerimizi, bazen yaz aylarında, bazen ilkbahar aylarında, hatta kış aylarında kutlamamız gerekecektir. Çünkü: Hicri takvim ile, mevsimler arasında bir uyum söz konusu değil. Çünkü, her yıl, 11 gün önce bitiyor ve bir sonraki yıl, 11 gün öne geliyor.
Bir örnek daha: Miladi takvime göre, 15-20 Eylül tarihlerindeki “Kırkikindi Fırtınası”, her yıl aynı tarihlerde tekrarlanır. Ama, Hicri takvime bakarsanız, bu fırtınanın, her yıl 15-20 Eylül tarihlerinde tekrarlanmadığı, her yıl 11 gün öne gelerek, değişik tarihlerde ve hatta aylarda tekrarlandığı görülebilir. Bu durumda; coğrafi şartları belirlemek, coğrafi şartları takip etmek, coğrafi şartlara göre hayat şartlarını düzenlemek mümkün olmuyor.
Son bir örnek, aslında bu hepimiz tarafından bilinen bir örnek: her yıl, oruç ibadetimiz, bir önceki yıldan 11 gün önce başlamaktadır. Bunun sonucunda: özellikle, bizim gibi büyük ülkelerde yaşayan Müslümanlar için, yaz aylarında, 40 dereceye varan sıcaklıklarda, oruç tutmak zorunluluğu ortaya çıktı.

SONUÇ:
Evet: Ay’ın, dünya çevresinde dönmesi, dünya üzerinde pek fazla bir etki yaratmaz. Ortaya çıkan etkiler, sadece psikolojiktir ve bir de denizlerdeki gel-git hadisesidir. Halbuki, Güneşin dünya üzerindeki etkileri çok fazla ve anlamlıdır. Bu etkilerin başlıcası: hava sıcaklıklarında değişimleri ve mevsimleri yaratır. Ancak: bu söylediklerim, elbette, Hicri Takvimin tasarlandığı Arap Yarımadasında etkin değildi. Çünkü, orada mevsim farklılıkları yoktu ve mevsimlerin farklılıkları diye bir kavram bilinmiyordu. Bu nedenle; Arap Yarımadası ve çevresinde, Hicri takvimin uygulanması sakınca yaratmıyordu. Ama günümüzde, dünya büyümüş ve bu büyük dünyanın birçok yerinde, Müslümanlar yaşamaktadırlar. Bu Müslümanlar; Arap Yarımadasında, oranın şartlarına göre yaratılmış Hicri Takvim şartlarına ne ölçüde uyum gösterebilmektedirler?

Sonuçta, Mustafa Kemal Atatürk: Türk milleti için, Batı medeniyetini örnek ve hedef gösterdiğinden, Batı medeniyeti tarafından uygulanan takvimin kullanılması için, 1 Mart 1926 tarihinde, Hicri Takvim uygulamasını kaldırmış ve ülkemizde “Miladi Takvim” in uygulanmasını sağlamıştır. Hicri takvim, ülkemizde, sadece dini günlerin belirlenmesinde kullanılmaktadır.

Hicri Takvim, bugün, dünya ülkelerinden: İran, Pakistan, Afganistan, S.Arabistan ve diğer İslam ülkelerinde kullanılmaktadır.

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2011
bosluk

Kıbrıs, Katliamlar, Küçükkaymaklı, Geçitkale

Kıbrıs, Katliamlar, Küçükkaymaklı, Geçitkale


KÜÇÜK KAYMAKLI

Tarih: Aralık 1963.
Yer: Kıbrıs adasının tam merkezindeki Lefkoşa şehrinin, Küçük Kaymaklı kasabası.
Kasabada: önemli bir Türk yerleşimci sayısı var.
23 Aralık 1963 tarihinde, Küçük Kaymaklı kasabasının, dış dünya ile bağlantısı tamamen kesilir. Çünkü: kasaba, Rum çeteciler tarafından kuşatılmıştır. Ancak, kuşatmadan önce, mücahit Türkler, adanın diğer bölgelerindeki savunmasız soydaşları korumak üzere, birkaç parça halinde, adaya dağılırlar.

Geride, yani Küçük Kaymaklı kasabasında ise, sadece 500 kadar yaşlı-kadın ve çocuk kalır. Rum çeteleri kasaba içine girdiğinde, bölgeyi terk eden kasaba halkı, her türlü ısrarlarına rağmen, yatalak oğlunu terk etmek istemeyen İmam Hüseyin İğneci’yi beraberlerinde götüremezler.

Ancak, 80 yaşındaki imam Hüseyin İğneci, eşi ve yatalak 18 yaşındaki oğlu, Rumlar tarafından vahşice öldürülerek, şehit edilirler. Camide, duasını ederek evine dönen ve yatağında öldürülen bir imam.

Özellikle: gözleri görmeyen oğlun, yatakta öldürülmesi, vahşetin en büyük belgesi olarak tarihe yazılmış, ama kimlerin tarihine, sanki tarih sırf bizimmiş gibi, tarih anonim dir ve her ülke, bundan kendi istediği gibi sonuç çıkaramaz. Yani: Hüseyin İğnecinin, gözleri görmeyen oğlunu, yatağında öldüren zihniyeti, tarih yazanlar asla değiştiremez.

xxxxxxxxxxxxxxxxxx

GEÇİTKALE:

Tarih: 15 Kasım 1967.
Yunan-Rum askeri güçleri komutanı General Grivas: Geçitkale-Boğaziçi köylerinin bulunduğu bölgeye, büyük bir saldırı gerçekleştirir.
Karşılarında; küçük bir Türk birliği bulunan, vahşiler; topçu birliği, hafif zırhlı araç birliği, mekanize birlik ile birlikte saldırıya geçerler. Yani: her iki güç arasındaki dengesizlik, üst boyutlardadır.

Tüm bunlar bir yana. Yani, sonuçta, burada her ne kadar dengesiz güçlerin çatışması söz konusu olsa da; Geçitkale’de yaşanan bir olay, vahşi Rum çetecilerinin zihniyetlerini ortaya koyması açısından öne çıkmaktadır.

Geçitkale bölgesinde yaşayan Mehmet Emin ve eşi, 80’li yaşlardadırlar. Ancak, bu iki kahraman kişi; evlerini terk etmezler. Evlerinin kapısına gelen ve kapıyı kırarak içeri girmeye çalışan Yunanlı subay ve yanındakilere karşı koyarlar ve bu karşı koyma; vurularak öldürülme ve işte burası en önemlisi, üzerlerine gaz dökülerek yakılma ile sonuçlanır. Üzerlerine gaz dökülerek yakılan bu iki ihtiyar insanın kömür haline gelmiş cesedi, sonradan bölgeye gelenler tarafından bulunur. Elleri ve ayakları tamamen yanmış, vücutları büzülmüş, küçülmüş ve adeta kömür olmuş iki insan.

Adada, bu tür vahşetleri önleyen Türk ordusu işgalci, ama küçücük bir kasabayı, kat ve kat üstün kuvvetlerle basan ve insanları öldüren ve öldürdükten sonra cesetlerini yakanların tanıımını ben yapamıyorum?

Evet, bunları okuduktan sonra, siz okuyucular karar vermelisiniz “Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’ta işgalcimi, kurtarıcımı?” Özellikle, adada yaşayan soydaşlarımızın vereceği karar çok önemli, yoksa, ne Rumlar, ne Yunanlılar, ne Almanlar, bu konuda onların verecekleri kararlar ne kadar sağlıklı olabilir?

Aranan kelimeler:

23 Ocak 2011
bosluk

Kıbrıs, Katliamlar, Cengiz Topel

Kıbrıs, Katliamlar, Cengiz Topel


Evet, Kıbrıs katliamlarına devam ediyoruz. Günümüzde, gerek ülkemizde, gerek dış ülkelerde ve gerekse Kıbrıs’ta yaşayan Türkler tarafından; önce hatırlanması ve sonra da asla unutulmaması dileğiyle……

Cengiz Topel: 1934 yılında İzmit’te doğmuştur. 1955 yılında Kara Harp Okulunu bitiren Topel: Kanada’da uçuş eğitimi gördükten sonra, 1957 yılında, Pilot olarak Türk Hava Kuvvetlerinde göreve başlar.

1964 yılında: Kıbrıs’ta yaşanan kriz ve Kıbrıslı Türklere: Rumlar tarafından yapılan vahşice saldırılar üzerine; Anavatan Türkiye, olaylara müdahale etme gereği duyar.

8 Ağustos 1964 tarihinde: Eskişehir’den, F-100 savaş uçakları, dört kol halinde, uyarı uçuşu yapmaları için, Kıbrıs üzerine gönderilirler. Kollarda bulunan uçaklarda, makineli toplar yüklüdür. Bu uçakların görevi: uyarı uçuşu ve gözle temas sağlanan Rum ve Yunan hedeflerine, makineli toplar ile saldırı yapılmasıdır.

Uçaklar: saat: 19.30 da hareket ederler ve 40 dakika sonra, saat: 20.15 de; Kıbrıs-Erenköy üzerinde olurlar. Rum hücumbotlarının bölgeden ayrılması nedeniyle, Rum mevzilerine makineli top saldırısı yapılarak geri dönülür.

Bu arada: Rum hücumbotlarının Erenköy ve Gemikonağı Liman bölgeleri civarında bulunduğu bildirilir. Bu hücumbotlar, Erenköy’ü top ateşine tutuyor ve burada yaşayan Türkler için büyük tehdit oluşturuyorlardı. Karadan Rum çetecilerinin ve bunların arasına karışmış Yunan subaylarının saldırılarına maruz kalan Türkler, özellikle Erenköy bölgesinde, arkalarını denize vererek savunma hattı oluşturmuşlar, ancak denizden de hücumbotlar ile top atışına maruz kalınca, iyice bunalmışlardı.

Bunun üzerine, 8 Ağustos günü, yine 2 adet F-100 uçağından oluşan bir keşif kolu hazırlanır ve bu keşif kolundaki uçakların belirledikleri, hücumbot mevzilerine, arkadan kalkan uçaklar tarafından (bunlardan birinin pilotu Cengiz Topel) yoğun top ateşi saldırıları düzenlenir.

Ancak, bu toplu uçuş sırasında: Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağı, Rum uçaksavarları tarafından vurulur ve uçağı düşer, kendisi paraşütle atlar. (Daha sonraki tarihte yapılan bir itiraf sonucu, Rum hücumbotu değil, Yunanistan tarafından gizlice bölgeye gönderilen Faethon isimli bir savaş gemisinden açılan ateş sonucu, Cengiz Topel’in uçağının vurulduğu öğrenilir.)

Paraşütle atlayan Cengiz Topel: Peristeronori isimli bir Rum köyü yakınlarında; asfalt bir yola iner. Yere indiğinde: bölgede bulunan mücahitler tarafından: üzerinde bulunan bir kısım harita ve belgeyi yaktığı ve bihahare Lefke yönünde, koşarak ilerlediği görülür. Ancak: arkasından ilerleyen jeep içindeki Rumlar tarafından, esir alınır.

Evet, Pilot yüzbaşı Cengiz Topel; yakalandıktan sonra, hakkındaki gelişmelerle ilgili sağlıklı bilgi alınamaz. Ama; elbette “Uluslar arası Savaş Hukuku” kurallarına göre, gerek kendisi, gerekse kendisini yakalayanlar, haklarının bulunduğunu bilmektedirler. Hatta ve hatta, bu hakların en başında “İşkence görmemek” hakkının olduğunu kim bilmez?

Tabii, hak-hukuk gibi kavramlar, bu kavramları bilen ve anlayanlar için geçerli. Kumlu katliamında, 6 aylık bebeği silahları ile tarayan zihniyet, burada da, elbette Pilot Yüzbaşı yakaladıklarında, işkence yapmaktan geri kalmaz. Cengiz Topel; Güzelyurt Rum Manastırına götürülür. Bu dini yapı, yani “Tanrı”ya inanış, yakarış, günahların bağışlanması için oluşturulmuş bu dini yapının bir kısmı, o sırada “işkence odası” na dönüştürülmüştür. Cengiz Topel, burada uzun süre işkence altında tutulur ve bilgi vermesi ve Türkiye aleyhine radyodan konuşması için zorlanır. Ama, elbette bunda başarılı olamazlar. Ancak, bu yoğun fiziksel ve psikolojik baskı sonucu, Cengiz Topel, vefat eder.

Evet, 12 Ağustos 1964 tarihinde, yapılan yoğun baskılar ve ısrarlar üzerine, geri alınan cenaze incelendiğinde, hastanede öldüğü söylense de, yoğun işkence izleri ( kırık bir ayak, kırık çene gibi) görülmüştür. Yüzyıllardır bastırılmış bir kin ve nefretin, savunmasız ve yaralı bir insan veya ölmüş bir insanın cesedi üzerinde yarattığı sonuçlar, gerçekten tüm insanlığın yüreğini burkmuştur.

Tabii, burada elbette: insanın ilk aklına gelen “Uluslar arası Savaş Hukuku” şartları. Ama, karşınızdaki insanın bunlara saygılı olabilmesi için, elbette bazı vasıflarının bulunması şart. İçlerindeki kin ve nefret; nasıl 1915 yılında ve devamında ortaya konulmuş ise, işte 1964 yılında yine ortaya çıkmıştı.

Aranan kelimeler:

15 Ocak 2011
bosluk

Babalar Günü

Babalar Günü


Anneler günü, sevgililer günü, şu günü, bu güne derken, toplumda genellikle unutulan bir gün “Babalar Günü”. Kesinlikle, birçok toplum ferdi, Babalar gününün ne zaman olduğunun pek farkına varmaz. Ama, tarihi süreç incelendiğinde, ilk kez, 1910 yılında Babalar gününün kutlandığı ve günümüze kadar olan süreçte, yaklaşık 100 yıldır kutlanageldiği görülür.

Peki: Babalar günü kutlaması nasıl ortaya çıkmış? Babalar gününün kutlandığı, Haziran ay’ının 3’ncü Pazar gününün herhangi bir anlamı varmı? Buyrun, bunları birlikte inceleyelim.

Amerika’nın Virginia eyaletinde yaşayan; Wılliam Smart; altıncı çocuğunu doğururken ölen eşi’nin ardından, tüm hayatını çocuklarına adar. Bunun üzerine; çocuklarından John, babasının doğum günü olan: 5 Haziran tarihinin, özel bir gün olarak kutlanması için, çeşitli yerlere müracaat eder ve bir kampanya başlatır. Bunun üzerine: ilk kez, resmen 19 Haziran 1910 tarihinde, Amerika-Washington-Spokane şehrinde “Babalar Günü” kutlaması yapılır.

Takip eden tarihi süreçte: 1924 yılında, Babalar Günü, Amerika’da, bizzat Devlet Başkanı Calvin Coolidge tarafından kutlanır. 1966 yılında ise, yine Amerika Başkanı Lyndon Johson tarafından; her yılın, Haziran ayının, 3’ncü Pazar gününün “Babalar Günü” olarak kutlanması, resmen ilan edilir. Avrupa kıtasında “Babalar Günü” kutlamaları ise, 1954 yılında, İngiltere’de başlar ve buradan tüm kıt’aya yayılır.

Evet, işte “Babalar Günü” kutlamasının, ortaya çıkış hikayesi bu. Yani: Amerikan kökenli bir uygulama. Ama elbette kökeni önemli değil. Önemli olan: yılda bir kez de olsa, babaların; bir anne, bir sevgili kadar önemli olduğunu hatırlamak ve kendisine hatırlatmak.

Aranan kelimeler:

24 Aralık 2010
bosluk

Ankara’da Çankaya Semti, Cumhurbaşkanlığı Köşkü

Ankara’da Çankaya Semti, Cumhurbaşkanlığı Köşkü

Ankara’da yaşayanlar bilirler, Çankaya semti gayet büyük ve şehrin en modern, güzel ve yüksek semtlerinden biridir. Hatta: Cumhurbaşkanının köşkünün bu semtte bulunması, buraya bambaşka bir hava vermektedir. Ancak, elbette isim ilginç. Yani; “Çankaya”. Çan kelimesi irdelenince, akla hemen Hıristiyan din kültürünün simgesi olan “çan” geliyor. Bu yüzden, Çankaya semtinin isminin bir dönem değiştirilmesinin bile düşünüldüğünü duymuştum. Neyse, biz isterseniz, buraya neden “Çankaya” isminin verildiğine şöyle bir bakalım.

Elbette çeşitli söylentiler var. Yani: Çankaya isminin verilmesinin nedeni olarak; birçok söylenti var. Bunlar:

1. Bölgede, günümüzde bile bulunan bir yer var. Papazın bağı olarak isimlendirilen bu yerde: bir zamanlar kilise varmış. Tapınma saatlerinde, bu kilisenin çan’ı hiç durmadan çalarmış ve bu nedenle, bu yöreye, bu semte “Çankaya” ismi verilmiş.

2. Yıllar önce, burada üzeri tamamen yosunlarla kaplı büyük bir kaya bloku varmış. Bu kayanın içinden akan su, kayanın hemen dibindeki havuzda toplanırmış. Havuzda toplanan bu suyun, birçok hastalığa iyi geldiği rivayet edilirmiş. Bu nedenle: bu semte “canlara can veren” bu havuza istinaden; “Cankaya” ve zamanla değişerek “Çankaya” ismi verilmiştir.

3. Burada, yani yörede, bir zamanlar “çengi” oynatılırmış ve bu yüzden buraya “çengi kayası” ismi verilmiş ve zamanla bu isim değişerek günümüze “Çankaya” olarak gelmiş.

Tüm bunların yanında: Çankaya semtinin, çok önemli bir özelliği daha var. Cumhurbaşkanlığı köşkü. Ankara’nın merkezi olan Kızılay semtinin güneyinde, 5 km. uzaklıkta. Ancak: bu yemyeşil ortam, elbette gayet normal olarak güvenlik nedeniyle, halka kapalı. Hatta: Atakule seyir terasında, Cumhurbaşkanlığı köşkünün bulunduğu bölgeye geçmek bile yasak, sebep güvenlik.

Birçok kaynakta: “864 Rakımlı tepe” olarak geçen köşk, aslında bu cümleden hareketle, 864 metre yükseklikteki tepe üzerindemidir? Hayır, buranın rakımı, yani köşkün bulunduğu yerin rakımı: 1071 metre. 864 rakımlı tepe ismi siyasi bir deyim olarak literatüre girmiş.

Köşk: ilk kez, Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından, 1800’lü yılların sonuna doğru yaptırılmış. O dönemdeki bilinen ismi: “Kasapyan köşkü” Takip eden dönemde: savaş s ırasında, bu köşk, eşyalarıyla birlikte, Ankara’nın sayılı zengin ailelerinden “Bulgurzadeler” tarafından satın alınır.

Mustafa Kemal: 27 Aralık 1919 tarihinde Ankara’ya geldiğinde; uzun süre, Ziraat Mektebinin küçük bir odasında kalır. Çünkü: ulusal mücadeleye destek için Ankara şehrine gelenler, yoğun olarak kalacak yer sıkıntısı doğmasına neden olmuşlardır. Yani: Ankara’da kalacak yer sıkıntısı yaşanmaktadır.

Savaş dönemi bittikten sonra ise: Mustafa Kemal Atatürk: Ankara’da, Tren garı bitişiğindeki, iki katlı istasyon şefi lojmanını hem ev ve hem de çalışma yeri olarak kullanmaktadır. Ancak: asker ve cephane nakilleri nedeniyle, tren istasyonunda sürekli bir hareket ve buna bağlı olarak gürültü olmaktadır. Elbette; özellikle geceleri geç saatlerde yatan Atatürk için, bu durum, sabahın erken saatlerinde kalkması ve yoğun bir yorgunluk oluşturmaktadır. Mustafa Kemal, sabaha kadar çalışıyor ve uykuya daldığı sırada, tren garının gürültüsüyle uyanmak zorunda kalıyordu.

1921 yılının bir Mayıs günü, gazeteci Ruşen Eşref: kendisiyle bir görüşme yapmak üzere randevu alır. İkili, birlikte Çankaya sırtlarında at gezintisine çıkarlar. Çünkü: gazeteci Ruşen Eşref, Atatürk’ün dinlenmesi gerektiğine ve daha rahat bir eve çıkması gerektiğine inanmaktadır. Ancak: Ankara şehir merkezinde, ev bulmak büyük sorun.

İkili; birlikte, Çankaya sırtlarında at gezintisine çıkarlar. Bu gezintinin bir amacı da, burada bulunan; bağ-bahçelerin içindeki evlerin görülmesidir. Gezinti sırasında: Atatürk, 2 katlı, moloz taşlı, döşemeleri ve çatısı ahşap ve üzeri kiremit örtülü bir bağ evini beğenir.

Ev; yeşillikler içindedir. Zemin katında, holün her iki yanında, iki küçük odası bulunmaktadır. Odalardan birinden, merdivenle üst kata çıkılır. Üst kat: zemin katın aynısıdır. Ayrıca: iki tane balkon bulunmaktadır. Tuvalet ise, evin dışındadır. Ayrıca: bu evin hemen yanında: 3 ev daha bulunmaktadır. Bu evler de: korumalar, yaverler ve yardımcılar için düşünülür.

xxxxxxxxxxxxxxx

Çankaya’daki bağ evi, Atatürk tarafından beğenilince, Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı ve aynı zamanda Ankara Müftüsü Rıfat Efendi; halktan topladığı 4.500 Lira ile, bağ evini, Bulgurzade Tevfik Efendi’den satın alır ve 30 Mayıs 1921 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’e hediye eder.

Atatürk; bu hediyeyi bir şartla kabul eder. Bağ evini: Türk Silahlı Kuvvetlerine bağışlayacaktır ve aynı yıl, bağ evinin tescil işlemi: Milli Savunma Bakanlığı adına yapılır.

Atatürk: 1921 yılında, köşke taşınır ve 1932 yılına kadar burada yaşar. Ölümünden sonra ise, Cumhurbaşkanları, yine bu köşkte yaşamayı sürdürürler.

MÜZE KÖŞK:

Köşk: 1950 yılında kullanımdan kaldırılmış ve müze olarak ziyarete açılmıştır. 2002-2007 yılları arasında yapılan restorasyon sonucu: 19 Nisan 2007 tarihinde yeniden ziyarete açılmıştır.

Ancak: kurumsal ziyaretler yapılabiliyor ve önceden telefon ile randevu almak gerekiyor. Yani: kişisel olarak, müzeyi ziyaret edebilmeniz, sadece: Cumartesi-Pazar günleri, saat: 13.00-16.00 arasındadır. Bu saatler arasında, askeri lojmanların bulunduğu 5 numaralı kapıdan girerek, Müze’yi ziyaret edebilirsiniz.

Müze köşk: ihtişamdan uzak, mütevazi bir yapı. Ancak, Atatürk’ün ince zevkini yansıtacak şekilde döşenmiş. Hemen girişte bir hol var. Holde: bilardo masası, tam karşı köşede bir piyano bulunuyor. Hole açılan 3 kapıdan: sağ kapıdan: yeşil salona, karşı kapıdan: yemek salonuna ve soldaki kapıdan: elçi kabul salonuna giriliyor. Yine, sol yanda: üst kata çıkan merdivenler var.

Üst katta: büyük bir sofa, çalışma odası, kütüphane, yatak odası, oturma odası ve banyo var.

Aranan kelimeler:

24 Aralık 2010
bosluk

Beşiktaş, Armasındaki “Ay-yıldız” anlamı

Beşiktaş, Armasındaki “Ay-yıldız” anlamı


Konuyu ilk kez gördüğümde ilgimi çekti ve araştırmak istedim. Şöyle ki: Beşiktaş Futbol Takımının: bir zamanlar ekonomik sıkıntı çeken Futbol Federasyonu tarafından, ülkemizi temsil etmek üzere, Milli Futbol Takımı olarak görevlendirilerek, yurt dışına bir futbol maçına ve özellikle Yunanistan Futbol Takımı ile olan bir maça gönderildiği yazılıydı. Bir milli maç, milli takımı temsilen bir takımın gönderilmesi ve bu olay sonunda, bu takımın armasına “Türk Bayrağı” ambleminin eklenmesi.

Evet, araştırdım, ancak Türkiye Futbol Federasyonunun bu konuda herhangi bir yayını yok. Yani: doğal olarak, bu konudaki ilk muhatap, Türkiye Futbol Federasyonu diye düşünüyorsunuz, ama maalesef onların bu konuda herhangi bir yayını söz konusu değil. Yani: diğer farklı kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, olay şöyle gelişmiş.

Tarih: Mayıs 1952.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes; Yunanistan’ı ziyaret eder. Bu ziyarette: her iki ülkenin, dostluklarını pekiştirmesi açısından, aralarında, milli takımlar düzeyinde bir futbol maçı yapılması kararı alınır. Çünkü: her iki ülke, NATO’ya girme aşamasındadır ve özellikle Amerika: her iki ülkenin halklarının dostluğunun pekiştirilmesini istemektedir.

Bunun üzerine, konu, Türkiye Futbol Federasyonuna bildirildiğinde: Federasyon ekonomik sıkıntıları ( başka bir sebep ne olabilir, bilmiyorum) düşünerek: Yunanistan’a, milli takım değil de, yolculuk ve maç masraflarını da kendisi karşılayacak bir kulüp takımı göndermeyi düşünür. Türkiye Futbol Federasyonunun başındaki Ulvi Ziya Yenal: 1908 yılında, Selanik’te doğmuş, uzun yıllar Galatasaray ve Milli Futbol Takımının kalesini korumuş ve takip eden dönemlerde ise, tarihimizde ilk kez, kulüplere yabancı oyuncu oynatma hakkını tanımıştır.

Evet, Beşiktaş o yıl; en iyi durumdaki kulüp takımlarından biridir, şampiyon olmuştur ve teklif yapılır. Ancak: Beşiktaş kulübünün milli bir statü kazanması için de: Galatasaray Futbol Kulübünden 1 oyuncu(Turgay) ve Fenerbahçe Futbol Kulübünden 1 oyuncu (M.Ali) takviyesi yapılır. Yani: Beşiktaş Futbol Kulübü, yalnız kendi oyuncuları ile gitmemiştir.

16 Mayıs 1952 günü, Yunanistan’da, Yunanistan-Türkiye Milli Futbol Takımları karşılaşırlar. Türkiye Milli Futbol Takımı, maça şu kadro ile çıkar: Coşkun, Süleyman Seba, A.Aİhsan, Şevket, Vedii, Eşref, Recep, Nusret, Turgay Şeren, M.Ali, Naci.
Maç sonucunda:Yunanistan: 1-0 galip gelir.

Ancak: görev başarı ile tamamlanır. Göreve katkıları nedeniyle: Beşiktaş Futbol Kulubüne ise: armasında “Türk Bayrağı” bulundurma hakkı tanınır.

Sonuç olarak: Beşiktaş Futbol Kulübü, elbette böyle bir görevi alması nedeniyle, böyle bir onura layık görülebilir, ancak: unutulmamalıdır ki, o maça çıkarken, ülkemizin diğer iki değerli külubunden birer oyuncu takviyesi yapılmıştır. Ayrıca: umarım ki, hala birçok bölümü kapalı bulunan bu olay hakkında, Türkiye Milli Futbol Federasyonu bir takım açıklamalar yapar ve bizler de, olayın en gerçekçi boyutunu öğrenmiş oluruz. Çünkü: şu an için, Futbol Federasyonunun tüm kayıtları incelendiğinde, bu tarihteki, bu maça ait hiçbir kayıt bulunmuyor. Sanki: saklanmış, gizlenmiş yoksa unutulmuş mu?

Aranan kelimeler:

22 Kasım 2010
bosluk

Türkiye dışında görev yapan bir “Başbakan”; Arap Kaymakam

Türkiye dışında görev yapan bir “Başbakan”; Arap Kaymakam

Demokratik ülkelerde, Başbakanlık, icraatın başı olması nedeniyle, çok önem kazanmaktadır. Ancak, elbette, bir ülkenin Başbakanının, yani hükümetin başının, icraatın başının; o ülkenin bir ferdi olması gerekir.

Bunun aksinin, sadece işgal dönemlerinde görülür diye düşünürken; tarihi süreç içinde, bir “Türk”ün; başka bir ülkede yani “Libya” ülkesinde: 3 yıl süreyle, Başbakanlık yaptığını öğrendim ve bunun hikayesini, en kısa şekliyle, sizinle paylaşmak istedim.

Günümüzdeki Libya toprakları içinde kalan “Derne” şehri. Anadolu’nun merkezinde, Konya-Karaman topraklarından çıkıp, Derne şehrine göç eden Hacı Mebruk Efendi: burada, Girit’ten sürülüp gelen ve Bingazi şehrine sığınan Fatma hanım ile evlenir. 1886 yılında ise, çocukları Sadullah doğar.

Sadullah bir süre, Derme şehrinde yaşadıktan sonra, tüccar olan babası ile birlikte, İstanbul’a gider. İstanbul’da: Osmanlının tanınmış ailelerinin çocuklarının eğitim gördüğü; “Aşiret Mektebi”ne girer. Bu okul bittikten sonra ise, 1902 yılında, “Mülkiye Mektebi”ne devam eder. Okulu bitirdikten sonra: ilk görev yeri olan “Derme Kaymakamlığı” na başlar.

Ardından: Denizli-Buldan Kaymakamlığı görevine atanır.

1913 yılında ise, bu kez sırada, Pınarhisar Kaymakamlığı vardır. Balkan Savaşından çıkmış bölge; her türlü ezilmişliğe ve vahşete rağmen, yeni yeni kalkınmaktadır.
Pınarhisar Kaymakamlığındaki günleri: yol, inşaat ve okul yapımı ile geçer. Ancak, okul inşaatında: kendisi başlarında olmak üzere, yörenin insanını çalıştırmaktadır. Bu durum, bazılarının, İstanbul’daki resmi mercilere, Sadullah Bey’i şikayet etmelerine neden olur. Bunun üzerine: Pınarhisar’dan alınarak, Vize Kaymakamı olarak atanır. Ancak: Pınarhisar’dan ayrılmasına rağmen, başlattığı okul inşaatı bitirilir. Onun ismi verilen bu okul, günümüze kadar sağlam olarak ayakta kalabilmiştir.

Vize ve ardından, Saray Kaymakamlığı görevine gelir. Ancak: bu dönemde, bölge Yunanlılar tarafından işgal edilir. Ancak: Saray ilçesinde, Yunan işgali sırasında: bölgenin imamı ve bir kısım yerli halkının, çiçeklerle karşıladıkları, Yunan işgal kuvvetlerine: Sadullah Bey, yani Kaymakam: hükümet konağından, ateş açarak karşı koyar. Ancak, bir süre sonra, cephaneleri biter ve Yunanlılar tarafından yakalanarak, idama mahküm edilirler.

Ancak: aynı günün gecesi, kendisine bağlı insanlar tarafından, hapisten kaçırılır. Önce İstanbul ve ardından, kurtuluş mücadelesinin merkezi olan Ankara’ya geçer. Ancak, Ankara’da, İstiklal Mahkemesinde yargılanır ve beraat eder. 1920 yılında, Nazilli Kaymakamlığına atanır. Yunan işgali nedeniyle, görev yerine gidemez. Bunun üzerine, Trabzon-Maçka Kaymakamlığına atanır ve 1922 yılında, yeni görev yerine katılır.

Kurtuluş Mücadelesi sonucu, 1923 yılında, mübadele dönemi başlar. Sadullah Bey, Rumları, kendilerine diş bileyen, Türk topraklarından güvenle çıkarır. Hatta: Sümela Manastırı rahiplerinin, yanlarında kaçırmak istedikleri bir kısım dini varlığı yakalar ve her türlü yolsuzluk teklifine rağmen, Ankara’ya teslim eder. Sonraki dönemde ise: Of ve Sürmene Kaymakamlıklarına atanır. 1928 yılına gelindiğinde ise, bu kez: Konya-Kadınhanı Kaymakamlığı sırası gelir.

Valilik dönemi: 1938 yılında, Hakkari ile başlar. 1940 yılında ise, Bingöl valiliğine atanır. 1941 yılında ise, yaş haddinden emekliye ayrılır. Böylece: 35 yıl süren devlet görevini tamamlamış olur.

İstanbul’a döner. Ekonomik sıkıntıları nedeniyle, çeşitli işlerde çalışır. Siyasete girmesi için yapılan teklifleri kabul etmez. Bu sırada: 1947 yılında, bir miras durumu söz konusu olur ve Bingazi şehrine gider. Şehirde: babasının yakın arkadaşı olan, Bingazi Emiri Sunusi ile görüşür.

O dönemde: İngiliz işgali altında bulunan bölgede, Libya devletinin kurulması söz konusudur. Bingazi, Derne ve Tobruk bölgelerinde kurulan “Berka Devleti”nin başına: İdris Sünusi getirilmiştir.

Emir Sünusi : Sadullah Bey’i, kendisiyle birlikte çalışmaya ikna eder. Ankara’daki resmi makamlardan 3 yıl geçerli gerekli izinler alınır ve Sadullah Bey: Bingazi şehrinde kurulan bağımsız Libya Hükümetinde, önce “Sağlık Bakanı” ve takip eden dönemde ise “Başbakan” olarak görev alır.

Trablus, Bingazi ve Fizan olarak, üçe bölünmüş olan Libya topraklarında, İngiliz ve Fransızların tüm itirazlarına rağmen, bağımsızlık ilan edilir ve Birleşmiş Milletler tarafından onaylanır. Yani: bağımsız Libya devletinin, tarih sahnesine çıkışında, devlet adamı olarak önemli rol oynar. Libya’yı kuracak olan kadroların, öğrenci olarak “İngiltere”ye değil, gizlece “Mısır” ve hatta “Türkiye”ye gitmelerini sağlar. Bunların bir kısım masraflarını ise, kendi cebinden karşılar. İngiliz vali ile bu konuda kavga eder.

Evet; yeni kurulan, bağımsız Libya Hükümetinde Başbakan olarak görev yapan Sadullah Bey (namı diğer Arap Kaymakam) 3 yıllık sürenin sonunda, Libya devleti, bağımsızlığını kazanınca: Libya Meclisinde Senatör olarak görevlendirilir. Bu dönemde: yaşının ilerlemesi nedeniyle hastalanır ve tedavi için Türkiye’ye dönmek üzere beklerken, 1952 yılında, vefat eder.

Evet, bu kahraman ve vatansever insanın servetinin, öldüğünde, sadece 45 İngiliz Sterlini ( 70 TL) olduğu görülür. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle, cenazesi Türkiye’ye getirilemez. Cenaze törenine: Libya’da, büyük bir halk çoğunluğu katılır ve İngilizler katılır. İsmi: Bingazi şehrinde bir hastaneye verilir. Ancak: mezarın üstünden yol geçtiği için, kabri ortadan kaldırılır.

Aranan kelimeler:

7 Kasım 2010
bosluk

Savarona

Savarona


Yat: Almanya-Hamburg şehrinde, Blohm-Voss şirketi tarafından yapılmış ve 29 Temmuz 1930 tarihinde, denize indirilmiştir. Yapımı için: 4 milyon Amerikan doları ödenmiştir. Bu bayan tarafından, aynı ismi, yani “Savarona” ismini taşıyan gemilerin altıncısı ve en büyüğüdür.

Yatın uzunluğu: 136 metredir. Genişliği: 16 metredir. Yükseklik: 6 metredir. Ağırlığı: 6150 tondur. 2 adet 3500 beygir gücünde motoru bulunuyor. Yat’da: lüks inanılmazdır. Yatta bulunanlar: sinema salonu, sauna, hamam, suitler, jakuziler, paha biçilmez antikalar. Özellikle: Atatürk’ün odası, inanılmaz muhteşem. Hamam deyip geçmemek gerek, çünkü yanlızca hamamın yapımında, 260 ton mermer kullanılmış.

Yapıldığı tarihteki maliyeti: 10 400 000 Amerikan dolarıdır.

Mürettebat olarak 44 kişi ve yolcu kapasitesi olarak 34 kişiliktir.

Denize indirildiği tarihte, dünyanın en uzun yatı, ünvanını almıştır.

İlk sahibi: Amerikalı çok zengin bir ailenin kızı. Adı: Mrs Emily Roebling Cadwalader. Golden Gate ve Brooklyn köprüsünü yapan mühendisin torunu.

Bu bayan: sürekli olarak, çok büyük yatlar yaptırmış ve bunlardan büyük kısmını, hiç kullanmadan değiştirmiştir. Savarona yatını yaptırdığında da: 7 yıl kadar kullanmış ve daha sonra yatın devasa boyutları nedeniyle, Amerikan yönetimi, büyük miktarda vergi talep ediyor. Bunun üzerine, bu zengin bayan, yatı satışa çıkarıyor. Yani, kendisi tarafından 4 milyon dolar ödenen yatın, alelacele, 1 250 000 dolara satılmasının yani karlı alışverişin nedeni bu.

Yatı: Atatürk’ün talimatı gereği, Türk Devleti satın almak ister. Ancak, bu arada: Hitler, yatı görür ve çok beğenir ve kendisine ister. Bunu sağlamak için de: Krupp fabrikaları ile anlaşarak, onlar tarafından, yata haciz konulmasını sağlar. Bu sırada: Amerikan Başkanı Franklin D.Roosvelt: Atatürk’e olan hayranlığı nedeniyle, yatın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından satın alınmasını istemektedir. Bunun sonucunda, Almanlara “yatın üzerindeki hacizi kaldırın, yoksa o sıralarda, Amerikada bulunan bir Alman transatlantiğine, Amerikan hükümeti olarak el koyacağını” söyler.

Bunun üzerine, yatın üzerindeki haciz kaldırılır. Yat, Amerikan bayrağı ile “Southampton” limanına demirler ve buradan ise, Amerikalı sahipleri, yani yukarıda belirttiğim bayan tarafından teslim alınır.

Daha sonra ise: Türk hükümeti tarafından, 1 250 000 Amerikan dolarına satın alınır. Atatürk’ün talimatıyla satın alınan yat’a: önce “güneş dil” ismi verilmek istenir. Çünkü, aynı dönemde, “Güneş Dil Teorisi” özellikle Atatürk’ün üzerinde durduğu bir konudur. Ancak, yata “Savarona” ismi verilir. Bunun kelime anlamı: Hint Okyanusundaki bir deniz kuşu.

Biz yine, yatın satın alınması macerasına gelelim. Yat satın alındığında, Türkiye Cumhuriyet Başbakanı Celal Bayar. Bayar hükümeti: Atatürk tarafından kullanılan “Ertuğrul yatı”nın iyice eskimiş olması ve açık denizde kullanılamaması nedeniyle, 7 yıl önce yapılmış bu yatı, satın alarak, Atatürk’e hediye eder. Burada hassas bir konu var. Bu yatın satın alınması döneminde, Atatürk ile İsmet İnönü’nün arası açıktır. Zaten, İsmet İnönü, eğer hükümet başında bulunsa idi, yatın alınmasına müsaade etmezdi deniliyor, çünkü: İsmet İnönü’nün son derece tutumlu ve bu konularda disiplinli olduğu biliniyor.

Türkiye’deki durum bu. Peki dünya ne alemde? Dünya, yaklaşan II.Dünya Savaşında, taraftar kapma çabasında. Almanya bir yandan, Bolşevik Ruslar bir yandan ve İngilizler bir yandan, Türkiye’yi, II.Dünya Savaşında yanlarına çekebilmek için, büyük miktarda, mali ve silah yardımı önermektedirler. Ancak, Türkiye, yanlızca İngilizlerin yardımını kabul eder. İngilizler, bizi müttefik olarak bağlamak için, 16 milyon Sterlin (80 milyon Amerikan dolarına karşılık gelmektedir) borç verirler. Ancak, aynı dönemde, biraz önce sözünü ettiğim gibi, Türkiye Hükümeti, 1 250 000 Amerikan dolarına yat satın alır.

Sonuçta, alınış hikayesini şöyle sonuçlamak mümkün. Atatürk, elbette bir yat alın demiştir ama sanırım, bu ölçüde büyük boyutlu ve yüksek maliyetli bir yat satın alınması için ısrarcı olmamıştır diye düşünüyorum. Belki de, Atatürk için, yani ülkeyi düşmandan kurtaran, büyük önder için, büyük ve maliyetli bu yatın alınması, önemsenmemiş te olabilir. Çünkü, Atatürk bu yatın satın alınmasına karşı çıkmamıştı. Bunun deneni ise, büyük olasılıkla “Ertuğrul yatı” nın iyice eskimiş olmasıdır. Çünkü: en son Ertuğrul yatında ağırlanan İngiltere Kralının bembeyaz elbiseleri, aynı günün sonunda, Ertuğrul yatının bacasından çıkan duman sonucu, simsiyah olmuş.

Neyse, sonuçta: yat satın alınır ve 24 Mart 1938 tarihinde, Türk bayrağı çekilerek, İstanbul’a gelir.

Atatürk, satın alındıktan sonra, yatı kısa bir süre (54 gün) kullanır. Ancak: Atatürk, vefatına yakın günlerde: “bu yatı bir çocuğun oyuncağını bekler gibi bekledim, bana hastane mi olacaktı” diye hayıflanır.

Hatta, bir kez, Bakanlar Kurulu toplantısı, yatta yapılır. Romanya kralı Carol, yatta ağırlanır. Atatürk: Savarona’daki kamarasından, bir koltuk ile, Dolmabahçe Sarayına taşınır. Yat, Dolmabahçe Sarayı önünde, takip eden günlerde, bu büyük insanı boşuna bekler. 19 Kasım 1938 tarihinde, aziz Atatürk’ün naşını İstanbul-İzmit arasında taşıyan gemiler kortejine Savarona’ da katılır.

Ancak, Atatürk öldükten sonra, yat, II. Dünya Savaşının sonuna kadar kullanılmaz. Kanlıca koyunda, uzun süre hareketsiz kalır. Daha sonra da, 1951 yılında, Deniz Kuvvetleri Komutanlığına devredilir ve Donanma tarafından, eğitim amaçlı kullanılır. Baş ve kıç kısımlarına, iki adet top yerleştirilir ve “Okul Gemisi” olarak kullanılmaya başlanır. 70 günlük ilk gezi: 65 öğrenciyle birlikte, 1951 yılında, Hindistan-Bombay şehrine yapılır. Bu arada: Atatürk tarafından kullanılan oda, müze olarak muhafaza edilir.

Bu sırada: 3 Ekim 1979 günü, Heybeliada açıklarında gemide bir yangın çıkar ve yat, ağır hasar görür. Gölcük Tersanesinde onarılan gemi, bir süre daha, okul gemisi olarak hizmet görür. Ancak, daha sonra kadro dışı bırakılır. Yangından kurtarılan eşyalarının bir kısmı (Atatürk tarafından kullanılan: karyola, komodin ve yatak takımları) : sergilenmek üzere, 1986 yılında, İstanbul-Deniz Müzesine nakledilir.

1989 yılına gelindiğinde, Savarona yatının, hurdaya çıkarılmasına karar verilir. Ancak: 1999 yılında, yani gemi jilet olarak parçalanmadan önce, özel bir şahsa, 49 yıllığına kiralanır.

İki ton ağırlığında ve tamamen iğrenç bir haldeki yat: 62 milyon dolar masrafla onarımdan geçirilir ve eskisinden daha gösterişli hale getirilir. Basın yolu ile ilan verilerek, Atatürk’ün bu yatta kullandığı eşyalara sahip kişilere ulaşılır, bu eşyalar onlardan satın alınır ve yattaki yerlerine konulur.

Evet, gelelim sonuca. Bu yatın siyasi hayatımızda, takip eden dönemlerde de dedikoduları bitmemiştir. Çünkü, alındığı dönemde, ülkenin ekonomik durumu dikkate alınarak, bu ölçüde bir masrafın yapılmasının gereksizliği üzerine bu toplumun küçük te olsa bir kısım insanı, laf üretmektedir. Tek bir gerçek var ki, Atatürk, bu ülkenin kurtuluşundaki en büyük etkendir. O insan, bu ülkenin kurtuluşu, kalkınması ve bugünlere özgür bir şekilde gelebilmesi için, başta canını olmak üzere birçok fedakarlıklarda bulunmuştur. Bu yatın satın alınmasını talep etmesindeki isteğinin kişiselliği de düşünülemez, sonuçta, o insan: bu yatın içinde birçok devlet büyüğünü ağırlamış ve onlar üzerinde, o zor ekonomik şartları belli etmeden, güçlü bir Türkiye imajının yaratılmasını sağlamıştır. Ayrıca, günü geldiğinde ölen bu insan, elbette ki, bu lüks olduğu düşünülen yat’ı da, kendisinden sonra “Devlet Başkanlığı” yapmış ve yapacak olan insanlara bırakmıştır.

İşte, Savarona’nın hikayesi bu. Ben son olarak şunu söylemek istiyorum: Güçlü devletim, bu yatı satın almalı ve anılarıyla birlikte, müze olarak kullanıma hazır edecek düzenlemeleri yaratmalıdır. Çünkü, gelecek nesiller, bu satırları okuduğunda, eğer bu yatı görmek isterlerse, özel şahıslara ücret ödeyerek değil, belli bir yerde, kıyıda demirlemiş ve müze olarak kullanılan bir yatı ziyaret edebilmelidirler.

Aranan kelimeler:

28 Eylül 2010
bosluk

Önce Solace gemisi, sonra Ankara Gemisi

Önce Solace gemisi, sonra Ankara Gemisi

7 Aralık 1941 günü Japonlar: Hawai adalarının “Oahu” adasında bulunan Amerikan Pasifik filosuna büyük bir saldırı düzenlerler ve bu saldırı sonucunda: gafil avlanan Amerikan güçleri: 12 savaş gemisi, 188 savaş uçağı kaybeder ve 2400 Amerikan askeri ölür. Yani: limanda bulunan Amerikan savaş gemilerinin hepsi hasar görür. Yalnız: bir gemi hasar görmez. Çünkü, bu geminin, her iki yanında da: “ gayet büyük haç” işaretleri bulunmaktadır ve hastane gemisi olarak kullanılmaktadır.

Bu gemi: 25.000 Amerikan gencini, savaş bölgelerinden, Amerika’ya taşır. Savaş sonrasında ise, Solace gemisi sayesinde hayatını kurtaran Amerikalı gençler bir dernek kurarlar ve bir madalya yaptırırlar. Madalyanın üzerinde, Solance gemisinin resmi bulunur ve bu madalyaları takmaya başlarlar. Amerikan devleti, bu durumdan rahatsız olur. Solance gemisini yok etmeye karar verirler. Ancak, sapasağlam gemi, nasıl yok edilecek? Başlıca çözüm olarak: geminin uzak bir ülkeye satılması ve makyajının değiştirilerek, başka bir amaçla kullanılmasına karar verilir. Çünkü, Amerika’da gemi, savaş karşıtlarının bir simgesi haline gelmektedir.

xxxxxxxxxxxx

Gelelim, Türkiye’ye: II. Dünya Savaşı biter, 1945 yılında, ülkemizde, deniz yollarındaki yolcu talebini karşılamak için, yeni yolcu gemilerinin alınmasına ihtiyaç duyulur. İlk müracaat edilen Amerika’nın: elinde, ihtiyacımızı karşılayacak, çalışır durumdaki 6 gemi, yolcu gemisi olarak kullanılmak üzere satın alınır.

Bu gemilerden bir tanesi: 1933 yılında yapılan; 125 metre uzunluğunda, 19 metre genişliğinde, “Solage Ah 5” adıyla Amerikan Deniz Kuvvetleri tarafından kullanılan bir hastane gemisiydi. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, biraz önce sözünü ettiğim, bu gemi, 1948 yılında, Türkiye’ye yolcu gemisi olarak satılıyor. Bu güzel gemi; aynı yıl, yapılan tadilatlar sonucu, bir çok kamaralı bir turistik yolcu gemisi haline sokulur. İsim olarak ise “Ankara” ismi konulur. Uzun bir yolculuktan sonra, Türkiye’ye getirilir.

Evet, güzel ve rahat bir gemi olarak “Ankara” gemisi öne çıkar. Beyaza boyanır. Geniş salonları, rahat yemekhaneleri ve bir de garajı bulunmaktadır. Yani, yolcuların araçları da, geminin yan tarafındaki kapaklar açılarak, iç bölümde bulunan garaja alınabilmektedir. Ankara gemisinin her sefere çıkışı ve her seferden dönüşü, gazete sütunlarında haber olurdu.

Ekim 1977 tarihinde, gemi sökülmek üzere: Halit Tersanesine yanaştırıldı. Tüm güverte üstü söküldü, kesilip ayrıldı. 1979 yılında ise: bir römorkör eşliğinde; İzmir Tersanesine çekilerek götürüldü.

Bu sırada: İstanbul-Kasımpaşa Cami Altı Tersanesi yanında bulunan ve 1776 yılında, Sadrazam Çorlulu Ali Paşa tarafından yaptırılan: Çorlulu Ali Paşa camisinde; çatıdaki onarım sırasında kullanılan kaynak nedeniyle büyük bir yangın çıkar ve hasara neden olur. 1980 yılında: Caminin restorasyonuna başlanır. Deniz Kuvvetleri Komutanlığına bağlı Haliç Tersanesi yakınlarındaki caminin onarımı tamamlanır. Ancak; şadırvan kısmının onarımına sıra geldiğinde, şadırvan çatısının kurşun bölümünün yenilenmesi gerektiği anlaşılır. Ancak: kurşun bulunmamaktadır. Kıtlık yılları. Etibank dahi, kurşun talebini geri çevirir. Şadırvan, çatısız kalma durumundadır. Birçok yere, şadırvan çatısı için kurşun plakalara ihtiyaç bulunduğu haberleri gönderilir.

İzmir-Aliağa Tersanesinde; römorkör eşliğinde getirilen; Ankara gemisi, tamamen sökülerek, jilet olmayı beklemektedir. Bu sırada; İstanbul’dan gönderilen, şadırvan çatısı için kurşun ihtiyacı bulunduğu haberleri buraya kadar ulaşmıştır. Aliağa Tersanesinde görevli, emekli bir asker; geminin mazisini, geminin bir hastane gemisi olarak kullanıldığını bildiğinden (çoğu insan tarafından geminin bu özelliği tamamen unutulmuştur): geminin içinde kurşun bulunabileceğini düşünerek, İstanbul’daki sökümde, dokunulmayan gemi duvarlarında araştırma yapar ve röntgen odasının duvarlarında, kurşuna rastlar. Duvarlar söküldüğünde ise, röntgen odası olarak kullanılan yerin duvarlarının, radyasyondan korunmak için tamamen kurşun kaplanmış olduğunu görür.

İstanbul Haliç Tersanesine haber verilir ve buradaki görevliler gelirler, hayretler içinde, Ankara gemisinin, daha önce röntgen odası olarak kullanılan, kamarasının odasının duvarlarındaki kurşun levhaları sökerek, İstanbul’a götürürler ve Çorlulu Ali Paşa Camisinin şadırvanının çatısı bu kurşun levhalarla kaplanarak, restorasyon çalışmaları tamamlanır. Evet, Çorlulu Ali Paşa. Zamanında; Padişah’ın kızıyla evlenerek, Saraya damat olarak giren, daha sonra Sadrazamlık mevkiine kadar ulaşan ve İsveç-Rus savaşında, İsveç tarafının tutulmasını sağlaması ve İsveç’in Ruslara yenilmesi nedeniyle idam edilerek öldürülen bir paşa.

Ankara Gemisi: 5 Mayıs 1981 tarihinde, İzmir-Aliağa Tersanesinde tamamen parçalanarak yok edilir. Keşke, tarihi süreç içinde oynadığı rolü iyi bilinse idi ve parçalanmasaydı. İnanıyorum ki, günümüzde, Amerika’dan yanlızca bu gemiyi görmek için binlerce insan, ülkemize gelebilirdi. Çünkü: başta da belirttiğim gibi, gemi, canını kurtardığı insanlar tarafından, büyük bir idol olarak değerlendiriliyordu.

Neyse: günümüzde, yine de bu gemiden geriye kalmış birkaç obje var. Bunlar: T.Denizcilik İşletmelerinin Tarih ve Sanat Müzesinde sergilenen: geminin dümeni ve İstanbul-Kasımpaşa-Haliç Tersanesinde bulunan Çorlulu Ali Paşa camisinin şadırvanının çatısı. Yolu buraya düşenler, şadırvandan buz gibi su içerek serinlerken, başını kaldırıp, şadırvanın çatısına bakmayı ihmal etmesinler. Kahraman gemiden, geriye kalan bir parçayı görüp, bu satırları hatırlayarak, tarihin derinliklerine kısa bir yolculuk yapabilirler.

Aranan kelimeler:

10 Eylül 2010
bosluk

Somali, Türk askeri Somali’de

Somali, Türk askeri Somali’de


Afrika kıtasında, Kızıldeniz’in en güney noktasında, Hint Okyanusu kıyısında bir ülke. Ülkenin genelinde: kurak ve sıcak bir iklim hakimdir. Hint Okyanusunun kıyısında bulunan, başkent Mogadişu’da: yıllık sıcaklık ortalaması çok yüksektir. Somali ülkesinde yaşayanların hepsi, “Sünni Müslüman”lardır.

Somali’de: Ocak 1991 tarihinde, diktatör Siyad Berri, yönetimine son verildikten sonra: iktidar kavgası ortaya çıkmış ve belli bir siyasi otorite oluşturulamamış ve ülkede iç savaş çıkmıştır. İç savaşta: bir cephede “Haviye” kabilesi ve diğer cephede ise, “Habar” kabilesinden “Muhammed Farah Aydid” bulunmaktadır.
İç savaş ve aynı döneme denk gelen kuraklık: ülkede büyük bir açlık faciasının ortaya çıkmasına neden olur. Uluslar arası kuruluşların ilgisizlikleri ve yardım konusunda gösterilen gevşeklik, faciayı daha da dramatik hale getirir.

Bu durumda: Kasım 1991 tarihinde, Amerika, Somali’ye 30 bin asker gönderme kararı aldığını bildirir. Çünkü: Amerika, açlık nedeniyle bu ülkeye yapılan yardımların, iç savaş yüzünden, yerlerine ulaşmadığını düşünmektedir. Zaten, bu nedenle, açlıktan ölümler gittikçe artmaktadır.

BM Güvenlik Konseyi: 4 Aralık 1992 tarihinde: bir karar alarak “ Somali’ye, Amerika komutasında, bir askeri harekatta bulunulması “yönündeki Amerikan teklifi onaylar. 733 ve 746 no’lu kararlar uyarınca “UNOSOM I” adlı görev kuvveti oluşturulur. Operasyona “Umut Operasyonu” ismi verilir ve onaylanmasının ardından, başlatılır.

Birleşmiş Milletlerin 794 sayılı kararına istinaden, TBMM’nin 8 Aralık 1992 tarihinde, İnsanı yardımların açlık çeken halka ulaştırılmasını sağlamak üzere, TSK nin, Somali’ye birlik göndermesine karar verilmiştir.

Bunun üzerine: TSK tarafından, Somali’ye gönderilmek üzere, Muharebe ve Muharebe Destek unsurları ile takviye edilmiş, 320 kişilik bir birlik oluşturulur. Bu Türk birliği: 19 Aralık 1992 tarihinde, Mersin’den hareket eden gemilerle yola çıkarılırlar. Kafile: 2 Ocak 1993 tarihinde, Mogadişu kentine varır.

Bu sırada: operasyona katılan ve diğer ülkelerden gönderilen Barış Gücü askerleri de, 9 Aralık 1992 tarihinde, Somali’ye varırlar. Başlangıçta: 28 000 asker ve 2800 sivil polis görev yapmış, sonra ise ilerleyen yıllarda, bu rakamlar değişmiştir.

Amerika; 35 000 kişilik bir askeri güç ile, bölgeye giren en büyük askeri güç olarak öne çıkar. Birlikler: Magodişu kentinde, BM. Ordusu karargahına yerleşirler. Türk birliğine, başlangıçta, Mogadişu havaalanının korunması ve savunulması görevi verilir. Ancak, operasyon başlamış olmasına rağmen, bölgede açlık tehlikesi giderilememiş olup, açlıktan ölenlerin sayısı 450 bin civarındadır.

Ancak: operasyon başladıktan sonra: bazı gerçekler ortaya çıkar. Operasyonun amacının: Amerika tarafından, Somoli’de bir askeri üs kurmak ve petrol olduğu ortaya çıkar. Çünkü: Amerikan yanlısı Başkan Mohammed Siad Barre, devrilmeden hemen önce, ülkenin büyük bölümünde petrol aramak üzere, bir kısım Amerikan firmasına, büyük ayrıcalıklar verdiği ortaya çıkar.

Bu sırada: 24 Ocak 1993 tarihinde, Amerikan askerleri, Somali’de, silah toplamaya başlarlar. Direnenler, Amerikan Cobra helikopterlerinin saldırıları sonucu öldürülür. Ancak, yerli güçler, gerek Amerikalılar tarafından yapılan bu operasyonlar ve gerekse bölgeye gelen yabancı güçlerin, bölge halkının dinini değiştirecekleri yönündeki propagandası sonucu: yerel milis güçleri, yabancı askeri güçleri, ülkeden çıkarmak için, iç savaşı yani kendi aralarındaki mücadeleleri bırakarak, çatışmalara başlarlar.

Bu sırada: ilk çatışmalarda: 24 Pakistanlı ve 19 Amerikan askeri öldürülür. Bu sırada: Somali’de görev yapan BM. Barış Gücü Komutanlığı görevine: 19 Şubat 1993 tarihinde, Korgeneral Çevik Bir atanır. Korgeneral Bir: bir yıl boyunca bu görevi sürdürür ve 14 Şubat 1994 tarihinde, görevi başkasına devreder.

Bu dönemde: bölgedeki Türk birliklerine, BM.Barış Gücü ordusunun karargahının güvenliği görevi verilir. Mogadişu kentinde, kısa adı “UNOSOM” olarak adlandırılan ve 34 ülkenin askerlerinin barındığı ana karargahın güvenliği, Türk askerleri tarafından sağlanıyordu. 1 km. karelik bir alan üzerinde kurulmuş olan, ana karargahın nizamiye kapıları ve nöbetçi kulübelerinde Türk askerleri bulunuyordu. Türk askerlerine, daha sonra ise, şehirde, asayişi sağlama sorumluluğu görevi verilir.
Ancak: Türk birlikleri, 45 derece sıcaklıktaki bu ülkede: yine ülkeden kaynaklanan bir takım sıkıntılar yaşıyorlardı. Özellikle yemekler konusunda yaşananlar ilginçtir. Çünkü: Türk askerleri, Türkiye’den gönderilen: ıspanak, pırasa, lahana gibi kış sebzelerini yemek zorunda bırakılmışlardı. Çünkü: Türkiye, Birleşmiş Milletlerden, fert başına ödenen 15 dolarlık yemek parasını kendisi alıp, Türk askerlerine karavana yediriyordu. Bunun yanında: bölgedeki zor şartlarda görev yapan diğer ülke askerleri çok daha fazla maaş alırken, Türk askerleri bunların çok altında maaş almışlardı.

Haziran 1993 ile Ekim 1993 ayları arasında: 13 Eylül 1993 tarihinde: yerel general Aidid komutasındaki 150 militan tarafından, bir Amerikan askeri konvoyu pusuya düşürülür ve bu konvoy, Türk askerleri tarafından kurtarılır. Hatta: CNN televizyonunda yayınlanan bir programda, ölümden dönen askerlerin yakınları, ekranda “Thank you Turkey” demeleri, bölgede görev yapan Türk askerlerine büyük moral verir. 3 Ekim 1993 tarihinde ise, Mogadişu kentinde düzenlenen operasyonda, 2 adet Black Hawk helikopteri düşürülür ve 19 Amerikan askeri öldürülür. Öldürülen Amerikan askerlerinin, Mogadişu sokaklarında sürüklenmesini gösteren görüntülerin basına yansıması sonucu, Amerika’da Clinton yönetimi zor günler yaşar. (Black Hawk helikopterlerinin düşürülmesi, sonraki yıllarda film yapılarak; “Kara Şahin Düştü” ismiyle, ülkemizde de gösterime girer.) Amerika tarafından düzenlenen, başarısız operasyonlar, Birleşmiş Milletlerin bölgedeki görüntüsüne zarar verir. Bazıları ise, bu sırada, komuta kademesinde bulunan general Çevik Bir’in görevinde başarısız olduğunu yazarlar.
Ancak: operasyonları düzenleyen Amerikalı general William Garrison’un büyük hataları da söz konusudur. Çünkü: kendisine fazla güvenmektedir ve operasyonu tek başlarına bitirmek istemektedirler. Fakat, fatura ağır olur. Yerel general Aidid’in adamlarının hepsinde: kalaşnikof tüfekler ve roketatarlar bulunmaktadır. Operasyonda kayıplar arttığında: General Garrison, Pakistan birliklerinden yardım istemek zorunda kalır.
Tüm bunların sonunda: Amerika, Somali’den geri çekilme kararı alır. Buna istinaden, operasyona katılan birçok ülke de, askerlerini geri çekme kararı alırlar.
3 Mart 1995 tarihinde: geri çekilme işlemleri başlatılır ve yabancı güçler, en son olarak: 31 Mayıs 1995 tarihinde, Somali’den tamamen çekilirler. Türk birliği ise: 22 Şubat 1995 tarihinde, Somali’den ayrılarak Türkiye’ye geri döner.

SONUÇ:
Operasyon sonunda: BM Barış gücü birliklerinden: 149 asker, 3 uluslar arası memur, 2 mahalli memur olmak üzere, toplam: 154 kişi ölmüştür. Başkent Mogadişu sahillerine çıkan Amerikan Deniz Piyadeleri ve ardından gelen “Delta Focus” adlı özel harekat timi, 1 yıl boyuncu sürdürdüğü operasyonlarda, yaklaşık 10.000 Somalilinin yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor. Operasyonun maddi maliyetinin ise: 1.6 milyar ABD Doları olduğu açıklanmıştır.

Askeri güçler ülkeden çıktıktan sonra, Somalili yerel kabileler arasındaki iç savaş yeniden çıkmış ve binlerce insan, yine açlığın etkisinde kalarak ölmüşlerdir. Ülkede, özellikle güney bölümünde egemen olan aşırı İslamcılar, ülkede istikrarın yerleşmesinin en büyük engeli olarak öne çıkmaktadırlar.

Somali’de: 34 ülkenin askeri birliklerine, UNOSOM Komutanı Korgeneral Çevik Bir’in komuta etmesi: Birleşmiş Milletler tarihinde, ilk defa, bir Türk generalinin BM. Barış Gücü Komutanlığını yapması açısından önemlidir.

Türk birlikleri: Kore Savaşından sonra, ilk defa, yurt dışında bir operasyonda görevlendirilmiştir.

Son olarak: Türk askerinin; Afrika’nın bir ucunda bulunan bir ülkede görevlendirilmesinin mantığını hakkında, yorumu okuyucularıma bırakıyorum. Bu arada: bizim askerimiz, şimdi de, Somali açıklarında, Somalili korsanlara karşı, bölgedeki ticari gemileri koruyor.

Aranan kelimeler:

8 Eylül 2010
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti