İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Frekans Kürsüsü Başkanı Mustafa Santur; 2 nci Dünya Savaşının ardından Avrupa gezisine çıkar. Burada: televizyon denen camlı kutuyu daha yakından tanıma imkanı bulur.
Suntur; yurda dönüşünde, İTÜ bünyesinde, televizyon yayını yapılması için,girişimlerde bulunur. Öğrencisi Dr. Adnan Ataman’ı, televizyon yayınlarını başlatmakla görevlendirir.
Üniversitenin, Taşkışla binasının çatı katında bulunan üç oda, çekim stüdyosu olarak tahsis edilir. Verici ve kamera; Philips firması tarafından, bağış olarak verilir. Bir gemi direği; verici antene dönüştürülür. Ancak, o dönemde, şahıs malı, televizyon alıcısı bulunmamaktadır. İTÜ’de 4 adet, bu işle uğraşan öğretim üyelerinin evlerinde 3 adet ve Beyoğlu’nda birkaç mağazada olmak üzere, ülkede, yanlızca 10 televizyon alıcısı bulunuyordu. Böylece: 1 kamera ve 10 alıcı ile ilk televizyon yayını başlar.
Haziran 1953 tarihinde; ilk yayın yapılır. İlk yayınlar; haftada bir gün olmak üzere, Cuma günleri; saat: 18.00-18.30 arasına yapılır. İlerleyen haftalarda, yayınlar dahada düzene girer. Yine aynı yılın sonlarında; yayınları izlemek isteyenler için, İTÜ’nün Gümüşsuyundaki konferans salonuna, bir alıcı konur.
İTÜ Televizyonunun ilk kameramanı Dr.Adnan Ataman, ilk sunucusu ise, İTÜ Radyosunda spikerlik yapan Fatih Pasiner’dir. Ekrana ilk çıkan sanatçılar: Feriha Tunceli, Nebahat Yedibaş, Cevdet Çağla ve Hüsnü Coşar’dı. İlk televizyon yıldızı ise, 13 yaşındaki balerin, Gülçin Bayburt’du.
İTÜ Tv.; yayında kaldığı 20 yıl boyunca: her türlü programda, ilkleri gerçekleştirdi. Halit Kıvanç ve Fecri Ebcioğlunun isimleri ön plana çıktı.
İlk naklen televizyon yayını; 12 Kasım 1961 tarihinde yapıldı. İnönü Stadyumunda oynanan ve Türkiye’nin 2-1 kaybettiği, Sovyetler Birliği futbol maçı idi.
TRT Televizyonu, 1968 yılında, Ankara’da yayına başladı. Bunun üzerine, İTÜ Televizyonunun yayınları sona erdi. 1971 yılında, stüdyo ve cihazlarını TRT ye devreden İTÜ Tv., 4 Şubat 1972 tarihinde seyircilerine veda etti ve kapandı.

14 Kasım 1914 tarihi, Türk Sinemasının doğum tarihi olarak kabul edilir. Çünkü: tarihimizdeki ilk Türk Filmi olan; ” Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı ” isimli, 150 metrelik belgesel filim, bu tarihte, Fuat Uzkınay tarafından çekilmişti. Filme konu olan anıt; halk arasında, 93 harbi olarak bilinen 1877-1978 Osmanlı-Rus savaşı sonrası, Ruslar, İstanbul üzerine yürürken vardıkları en ileri nokta olan Ayastefanos (Yeşilköy)’ta kazandıkları zaferi ölümsüzleştirmek için, 1891 tarihinde dikilmişti. Osmanlının, Birinci Dünya Savaşına katılmasından, üç gün sonra, 14 Kasım 1914 tarihinde anıt yıkıldı. Anıtın yıkılışını, Fuat Uzkınay, filme aldı. Ancak; bu film sonraki yıllarda asla bulunamadı. Bu filimden, herhangi bir kare bile bulunamadı. Hatta; Uzkınay’ın her iki kızı bile, babaları hayatta iken veya daha sonra, bu filmi izleyemediklerini söylediler.
Evet; ilk sinema salonumuzda, Fuat Uzkınay tarafından açıldı. Sirkeci’de, Ali Efendi Sineması.
Bu arada; 1911 yılında, Manaki kardeşlerin çektiği bir filim gündeme gelir. Sultan Reşat’ın; Selanik ve Manastır ziyaretlerine ilişkin bir filim. Bu filimde: Sultan Reşat’ın; Manastıra gelişi, gemiden inişi, Belediyeyi ziyareti izlenimci bir tavırla görüntülenir. Manaki kardeşlerin çektiği bu filmin; Türk Sinemasının başlangıcı kabul edilmesi gerektiğini söyleyenlerde, az değildir.
İlk Türk filminin, hangisi olduğu konusunda yapılan tartışmalarda, gelinen son nokta, ilk Türk filmi olarak, Osmanlı vatandaşı olan Manaki kardeşlerin çektikleri film gösteriliyor.
Osmanlı döneminde; giyim konusundaki ilk devrim, Padişah II.Mahmut zamanında yapıldı. 1826 yılında: sarık ve cüppe yasaklandı, devlet memurlarına, ilk kez; fes, pantolon ve ceket giyilmesi zorunluluğu getirildi. II.Mahmut; yeniçeriliği kaldırınca, onlardan hiçbir iz kalmaması konusunda çaba gösteriyordu. Bunu işiten; Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa; Tunus’tan alınan fesi, tayfalarına giydirdi. İstanbul’a geldiğinde, tayfalarıyla birlikte padişahın huzuruna; başlarında fes ile çıkınca; II.Mahmut, fesi çok beyendi ve eski başlıkların atılıp, yerini fesin almasını emretti. 1832 yılında, bir genelge yayınlandı ve tüm ordu mensuplarının fes giymeleri zorunlu hale getirildi. Evet; Osmanlı’da fes’in geldiği yer; Fas değil, Tunus’tur.
Evet, takip eden dönemde; Sultan Abdülmecit; bütün memurlara, pantolon giymeyi zorunlu hale getirir ve kendiside gravat takarak, Osmanlılarda gravat takan ilk padişah olur. Zamanla; gravat, aydınlar arasında benimsenir. Padişah tarafından takılmasıda; yüksek sivil memurların ve devletin ileri gelenlerinin, gravat takmalarına yol açar. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, tüm devlet memurları gravat takıyordu.
Şapkayı; Türkiye’ye ilk getiren, Beyaz Ruslar’dır. 1900 lü yıllarda, İstiklal Caddesinde, şapkacı dükkanı açarak, yaptıkları şapkaları, azınlıklara satmaya başlarlar. İlk şapka takan Türk’ler ise; Abdulhamit’in istibdat yönetimi nedeniyle Avrupa’da yaşayan jön Türkler olmuştur. 1923 yılında ise; şapkayı ve Batılı giyim tarzını, yurtdışında ilk uygulayanlar; İnönü ailesi oldu. İsmet İnönü; Lozan’a, üzerindeki askeri üniformayı çıkararak, Fransa’dan getirilen frakla katıldı. Bu sırada; İsmet İnönü’nün eşi 26 yaşındaki Mevhibe hanımda; Avrupa’da ilk defa çarşafını çıkararak eşinin yanında, yeni bir hayata başlamıştır. İngiliz leydileri giyinmişti ve herkez ona hayran kalmıştı.
Giyim-kuşama ilişkin son noktayı; Mustafa Kemal Atatürk; 24 Ağustos 1925 tarihinde, Kastamonu’da, Belediye Binasının balkonunda, elinde Panama şapkasıyla, halkın karşısına çıkarak koydu. Şapka: uygarlık, çağdaşlık ve laiklik ölçüsü içinde değerlendiriliyordu. Ancak; şapka ile başlayan ve ardından giyim kuşama yönelik yapılan bütün müdahaleler; Türkiye’nin ilericilik-gericilik tartışmalarının ana harcı olmuştur.

Musa’nın Birinci Kitabı, Bab II, Ayet 3,4 bu yapı için şöyle der: ” Ve birbirine, geliniz kerpiç keselim ve onları ateşte pişirelim dediler ve kerpiç onlara taş yerine ve yer katranı dahi kireç yerine oldu ve sonra geliniz bütün yeryüzüne dağılmamak için kendimize bir şehir ile tepesi semaya kadar bir kule bina edip kendimize nam kazanalım dediler ”
Nabupulassar: ” O zamanlar, Marduk bana buyurdu ki, benden önceki zamanda dayanıksızlaşmış, yıkılmış olan kulenin temellerini, yerine bağrına sağlamca oturtayım, tepeside göğe yükselsin”. Oğlu Nebukadnezar’da, sürdürür:” Etemnanki’nin tepesini, gökle yarışsın diye, yerine koymak işini ele aldım.”^
Kule; dev teraslar halinde yükselir. Her biri, ötekinden küçük olarak, üst üste yapılmış, en küçüğünün, bütün ülkenin üzerinde yükselen
Babil, bugüne kadar insan elinden çıkmış kentlerin en büyüğü olarak nitelenir. Şöyleki; Danyal Peygamberin, Krallar kralı ve altın baş dediği Asur hükümdarı Nebukadnezar: ” …….Babil’i doğudan dev bir surla çevreledim. Hendeğini kazdım ve boşluklarını yer katranı ve tuğlalarla yaptım. Kıyısında dağ gibi yüksek, büyük bir duvar yaptım. Buna; geniş kapılar açtım ve bunlara selvi ağacından üstü bakır kaplı kanatlar taktirdım. Kötü niyetli düşmanların, yanlardan Babil’i sıkıştırmamaları için, deniz nasıl karaları dalgalarıyla sararsa, öylece dev surlarla çevirdim. Duvarları delemesinler diye, önlerine toprak yığdırdım ve tuğladan rıhtım duvarlarıyla çevirttim. Dış kaleyi, sanatla sağlamlaştırdım ve Babil kentini, kale haline getirdim.”
Bu; o zamanki saldırı araçları için, ele geçirilemez olması gereken bir kale idi. Ama; Babil yine de ele geçirilmişti. Bunun yanlız bir çözümü vardı: DÜŞMAN KENT’İ DIŞARIDAN DEĞİL, İÇERİDEN ALMIŞTI. Düşman surların önündeyken, kentin iç politikası hep karışıktı ve hep düşmanı kurtarıcı gibi bekleyen partiler bulunuyordu. İşte, dünyanın en büyük kalesi de böyle düştü.
Amarna tabletleri (mektupları): İlk defa, Hititlilerin; sadece büyük bir devlet olmaları gerektiğini kanıtlamanın yanında, ayrıca o güne kadar sanıldığı gibi, yanlızca Kuzey Suriye’de yerleşik bir ulus olmadıklarını kanıtlıyordu. Ayrıca: Hititlilerin, kuzeyden güneye göçtüklerini de anlatıyordu.
Amarna; IV Amenophis (MÖ.1370-1350) in yıkılmış sarayının bulunduğu yer. Bu firavun; tam bir hayalperest. Mısır’ın eski tanrılarına ve tapınak düzenine yüz çevirmiş. Ona göre: yanlızca tek bir tanrı var: güneş tanrısı. Üstelik, kendi özel dinini; tüm Mısır’a kabul ettirmeye çalışıyor. Ancak; Mısır’daki tüm tutucu rahipler kendisine düşman oluyorlar. Firavunun bu tavırları, yanlızca ülke içi huzursuzluklara neden olmakla kalmaz. Her zaman, savaşa istekli sınır komşularına, çatışmaya girmek için yeni olanaklar sunar.
Evet: aradan binlerce yıl geçer. Nil’in doğu yakasında, Kahire’den 300 km. güneyde Tell-el-Amarna’da, bir fellah karısı, kendisini rahatsız eden yabancılara karşı, son savunma çaresi olarak, birkaç toprak tabak fırlatır. Amacı; onların meraklı bakışlarından kurtulmaktır. Ama, sonuç bunun tam tersi olur. Yabancıların kafalarına fırlatılanlar, Mısır’ın şimdiye kadar bulunmuş en büyük ve en önemli kil levha arşivinin parçalarıdır. Evet: Amarna arşivi, böyle bulunur.
Bu raslantı yanında, arşivin diğer parçaları ise: 1887 yılından itibaren, Kahire’de antikacılarda, tanesi 10 kuruş gibi çok küçük bir para ile satılmaktadır. 1888 yılında; Kahire çarışsında, 200 kadar parçanın satışa sunulduğu biliniyordu. Tabii, bunu duyan, Enstitüler ve koleksiyonerler, hemen buraya saldırırlar ve yanlızca o yılın birinci ayında, ilk parçalar Londra ve Berlin’e ulaştırılır. Özellikle, Avusturyalı koleksiyoner Theodor Graf’ın elinde, 160 parça toplanır. Zamanla; Berlin Müzesi, bunları satın alır ve sergilemeye başlar.
İşte, Mısır bilimcilerin ele geçirdikleri, bu dönme firavunun yazışmalarıydı. Hem sadece ele geçirmekle kalmadılar, çok kısa sürede yazılı bilgileride okuyabildiler.
Mektuplar, o zamanki Mısır’ın ve Önasyanın siyasi durumunu, ayrıntılı bir tablo halinde, göz önüne sermekteydi.Sayısı çok fazla olan Amarna yazışmalarından, yanlızca iki tanesi, Hitit krallarından, firavuna yazılmış olması nedeniyle, önem kazanıyordu. Bundan başka: Hitit savaş birliklerinin, Suriye dış sınırında giriştikleri eylemlere ait, bir yığın rapor vardı. Mısır firavunlarına karşı ” kardeşim ” diye hitap edilen küstah prens mektuplarından, kendi kızlarını sık sık Mısır’lıların haremlerine göndermek zorunda kaldığı halde, bu kez birden şımarıp işi firavun kızlarından birini kendi haremine istemeye kadar vardıran, fakat horlanarak retedilen mektuplar vb.gibi. Özellikle: Suppiluliuma isimli Hitit kralının, dönme firavunun tahta çıkışı dolayısıyla gönderdiği kutlama mesajının bulunduğu tablet, en ilginç olanıdır. Çünkü; tarih olarak, Mısır’da hüküm sürmüş bir firavunun döneminde, hitit ülkesindeki bir kralın varlığı ve yaşadığı dönem kanıtlanmıştır. Daha önceki dönemlerde, Hititliler hakkında, bu tür herhangi bir kanıt sözkonusu değildi.
Bu hikaye; Hititlilerin, arkeoloji tarihinde, ilk kez ortaya çıkışları. O büyük ve muhteşem imparatorluk, birkaç taş parçasının bulunması ile, arkeoloji tarihinde gündeme gelmişti.
Yıl: 1809. Yer: Suriye.Doğu ülkelerine özgü kılığıyla ve sakallı bir adam. Tüccar olduğunu söylüyor.Adı: Şeyh İbrahim. Kimi zaman: Şam’da, kimi zaman: Halep’te kalıyor. Tarihle, coğrafya ile ve özellikle kuran ile uğraşıyor. Güneyde kutsal toprakları, doğuda Fırat boylarına gidiyor. Antakya’da, Asi ırmağı vadisinde dolaşıyor. Bir Habeşistan gezisinde tutuklanıyor, sınır dışı ediliyor. Mısır’a gelince, Mısır Paşa’sı tarafından tutuklanıp, sorguya alınıyor. Sorguda, müslüman yasalarını öyle güzel tanımlıyor ki, 4 ay süreyle yasak şehir Mekke’ye gitmeye hak kazanıyor. Gidiyor ve hacı oluyor. İsmi: Hacı Şeyh İbrahim oluyor. 1817 yılında, bir geziye çıkmaya hazırlanırken, 33 yaşında; Kahire’de ölüyor. Hem müslüman, hem hacı, müslüman mezarlığına gömülüyor.
Evet; hikayenin çakma bölümü bu. Peki ya gerçek bölümü. Gelin, bu hikayenin gerçek bölümünüde inceleyelim. Bu şeyhin asıl adı: Johnn Ludwig Burchardt. 1784 İsviçre Basel doğumlu. Daha öncede önemli diplomatlar ve tarihçiler yetiştirmiş bir süleleden geliyor. Ölümünden sonra: doğu ülkelerine ait, orjinal el yazmalarından oluşan 350 ciltlik derlemesi ve günlük defteri; Cambridge Üniversitesine miras kalır. Olağanüstü ilginçlikteki bu yazılar incelenir ve yeni eserler hazırlanır. Burchardt, bu notlarında, bir anısından söz eder. Şöyleki: ” Asi nehri vadisinde, Hama şehri. Pazar yerinde, bir evin köşesinde bir taş var. Üzerinde: “küçük figürler ve işaretler olan bu taş, bir çeşit hiyeroglif gibi görünüyordu, ancak Mısır hiyerogliflerine hiç benzemiyordu. ” Bu yazdıkları, o karmaşa içinde unutulur gider. Ama: sırrın en hassas noktası burada. Hani; bulupta farketmemek, hissetmek, ama hissedipte ortaya koyamamak, işte konu bu.
Neyse, aradan 58 yıl geçer. İki Amerikalı. Biri konsolos Augustus Johnson. Diğeri misyoner Dr.Jessup. İkiside, meraklı insanlar. Hama çarşısında gezerken,üstü yazılı taşlardan 3 tane bulurlar.Ama, bu taşlara bakmak ve ellemek amacıyla yaklaşmak istediklerinde: yerli halk buna izin vermez, feryat eder ve vahşi gösteriler yaparlar. Bu esrarlı işaretler; geçen zaman içinde, batıl inanca dayalı bir dokunulmazlık kazanmışlardır. Yerli halk, bu taşlardaki işaretlerin, hastalıkları iyileştirme gücü bulunduğuna inanmaktadırlar. Özellikle: göz hastalığı olanlar, bu taşlara alınlarını sürdüklerinde, şifa bulacaklarına inanılır.
O sıralarda; Şam’da yaşayan İrlandalı bir misyoner; Wıllıam Wrıg, taşlardan haberi alı ve taşları incelemeyi kafasına koyar. Düşünebiliyormusunuz, tüm arkeolojik kaçakcılık, misyoner adı altındaki bu insanlar tarafından yapılmakta. Evet, devam ediyoruz. Wrıg, uzun uğraşılar sonucu, Suriye Valisi Paşadan, taşlar üzerinde inceleme yapmak için izin koparır. Hatta, vali paşa, bunun yanına askerler de katar. Wrıg, askerlerin de yardımı ile, taşları, bulundukları evlerin duvarlarından çıkarır. Ama; yerliler hertürlü tehdide ve para sözlerine rağmen; çılgınca gösteriler yaparak, bu durumu protesto ederler. Taşlar; vali paşanın, Hama şehrindeki konağına taşınır. Ancak; yerli bağmazlar toplanarak, konağı basmaya hazırlanırlar. Vali Paşa tarafından; ancak, taşlar tartılır ve parası yerli halka ödendikten sonra, gösteriler azalır. Öfke bir an durulsa bile, daha sonra yeniden debreşir ve taşların hemen şehirden uzaklaştırılmasını isterler. Böylece: taşlar, ilk posta ile İstanbul’a yollanır. Taşların orjinal çizimleri ise, çoktan, Wrıg tarafından çıkarılmış ve Londra British Müzesine gönderilmiştir bile.
Evet; Wrıg, hama taşlarının kalıplarını çıkardı ama bunların neyi gösterdiğini asla anlayamadı. Halbuki, bu ve benzeri kalıplar, Anadoluda, Ege kıyılarında bile bulunmuştu. Sonuçta; bir zamanlar Ege kıyılarından, Suriye içlerine kadar, bütün Anadolu’da, yazısını kullandıracak derecede güçlü bir ulusun yaşadığı ortaya çıktı. İşte, bunlar: Hititliler. Tarih sahnesinde, arkeolojinin, Hititlilerle ilk buluşması, Hama Taşlarının hikayesi işte böyle.
Bugün, bu hama taşları kimbilir nerede? Sergileniyor mu, yoksa bir müze deposunda veya belkide bir koleksiyonerin parçaları arasındamı? Keşke, bunu bilme fırsatı olsa, bu konuda herhangi bir bilgi bulamadım, umarım bilgisi olan bu yazıyı okursa, lütfen yorum olarak taşların akıbetiyle ilgili bilgi yazsın, teşekkürler.
Tarihi süreç içinde; kutsal kitaplarda bahsedilen yönüyle; cinsel sapkınlıklar ve sonucundaki felaketler, bulunamayan şehirler, bir nebze de olsa, ispatlanmaya çalışılan mitler. Evet: Sodom ve Gomorra iki şehir, MÖ.3150-1550 yılları arasında yaşamış iki şehir, nerde? bugünkü Ürdün bölgesinde, yani Kızıldeniz, Lut gölü, işte tam oralar. Düşünebiliyormusunuz; 1600 yıl süren bir uygarlık, geriye hiçbir şey kalmaması. Bir insanın hayatının 100 yıl süreceğini düşünseniz, üst üste 16 hayat gereken bir süreç ve geriye hiçbirşey kalmamış. Evet; isterseniz konuya girelim.
Sodom ve Gomorra kentlerinin yok edilmesi, Kitabı Mukaddes ve Eski Ahit kitaplarında anlatılan, en ilginç hikayelerden biridir. Aynı hikaye; Kuran-ı kerimde de anlatılır.
İbrahim ve kardeşinin oğlu Lut; Kenan topraklarında, çoban olarak sürü otlatırlar. Hayvanlar çoğalınca, ülke, ikisine de yetmez. Bunun üzerine, İbrahim ayrılmalarına karar verir ve gideceği yeri seçme hakkını, Lut’a verir. Lut; Şeria vadisinin bol sulu ovasını seçer ve havzanın 5 zengin kentinden biri olan Sodom yakınlarına giderek yerleşir.
Bu sırada; bölgedeki kentlerden, Sodom ve Gomorra halkı; ciddi ahlaksızlık ikilemi yükü altındadırlar. Putlara tapıyorlar, soygun yapıyorlar, zayıfları eziyorlar. Hatta, sodom erkekleri, günahkar eşcinseldiler ve tanrı, eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde, hepsini yok edeceği uyarısında bulunmuştu. İbrahim, tanrı ile, suçluların yanında, dürüst insanların da yok edilmesinin ahlaksızlığını tartışır. Sonunda, Sodom’daki tek dürüst insanın, Lut olduğu anlaşılır.
Kuran-ı Kerimde, Şuara suresi 161-164 ayetlerinde şöyle denilir: “Kardeşleri Lut, onlara: Allaha karşı gelmekten sakınmazmısınız? Doğrusu, ben size gönderilmiş; emin, güvenilir bir peygamberim. Artık, Allahtan korkun ve bana itaat edin. Buna karşılık, sizden ücret istemiyorum. Benim ücretim, alemlerin rabbine aittir.” dedi. Halk; Lut’un davetine uymaz. İsyan edenler arasında, kendi karısıda vardır. O da kocası Lut’a inanmaz. Kafirlerle bir olup, ona ihanet eder. Bu azgın ve cinsi sapıklıkla uğraşan kavim, iman etmedikleri gibi, Lut ve onan inananları, bölgeden kovmaya kalkarlar. Lut; bu insanlara, doğru yola dönmezlerse, Allahın gazabına uğrayacaklarını bildirir. Buna rağmen, isyandan ve fuhuştan vazgeçmezler.
Bunun üzerine; Allah, onları cezalandırmak için 12 melek gönderir. Bu melekler, bölgeye gidip Lut’u bulurlar. Melekler, nur yüzlü delikanlı suretinde, Lut’un evine gelince, Lut’un isyankar hanımı, durumu azgın Sodom halkına bildirir. Halk, Lut’un evinin etrafını sarar ve “misafirleri bize teslim et” diye musallat olmaya başlarlar. Lut; onlara nasihat ettiyse de dinlemeyip kapıyı zorlarlar. Bunun üzerine, melekler, Lut’a; ” gecenin bir kısmında, gün doğmadan, karısı hariç, ev halkını alarak, derhal evi terk etmesini” söylerler. Onların, yani günahkar halkın helak vaktinin, sabah vakti olduğunu söylerler.
Azgın kavim, içeri girmek için kapıyı kırınca, Cebrail, kanatlarını öne gerer ve içeriye hücum eden azgınların aniden gözleri kör olur. Bunun üzerine, şaşkınlık içinde kaçmaya başlarlar. Bu husus; Kuran-ı kerimde, kamer suresi 44 ayette, şöyle yazar: ” Lut’tan kavmi, melekleri istedi. Hemen, biz onların gözlerini kör ettik. Anadan doğma gibi kör oldular. İşte, azamının ve tehditlerimin akıbetinı tadın ” dedik.
Lut; yanında karısı ve iki kızı ile birlikte, Tsoar şehrine doğru kaçmaya başlar. Ancak, yolda, Lut’un karısı, tanrının, geriye dönüp bakmamaları emrine karşı gelir ve o anda, bir tuz direğine dönüşerek ölür.
Sabah olduğunda; her iki şehrin üzerine, şiddetli taş yağmaya başlar ve nihayet hepsi helak olup gider. Hicr sureti 73-74 ve 75 ayetlerinde bu durumda şöyle yazılıdır: ” Nihayet, onları güneşin doğma vaktinde, korkunç gürültü yakalayıverdi. Hemen, şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine da çamurdan pişmiş taş yağdırdık. Elbette, bunda, kesin anlayışlar için ibret alemleri var.”
Sodom belgedesi; alt-üst olduktan sonra, kaynar sular fışkırıp göl haline gelir. Bugün, bu bölge Lut gölü adıyla anılır. Yahudi kaynaklarında Sodom ismi geçer. Kuran-ı Kerim’de ise, Sedum yazılıdır.
SONUÇ:
Lut Gölü bölgesinde, sodom ve gomorra kentlerinin hikayelerini doğrulayacak bazı doğal ve jeolojik oluşumlara rastlanmışsa da, bu iki şehrin kalıntıları halen bulunamamıştır. Ancak; bugün, İsrail-Ürdün sınırı boyunca uzanan, Tuz Gölü (Ölü deniz) yakınlarındaki bu bölgede, hayvan ve bitki olarak hiçbir hayat formuna rastlanmaz ve bu bölge yıkımın bir sembölü durumundadır. Ayrıca; son zamanlardaki arkeolojik keşiflerde, kutsal kitaplarda yazılı hikayelerin inanılırlıklarını yükseltecek bir kısım gelişmeler de yaşanmaktadır.
Evet; şöyle bir bağlantı yapalım. Hatırlarmısınız, Pompei şehrinde, ev duvarlarının birinde, yıllar sonra yapılan kazılar sonunda görülen iki kelime var demiştim. SOMON-GOMORRA. Bunu yazan insanlar, sanırım o yıllarda orada yaşayan yahudilerdi ve Kutsal Kitaplarında yazılı, somon ve gomorra kentlerinde yaşananların, o sırada, Pompei’de de yaşandığını görüyorlar ve bu yaşam tarzının sonunda; aynen bu iki şehire olduğu gibi; yine tanrının gazabının gündeme geleceğini mi tahmin ediyorlardı acaba? Evet; tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret.
Sodom-Gomorra ve yıllar sonra Pompei-Herculenyum.
MÖ.79 yılı, Ağustos ayı. Vezüv’ün patlayacağını anlatan ilk belirtiler görülmeye başlanır. Daha öncede, bu tür belirtiler görüldüğünden, insanlar, ilk anda, buna önem vermezler. Ancak: 24 Ağustos tarihinde, o güne dek hiç görülmemiş bir felaketin başlayacağı açıkça anlaşılır.
Korkunç bir gök gürlemesi ve ardından, dağın tepesi yarılır. Fıstık ağacı biçiminde bir duman, gök kubbesine yayılır. Gümbürtüler ve çakan şimşekler arasında; dağdan bir taş ve kül yağmuru boşalır. Güneş kararır. Kuşlar, havada ölüp yere düşerler. İnsanlar; bağrışa çığrışa kaçışırlar. Hayvanlar; öteye beriye sokulurlar. Bu arada: göktenmi yoksa yerdenmi geldiği belirsiz seller, yolları basar.
Her iki kent; güneşli bir günün sabah çalışmalarına dalmıştır. Sonları ise, iki türlü olur. Küller, sel gibi bir yağmur ve lavdan oluşan bir çamur seli; Herculenyum şehrinin üzerine yuvarlanır, caddeler ve sokaklar taşar. Damları örter, pencere ve kapılardan evlerin içine girer ve çarçabuk kaçarak kurtulanlar dışında, ne varsa hepsinin üstünü örter.
Pompei’nin sonu farklı olur. Burada, çamur seli gelmez. Önce: hafif bir kül yağmuru başlar. Ardından: lapili yağmuru, sonunda ise her biri birkaç kiloluk süngertaşı parçaları. Esas tehlike olan; kükürt buharları yer çöker. Bütün aralıklar ve dileklerden sızarak, canlıların gittikçe güç soluk almalarına sebep olur. İnsanlar; yüzlerine bezler sararlar. Kurtulmak ve hava alabilmek için dışarı fırlayanlar, başlarına çok sıkı yağan lapililer sayesinde, dehşet içinde geri dönmek zorunda kalırlar. Ama, daha evlerine girer girmez, tavanlar çöker ve onları altına gömer. Bazı insanlar ise, merdiven direklerinin ve revakların altında, korku içinde, büzüşüp bir süre daha yaşarlar. Kükürt buharları, sonra, onlarıda boğar. Rıhtıma ulaşıp, gemiler ile kaçmaya çalışanların bindikleri gemiler; deniz içinde oluşan büyük dalgalar ile yeniden kıyıya ve hatta yanardağın lavlarının tam ortasına geri atılırlar ve ölürler.
48 saat sonra, güneş yeniden görünür. Ama, artık Herculenyum ve Pompei şehirleri yoktur. 18 km. çapındaki bir alanda, her yer tahrip olmuş, tarlalar örtülmüştür. Gök; gene eskisi gibi mavi, Vezüv’den ise ince bir duman süzülmektedir.
Bir kenti, gündelik yaşamın bütün işleyiş yönleriyle, gelecekteki bilginlere saklamak için, böyle bir kül yağmurundan daha üstün bir olanak düşünmek mümkün değil. Hayır, saklamak değil, konserve etmek sözü, buna daha uygun düşer. Burada; eski kent, doğal bir ölümle yavaş yavaş çökerek ölmemiş, ansızın bir büyücü değneği dokunmuş ve zaman yasası yürürlüğünü yitirmiş.
HERCULENYUM VE POMPEİ ŞEHİRLERİNİN BULUNUŞU:
Aradan, yaklaşık 1700 yıl geçer. Saksonya kralı III.August’un kızı Maria Amalia Christine, Dresten’deki saraydan ayrılır ve Sicilya kralı Charles de Bourbon ile evlenir.
Kraliçe, canlı ve sanat duygusu ağır basan yapısı ile, Napoli bahçeleri ve saraylarında; geniş alanlarda, araştırmadık yer bırakmaz. Burada: Elboeuf isimli bir generalin girişimiyle, yerden çıkartılan yontular ve kabartmaları görür ve bunlara hayran kalır. Kocası kralı, bu yapıtlar hakkında araştırma yaptırması için zorlar. Vezüv; son patlayışında, üst kısmı havaya uçmuş olarak, Napoli’nin mavi gökyüzü altında sessizce durmaktadır. Kral, kraliçenin dileğini yerine getirir ve yeni araştırmalara başlanır.
Yanardağ püskürtülerinden, taş gibi katı, 15 metrelik bir kütlenin kazılması gerekir. Ancak, daha önce generalin bulmuş olduğu kuyudan, galeriler kazılır. Bunların içinde ilerlerken, bir süre sonra, gerçek büyüklüklerinden çok daha iri, tunç atların üç parçası bulunur. Bunun üzerine; sonraki kazılar, getirilen Marchese isimli uzman nezaretinde yürütülmeye başlanır. Ardından, 3 mermer yontu, toga giymiş romalılar, boyalı direkler ve bronzdan bir at gövdesi bulunur. 11 Aralık 1738 tarihinde ise; inilen hendeklerden birinde, merdiven bulunur. Bunun yanında ise, bir yapı ve bir yazıt görülür. Yazıtta:Rufus adında birinin, ” Theatrum Herculanense’yi kendi parası ile yaptırdığı” yazılıdır. Böylece, yere batmış olan bir kent bulunmuş olur. Yazıt; kendi adını veriyordu: Herculenyum.
Evet; şehir, 20 metrelik lav örtüsünün altında yatıyordu.
Derken; kentte kazılar başlar. Bir kısım buluntu elde edilir. Kral; kendisi için, dünyada eşi bulunmayan bir müze kurar. Ama; ilerleyen dönemde, olayın boyutu define tutkusu ve sabırsızlığa dönüşür. Kazılar duraksar.
Nisan 1748 tarihinde, kazılar yeniden başlar. Kazıların başlamasının altıncı gününde, ilk büyük ve muhteşem güzellikteki duvar resimleri bulunur. 19 ncu günde ise, ilk ölülere rastlanır. Yerde; boylu boyunca uzanmış bir iskelet. Hala kavrıyormuşa benzeyen ellerinde, altın ve gümüş paralar dökülmüştü. Evet; Pompei’nin tam orta yerine rastlamışlardı. Ama farkında olmadılar. Kazdıkları hendekleri, yeniden doldurdular. Başka bir yandan, yeniden kazmaya başlıyorlardı. Kazı, tamamen altın ve gümüş aramaya dönüşmüştü. Çünkü, kazı yapanların çoğu, cezaevinden alınan mahkumlardı.
Yazıt bulunan amfitiyatronun, izleyiciler bölümü bulundu. Fakat; yontu, altın ve mücevher bulunmayınca, başka bölümler kazılmaya başlandı. Bir villaya raslandı. Villanın duvarlarında, olağanüstü güzellikte freskler vardı. Bunları kesip çıkardılar ve kopye ettiler. Sonra, villa tekrar gömüldü. Pompei yönünden vazgeçilip, Herculenyum yönüne dönüldü. Bugün; villa dei Papiri denilen, büyük bir kitaplığın bulunduğu villaya ulaşıldı.
1754 yılında; Pompei’nin güney yönünde; yeniden birkaç mezar ve eski duvar bulundu. Sonraki dönemde, kazılarda, harika üstüne harikalar bulundu. Çocukları, kollarının arasında analar bulundu. Peçelerinin son parçasıyla, çocuklarını korumaya çalışıyorlardı, ama sonunda ikiside boğulmuştu. Hazinelerini toplamış, kapıya dek varabilmiş, sonra da lapili yağmuru altında yığılıp kalmış erkekler ve kadınlar çıkarıldı. Bunlar, hala son güçleriyle, mücevherlerini, altınlarını kavrıyormuş gibi duruyorlardı. Hercules kapısı önünde, ölü üstüne ölü bulundu. Bunlar; hala kendilerini, ağırlıklarıyla ezen ev eşyalarını yüklenmişlerdi. Kül altında kalmış bir odada: bir köpekle bir kadının iskeleti bulundu. Ama, korkunç bir dram vardı. Köpeğin iskeleti, hala biçimini korurken, kadının kemikleri, odanın dört bir köşesine dağılmıştı. Ama, bunlar ne yüzden dağılmıştı? Yoksa, dağıtılmışlarmıydı? Açlık yüzünden, kurt doğası üstün gelmiş de köpek hanımına saldırmış, onu yemiş ve ölümden bir gün mü çalmıştı? Başka bir yerde, bir cenaze töreni yarım kalmıştı. Cenaze şölenine katılanlar, yataklara uzanmışlardı. Bu kendi cenaze törenine katılanlar, 1700 yıl sonra yine öylece bulundular.
Evler; İsis Tapınağı, tiyatro, hepsi içinde oturdukları ve yaşadıkları gibiydiler. Yazıcı dükkanındaki balmumu tabletler, kitaplıktaki papirüs tomarları, esnafın işliklerindeki avadanlıklar, hamamlarda kaşağılar duruyordu. Meyhanelerin masaları üzerinde; hala kaplar ve son müşterilerin acele ile fırlattıkları paralar vardı.
Evet; Pompei ve Herculenyum. kendi zamanlarında, burada muhteşem bir medeniyet, lüks ve zenginlik içinde yaşayan insanlar. Özellikle: liman olması nedeniyle, limana gelen tüccar ve gemicilerden sağlanan, muhteşem bir servet. Bu iki şehrin insanları, gerçekten büyük bir lüks içinde yaşayan insanlar. Aynı zamanda; şehirlerin yapısıda, muhteşem. Özellikle: Pompei’de, 12 tane genelev var. Şehre dışarıdan gelen tüccar ve denizcilerin, buraları bulmaları için, yerlere reklam panosu niyetine işaretler konulmuş. Sırf; bu yabancıların, bu tür bir yeri sorma sıkıntısına katlanmamaları için. Genelev yapılarının içinde ise; çeşitli menüler oluşturulmuş, yine şekilli ve günümüze kadar kalmış şekiller ile ifade edilen menüler, insanların değişik dil kullanmaları, konuşarak anlaşamama durumunda bile, şekillerde tarif üzerine anlaşmanın sağlanması için yaratılan bu resimler, günümüze kadar gelmiş, pompei’de görülebilmekte. Buralara; bakır borular ile sıcak su taşımışlar. Yani; yaşantılarının boyutu, yüksek ölçülere ulaşmış. Pompei’de; bir yandan soyluların görkemli villaları, diğer yandan fakirlerin ve kölelerin kötü evleri. Ancak; bu kötü evlerin duvarlarında yazılı olan ve günümüze kadar ulaşan, iki kelime, ifade ettikleri anlam bakımından çok önemli. Evet; bu iki kelime: “sodom ve gomorra”. Tüm bu olanlar; bir kısım insan tarafından, tanrının gazabı olarak yorumlanıyor. Sonuçta; doğal bir felaket olmuş, bunu tanrının gazabı olarak yorumlamak ne ölçüde doğru olur, bilemiyorum. Ama; gerçek olan bir şey daha varki, yerel halk, vezüv yanardağı için, “tanrının gazabı” ismini, vezüv isminden daha çok kullanıyor. Bir sonraki yazıda; sodom ve gomorra’yı yazacağım. Bu yazıyı okuduğunuzda, aradaki bağlantıyı büyük ölçüde, çözeceğinize inanıyorum. Niye, insanların, Pompei duvarlarına, sodon ve gomorra kelimelerini yazdıklarını, sodon ve gomorra’nın hikayesini duyduktan sonra öğreneceksiniz.
Hani demiştik ya, tarih tekerrürden ibarettir diye. Sodon ve gomorra şehirlerindeki olayların olmasının üzerinden yüzlerce yıl sonra ortaya çıkan herculenyum ve pompei olayları. Buyrun, yorum ve karar sizin.
Vecihi Hürkuş. 1896 yılında İstanbul’da doğdu. Sadece Türk havacılık tarihinde değil, belki de tüm Türk tarihinin en ilginç kişilerinden biridir. Birinci dünya savaşı ile Kurtuluş savaşına tayyareci olarak katılır. 1917 yılında, Kafkas cephesinde bir uçak düşürdü ve uçak düşüren ilk teyyareci unvarının alır. Kurtuluş savaşının, ilk ve son uçuşunu yapar. İzmir hava meydanına ilk giren ve işgal eden, yine odur. Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu uçağını almakla görevlendirilir. Hizmeti karşılığında, bu uçağa ismi verilince, uçak yapma düşünceleri debreşir.
1924 yılında, yunanlılardan ele geçen motorlardan yararlanarak, ilk uçağı, “Vecihi K-6” yı imal eder. 28 Ocak 1925 de ilk uçuşunu yapar. Ancak; bu başarısı nedeniyle takdir beklerken, çevresindeki arkadaşlarının haseti nedeniyle, 15 gün hapis cezası ile cezalandırılır. Cezanın nedeni ise, onun izinsiz havalanması.
1930 yılı. İstanbul Kadıköy’de bir keresteci dükkanı kiralar. 3 ay içinde; ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı “Vecihi K-XIV” i yapar. İlk uçuşunu ise: 16 Eylül 1930 tarihinde gerçekleştirir. 15 dakika devam eden uçuş bitip, yere inince , halkın büyük coşkusu ile karşılaşır ve çok mutlu olur.
Uçak, iki kişilik, tek motorlu bir eğitim uçağıdır. Uçağı ile uçarak Ankara’ya gider, şehir üzerinde bir gösteri yapar. Başbakan İsmet İnönü ve bazı Komutanlar tarafından, uçak incelenerek, kendisi tebrik edilir.
Havacılıkla ilgisi, ölene kadar devam eder. Havacılık konusunda, pekçok ilk’i gerçekleştirir. 1932 de, ilk özel teyyare mektebini kurar. Daha sonra da, yeni teyyarelerin üretimini gerçekleştirir. 1954 yılında, ilk özel havayolu şirketini kurar. 16 Temmuz 1969 tarihinde ise, hayata gözlerini yumar.
Bütün hayatı, gökyüzü ve havacılık üzerine yoğunlaşan bu insanın, acaba, ülkemizde uçak sanayiinin gelişmesini niye sürükleyemediğini düşünüyorum? Sanırım, yine, o dönemde Konfiçyus felsefesi hakim mi oldu ne? Hani; “sana olta vereyim balık tutmayı öğreteyim” değil de, sana balık vereyim karnını doyur felsefesi. Malüm; uzun yıllar, Marshal Planı çerçevesinde verilen askeri yardımlar ve 1974 yıllarında Kıbrıs Barış Harekatı sırasında kesilen askeri yardımlar.
Birinci dünya savaşı sırasında; iki alman zırhlısı, İstanbul’a sığınır. Bunlar, malüm: Goben ve Brevlav veyan ne demeli, Yavuz ve Midilli. Evet; bunlar, İngiliz zırhlılarının önünden kaçarken, birazda metazori olarak, Çanakkale boğazını geçerler ve Osmanlı devleti tarafından, Almanya’dan satın alındıkları açıklanır. Takip eden dönemde; bu zırhlılar, yine osmanlı devletinin egemenliği dışında, Karadeniz’e açılırlar ve yine ortak düşman olduğunu iddia ettikleri, Rus limanlarına saldırırlar. Bunun üzerine, Osmanlı, kendini, savaşın tam orta yerinde bulur.
İki zırhlıdan Yavuz; savaşın sonunda, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin elinde kalan; en yeni, en güçlü ve en modern savaş gemisidir. Ancak; onarıma ihtiyacı vardır. Meclis, 1924 yılında, onarım için; 2 milyon liralık ödenek ayırır.
Yavuz zırhlısının onarım işi; ilan edilir. Enver Paşa’nın eniştesi Ömer Nazım; onarım işini haber alınca, hemen, Alman Blohm und Voss Şirketini arar. Hükümetteki işleri bağlaması içinde; Bilecik Milletvekili Dr. Fikret Bey ve Osmaniye Milletvekili İhsan Bey’i devreye sokar. Düşünebiliyormusunuz, yıllar önce, kurulan kumpas.
Evet; hikayemize devam ediyoruz. Yavuz zırhlısının onarımı için, öncelikle, onu taşıyabilecek kapasitede bir havuz gereklidir. Havuz alımı için görüşmeler sürerken; daha önce görüşülen, Osmaniye Milletvekili İhsan Bey; yeri kurulan Bahriye Vekaletine getirmesinmi? İşte, şans. Kimin için; Enver Paşanın eniştesi Ömer Nazım için. Ömer Nazım’ın nasıl akıllıca bir tercih yaptığı görülüyor.
Bu arada, havuz aranmaya devam ediliyor. Havuz için, iki Alman şirketi; Flander ve Dockbau yarışıyor. İhale için son teklif verme tarihinde, yani 7 Mayıs 1925 tarihinde, her iki firmada, tekliflerini, Bahriye Vekaletine elden teslim ediyorlar. Ama; ihale hikaye. Alman Dockbau firması, ihalenin kendilerinde kalacağından o kadar emin ki. Niye?
9 Mayıs 1925 günü, ihale sonucu açıklanır. İhale; Flander şirketinde kalır. Haydaaaaa. Herkez şaşırır.
Olayın, bilinmeyen perde arkası şöyle gelişir. Flender şirketinin müdürü, diğer şirketin 226 bin ingiliz lirası tutan teklifini duyar ( aslında duymaması gerekir ama bir şekilde duyuyor, yani hani derler ya, pis kokular çıkmaya başlamış ) ve hemen kendisi için, 225 bin ingiliz liralık yeni teklif zarfı hazırlar. Eeeee, elbette, daha ucuz olan teklifin kazanması söz konusu olduğundan, Flender şirketi rakibini yenmiş olur.
Ancak; Flender şirketi; işi zamanında bitiremez ve yapılan havuzun, Yavuz zırhlısını içine alacak boyutta olmadığı anlaşılır. Komedi. Bu arada; Yavuz zırhlısının tamiri ihaleside, Fransız St.Nazaire şirketine verilir. Yanlız, buradada ince bir ayrıntı var. Fransız şirketinin temsilcilerinden olan Sapancalı Hakkı Bey, bizim Bahriye Vekili Osmaniyeli İhsan Bey’in, 20 yıllık arkadaşı. Artık, ayrıntı incemi kalınmı siz düşünün?
Evet; havuz tamam olmayınca, Yavuz’un onarımına da başlanamadı. Araştırma sonucunda, Alman Flander şirketinin, havuzu ihaleye uygun inşa etmediği anlaşıldı. Havuz yeniden tamir edildi ve uygun hale getirildi. 29 Ağustos 1927 günü, Fransız S.Nazaire şirketine, Yavuz’u ve havuzu alması söylendi. Ancak; şirket, bunu kabul etmedi. Çünkü: daha önce, Yavuz zırhlısı, uygun olarak inşa edilmeyen havuza alınırken, hasar görmüştü. Fransız şirketi, bu hasar nedeniyle, sigorta şirketlerinin yüzde 1 olan pirim payının, yüzde 5 e çıkarılması sonucu oluşan maliyetin, hükümet tarafından karşılanmasını istiyordu. Uzun müzakereler sonucu, yeni bir andlaşma yapıldı.
Yeni andlaşma, Bakanlar Kuruluna geldi. İsmet Paşa; sözü edilen değişikliklerin, devlet aleyhine olduğunu öne sürdü ve görüşmelerin yani pazarlıkların devamını istedi. Ancak, tüm bunlara rağmen, Bahriye Vekili İhsan Bey; yapılan değişiklikleri aynen geçerli kılarak, Fransız Şirketiyle yeni andlaşma imzaladı.
Ancak; bu sırada, siyasi otoritedeki çeşitli krizler sonucu, mevcut hükümet istifa etti ve yeni hükümet kuruldu. Yeni kurulan hükümette: Bahriye Bakanlığı kaldırıldı. Sözleşmenin, İhsan Bey tarafından imzalandığını öğrenen, yeni hükümetin Başbakanı İsmet İnönü; TBMM ne verdiği önerge ile, eski Bahriye Bakanı İhsan Bey ve arkadaşlarının, Yavuz Savaş Gemisinin onarımında yolsuzluk yaptıkları iddiasıyla, Yüce Divanda yargılanmalarını ister.
Dokunulmazlığı kaldırılan İhsan Bey, tutuklanarak cezaevine konur. 2.5 ay kadar süren mahkemede, pek çok şahit dinlenir, yeni deliller toplanır ve davanın kapsamı genişletilerek, yolsuzluğa karışan çok sayıda kişi tutuklanır. Özellikle: İhsan Bey’in; Fransız St.Nazaire şirketinden, aracı Sapancalı Hakkı Bey vasıtasıyla, 100 bin lira rüşvet aldığı ve rüşvet karşılığında, şirkete yapılacak ödemenin ne şekilde olacağını düzenleyen maddenin değiştirildiği iddiası gündeme gelir.
Evet; dava 16 Nisan 1928 tariihinde sonuçlanır. Mahkeme: İhsan Bey’i : havuz ihalesine fesat karıştırmak ve rüşvet almaya teşebbüs suçlarından suçlu bulur ve 2 sene ağır hapis ve memuriyetten men cezalarına çarptırır.
26 Ocak 1928 tarihinde, İhsan Bey’in milletvekilliği düşer. Soyadı kanunu gereği aldığı: Eryavuz soyadını ise, yolsuzluk davasından sonra “Topçu” olarak değiştirir. 6 Mart 1947 tarihinde ölür.
Evet; bu İhsan Bey’in hayat hikayesi mi yoksa Türk Cumhuriyet tarihindeki ilk yolsuzluk davasının hikayesi mi? Bence, her ikiside, aradan geçen 81 yıl. Peki, ya günümüz?
1840 yılı. Bir ingiliz, William Churchill; İstanbul’da Kadıköy taraflarında avlanmaktadır. Ama: kazara da olsa, bir çocuğu yaralar ve halk tarafından yakalanarak tutuklanır. Ancak; ülkenin durumu malüm. İngiliz elçisi araya girer ve bizim ingiliz serbest bırakılır. Üstüne üstlük; Osmanlı yönetimi, Churchill’in gönlünü almak için: serbest bırakılmasına ilaveten; pırlantalı bir nişan ve bin kantarlık zeytinyağı ticareti izni için ferman da verir. Churchill; türkçe gazete çıkarmak için izin ister, ona da tamam denir. Dolayısı ile; 1840 yılında; ilk Türkçe gazete yayın hayatına başlar. Adı: Ceride-i Havadis.