Antik Çağ Düşünürleri, Tales

Antik Çağ Düşünürleri, Tales

MÖ.624-547 yılları arasında yaşamıştır. Soy olarak Fenikelidir. Bir nedenle; Fenikeden sürülmüştür.
Doğayı algılamaya yönelik teknikleri geliştiren, ilk bilge kişidir. Suyu: yaşamın ve yaratıcılığın başlangıcı kabul eder. Doğayı inceleme girişiminde, herşeyi tanrı ile özdeştirmez. Bilimin; dinden ayrı bir yol, bir kategori olarak yol almasına katkıda bulunmuştur.

Ona göre: dünya, disk biçimindedir. Dünya: kocaman evrensel denizde yüzen bir kayık gibidir. Tüm varlıklarıyla birlikte, sulara inivermiştir. Herşeyi var eden: sudur. Su ve nem olmadan, yaşamın gerçekleşmesi mümkün değildir. Nemli doğa, herşeyin tohumunu içinde taşır. Bu inanışı: Sümer yaradılış efsanelerinin, tamamıyla aynısıdır.

Ayrıca: o bir gözlem adamıdır. Yıldızları gözlemiş, matematik ve geometri üzerine, önemli çalışmalar yapmıştır.

Tales, bazı taşların, diğer cisimleri çektiğini görünce, bu taşların, canlı birer ruhu bulunduğuna inanmış ve kuramlarını, bu anlayışın üzerine kurarak geliştirmiştir. Ona göre, evrende, her şeyin bir ruhu vardır. Ruhsuz, hiçbir şey yoktur. Canlılığı yaratan da ruhtur. Ruh, her şeydir.

Canlı maddeciliğin kurucusu olarak kabul edilir.

Geometri bilgisini Mısır’dan, gökbilimini Babil’den, tam sayıları Fenike’den öğrenen Tales; bütün öğrendiklerini, İyonya’nın bir kenti olan Miletos’ta öğrencilerine öğretmiştir. Matematik ve geometri üzerine, kendi teoremleri bulunmaktadır.

Aranan kelimeler:

11 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu, Bulut İçinde Kaybolan İngiliz Askerleri

Çanakkale, Gelibolu, Bulut İçinde Kaybolan İngiliz Askerleri

gelibolu1121 Ağustos 1915 tarihi. Şafak harekatı başlamıştı. 163 ncü Tümen ilerliyordu. Fakat, daha 900 m. ilerlemişlerdi ki, Türk askerlerinin yoğun ateşi karşısında kaldılar. Artık bir adım bile ilerleyemiyorlardı. Fakat, aynı durum İngiliz Alayına ait 4 ncü Tabur için geçerli değildi. 163 ncü Tümenin sağ yanında yer alan bu birlik, fazla bir karşılık görmeden ilerliyordu. Türkler için, kritik bir durum oluşmuştu. İlerleyen İngiliz birliği, önlerindeki tepeyi aşarsa, Türk birliklerini arkadan çevirebilirdi. Bu durumda, Türklerin sonu olurdu. Albay Sir Beauchamp komutasında, 10 subay ve 250 askerden oluşan birlik; önlerinin açık olmasından yararlanarak, hızla ilerlemeye başlarlar. Hedef 60 numaralı tepeyi ele geçirmek.

Birlik, hızla önlerinde bulunan tepeye doğru tırmanmaya başlar. Halbuki, tepenin üzerinde garip, gri tonlarda, mantar gibi bir bulut vardır. Sanki; taarruza geçen düşmanı bekliyordu. Birliğin son askeri tepeyi tırmanıp, bulutun içinde kaybola kadar hiçbir şey olmadı.  Son asker de, bulut tabakası ile kaplandığında, bulut yükünü almış bir gemi gibi hareketlendi. Sonra ise, ufukta kaybolur.

Evet, savaş sonrasında bu tabur kayıp veya yok edilmiş sayıldı. İşgal kuvvetleri komutanı General Hamilton; bu kaybolan birlik hakkında çektiği telgrafta; bunların önüne düşmanı yani Türk’leri katmış hızla ilerlediklerini, daha sonra ormanlı bölgeye hücum ettikten sonra gözden kayboldukları yazılı. Bu konuda ifade veren Anzak askerleri ise; bundan farklı olarak olayı yansıtmışlar. Yani; olayla ilgili birçok varsayım ortaya atılmış. Ama, sanırım general Hamilton dahil, bizlerin bir kısmının bu konuda ortaya attığı varsayımı duysalar, kesinlikle çok şaşarlardı. Evet, ne demiş bizimkiler, 261 askeri bulut kapmış ve sonra çekip gitmiş. Hayır. Gelibolu’da yaşananlar tamamen gerçeklerle bağlantılı olarak dolu dolu yaşanmıştır. Ama; insanların ve özellikle daha önce hiçbir savaş tecrübesi olmayan ve savaşı burada görerek büyük şoklar yaşayan anzakların; bu tür yakıştırmalar yapması, içinde bulundukları psikolojiyle gayet uyumludur. Korkuyorlardı, karşılarında düşman kabul ettikleri Türk’lerin; gerek silah, gerek teçhizat, gerek yiyecek ve diğer tüm bakımlardan, işgal için gelen kuvvetlerden daha zayıf olduklarını biliyorlar ama bunları nasıl yenemediklerini asla düşünemiyorlardı. Anzak koyunda tam ufuk hattında bir kaya çıkıntısı vardır. Anzaklar, bu çıkıntıyı Mısır’daki Sfenks heykeli olarak değerlendirmiş ve bunun Türk’leri koruduğuna da inanmışlardır. Yani; akılları bazı şeylere kesmeyince, çareyi değişik fikirler üreterek bulmaya çalışıyorlardı. Biz bunları her türlü imkanlara rağmen yenemiyorsak, bunların kesin doğa üstü güçleri olmalı.

Hayır. Yenememelerinin tek nedeni, Türk’lerin, atalarımızın üstün vatan sevgisi, gelecek nesillere, yani sizlere, bizlere bu vatanı işgal altında değilde, özgür olarak bırakma özlemidir. Bu tür, kaybolduğu düşünülen birlikler ise; ormanlık alanda, bölgeyi kendilerinden daha iyi bilen Türk birlikleri tarafından, imha edilmişlerdir. Generalin dediği üzere ormanlık alan, Anzak askerlerinin dediği üzere dere yatağı. Her iki arazi yapısı da, saldıran değil savunan askeri birlikler için ideal ve avantajlıdır. Yani; sonuçta, bu 261 kişilik askeri birliğin çatır çatır müdalede eden Türk askerleri tarafından ortadan kaldırıldığı kesin. Peki neden bulunamadı? Gelibolu’da cenaze bulmak mümkün mü idi? Cenazesi bulunamayan, adı bilinemeyen, milliyeti dahi bilinemeyen yüzbinlerce insan, o toprakların altında yatmaktadır. 261 kişi ne dir ki? Gelibolu’da canını dişine takan ve büyük bir mücadele örneği veren ata’larımızı rahmetle analım, ama onların başarılarını, bilek zoruyla kazandıkları başarıları, asla başka yönlere çekmeyelim. Büyük saygısızlık yapmış oluruz.

Aranan kelimeler:

11 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu’da 25 Nisan

Etiketler: ,
Çanakkale, Gelibolu’da 25 Nisan

Her yıl; 25 Nisan yaklaşınca; Gelibolu’da gözle görülür bir turist artışı görülür. Otobüsler, adeta konvoylar oluşturmaya başlarlar. Kimileri özel tırlar organize etmiş, içini ev gibi döşemiş ve bir aylığına Gelibolu’ya gelmiştir. Kimileri de, motosikletlerle ya da karavanlarla gelirler. 25 Nisan yaklaştıkça, kalabalık artar. Gelenlere yaklaşıp, kim olduklarını sorguladığınızda, hemen çoğunun; Avustralya’lı ve Yeni Zellanda’lı olduklarını görürsünüz. Onlar, kendilerinden yaklaşık 100 yıl önce, buralara gelerek, bu topraklarda kalan dedelerini aramaya gelmişlerdir.

Niye; bu tarihi seçerler? Çünkü; bu tarihte, yani 25 Nisan günü; atalarının, İngilizler’in emriyle, Arıburnu’na kara çıkartması yaptıkları tarihin yıldönümüdür. Ama; bu zavallı insanlar; İngiltere’nin menfaatleri uğruna, burada ölüme gitmişlerdi.

Bugün ise; Gelibolu’ya gelecek bir Anzak torunu; tatile gidiyormuş gibi hazırlanmıyor. Onlar; buraya dedelerini ziyarete geliyorlar. 25 Nisan tarihinden önce gelirler ve bu tarihe kadar; Gelibolu’nun savaş yapılmış bir çok yerini gezerek ve devamlı okuyarak; savaş ve savaş yerleri hakkında, ayrıntılı bilgi alırlar. Zaman zaman; geceleri sahile gider ve atalarının çıkarma yaptıkları yerlerden; uzun uzun kıyıyı seyrederler. Bu manzarayı kafalarında canlandırmaya çalışırlar.

Ve; bekledikleri o günün arifesi gelir. 24 Nisan akşamı; hepsi, sözleşmişcesine, Anzak Koyunda toplanır. Sayıları; binleri bulur. (2002 yılında: 15 bin kişi) Ellerinde; kutsal kitapları İncil bulunur. Gecenin karanlığında; saatlerce ayin yaparlar. Saat: 04.30 sularında, aynen atalarının, 25 Nisan 1915 sabahı, bu saatlerde yaptıkları gibi, elbiselerinin paçalarını sıvayarak, suya girerler. Su; neredeyse bellerine geldiğinde, sırtlarını denize vererek, yüzlerini karaya çevirirler ve atalarının, yıllar evel çıkartma sandallarından çıkarak, burada ağır ağır ilerlemeleri gibi, onlarda, karaya doğru ilerlerler. Bir nevi, o günlerin canlandırmasını yaparlar. Kimilerinin başlarında atalarının o günlerde giydiği şapkalar vardır. Kimileri de, asker elbisesi içindedirler. Bu yaptıkları ile de; dedeleri ile aynı ruh durumu içine girer ve onların buradaki ruh durumlarını anlamaya çalışırlar.

İşte; Anzaklar, her yıl 25 Nisan tarihinde, ülkemize geldiklerinde, Gelibolu’da bunları yaparlar.

Peki; bizler napıyoruz? Bu adamlar; binlerce kilometre uzaklardan gelip, hem de savaşta yenilmiş olan atalarını anma adına, bu kadar güzel şeyleri yaparken, bizler kendi topraklarımızda, en uzaktan gelen için 1 günlük yol olan bu yerlerde, bu savaştan galibiyet ile çıkmış olan atalarımız için ne yapıyoruz? Onları anma, hatırlama ve onların ruhlarına bir şey gönderme adına hangi güzel davranışları sergiliyoruz?

Hiç, hiç, hiç. Onlar, bu ülke için canlarını verdiler. Durum gerçekten çok kötü idi. Ülke elden gidiyordu. Karşı konulması çok zor kuvvetler, senin vatanını yok etmek için bir araya gelmişlerdi. Ama, onlar, yani senin dedelerin, canlarını ortaya koyarak, buraları terk etmediler. Öyleyse, onlar, başka milletlerin dedelerinden daha fazla anılmayı hak ediyorlar.

Lütfen; her düzeydeki insanımız, bu anılmayı onlardan esirgemesin. Onların, saygı ile analım. Onlar olmasaydı; şu anda, unutmayın ki, bu ülke de olmayacaktı. Gelibolu’ya gidelim, onları analım. Öğrencileri götürelim, çocuklarımızı götürelim. anzak1

Aranan kelimeler:

8 Nisan 2009
bosluk

Avustralya, Broken Hills Savaşı

Avustralya, Broken Hills Savaşı

avustralya11Avustralya’nın keşfi sonrasında, buralara insanlar göçmen olarak gidip yerleşmeye başlamışlardı. Bu gelen kişiler arasında; Türk’lerde vardı.  Bu kişilerin yerleşmesiyle, özellikle, kıt’anın bazı yerleri, tam bir Orta Doğu devleti görünümünü almıştı. Özellikle: Silver City şehri, buna en uygun örneklerden biriydi.

Bu kentin, en ilgi çeken kişilerinden biri ise; Abdullah isimli bir Türk’dü. Abdullah, buraya ilk geldiğinde uzun süre iş bulamaz, sonra kasaplık yapmaya başlar. Bir süre sonra, aynı şehire bir Türk daha gelir. Bunun ismi ise: Muhammed. Muhammed; üzerinde bir sopaya takılı Türk Bayrağı olan tahta arabasında; dondurma satmaktadır.

Abdullah ve Muhammed; zamanla, sıkı bir arkadaşlık kurarlar. Özellikle, akşamları biraraya gelip, vatan hasretini, birbirleriyle konuşarak giderirler. İşleride çok iyi gitmektedir. Ancak; bu güzel günler uzun sürmez. Çünkü; vatanlarından kötü haberler almaktadırlar. Avustralya’da ise, İngilizler kıt’anın her yerinden; I.Dünya Savaşı için asker toplamaktadırlar. Bunu haber alan; Abdullah ve Muhammed, Askerlik Şubesine giderek, askere yazılmak istediklerini söylerler. Ancak; aldıkları yanıt onları çok şaşırtır. Şöyleki:

– Siz Türk’sünüz, halbuki bizler İngiltere’nin yanında Türk’lere karşı savaşmaya gidiyoruz.”

Tüm ısrarlarına rağmen, Abdullah ve Muhammed; olumlu cevap alamazlar. Hemen o gece, sabaha kadar düşünüp, kararlarını verirler. Madem; ülkelerine kadar gidip düşmana karşı savaşamayacaklar, bu demek değildir ki, düşmana karşı hiç durmayacaklar. Madem, bu topraklardan çıkmalarına izin verilmiyor, o zaman, bu topraklar üzerinde, mücedeleyi sürdüreceklerdi.

Ne kadar paraları varsa, hepsini harcayıp, silah ve cephane alırlar. Her gün vagonlar dolusu insan, kentin yakınlarındaki limanlara sevkediliyorlardı. Abdullah ve Muhammed’in bulundukları kentin yakınlarındaki Broken Hills Dağının yanında da bir tren yolu geçiyordu. İşte, tam bu trenin geçtiği boğaza mevzilenecekler ve düşman askerlerinin geçmesine engel olacaklardı.

1 Ocak 1915 günü, bütün hazırlıklarını tamamlayarak, burada mevzilendiler. Aynı gün; içinde 1000 den fazla askerin bulunduğu bir tren buradan geçecek ve limana sevk olacaklardı. Tren boğaza girdiğinde, makinist birden şaşırır. Çünkü; rayların üzerinde, küçük bir dondurma arabası vardı. Arabanın üzerinde ise, kırmızı-beyaz bir bayrak dalgalanıyordu. Tren durdu. Çevresinde, treni koruyan atlı birlikler, tepede, aynı renkleri taşıyan bir bayrağın daha dalgalandığını gördüler. Tam oraya doğru silahlarını doğrultmuşlardı ki; birden, trenin üzerine doğru, bir kurşun yağmuru başladı. İçindeki onlarca ölüyle birlikte, tren geri dönmek zorunda kaldı. Bölgeye, hemen güvenlik kuvvetleri gönderildi. Onlar da yetersiz kaldı ve askeri birlikler gönderildi.

Fakat, gelen her birlik, olduğu yerde çakılı kalıyor ve bir adım bile ileri gidemiyordu. Yeni getirilen birliklerde, bu kahraman insanlar çembere alınmaya çalışıldı. Kendileriyle çarpışanların, en azından bir tabur olduğunu düşünüyorlardı. Saatler geçti. Çarpışmanın iyice şiddetlendiği bir anda, Muhammed şehit oldu. Ama; Abdullah, direnmeyi sürdürdü.

Derken, iki kahraman insanımızın bulunduğu yerden, ses gelmez oldu. Avustralya’lı askerler; yavaş yavaş yaklaştılar. Bir de baktılar ki; kanlar içinde salmış ve silahlarına sıkı sıkı sarılmış, iki Türk, birer kayaya yaslanmış olarak yatıyor. Sadece, Muhammed’in vicudunda 21 kurşun yarası vardı. Onları, esas şaşırtan; yanlızca 2 kişiyle karşılaşmaları oldu. Halbuki, onlar, kendileriyle bu mücadeleyi yapan,  çok daha büyük bir insan topluluğu bekliyorlardı.

Sonuçta; iki şehidimizin silahlarını, cenazelerini ve dondurma arabasını alarak, şehre götürdüler. Ama; korkuları hala geçmemişti. Avustralya’lı askerler, günlerce dağlarda başka Türk varmı diye arama yaptılar. Ama, bulamadılar.

Avustralya’da; haftalarca, kahraman şehitlerimiz ve onların cesaretleri konuşuldu. Bu olay ise; Avustralya tarihine ” Broken Hills Savaşı ” olarak geçti.

Bugün, bu 2 şehidimizin mezarlarının nerede olduğu bilinmiyor. Ama; arabaları, silahları ve bayrakları; bir müzede saklanıyor. Büyük bir askeri birliğe karşı verdikleri mücadelede, siper olarak kullandıkları kaya da, bugün ” Türk Kayası” olarak isimlendirilmiş.

Düşünebiliyormusunuz; dünyanın bir ucunda; vatan sevgileriyle, koca bir devlete kafa tutabilen bu insanlar, bu cesareti nereden bulmuşlar?  İşte; Avustralya’lılar, günlerce bu sorunun cevabını aradılar. Buldular veya bulamadılar bilmiyorum. Ama; bu cesaretin tek dayanağı; hani Atatürk’ün söylediği gibi: ” Muhtaç olduğun kudret, damarlarında dolaşan asil kan’dadır “. Onlara bu cesareti veren, sağlayan; işte bu.  Ve ne mutlu ki, bizler de, bu cesur insanların soyundan geliyoruz.

Aranan kelimeler:

7 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale Savaşı, Sahte Kağıt Para

Çanakkale Savaşı, Sahte Kağıt Para

canakkale1İstanbul, Mekteb-i Sultani öğrencisi.Mehmet Muzaffer. Askere gitmek üzere yazılır. Üç aylık bir eğitimden sonra; subay adayı olarak Çanakkale’ye gönderilir. Bu arada ise; yani 1915 yılının sonu ve 1916 yılının başlarında; İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’de, bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Yani; Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında, savaş durmuştu. Çanakkale’deki Türk birliklerin büyük kısmı; Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdi. Hazırlanma ve eksiklikleri tamamlama emri alırlar.

Muzaffer; birliğinin karargahında görevlidir. Alay’ın; kamyon ve otomobil lastiği gibi, bir takım malzemeye ihtiyacı vardır. Bunlar ise, ancak İstanbul’dan sağlanabilir. Muzaffer, İstanbul çocuğu olduğundan; gerekli malzemenin temini için, onu görevlendirirler. Gerekli malzemenin parasını bulması içinde, eline bir yazı verirler.

O yıllarda; İstanbul’da; otomobil ve kamyon hem az bulunan taşıtlardı ve hemde bunların lastikleri karaborsa idi. Muzaffer; aradı, uğraştı ve nihayet Karaköy’de bir yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar; pek yüksekti ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Gereken parayı bulmak için, Savaş Bakanlığına gitti. Elindeki yazıyı gösterip, para istediğinde, tam bir hayal kırıklığı, elbette para vermediler. Sebep belli, ekonomik durum berbat, o otomobil lastiği almaya çalışırken, devlet askerinin ayağına postal, üstüne giydirecek kaput alacak parayı bulamıyordu.

Neyse; Muzaffer, Bakanlıktan çıkar, ağır ağır yürürken ve ne yapacağını düşünürken, kafasındaki tek gerçek: Alay’ının, bu lastiklere ihtiyacının olduğudur. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulması gerekiyordu. Derken, birden aklına bir fikir geldi. Aradığı çareyi bulmuştu. Doğruca tüccar yahudi’nin yanına gitti.
– “Paranın işlemi, akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam, gece onları koyacak yerim yok. Yarın öğleden evvel, vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları, mutlaka hazır edin.” der.
Tüccar:
-“Peki” der. Muzaffer ise cevaben:
– Altın para vermiyorlar, kağıt para verecekler.” der. Yahudi;
– “Peki” der.

Ertesi günü sabahı, Muzaffer; Merkez Komutanlığından aldığı araba ve askerlerle birlikte, sabah ezan vakti Yahudi’nin kapısına dayanır. Ortalık henüz ışıldamaktadır. Tüccar, malları hazır etmiştir. Havagazı fenerinin ışığında, yarım yamalak aydınlanan loşlukta, mallar arabaya yüklenir. Muzaffer; adama, bir yüzlük (yüz liralık kağıt para) verir. Araba, son hızla, Sirkeci’ye doğru yola çıkar. Malzeme gemiye aktarılır ve Çanakkale’nin yolunu tutar.

Üç gün sonra; yahudi, elindeki yüz liralık kağıt parayı bozdurmak için; Osmanlı Bankasına gider. Ama; parayı bozduramaz. Çünkü; para sahtedir.

Muzaffer; evrak basımında kullanılan kağıdın aynısını, Karaköy kırtasiyecilerinden alır. Bütün gece oturup, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırtedilemeyecek özellikte, taklit bir para yapar. Yahudi tüccara verdiği para işte budur. O devrin gerçek paralarının üzerinde, şu ibare yazılıdır: ” Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır”

Muzaffer, yaptığı taklit paradaki bu ibareyi, değiştirerek şöyle yazmıştır: ” Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye edilecektir.”

Onun; burada, altın dediği, Çanakkale’te Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kan’ıdır.

Sahte paraya gelince: yahudi tüccar, bunu sorun yapmadı. Ancak; olay tüm İstanbul’a yayıldı. Hatta; Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade: yüzlük taklit parayı, yahudi tüccara altın ödeyerek geri aldı.Çok zarif; sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmeceye yerleştirip, İstanbul Polis Okulu’ndaki Emniyet Müzesi’ne hediye etti. Bugün, bu eşsiz parça, Müzede sergileniyor.

İşte; Çanakkale Savaşı böyle kazanıldı. Türk’ün; aklı, yüreği, cesereti, kan’ı ile kazanıldı.

Aranan kelimeler:

7 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale Savaşı, Turkuaz Denizaltısı

Etiketler: ,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Çanakkale Savaşı, Turkuaz Denizaltısı

denizalti17 Ekim 1915 günü; Fransızların ” Turkuaz ” isimli denizaltısı, Çanakkale Boğazından geçtikten sonra, Marmara Denizi’nde devriye görevinin tamamlar ve geri dönüşe geçer. Bir ara su yüzüne çıkar. Türk sahil batarlayaları ise; periskobu gördükleri gibi, ateşe başlarlar, denizaltının periskobu ilk atışta, tek mermiyle, Müstecip Onbaşı tarafından vurulur. Turkuaz denizaltısı kaçmaya çabalarken, Akbaş mevkiinde, karaya oturur. Bunun üzerine; Türk kuvvetlerine teslim olur.

Denizaltıda ele geçirilen gizli belgeler incelenir ve bu belgelerden; düşman denizaltılarının Marmara’da belli bir yerde buluşup, saldırı planları yaptıkları öğrenilir. Bu buluşma yeri; Türk kuvvetleri tarafından, müttefik Alman Denizaltısına bildirilir. Alman denizaltısı ise, buluşma yerine giderek, bir İngiliz denizaltısı batırır. Esir alınan Turkuaz denizaltısı ise, İstanbul Haliç’e çekilir. Tamir edilir, ” Müstecip Onbaşı ” ismi verilerek, donanmaya katılır.

Müstecip Onbaşı denizaltısı, bize de yar olmaz. İstanbul’un işgali sırasında, Fransız’lar, denizaltılarını alıp, geri götürürler.

Onlardan bize yanlızca, bugün İstanbul-Beşiktaş’daki Deniz Müzesinde görülebilen, ” kule saçı ” hatıra kalır.

Çanakkale Savaşında; tek bir mermi ile teslim alınan bir denizaltının hikayesi. Ama; sonuçta, yine geldiği ülkeye, topraklara geri dönen bir denizaltı. Kule saçı bizde müzede, denizaltının kendisi kimbilir şu an nerde? Hani tarih diyoruz ya; Çanakkale Savaşları tarihi, bu tür birçok mucizevi başarılarla doludur. Biz yazalım, sizler okuyun ki, o insanlarımızın kahramanlıklarını asla unutmayalım.

Aranan kelimeler:

6 Nisan 2009
bosluk

Millli Bilinç

Millli Bilinç

bayrak1Yıl 1984. Türkiye Cumhuriyetinde, başbakan Turgut Özal. Milli Eğitim Bakanı ise, Vehbi Dinçerler. 1984 yılında, ülkenin geleceği adına çözüm yolları araştırması için; Japon pedagogları ülkemize davet eder. Bu uzmanlar; bir süre, ülkenin değişik yerlerinde araştırma yaparlar ve halkla temaslar kurarlar. Sonunda; araştırmalarını tamamlarlar ve sonuçları açıklamak üzere Başbakanın yanına çıkarlar. Milli Eğitim Bakanı da, orada bulunmaktadır. Heyetin vardığı sonuç; gayet net ve açıktır.

– Sizin gençlerinizde, milli şuur yok.

Bizim yöneticiler, bu yanıt üzerine şaşırırlar ve hemen sorarlar.

– Peki, siz Japon gençlerine milli şuur verme adına, neler yapıyorsunuz?

– Biz gençlerimize; daha ilkokula başlamadan önce, şok testler uygularız.  Örneğin: uçak gibi hızlı giden, trenlerimize bindirir, bir tur attırırız. Sonra; robotlarla çalışan büyük fabrikalarımıza götürür, gezdiririz. Mini mini çocuklarımız; teknolojinin başdöndürücü neticesini görerek, şok olurlar ve hayranlık duyarlar.

Onları, daha sonra, Hiroşima-Nagazaki’ye götürürüz. İkinci Dünya Savaşı sırasında, atom bombasıyla tahrip olmuş olan bu bölgeleri biz aynen koruyoruz. Oraları da çocuklarımıza bilgiler vererek gösteririz. Hiç bir canlının ve bitkinin hayat bulmasına imkan vermeyen atom bombasının, bugüne uzanan etkilerini, hayretle seyrederler. Doğaldır ki, çocukların bütün götüp dinledikleri, masum ve temiz ruhlarında, derin ve etkili izler bırakır. Bütün bunların ardından da, onlara deriz ki:

-” Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz: vatanınızı, işte böyle düşmanlar bombalar, yakar, yıkar ve hiçbir canlının yaşayamayacağı hale getirir. Sonrada, çeker gider. Çalışırsanız; bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni araçlar yaparsınız. Daha da gelişmiş fabrikalar kurarsınız. Üstelik; hiçbir düşman size saldırmaya cesaret edemez. Ülkeniz, milletiniz yücelir, yükselir, daima bütün insanların saygı duyduğu ve özendiği bir konumda kalır. Şimdi; artık, çalışkan olup olmama kararını kendiniz veriniz. Çalışmak ve ülkenizi sevmek zorunda değil misiniz? Artık bunu siz düşünün ve kararınızı verin.”

– Çocuklarımız; bununla, ikinci bir şok yaşarlar. Ve, bu şoklarla iyi bir Japon olmaya doğru, güçlü bir adım atmış olurlar.

Bizim yetkililer, Japon gençlere, nasıl milli şuur kazandırıldığını öğrenmişlerdir. Ardından, bir soru daha sorarlar.

– Peki, biz, Türk gençlerine milli şuur kazandırma adına ne yapmalıyız?

– Bildiğimiz kadarıyla, sizin, gençleriniz için birçok Nagazaki’niz ve Hiroşima’nız var. Bizimkinden çok daha önemli bunlar. En önemlisi de, Çanakkale Savaşlarının geçtiği bölgelerdir. Birinci Düny Savaşı’nın, bu bölümü, gençlerinizin şok olması için, yeter de artar bile……

Bir metrekare toprağa, 6000 mermi düşen yerdir Çanakkale. Böyle bir savaştan, herşeye rağmen, Türk’ler galip çıkıyorlar ve zor olanı başarıyorlar. En gelişmiş teknoloji ve donanıma karşı çıkabiliyorlar. Üstelik, karşılarında terk bir düşman değil, birleşmiş güçler, sizin tabirinizle 72 buçuk millet var.

İşte, bu tablo ve bu bölge: gençlerinizin milli şuurlarının pekiştirilmesine fazlasıyla yeter.

Bunun için, gençlerinizi, guruplar halinde Çanakkale’ye götürmelisiniz. Her Türk genci, Çanakkale Savaşlarının olduğu bölgeyi mutlaka gezmeli, görmeli ve öğrenmelidir. Ve o gençlere denmelidir ki:

“Sizler çalışmazsanız, birlik içinde olmazsanız; düşmanlar, Çanakkale’ye geldikleri gibi, bu defa da başka şartlar altında, başka şekilde gelirler, size yaşamı haram ederler. Çalışır, birlik içinde olursanız, teknolojiyi yakalarsanız, barışa katkıda bulunur vatanınızı çağdaş hale getirebilirsiniz. Evet, gençlerinize bunları telkin ettikten sonra, Türk Kurtuluş Savaşının en iyi anlatıldığı, Atatürk’ün ” Nutuk ” kitabını okutunuz.

bayrak1

Aranan kelimeler:

6 Nisan 2009
bosluk

Tufan, Nuhun Gemisi

Etiketler: ,
Tufan, Nuhun Gemisi

Birçok efsaneye göre; toplumlar, doğru yolu göremeyecek kadar körleşince, Tanrı, o kavimlerin yok olması için çeşitli afetler göndererek onları cezalandırmıştır. Buna göre, Tanrı, dört temel elementi simgeleyecek şekilde; Nuh’un kavmini, su (sel), Hüd’un kavmini hava (kasırga), Salih’in kavmini toprak (deprem) ve Lüt’un kavmini ise ateş (yanardağ lavı) ile cazalandırarak yok etmiştir. Bu yazıda: Nuh Tufanı ile çeşitli öykülere ve yazılara, varsayımlara yer vereceğim. Sonuçta; Tufan’ın nerede ve nasıl olduğuna karar vermek size düşüyor.

Tufan olayı: Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam dininde görülemektedir. Bu dinlere göre; tufan, kendilerine karşı günah işleyen insanlarla birlikte, dünyada var olan bütün canlı varlıkları ortadan kaldırmak üzere, bütün dünyayı kaplayan su felaketidir.

Kitab-ı Mukaddes’te geçen bir öyküye göre: Tanrı, yozlaşmalarından dolayı, insanları büyük bir sel felaketiyle cezalandırır. Tufan’dan önce Nuh Peygamber’e; tufanın yakın olduğunu söyleyerek bir gemi yapmasını söyler. Nuh ve ailesi, beraberlerinde taşıdıkları her iki cinsten, tüm hayvanlarla birlikte, Nuh’un inşa ettiği gemiye binerler. 150 gün dalgalarla boğuşurlar. Nuh; ayak basacak bir yer olup olmadığını anlamak için bir karga gönderir, ancak karga geri dönmez. Bu kez bir güvercin gönderir ve güvercin ağzında bir zeytin dalıyla geri döner. Geminin Ağrı (Ararat) dağının üzerine oturmasıyla, Nuh ve ailesi kurtulur ve yeniden dünya üzerinde üreyerek yayılırlar.

Evet; Tufan olayı kısaca bu. Bu olayın; MÖ.14000-13000 yılları arasında yaşandığı varsayılıyor. Yeni jeolojik araştırmalar; İran körfezi bölgesinde, bu tarihlerde birkaç kez dev dalgaların (tsunami) ve bunların sonunda su baskınları olduğunu ortaya koyuyor. Başka bir söylentiye göre: Karadeniz, tufan sırasında Marmara denizinden akan sularla oluşmuş. Kutsal kitaplarda. 40 gün 40 gece sürdüğü söylenen suların yükselmesi olayının, gerçekte yüzyıllarca sürdüğü  varsayılmakta. 17 nci yüzyılın ikinci yarısında, Avrupa’da bir kısım bilim adamı: Tufan’ın; dünyanın yakınından geçen bir kuyrukluyıldızın, yeryüzünde dev yarıklar oluşturup okyanuslardaki büyük miktarda suyun, bu yarıklara dolmasıyla oluştuğunu iddia ederler. Bu olayın. MÖ.2349 yılında, 28 Kasım günü başladığını öne sürerler.

Arkeolojik araştırmalar sonucu ise: Tufan için öngörülen tarih; yaklaşık olarak, MÖ.2900 lerdir. Büyük Tufan; şiddetli yağışlar sonucu Dicle ve Fırat nehirlerinin taşması ve bu bölgede yeralan kentlerin sel felaketine uğraması ile gerçekleştiği söylenebilir. Bence de, en mantıklı yorum bu.  Yani; kuyrukluyıldız olayı, pek akla uygun gelmiyor.

Evet; Tufan ile ilgili çeşitli öyküler bunlar. Bunları kısa kısa incelemek sanırım en sağlıklı sonuca ait yorumu yapmak açısından gerekecek.

BABİL’LİLERDEKİ TUFAN ÖYKÜSÜ:

Öykü, Gılgamış Destanında geçiyor.Tufan metni ise:Ninova’da keşfedilen Asurbanipal kil tablet kütüphanesindeki 11 tablette bulunmuş. Bu öyküye göre: Gılgamış, Uruk kralıdır. Dostu Enkidu ölünce, tanrı, onu canlandırmanın yolunu arar. Tufan’dan geriye kalan Utnapiştim (Nuh Peygamber, bu öyküde bu isimle anılmakta) ölümsüzdür. Ona ulaşır ve ölümsüzlüğe nasıl ulaştığını sorar.O da Tufan’ı anlatır.

İlahlar; Fırat üzerinde kurulu Şurippak’a bir tufan göndermeye karar verirler.Tanrı Ea, Utnapiştim’e haber verir ve bir gemi yaptırmasını söyler. En, boy ve yükseklik 90 m. ve 6 katlı olacak bir gemi. Utnapiştim; gemiye, ailesini, hizmetçilerini, işçilerini ve hayvanlarını alır. Belirlenen günün akşamı; korkunç bir fırtına patlar. Altı gün, altı gece rüzgar eser ve ülke sular altında kalır. Yedinci gün; azalır. Geminin penceresini açar. Oniki gün sonra, bir ada belirir. Gemi; sonunda, Nisir Dağında durur. Yedi gün sonra; bir güvercin, ardından bir kırlangıç gönderir. Her ikisi de, geri dönerler. Nihayet bir karga gönderir ve o dönmez. Karaya çıkarlar. Utnapiştim, gemidekileri dört bir yana gönderir ve bir kurban sunar. Tanrı Ea, ona ve eşine ölümsüzlük bahşeder.” Evet, bu öykü, MÖ.669-626 yıllarına tarihlenen, kil tabletlerde yazılı.

Kur’an geçen öyküde ise: ” Hz.Nuh’un Gemisi, Şırnak’taki Cudi Dağına iner. Şırnak’ın asıl adının ” Şer Nok “dur. Onun da aslı da ” Şehr-i Nuh (Nuh Kenti)” dir. Hz.Nuh’la birlikte; kırkı erkek, kırkı dişi, seksen kişinin gemiye bindiği ve kurtulduğu söylenir. Buna dayanarak; Şırnak’a bağlı bir köyün ” Seksenler” adını alması, gelenekten gelen tarihsel bir kanıt olarak kabul edilmekte.

Bu arada: Hz.Nuh’un türbesinin ve özel mihrap taşının Cizre’de bulunuşu; Asur kralı Sanberih’in, Tufan ile ilgili kabartmalarının Cudi dağı üzerinde gösterilmesi, Nuh’un gemisinin Cudi Dağında bulunabileceğini de ifade ediyor.

Tufan ile ilgili, Kutsal Kitap’ta şunlar yazılı: Nuh, olasılıkla selvi ağacından bir gemi yapıp, dışını ziftle kaplar ve içine kamaralar yapar. Geminin uzunluğu: 135 m. genişliği ise 22.5 m.dir. Yüksekliği ise 13.5 m.olup, 45 cm. yüksekliğinde penceresi vardır. Gemiye; her temiz hayvandan, yedi çift ve temiz olmayanlardan ise, bir çift alınır. Ayrıca: uçanlardan da yedi çift alır. Kendisiyle birlikte; eşini ve her üç oğlunu (Sam, Ham,Yafes) ile bunların eşlerini alır. Ancak; böyle bir gemi, milyonlarca hayvan türünün örneklerini, Tufanın sürdüğü 14 ay boyunca nasıl barındırır? Eski Ahitte; bu konuda yazılanlardan anlaşıldığına göre; yeryüzündeki tüm canlı çiftleri değil, yanlızca belli türler alınmıştır. Bunun yanında, gemiye, yiyecek olarak yanlızca tahıl yüklenmiş. Yani; Tufan’dan önce, insanlar et yememekte ve yanlızca bitkilerle beslenmekte oldukları yorumları yapılıyor.

Evet; Tufan ile ilgili söylenceler bunlar. Bunların yanında; daha ilginç söylencelerde var. İnanılması zor da olsa, birazda bunlardan söz etmek istiyorum. Büyük İslam Yazarı, El-Kazvininin eserinde şöyle yazılıdır. Gemide hayvan dışkıları çoğalınca, Tanrı, Nuh’a, filin kuyruğunu çekmesini söyler. Hz.Nuh, filin kuyruğunu çekince, filden, biri erkek biri dişi iki domuz çıkar. Bunlar; gemideki hayvanların pisliklerini yiyerek çevreyi temizlerler. Domuzların burnunu okşayınca, burun deliklerinden iki fare çıkar ve fareler geminin tahtalarını kemirmeye başlarlar. Tanrı, Hz.Nuh’a aslanın iki gözü arasını ovmasını söyler. Sonunda, aslan hapşırır ve burun deliklerinden aslana benzeyen hayvanlar olarak, biri erkek biri dişi kediler çıkar. Bunlar; farelere saldırır. Şeytan’ın, Nuh’un gemisine binmesi yasaktır. Ancak; eşeğin kuyruğuna tutunarak gemiye gizlice biner. Bu yüzden; eşek uğursuz sayılır.

Burada; günümüze kadar uzanan bir başka söylence daha var. Şöyleki; Tufan’ın son günü, Muharrem ayının, onuncu gününde gemide erzak kalmaz. Kalan az sayıdaki taneli yiyecekler karıştırılarak AŞURE (Aşir; onuncu) pişirilmiştir. Severek yediğimiz aşurenin, geçmişinin bu kadar eski olduğuna inanabiliyormusunuz?

Evet; sonuçta, Tufan olayının yaşandığı bir gerçek. Ama; Hz.Nuh’un gemisinin kalıntılarının bugün nerede olduğu meçhul. Yinede; ben meçhul olmadığını düşünüyorum. Eğer yolunuz bir gün, Doğubayazıt İlçemizin bulunduğu bölgeden geçerse, mutlaka ve mutlaka, Doğubayazıt’ta Nuh’un gemisinin kalıntısına gidin. Orada, bir tepe üzerinde, açıklık araziye anlamsız gözlerle bakarken, orada yıllardır yaşayan bir insan geliyor ve size; öyle güzel bir tarif yapıyor ki, açık arazide, aşağıda, aynen bir gemi kalıntısını gözlerinizle görüyorsunuz. Gerçekten; bir zamanlar, Amerikalı bir astronotun gökyüzünden gördüğünü iddia ettiği kalıntı, Doğubayazıt’ta. Yani: Ağrı dağı yakınlarında, görün ve o kalıntının kesinlikle kime ait olduğunu bilemem ama bir gemi kalıntısı olduğuna kesinlikle inanacaksınız.

tufan1

Aranan kelimeler:

5 Nisan 2009
bosluk
  • Sayfa 2 / 2
  • <
  • 1
  • 2

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti