Müze

Müze

Mısır-İskenderiye şehri: MÖ.330 yılında, Büyük İskender tarafından kurulmuştur. Ancak, MÖ.323 yılında, Büyük İskender ölünce, İmparatorluk, generalleri arasında paylaşılır. Ptolemy Soter isimli general: Mısır bölgesini alır ve MÖ.320 yılında, İskenderiye şehrini, başkenti yapar.
Önceleri, Nil deltasında küçük bir balıkçı köyü olan İskenderiye şehri, Mısır ülkesinde, general Ptolemy’nin soyundan gelen hükümdarların merkezi yaşam alanı olur ve zamanla gelişerek muhteşem entelektüel ve kültürel bir merkez haline gelir. Yani, dönemin en muhteşem şehirlerinden biridir.

Aynı dönemde, sürgüne gönderilen Atina valisi, bilgin ve hatip Falirolu Demetrius: MÖ.295 yılında, dönemin kralı I. Ptolemy Soter’i, yörede bir kütüphane kurmaya ikna eder. Demetrius: içinde, dünyadaki bütün kitapların birer kopyalarının bulunacağı bir kütüphane yapmayı ve bunun Atina ile yarışmasını hedeflemiştir.
Sonunda: kral Ptolemy hikayesinde, Demetrius tarafından muhteşem bir tapınak kurulmuş ve bunun adı “Muses” yani “İlham perileri” olarak verilmiştir.
Evet, Musaeum Tapınağının ismi, günümüzdeki “Müze” kelimesinin kaynağıdır.

Aranan kelimeler:

20 Şubat 2012
bosluk

İnternet, Dünyada ortaya çıkışı, Türkiye’de ilk kullanımı

İnternet, Dünyada ortaya çıkışı, Türkiye’de ilk kullanımı

Evet, internet: teknik olarak, birçok bilgisayarın ve bilgisayar sisteminin birbiriyle bağlantısıdır. Diğer bir anlamda, sürekli olarak büyüyen bir iletişim ağı da denilebilir. Şu anda, sizinde bu satırları okurken kullanmakta olduğunuz, internet sistemi, dünya üzerinde, bilgisayarın ortaya çıkışı gibi, yine Amerika’da ortaya çıkmış bir teknoloji harikasıdır ve hatta, daha da ileri gidilerek, yeni bir çağın başlangıcı, bilgi çağının, bilginin paylaşımı çağının başlangıcı olarak da nitelendirilmektedir.

İnternet, dünya üzerinde ilk kez: bilgisayarların birbiriyle konuşması, haberleşmesi olarak: 1965 yılında, Amerika’da gerçekleştirilmiştir. Çünkü: internet sisteminin temelinde, bilgisayarların birbirleriyle haberleşmesi, kendilerindeki bilgilerin birbirlerine aktarımı esası bulunmaktadır.

1969 yılına gelindiğinde ise: Amerika’nın çeşitli Üniversitelerinde bulunan; bir ana bilgisayar ve 4 merkez arasındaki ilk bağlantı sağlanmış ve böylece “İnternet” sisteminin ilk temelleri atılmıştır. Amerikan Savunma Bakanlığı bünyesinde kurulan bu sisteme: “ARPANET” ismi verilmiştir.

Takip eden süreçte: birçok merkezdeki bilgisayarlar, ARPANET sistemine bağlanırlar.

1972 yılına gelindiğinde: ARPANET içinde, ilk e-mail iletişimi kullanılmaya başlanır.

1983 yılına gelindiğinde ise: internet ağının ana halkası, ARPANET içinde kullanılmaya başlanır. Bu arada: 1984 yılında, Amerikan Savunma Bakanlığı, ARPANET içinden ayrılarak, kendi askeri internet sistemi olan “MİLİTARY NET” sistemini kurarlar.
1986 yılına gelindiğinde: ARPANET, Amerika çapında, birçok bilgisayar merkezini kapsar hale gelir. 1995 yılında: sistem, özel şirketlerin ortak işletmesine geçer.

Takip eden süreçte: internet sistemi: birçok ülkede, binlerce bilgisayar ağı arasında, milyonlarca kullanıcı tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Yani: ilk olarak, 1969 yılında ortaya atılan, bilgisayarlar arasındaki bu haberleşme sistemi: 1995 yılında, yani yaklaşık 24 yıl sonra, tüm dünyada kullanılır hale gelmiştir.

Gelelim ülkemize, yani Türkiye’de, internet kullanımına:

Ülkemizde, internet, ilk olarak: ODTÜ’de; Ekim 1992 tarihinde kullanılmaya başlanmıştır.

1994 yılında ise, Ege Üniversitesinde, internet bağlantısı sağlanmıştır. Ardından, 1995 yılında, Bilkent Üniversitesi, 1996 yılında ise, Boğaziçi Üniversitesi ve İTÜ, internet bağlantılarını gerçekleştirmişlerdir.

1999 yılında, TTNET isimli yeni bir internet ağ altyapısı oluşturulmuştur. 2000’li yılların başında, bu omurga üzerinden, birçok akademik kuruluş ve ilgili birimler, internet ulaşımına kavuşmuşlardır.

Aranan kelimeler:

17 Şubat 2012
bosluk

Kredi kartı

Kredi kartı

Dünya üzerinde ilk kredi kartı: 1920’li yıllarda, Amerika’da kullanılmıştır. Çünkü, aynı dönemde, Amerika’da; otomobil sahipleri, yakıt giderleri artınca, buna çözüm aramışlar ve birkaç akaryakıt firması: çeşitli kartlar yaratarak, bu kartlar ile kullanıcılarının daha uygun şartlarda akaryakıt almalarını sağlamışlardır. Bu kartları üretin firmalar arasında ilk öne çıkan: 1921 tarihinde, müşterilerine ücretsiz kart dağıtan “Western Union” olmuştur.

1934 yılına gelindiğinde, bu kez: Amerikan Hava Taşımacılığı birliği tarafından “Hava Seyahat Kartı” üretildi ve yolcuları tarafından kullanılmaya başlandı. Bu kartlar üzerinde: ilk olarak: müşteri hesabını gösteren numaralandırma sistemi uygulanmaya başlandı. 1940 yıllarına gelindiğinde, bu seyahat kartları, birçok firma ve yolcu tarafından kullanılmaya başlandı. 1948 yılında ise, “Air Travel Card” olarak isimlendirilen bu kart: bütün dünyada, kuruluşun üyeleri tarafından kullanılmaya başlandı, yani “Dünya üzerinde geçerliliği olan ilk kart” olarak tarihe geçti.

Bu uçuş kartı dışındaki ilk düzenleme ise, 1958 yılında, yine Amerika’da gündeme gelmiş, “Bank of Amerika”, “Bank Americard” isimli, modern kredi kartının ilk uygulamasını ortaya çıkarmıştır. Yani: Amerika’daki ilk kredi kartı olarak: BankAmericard kabul edilir. Kredi kartı öncülerinden Bank of America: 1965 yılından itibaren, bankalara “Bank Americard” çıkarmaları için lisans vermeye başlamıştır.

1970 yılına gelindiğinde, bu kez, Amerika dışında ilk kredi kart uygulaması, Barclaycard ismiyle, İngiltere’de görüldü.

1974 yılına gelindiğinde: International Bank Americard (Banco) kurulmuş ve aynı banka, 1977 yılında ismini “VİSA” olarak değiştirerek, günümüzde, günlük yaşamımıza giren önemli bir kelime ortaya çıkmıştır. 1992 yılına gelindiğinde ise, bu kez: Avrupa’da, Europay İnternational isimli kuruluş kurulmuş ve “Master Card” ortaya çıkmıştır.

Evet, gelelim ülkemizde, kredi kart kullanımına: Ülkemizde, ilk kredi kartı: 1968 yılında kullanılmış ve aynı yıl uygulamaya konulan “Diners Clup” isimli kart: birkaç bin kişiye dağıtılmıştır.
Daha sonra: “American Express” kartları, ülkemizde kullanılmaya başlanmıştır.

1975 yılından sonra ise, kredi kartı kullanımı yaygınlaşmış ve “Eurocard, Mastercard ve Access kart” piyasaya girmiştir.

Fakat, 1980 yılından sonra, ülkemizde ki bankalar da kredi kartı uygulamasına girmişler ve ülkemizdeki kredi kartı kullanımı, hızla yayılarak günümüzdeki milyonlarla ifade edilen rakamlara ulaşmıştır.

Bu arada: kredi kartı kullanımında önemli bir aracı olan ATM cihazları da, ülkemizde, ilk olarak 1987 yılında devreye girmiştir. İlk pos terminali ise: 1991 yılında kullanıma geçmiştir. 1994 yılında, ülkemizde ilk “çipli kart” uygulaması başlatılır.

1999 yılında, bu kez, taksitli kredi kartları uygulamaya girmiştir. 2000 yılında,

Günümüzde ise, ülkemizde 13 banka tarafından, kredi kartları müşterilerine yaygın olarak dağıtılmaktadır. Çünkü: bankacılık sistemi gereği: mudilerinden küçük faiz oranlarıyla topladıkları mevduatları, kredi kartı kullanıcılarına, 3-4 misli fazla faiz tahakkuk ettirerek kullandırmaktadırlar.

Unutulmaması gereken en büyük gerçek: başta Amerika olmak üzere, dünyanın gelişmiş hiçbir ülkesinde, gerek kredi kartı ve gerekse başka herhangi bir şekilde taksitli alışveriş yoktur. Hatta: bu ülke satıcıları, “taksit” kelimesini dahi bilmemektedirler. Elbette, bunun sonucunda, bir Amerikalı, eğer cebinde veya kredi kartının bağlı bulunduğu hesapta para varsa harcama yapar, alışveriş yapar ve son birkaç yılda, bu konuda sıkıntı yaşadıklarından, birçok Amerikalı alışverişini kısıtlamış ve bunun sonucu olarak, Amerika’da, ekonomi durma seviyesine kadar gerilemiştir. Yani: Amerikalı, cebinde veya hesabında para varsa harcama yapar.

Peki, biz ve bizim gibi ülkelerde: kredi kartı denilen bu plastik kart, birçok imkan sunmaktadır ve özellikle kredi kartı ile uzun vadeli ve taksitli harcamalar yapabilme imkanı yaratılmaktadır. Bu durum kişilerin menfaatine midir? Asla, bu durum, yalnızca ticari sektörün hareketliliğinin sürdürülmesi, ekonominin hareketliliğinin sürdürülmesi, üretimin artması, büyüme demektir. Ama öte yandan, bu plastik kartlar, tüketicilerin yani ülke insanının, farkında olmadan, gelecek aylardaki gelirlerinin “ipotek” altına alınması yani “BORÇLANMALARI” demektir. Yani: cebimizde veya hesabımızda olmayan parayı harcıyoruz ve gelecek aylarda, bu büyük borçları, başka krediler veya kredi kartları ile ödemeye çalışıyoruz. Kişisel bazda durum bu, biraz önce sözünü ettiğim gibi, bu arada, ekonomi büyüyor ve küresel firmalar bundan yeterinden fazla nemalanıyor.

İşte, kredi kartı bu. Uygulama kötü mü? Hayır. Kredi kartı uygulaması, insanları yanında nakit taşıma gerekliliğinden kurtarıyor, ama insanların bu kredi kartlarını kullanabilmeleri için bilinçlendirilmesi, eğitilmesi gerekliliğini de unutmamak gerek. Kredi kartı: hesabınıza göre belirli ve yeterli düzeyde kullanılmalı ve taksitlendirmeye girilmeden, günü geldiğinde, yapılan harcama kapatılmalıdır.

Evet, dünyaca belirlenen standartlara göre, ölçüleri: dünyanın her yerinde: 85.6 x 53.98 mm boyutlarındaki kredi kartları, günümüzde, cüzdanlarımızda ne kadar çok yer kaplıyor ise, unutulmamalıdır ki, kişisel bazda, tehlike o kadar büyümektedir ve dikkat etmek kaçınılmaz bir gerekliliktir.

Aranan kelimeler:

16 Şubat 2012
bosluk

Para, Paranın öyküsü

Para, Paranın öyküsü


Para bir ülkenin özgürlük ve egemenliğinin en büyük ifadesidir ve tarih boyunca da güçlenen, kendini güçlü hisseden gerek şehir devletleri ve gerekse diğer egemenlikler, bunu kendilerine ait para basarak ifade etmişler, çevrelerine ve tarihe egemenliklerini ifade etmişlerdir.

Para denilince: önce madeni ve sonra kağıt para, yani banknot gelir. Ancak, önce madeni para ve sonra kağıt para bulunmuş ve kullanılmıştır.

Evet, gelelim paranın öyküsüne:

Yıl: MÖ.7’nci yüzyıl. Anadolu’nun batısında, büyük bölümde “Lydıa” denilen uygarlık egemenlik sürdürmektedir. Lydialılar: özellikle ege bölgesinde: dünyanın geri kalan ve bilinen bölgelerindeki halkları ile, büyük bir ticari faaliyet içindedirler ve bu faaliyetleri sonucunda zenginleşerek, gerek kültür ve gerekse ticari alanda büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir.

Her ne kadar geniş bir alana yayılmış olsalar da, esas merkezleri: Gediz ve Menderes nehirleri arasındaki bölgedir ve zaten başkentleri de, yine bu bölgedeki; günümüzdeki “Salihli” ilçesi yakınlarındaki “Sardes” şehridir. Anadolu’da, Hititleri ve Frigyalıları takiben, kral Giges zamanında, MÖ.687 yılında, bağımsız bir devlet kurarlar. Kral Giges, biraz önce sözünü ettiğim gibi, ülkenin sınırlarını genişletir ve Kızılırmak’a kadar uzanır.

Tüm bu büyüklük ve azametin başlıca sebebi: geliştirilen ticari faaliyetlerdir, ancak bu ticari faaliyetlerde, o döneme kadar uygulanan “karşılıklı değişim” sistemi, insanları mutlu etmemektedir ve bunun üzerine: MÖ.5’nci yüzyılda: Kral Giges döneminde: tarihte ilk para olarak kabul edilen ve ticarette kullanılan para ortaya çıkmıştır. Bu madeni külçe: yumurta şeklinde, kenarları yassı ve birbirine eşit büyüklüktedir. Üzerinde ise: Lidya kralının arması olan “kartal başı” görülmektedir. Ancak, bu metal külçelere: para denilmemektedir. Altın, gümüş, nikel, tunç ve aliminyum gibi çeşitli metal karışımlarından üretilen bu külçeler: ticarette, yeni değişim aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Külçelerin oluşturulmasında kullanılan bu metaller ise: başkent Sardes şehri içinden de geçen ve sularında altın aktığı bilinen “Paktalos ırmağı” kıyısında yaşayan Lydyalılar tarafından, bu ırmağa serilen koyun postlarını, akşam olup geri alıp taradıklarında elde ettikleri altın parçalarıdır.

Takip eden dönemde: Kral Kroisos döneminde, elektron olarak değil, ayrı ayrı, altın ve gümüş olarak basılmaya devam edilmiştir.

Evet: tarihte ilk para, böylece Lydyalılar tarafından bulunmuştur ve bu durum, o dönemlerin ünlü yazarı Heredot tarafından yazılı kayıt altına alınmıştır. Çünkü: daha önceki dönemlerde de, gerek Anadolu havzasında ve gerekse Mısır ve Asur yörelerinde; paranın kullanıldığına dair çeşitli belirtiler bulunmasına rağmen (özellikle Asur hükümdarı Sennasherib döneminden yani MÖ.700 yıllarından kalma, gümüş külçeler bulunmuştur) , bunlar hakkında, herhangi bir yazılı kaynakta, somut bilgiler bulunmamıştır ve bu yüzden, tarihte ilk paranın Lydyalılar tarafından bulunduğu kabul edilmektedir.

MÖ.180 yıllarına gelindiğinde, bu kez, Romalılar, ilk gümüş parayı basıp kullanmaya başlamışlardır.

İslamiyette ise, ilk para: 639 yılında, Hz. Ömer döneminde bastırılmış ve kullanılmıştır. Osmanlı döneminde ise, ilk para: Orhan Gazi döneminde, gümüş akçe olarak bastırılmıştır. Bu paranın bir yüzünde “Mücahidün Sebillilah Sultan Orhan” ve diğer yüzünde “Duribe fi Bursa” yazılıdır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, o döneme kadar kullanılan gümüş akçeler yerine, altın sikke bastırmıştır. Dünyanın ilk büyük darphanesi, Fatih Sultan Mehmet tarafından, İstanbul-Simkeşhane bölgesinde kurulmuştur.

İşte, madeni paranın tarihi süreç içinde, ortaya çıkışı ve gelişimi bu şekilde olmuştur. Bu arada, para elbette, yalnızca madeni paradan oluşmamaktadır. Paranın bir de “kağıt para” yani “banknot” boyutu bulunmaktadır.

Tarihte ilk kağıt para: 806 yılında, Çin’de yapılmış ve kullanılmıştır. Ancak, yine, bu tarihten önce de, yine Çin ülkesinde, deri üzerine basılmış, kağıt paranın kullanıldığı ileri sürülmektedir. Ancak, bilinen kayıtlar, 806 yılına aittir.
Batıda ise ilk kağıt paralar: 1690 yılında, Amerika’da basılmış ve kullanılmıştır. Avrupa’da ilk kağıt para ise; 1660 yılında, İsveç ülkesinde basılmış ve kullanılmıştır. Ülkemizde ilk kağıt para ise: Sultan Abdülmecit döneminde, 1840 yılında “Kaime” adıyla basılarak kullanılmaya başlanmıştır.
Cumhuriyet döneminde ise, 1924 yılında, 100 paralık kağıt paralar basılmıştır. Para kelimesi, dilimize Farsçadan geçmiştir ve kökeni “pare” yani “küçük parça”dır.

Ülkemizde, bence para konusunda en büyük devrim: 1983 yılında çıkarılan bir kanunla getirilen serbestlik ile yaşanmıştır. Çünkü, o tarihe kadar, ülkemizde yaşayan insanlar, üzerlerinde yabancı para birimi bulunduramıyorlardı ve yabancı paranın değeri, devlet tarafından belirleniyordu ve bu kanundan sonra: yabancı para bulundurmak serbest hale gelmiştir. Bu arada, son yıllarda, ülkemizdeki bir uygulama sonucu, paradan 6 sıfır silinmesi ve yeni para sistemine geçilmesi, paramızın gerek gururu ve gerekse hesaplanması açısından yine bir devrim olarak tarihe geçmiştir.

Evet, günümüzde, dünya üzerinde yürürlükte olan para birimi, yaklaşık 160 civarındadır.

Günümüzde, dünya üzerinde yürürlükte olan, para birimi: 160 civarındadır.

Aranan kelimeler:

19 Ocak 2012
bosluk

Pul

Pul

Son yıllarda, gitgide ortadan kalkan, ama bir zamanlar insanların en büyük meraklarından biri olan “pul” ve “pul koleksiyonu” hakkında, birkaç satır yazmak istedim.

Posta pulları: bir ülkenin: turistik, ekonomik, kültürel ve yaşamsal düzeyini göstermesi açısından önem taşır. Ayrıca: bağımsızlığın sembolüdür, her nasıl bağımsız bir ülkenin, bayrağı, parası, dili varsa: pul bulunması da, bir ülkenin bağımsızlığının en büyük sembolüdür.

Günümüzde: posta gönderilerinde pul kullanımı, neredeyse tamamen sona ermiştir. Pulculuk, yalnızca resmi pullar ve koleksiyonerler tarafından toplanan pullar şeklinde gelişmektedir, hatta geliştiği söylenemez. Çünkü, yeni nesillerin, pul ve pul koleksiyonculuğuna karşı gerekli ilgileri yok denecek kadar azdır. Elbette, bu durum, pul konusunda, ilgili kurumun gerekli tanıtımı yapamamasından kaynaklanmaktadır. Özellikle: son yıllarda: pul defterlerine sığmayacak ölçüde basılan pullar; koleksiyonerleri dahi zor duruma düşürmektedir. Çünkü: pul defterlerine sığmayacak büyüklükte basılan pullar: defterler dışında muhafaza edilmek zorunda kalmakta ve zamanla, karışık bir koleksiyon ortaya çıkmaktadır.

Umarım: bu konudaki kuruluş, yani pul basmakla yükümlü kuruluş, pul ölçülerini, defterlere uyacak şekilde ayarlamayı düşünür ve koleksiyonerler, pullarını, yalnızca defterlerinde, defterlerine sığan boydaki pullar ile devam edebilirler.

Koleksiyon demişken, pul koleksiyonu yapanlara “filatelist” denilmektedir. Bu kelime: 1865 yılında, Fransız Herpin tarafından kullanılmaya başlanmıştır. “Filateli” kelimesinin anlamı: Yunanca “philos” ve “atelia” kelimelerinden türetilmiştir.

Evet, gelelim, gerek dünyada ve gerekse ülkemizde: pul’un tarihçesine: pul kullanılmaya başlanmadan önce, posta gönderilerinde, gönderinin ücreti, gönderen tarafından değil, alıcı tarafından ödeniyormuş. Elbette, bu durumda, alıcı eğer ücreti ödeyemezse, mektubu alamıyordu. Bu durumda: insanlar kendi aralarında, zarf üzerine değişik işaretler koyarak haberleşme yolunu tercih ediyorlar, postacıya ücreti ödeyerek, zarfı teslim almıyorlardı, çünkü zarfın üzerindeki işaretler ile haberleşiyorlardı.
Ancak: İngiltere Parlamentosu, bu duruma bir son vermek için, ücreti göndericinin ödemesine ve ödemenin yapıldığına dair zarfın üzerine bir kağıt yapıştırılmasına karar verir ve böylece dünyada “pul” kullanılmaya başlanır.

DÜNYADA PUL:
Pul, dünyada ilk kez, 6 Mayıs 1840 tarihinde, İngiltere’de kullanılmış ve 1 penny değerindeki “Penny Black” isimli, ilk posta pulu satılmaya başlanmıştır. Uygulamanın mucidinin ise: posta reformcusu Rowland Hill olduğu söylenir.
Bu yüzden, İngiliz pullarında, devlet ismi yani “İngiltere” ismi yazılı değildir. Bunun yerine: pulun sol ve sağ üst köşelerinde, çıktığı dönemde, iktidarda olan kral veya kraliçenin portre silüeti bulunmaktadır. Bu gelenek, günümüzde de sürdürülmektedir.

İlk pulu takiben, birkaç gün sonra, bu kez “İki pence mavi” pul tedavüle çıkarılmıştır. Her iki pulun üzerinde de “Kraliçe Victoria” nın resmi bulunmaktadır. Ayrıca: bunlar, dantelsizdir, yani kenarları düzdür. 12 x 20 yani 240’lık tabakalar halinde basılmışlardır. Sol ve alt kenarlarında, harfler bulunmaktadır ve bu harfler: düşey ve yatay sırayı belirlemektedir. Bu durumda, pulun, tabakadaki yeri tanımlanmıştır. Pullar kullanılacakları zaman, bu tabakadaki yerlerinden makasla kesilerek kullanılıyorlardı.
Zaten, ilk pul toplama alışkanlığı da: pulların bu toplanarak, bu tabakadaki yerlerine yerleştirilmeleri ve boşlukların tamamlanması şeklinde başlamıştır.

Pulun icadı, sonuçları açısından ilginçtir. Çünkü: pulun bulunması ile birlikte, dünya üzerindeki posta gönderilerinin sayısı, birden çok miktarda artmıştır. Pul kullanılmaya başlanmadan önce, yıllık posta gönderisi rakamı 80 milyon civarında iken, pulun kullanılmaya başlanmasından sonraki dönemde, posta gönderi sayısı, yıllık 180 milyona ulaşmıştır.

1843 yılında, bu kez İsviçreliler, Zürih Kantonuna ait bir pul çıkarırlar. Yine aynı yıl: Brezilya, İsviçre Genf kantonu ve 1845 yılında: İsviçre Basel kantonu, Amerika “Ôrnament dairesi” 1847 yılında: Mauritus “Kraliçe Victoria”, 1849 yılında: Fransa “Ceres” gibi pullar ile, dünya üzerinde pul kullanımının yaygınlaşmasını sağlamışlardır.

Biraz önce söylediğim gibi: ilk çıkarılan pullar: arkalarına zamk sürülerek posta gönderilerine yapıştırılmakta iken, kendiliğinden yapışkanlı ilk pulları çıkaran ülkeler: “Siera Leona” ve “Togo” olmuştur.

Bunun dışında, yine, dünya üzerinde değişik pul imali sistemleri denenmiştir. Amerikalılar, plastikten pul yapmışlardır. İsviçreliler: kısmen tahtadan pul üretmişlerdir. Doğu Almanya, bir zamanlar, sentetik kimyasallardan oluşan pul yapmıştır. Hollandalılar ise, gümüş folyodan pul üretmişlerdir.
Hindistanlılar: bağımsızlık liderleri Mahatma Gandhi’nin adına “pamuğa basılmış” ilk posta pulunu çıkarmışlardır.
Dünyanın ilk hava postası pulu: Allahabad-Naini şehirleri arasındaki posta gönderisi için, 18 Şubat 1911 tarihinde kullanılmıştır.
Dünyada en uzun pul serisinin, 134 parçadan oluşan “Memleket pulları” serisi ile, ülkemiz tarafından bastırıldığı ve kullanıldığı söylenmektedir.

TÜRKİYE PUL:
Ülkemizde: haberleşme teşkilatı olan “Posta Nezareti”, 1840 yılında kurulmuştur. İlk “Posta Kanunu” ise, 16 Kasım 1840 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

1863 yılına gelindiğinde ise, Posta Nazırı Agah Efendi tarafından: dönemin sultanı Abdülaziz’e, ilk posta pulunun basılması teklif edilmiştir. Bu teklifin kabul edilmesi üzerine, ülkemizdeki ilk pul: dünyada kullanılmaya başlanmasının üzerinden, 23 yıl geçtikten sonra: 13 Ocak 1863 tarihinde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu pullar: Darphane-i Amire denilen yerde, Ensercioğlu Agop efendi tarafından, taş baskı olarak ince beyaz kağıt üzerine basılmış, istenilen renklerde tülbent, sünger veya elle boyanmış ve zamklanmıştır. Ayrıca: sahtelerinden ayırt edilebilmesi için, Maliye Nezaretinde, üzerlerine: kırmızı-mavi renkli kontrol damgaları basılmıştır. Bu ilk basılan pulların üzerinde: dönemin padişahı “Sultan Abdülaziz’e ait bir tuğra” bulunuyordu. Tuğranın altındaki hilalin içindeki bölümde ise: “Devlet-i Aliye-i Osmani” yazıyordu. Bu pullarında kenarları düz idi ve makasla kesilerek kullanılıyordu. Birinci baskı tuğralı pullar: koyu mavi üzerine siyah, 2 kuruş ve pembe üzerine siyah 5 kuruş değerlidir.

1865 yılında, ilk dantelli ayyıldızlı pullar çıkarılmıştır. Hemen daha sonra ise: “ampir” denilen “aylı” pullar çıkarılmıştır. 1892 yılında ise, tuğralı ve imparatorluk armalı pullar çıkarılmaya başlanmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Posta ve Telgraf İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından çıkarılan, ilk blok pul: Atatürk’ün ölümünün I. Yıldönümü anma bloğudur. Bu pul: İsviçre’de 100.000 adet olarak basılmıştır.

Aranan kelimeler:

15 Ocak 2012
bosluk

Yeni yıl, Çam ağacı

Yeni yıl, Çam ağacı

Önümüzdeki günlerde, yeni yıl kutlamaları başlayacak ve özellikle, bugün yani 22 Aralık günü: çok önemli. Çünkü: 22 Aralık tarihinde, gece-gündüz eşit ve daha sonra, günler uzamaya yani güneş ışınları dünyayı daha çok aydınlatmaya başlar.

Noel yani Çam ağacı süslemesiyle ilgili çeşitli söylentiler var. Ben bunlar hakkında, siz değerli okurlara kısa bilgiler vermek istiyorum, karar ve yorum sizin.

Bir söylentiye göre: 22 Aralık tarihinde yapılan kutlamalar ve çam ağacı süslenmesi, Türk kültürünün bir unsurudur.
Müslümanlığın kabulünden önce, Orta Asya’da yaşayan atalarımız, Türkler: “güneşi” çok kutsal sayarlar, ama tanrı olarak kabul etmezlermiş. Ancak: yine kendi kültürleri gereği: inandıkları hayat ağacının, yerin göbeğinden, göğün en yüksek yerine kadar uzandığı ve en yüksek yerinde, hayat ağacının ucunda “gök tanrısı” nın bulunduğuna inanırlarmış.
Hatta: bu hayat ağacı olarak, yalnızca Orta Asya bölgesinde yetişen “akçam” kabul edilirmiş. Akçam simgesi: kilimlerde ve başkaca bir çok objede, simge olarak da kullanılmıştır.
22 Aralık tarihinde ise: yine kendi kültür ve inanışlarına göre: kutsal kabul ettikleri güneş, yeniden doğmaya ve dünyayı fazla olarak aydınlatmaya başlar ve günler uzarmış. Gün ile gece, sürekli çatışma halinde olurmuş ve 22 Aralık’ta; gün, geceye üstün gelerek, günler uzamaya başlarmış. Gün ile gecenin arasındaki bu çatışma, gök tanrısı tarafından kontrol edilir ve düzenlenirmiş.
Evet: Orta Asya bölgesinde: böylece, 22 Aralık tarihi: bir bayram olarak kutlanır, Türkler, evlerine getirdikleri “akçam” dallarının altına, geçmiş yılda verdiği nimetler nedeniyle gök tanrısı için çeşitli hediyeler koyarlar, dalların üstüne ise, yine gelecek yıl için, gök tanrısından istediklerini ifade eden simgeler, bezler bağlar-asarlarmış. Ayrıca: bir şenlik havasında geçen 22 Aralık günü: güzel elbiseler giyilir, büyükler ziyaret edilir, hep birlikte özel yemekler yenirmiş.
Yine, bu tezi savunanlar tarafından: bu kültürün, tüccar ve gezginler tarafından, batıya getirildiği ve Hıristiyanlığın kabulünün ardından, 300’lü yıllarda toplanan bir “konsul”de, pagan adeti olarak kabul edilen bu adetin, aynı zamanda “İsa” nın doğuşu olarak kabul edilmesine karar verilir. Çünkü: Hıristiyanlar “İsa”yı, güneş gibi kabul ederler ve 22 Aralık tarihini de, İsa’nın doğuşu olarak kabullenirler ve böylece, Türk kültürünün bir adeti: bir şekilde Hıristiyanlığa girmiş sayılır.

Diğer bir söylentiye göre: noel kutlaması ve çam ağacının Türk kültürüyle bir ilgisi yoktur.
Antik dönemde ve öncesinde yaprak dökmeyen ağaçlar, yani özellikle “çam ağacı”, ölümsüz yaşamın bir simgesi olarak kabul edilmiştir. Çünkü: diğer ağaçların yapraklarının, ilkbaharda da doğup, sonbaharda ise yok olarak, bir anlamda yaşamı ifade ettiğine inanılırdı. Ama, biraz önce söylediğim gibi, çam ağacı yapraklarını dökmez ve ölümsüzlük simgesi olarak kabul edilir.
Bu inanış, Mısırlılar, Çinliler ve Yahudiler arasında yaygındır. Zamanla, Avrupalı putperestler arasında da ağaca tapınma bir gelenek haline gelmiş ve Hıristiyanlığın kabulünden sonra ise, özellikle “Almanya’da, noel ağacı bir gelenek haline gelmiştir. Çünkü: Adem ile Havva’nın, cennet bahçesi olarak tasvir edilen yerde bulunduklarında, üzerinde elmalar bulunan ağacın “çam ağacı” olduğuna inanılır”
Evet: özellikle 19’ncu yüzyılda, 22 Aralık tarihindeki noel kutlaması ve noel ağacı geleneği, Katolik kilisesinin de kabul edip onaylaması ile, özellikle Hıristiyanlar arasında hızla yaygınlaşır.
Hatta: üçgen şeklinde tanzim edilen ağacın her köşesinin üçlüyü (Tanrı, İsa ve Kutsal ruh) temsil ettiğine inanılır. Mumlar: İsa’yı simgeler. Her ne kadar, özellikle çocuklara hediye getirmesiyle önem kazanan “noel baba” da, bir Hıristiyan kilise görevlisidir.
Bunun yanında: İsa’nın doğduğu yer olarak bilinen, Kudüs-Batı Şeria bölgesindeki Beytüllahim üzerinde, İsa’nın doğumu sırasında, çok parlak bir yıldız görülür ve bu yıldıza “Bethelem yıldızı” ismi verilir. Ama, bu yıldızın, herhangi bir bilimsel açıklaması yapılamamıştır. Sadece, aynı anda, Venüs ve Jupiter gezegenlerinin aynı hizaya geldiği ve bu nedenle, bu yıldızın aşırı parlak olarak göründüğü söylenir. İşte, Hıristiyanlar tarafından, buna istinaden, noel ağacının en tepesine, büyük ve parlak bir yıldız konulur.
Yani, sonuçta bu bir inanış. Hatta, son bir not: Kırım-Yalta şehrinde, büyük bir çam ağacı bulunuyor. Bu çam ağacının üzerinde, yüzlerce-binlerce bez parçası, ip bağlanmış görülüyor. Bunun nedeni: inanışa göre, karısını aldatan erkekler veya kocasını aldatan kadınlar, buraya bir bez-ip parçası bağlayıp tövbekar olduklarında, günahları affedilirmiş.

Evet, okurlar yani sizler bu satırları okuduğunda, çeşitli ve farklı tepkiler vereceğiniz kesin.

Noel veya daha güzel bir deyimle “Yeni yıl kutlaması”; yapılmasına inananlar; “Yeni yılı kutlarım, çam ağacı süslerim ama süslerken, niyetimi, Hıristiyanlık kültürü üzerine değil, kendi zevk-beğeni kültürüm üzerine yaparım “ diyenlerden olabilirsiniz.

Veya; “yeni yıl kutlamam, çam ağacı süslemem” diyenlerden olabilirsiniz.

Elbette: tercih sizlerindir. Bence önemli olan: yeni yıla girerken: geçmiş yılın sıkıntı ve dertlerinin geride kalmasına sevinmek ve yeni yılın: mutlu, sağlıklı ve huzurlu günler getirmesini dilemektir.

Aranan kelimeler:

22 Aralık 2011
bosluk

Atatürk’ün Gençliğe Hitabı

Atatürk’ün Gençliğe Hitabı

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk: 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında: “Büyük Nutuk”unu okurken; sonuç bölümünü, anlattıklarının bir özeti olarak “Gençliğe Hitabe” şeklinde bitirmiştir. Bu büyük eser: 1927 yılının ilk aylarında yapılan çalışmalarda, bizzat Atatürk tarafından kaleme alınmıştır.

Bu metinde: şöyle demektedir.

“Saygıdeğer Efendiler. Uzun ve teferruatlı nutkum, sonuçta geçmişe karışmış bir devrin hikayesidir. Ancak, bundan: milletim ve gelecekteki evlatlarımız için, dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem, kendimi mutlu hissedeceğim.

Nutkum’da: milli varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, bağımsızlığını nasıl kazandığını ve ulusal ve çağdaş bir devletin nasıl kurulduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaşılan sonuç: bu büyük vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

İşte, bu sonucu: Türk Gençliğine emanet ediyorum.”

EY TÜRK GENÇLİĞİ,

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, sonsuza kadar, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Varlığının ve geleceğinin, tek temeli budur.

Bu temel, senin en değerli kaynağındır.

Gelecekte de, gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında, seni bu kaynaktan mahrum etmek isteyen kötüler olacaktır.

Bir gün: bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak mecburiyetinde kalırsan: göreve atılmak için, içinde bulunacağın ortamın imkan ve şartlarını düşünmemelisin.

Bu imkan ve şartlar: çok elverişsiz olabilir.

Bağımsızlığını ve cumhuriyetini elinden almak isteyecak düşmanlar, bütün dünyada, benzeri olmayan bir gücün temsilcisi olabilirler.

Zorla yada hile ile, aziz vatanının bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve vatanın her köşesi fiilen işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu durumlarda: daha acı ve korkunç bir şekilde, vatanın içinde, yönetimin başında bulunanlar, hainlik içinde olabilirler. Hatta: kişisel çıkarlarını, düşmanların siyasi hedefleriyle birleştirebilirler.

Millet: yoksulluk ve sıkıntı içinnde, yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin evladı. İşte, bu ortam ve koşullarda bile, görevin: Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır. İhtiyacın olan güç, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Mustafa Kemal Atatürk. 20 Ekim 1927

Aranan kelimeler:

22 Ağustos 2011
bosluk

Cemre

Cemre


Cemre: aslında, günlük yaşamımızda belki sık sık karşılaştığımız bir kelime. Yaşı biraz ileri olanlar; bu kelimeye nispeten aşina, ancak özellikle genç nesil, bu kelime hakkında bilgi sahibi değil. Kelime: daha çok bir meteoroloji olayına ait, ancak: elbette modern meteoroloji bilimiyle bir ilgisi yok. Daha çok, yaşı ileri insanlar tarafından bilinen ve kullanılan bir kelime. Bu yüzden: “cemre” kelimesi ve ifade ettiği anlam hakkında, kısacık bilgi vermek istiyorum.

Evet: “cemre” kelimesi, kökeni: Arapça. Arapça kelime anlamı ise: “kor” yani “ateş”. Halk arasındaki kelime anlamı ise: sıcaklığın artması.

Kelime arap kökenli olduğundan: arap kültüründeki çıkış noktasına değinmek gerekirse: Araplar: yaz aylarında yüksek kesimlerde yaşarken, kış aylarında, düzlüklere inerlermiş. Düzlük yerlerde: ortada büyükçe bir çadır kurulur ve bu çadırda yaşarlarmış. Bu büyük çadırın, hemen dışında, küçükbaş hayvanlar bir halka şeklinde yerleştirilirmiş. Bunun dışında ise, develer, ikinci bir halka olarak barındırılırmış. Araplar: kış geldiğinde, çadır içinde kendileri için, dışarıda ise, birinci halka ve ikinci halkada olmak üzere, üç ateş yakarlarmış. Baharın gelmesiyle: bu ateşler, yedişer gün ara ile, dıştan içeriye doğru söndürülürmüş. Yani: ateşlerin söndürülmesi, havaların ısınması ve baharın gelmesini işaret edermiş.

Bizim kültürümüzde ise, “cemre” şöyle belirlenmektedir. Eski dönemlerde, bir yıl, iki bölüm olarak bilinirmiş. 365 günlük yıl: yarısı kış ve yarısı yaz olarak kabul edilir ve Kasım ayı, bu yıl’ ı, tam ortadan ikiye bölermiş. Zaten: “kasım” kelimesinin, arapça anlamı “bölen” dir. Söylediğim gibi, Kasım kış olarak bilinir ve 179 gün sürermiş. Hızır olarak bilinen “yaz” ise, 186 gün sürermiş. Kış mevsimi: 8 Kasım tarihinde başlar ve 6 Mayıs tarihinde bitermiş. Burada: 6 Mayıs’ın da bir anlamı var. 6 Mayıs tarihi: Hıdrellez olarak bilinir ve “Hıdır” denen “Yaz” döneminin başlangıcını ifade edermiş.

Evet, her ne kadar günümüz için, bunları bilimsel yöntemlerle açıklamak zor olsada, bu tür meteorolojik verilerin ve olayların: birçok yıllık geçmiş tecrübe, bilgi ve birikimler sonucu oluştuğunu unutmamak gerek. Ama: diğer yandan, özellikle son yıllarda yaşanan meteorolojik olayların ve özellikle küresel ısınma gibi sıkıntıların, bu tür yüzlerce yıldır aynı periyodu izleyen olayları da olumsuz etkilediği kesin.

Ben yine de: ilkbaharın başlangıcı olarak kabul edilen ve yedişer gün arayla gerçekleşen cemrelerin sırasını ve tarihlerini vermek istiyorum.

Cemrelerden ilki: 19-20 Şubat tarihleri arasında havaya düşer, sonraki ise, 26-27 Şubat tarihlerinde suya ve son olarak, 5-6 Mart tarihlerinde, toprağa düşer. Yani: önce hava, sonra deniz ve en son olarak toprak ısınır. Hatta: toprağın ısındığının belirtisi olarak, çoğu yerde, topraktan gökyüzüne yükselen nem görülür. Toprak ısındığında ise: tohum atılır, ekim ve dikim yapılır.

Evet, cemre işte bu. Biraz önce söz ettiğim gibi, her ne kadar son yıllardaki küresel ısınma ve olumsuz atmosfer şartları, meteorolojik olayları etkilese de, cemreler: yüzlerce yıllık takip, tecrübe ve gözlem sonucunda oluşmuş değerlerdir.Yani: dünyanın dengesine bağlı olarak, ısınmayı ifade eder.

Aranan kelimeler:

26 Mayıs 2011
bosluk

Anka kuşu

Anka kuşu

Geçenlerde bir gazetede, bir yazı okudum. Bir şahıs hakkında, küllerinden yeniden doğmak için büyük bir uğraş veriyor gibisinden sözler ediliyordu. Küllerinden yeniden doğmak. Yani: yanmış-yokolmuş, külleri kalmış bir canlı, yeniden nasıl doğabilir, yeniden nasıl varolabilir.
Her ne kadar mecazi anlamda düşünülse de, sanırım ilk anda, insanın aklına gelen “tüm unutları bitmiş, yok olmuş bir insanın veya bir canlının, bütün varlığı ve gücü ile yeniden dünyaya gelmesi, yeniden yaşama tutunması, yeniden bazı şeylere sahip olması” düşünülebilirmi? Bilmiyorum, olayın tarihi boyutunu inceledim ve buyrun sonuçları.

Eski Yunan mitolojisinde: “Phoenix” olarak isimlendirilen ve Pers yani doğu mitolojilerinde de kendisine yer bulan bir kuş var. Bu kuş: aynı zamanda; gerdanlık şeklinde beyaz tüylerle çevrili olduğu için, Arapça’da, gerdanlık anlamına gelen “Anka” adıyla anılıyor. Halk arasında ise, “devlet kuşu” olarak biliniyor.

Anka kuşu: Kaf dağında yaşar. Bazı kaynaklarda: köpek başlı, aslen pençeli, kanatları dev bir tavus kuşu olarak betimlenmiştir. Bazı kaynaklarda ise, insan yüzlü olarak tasvir edilmiştir. İnsan gibi konuşur, insan gibi düşünür. En büyük özelliği ise, ölümsüz olmasıdır. O kadar yaşlıdır ki, dünyanın üç kez yıkılışına tanıklık etmiştir.

Ancak: bu ölümsüzlüğün temelinde, şu sır yatar. Anka kuşu, öleceği zaman: bir tür ateş olur ve kendini yakar. Daha sonra ise, küllerinden yeniden doğar. Kuşun yanmasına: “cehenneme iniş”, yeniden doğmasına ise “arınma” denir. Yani: bir tür “reenkamasyon” yani “yeniden doğuş”. Yani: canlılara verilen bir güç, düşünsenize en unutsuz anınızda, herşeyinizi kaybetmiş olduğunuzu düşündüğünüzde, bunu yani “Anka kuşunu” hatırlayın ve herşeye yeniden başlamak için cesaret ve güç bulun. Çünkü: hayatta geri gelmesi olanaksız tek varlık: yaşamdır. Bunun dışındaki tüm kayıplar, mutlaka telafisi mümkün olabilecektir. Önemli olan: insanın bu gücü kendisinde bulabilmesidir.

Aranan kelimeler:

12 Mayıs 2011
bosluk

10 Yıl Marşı

10 Yıl Marşı


Yıl: 1933. Genç Cumhuriyetin güçlü fertleri, cumhuriyetin 10’ncu yılını kutlamanın telaşı içindedirler. Her yönüyle, muhteşem bir kutlama düşünülmektedir. Çünkü: Cumhuriyet, elde edilmesinde, büyük emekler harcanan ve binlerce insanın kan döktüğü bir çabanın, mutlu sonucudur. Bu nedenle: on yıllık bir süreçte, büyük bir savaşın yıkıntılarını gideren, ülkede yeniden refah ve kalkınmayı sağlayan ve özellikle yurt dışındaki birçokları tarafından bu yükü kaldıramayacağına inanılan bu insanlar: muhteşem bir kutlama yapmak istemektedirler ki, dünya onların bu coşkusunu görsün ve Türkiye’nin, Cumhuriyetin daha yüzlerce yıl-binlerce yıl yaşayacağına inansınlar. Tüm bu coşkuyla: 11 Haziran 1933 tarihinde, TBMM den, Cumhuriyetin İlanının 10’ncu yıl Dönemi Kutlama Kanunu” çıkarılır.

Evet: 3 gün-3 gece sürmesi planlanan kutlamalar için bir tertip komitesi kurulur. Özellikle: köylerde, kutlamalar çerçevesinde, 3 gün süreli konferanslar verilir ve tiyatro gösterileri düzenlenir. Hazırlanan kitapçıklar, köylere dağıtılır. Hatta, bayram süresince, köylerde yaşayanlar ve köy komiteleri tarafından seçilenler, kentlerde konuk edip ağırlanırlar. Bazı konuklar, törenlerde katılımcı olarak yer alırlar. Sadece, Ankara’da, 600 yaya ve 1000 atlı olmak üzere, 1600 köylü vatandaş konuk edilir. Bunların kalması için, şehirdeki bütün okullar, 20 gün süreli olarak kapatılırlar. Çünkü: kentli-köylü arasındaki uçurumun kapatılması düşünülmektedir.

kutlamaların özünde elbette bir marş da olmalıdır. Bunun için bir yarışma düzenlenir. Yarışma sonucunda: o dönemde, Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra, dönemin üçüncü büyük kişisi Recep Peker tarafından: Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’e marş olarak bestelenmek üzere, ortak bir şiir yazdırılır. Uzun uğraşılardan sonra ise: 1904 Küdus doğumlu, yani henüz 29 yaşında olan Cemal Reşit Rey tarafından, yazılan şiir bestelenir. Bestede: marş, herkez tarafından rahatlıkla söylenebilsin diye, özellikle “mehter” ritmi kullanılır.

Hazırlanan marş: Ankara’da, jüri önüne çıkarıldığında: bizzat Cemal Reşit Rey tarafından, piyano başında seslendirilir. Ancak: dönemin Maarif Nazırı Saffet Arıkan: Cumhuriyet sözcüğü söylenirken, minör tonuna geçiliyor. Minör malum “küçük” demektir. Yoksa siz “Cumhuriyeti” küçük mü görmektesiniz? şeklinde eleştiride bulunur. Bunun üzerine, C.Reşit Rey: soğukkanlılığını kaybetmeyerek “Betheoven, Eroica ve Napolyon’dan örnekler vererek, ortamı yatıştırır.
Bu kez: marşın çalıntı olduğu iddiaları ortaya atılır. Bunu ilk kez dile getiren, Osman Şevki Uludağ: Tıp Fakültesinden, askeri tabip olarak mezun olduktan sonra, Çanakkale’den, Kurtuluş savaşına kadar birçok cephede hizmet etmiş bir kahramandır. Aynı zamanda, Bursa’da bulunan “Keşif Dağı”na, “Uludağ” isminin verilmesinde de, isim babası olarak bilinir. Uludağ: iddialarında: Cemal Reşit Rey’in, bu marşı: J.J.Rousseau’nun “Le devin du Village” isimli operasından ve bu operanın “Bütün saadetimi kaybettim, hizmetçimi kaybettim” anlamına gelen mısralarının bestesinden aldığını iddia eder.

Cemal Reşit Rey ise: bütün eleştiriler karşısında suskun kalır ve Rousseau’nun adı geçen operasından, tek bir nota bile bilmediğini söylemekle yetinir. Ancak: tarih sahnesinde bir süre geri gidildiğinde: Cemal Reşit Rey’in: Fransa’da uzun yıllar kaldığı ve müzik öğrenimini orada tamamladığı görülmektedir. Bu yıllarda, özellikle J.J.Rousseau’nun 200’ncü doğum yıldönümü etkinliklerinde, büyük olasılıkla bestecinin “Köy Kahini” operasının da icra edildiği kesindir. Ancak, biraz önce sözünü ettiğim gibi, Rey böyle bir durumu kabul etmiyor, yani, kesin bir kanıt söz konusu değil. O yüzden, fazlaca irdelemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Sonuçta, bir benzerlik te olsa, küçük bir bölümde benzerlikten söz edilmektedir, eserin kalan büyük kısmı, tamamen orjinal ritimlidir.

Tabii günümüzde, yine de pek sevilmeyen bu marşın: sevilmeme nedenini, bu çalıntı dedikodularında aramak sanırım pek yerinde olmaz. Çünkü: bu marşı sevmediğini düşünenlerin birçoğunun yukarıda yazdıklarım hakkında bilgi sahibi olduklarını düşünmüyorum. Peki, marş kültürünün, kuzeyden biryerlerden geliyor olması mı etken? Sanmıyorum. Ama peki niye bu hoşnutsuzluk, bunu da marşın sözlerinde bulabilirmiyiz?

Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan,
On yılda, onbeşmilyon genç yarattık her yaştan,
Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan,
Demir ağlarla ördük, Anayurdu dört baştan.

Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız,
Türk’üz bütün başlardan üstün başlarız,
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız.
Cumhuriyet ilan edilmiş ve aradan onlarca yıl geçmiş ve biz hala, 10’ncu yılda yapılan marşı söylemek ve söylememek arasında gidip geliyoruz. Yeni bir marş yazdırıp besteletmek mi gerek?

Aranan kelimeler:

11 Mayıs 2011
bosluk

Kıbrıs, Katliamlar, Kayıp Otobüs

Kıbrıs, Katliamlar, Kayıp Otobüs


Evet, Kıbrıs’ta yaşanan katliamlara devam ediyoruz. Bu yazılar: Kıbrıs konusunda, gerek ülkemiz, gerek Kıbrıslı soydaşlarımız ve gerekse diğer yabancı ülke insanlarının bilgisi, geçmişi hatırlaması amacıyla yazılıyor.
Çünkü: bu yazılanların hepsi gerçek, bir zamanlar bu katliamlar yaşandı, 1915 yılında da yaşanmıştı, peki ya gelecekte?

Yıl: 13 Mayıs 1964.

11 Kıbrıslı Türk soydaşımız, her sabah olduğu gibi, erken saatte, işe gitmek üzere, otobüse binerek bulundukları Larnaka’dan ayrılırlar ve Dikelya İngiliz Üssüne çalışmaya giderler. Orada, yani İngiliz üssünde polis olarak çalışmaktadırlar. Her türlü tehlikeye rağmen, çalışmak ve para kazanmak zorundadırlar. Ancak, giderken eskort yapılması için yaptıkları tüm ısrarlar, eskort yapılmasını sağlamaz ve eskort olmadan ayrılırlar.

Ama, bu 11 soydaşımızı bir daha gören, haklarında bilgi sahibi olan olmamıştır. Giderken çıkardığı toz gibi, otobüs, sırra kadem basmıştı. Koca bir otobüs, hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Kaybolmalarının üzerine, hadi bırakın Türkler, Rum baskısı altında konuyu tahkik edememişler, peki İngilizler’e ne demeli? Kendi üslerinde, polis olarak çalışan 11 insan kayboluyor ve umurlarında değil. Herhangi bir tahkikat, inceleme yapma gereği hissetmiyorlar veya yapıyorlar, sonucu yani vahşeti görünce, seslerini çıkarmıyorlar.

Bu soydaşlarımızın: aradan geçen 46 yıl sonra, Rumlar tarafından kaçırılarak öldürüldükleri ve cesetlerinin kör bir kuyuya atıldığı tespit edilmiştir. Evet, bu 11 soydaşımızın kemikleri: Rum kesiminde Larnaka yakınlarındaki Voraklini köyündeki bir kuyudan çıkarılmış ve yapılan DNA testi sonucu kimlikleri onaylanmıştır.

Elbette, olay bununla bitmiyor. Kuyuda bulunan cesetlerin kalıntıları üzerinde yapılan araştırmalarda görülen kurşun izleri, bu kayıp soydaşlarımızın, Rumlar tarafından kurşuna dizilerek öldürüldüklerini göstermektedir.

Şimdi, düşünün bakalım. Bir otobüs, içinde, çalıştıkları yere gitmekte olan, savunmasız ve silahsız 11 insan, tek suçları Türk olmak, otobüsten indiriliyorlar ve vahşice katledilerek, cesetleri kör bir kuyuya atılarak, 46 yıllık bir meçhule itiliyor.

İşte, karşıdaki zihniyet bu. Hani dedik ya, Kumlu bölgesinde 6 aylık bebeğe ve iki kardeşine ve annesine, 33 mermi sıkan vahşi zihniyet, burada da, 11 savunmasız, silahsız ve günahsız insanı katlediyor.

Ve bu katliamları önlemek üzere, adaya giren Türk Silahlı Kuvvetleri işgalci diye tanımlanıyor. Kimse aksini düşünmek gereğini hissetmiyor, kimse demiyor ki, Türk Silahlı Kuvvetleri eğer adaya, bu vahşete müdahale etmeseydi, şu anda ne olurdu? Elbette bir çok şey olurdu, örneğin yukarıda sözünü ettiğim kör kuyudaki cesetler asla bulunmazdı ve daha yapılacak bir çok katliam, vahşet asla ortaya çıkmazdı ve adada, iki değil, tek bir bayrak dalgalanırdı, hani deniz rengi hakim bir bayrak.

Aranan kelimeler:

20 Ocak 2011
bosluk

Nal

Nal

At nalı ile ilgili inanış ve söylencelerin bir çoğu, batıya ait yani Hıristiyan literatüründe geçmektedir. Ama yine de, ülkemizde de, bir kısım inanış, “At nalı” nın, koruyucu, kutsal ve uğur niteliğine inanışı simgeler. Yani: bizdeki “Nazar Boncuğu” nun batı versiyonu “At Nalı” denilebilir.

Batı’da at nalı hakkındaki en bilinen söylence şöyle: “ Ortaçağ dönemleri. İngiltere’de; Dunstan isimli bir nalbant var. Bir gün: şeytan, kılık değiştirerek, bu nalbant’ın dükkanına gelir ve at ayağı şeklindeki ayaklarına, nal takmasını ister. Nalbant; her ne kadar kılık değiştirmiş olsa da, şeytanı tanır ve kafasından bir plan yapar. Şeytan’a hitaben, ayaklarına nal takabilmesi için, kendisini duvara zincirlemesi gerektiğini söyler. Şeytan, kabul eder ve nalbant, şeytanı, çok sağlam zincirler ile, duvara sıkıca zincirler. Daha sonra ise, yaptığı nalları, şeytanın ayağına; büyük ızdırap ve acı verecek şekilde, takmaya çalışır. Şeytan, bu acı ve ızdıraba dayanamaz ve bunun üzerine, nalbant Dunstan; şeytan’a “ bir daha Tanrı’ya inanan insanların mekanlarına girmeyeceksin” der. Şeytan, bunu kabul eder. Ancak: nalbant’a şu soruyu yöneltir. “Peki, insanları inançlarına göre nasıl ayırt edeceğim”. Nalbant: elindeki at nalını gösterir ve “işte işaret bu nal olacak ve sen bunun bulunduğu mekanlara girmeyeceksin” der. Şeytan, bunu kabul eder ve uzaklaşır.

Nalbant Dunstan ise, bu olaydan sonra: İngiltere’nin en önemli katedrallerinden birine, başpiskopos olur.

Evet: at nalı hakkındaki inanışlar, elbette bundan ibaret değil. Konuya, Ortaçağ’dan girmiş olmama rağmen, daha da eski dönemlere ait anlatılanlar var. Yeryüzünde, demir madeni bulunduğunda, insanlar: bu madenin, büyücü ve şeytanlara karşı bir güç olarak ortaya çıktığına inanırlar. Bu inancın sonucunda: büyücü olduğundan şüphe edilen veya inanılan kadınlar, ölünce veya öldürülünce, bir daha dünyaya geri gelmesinler diye, tabutlarının üzerine at nalı çakılır.

Nal: “U” şeklindedir ve bu şekil, dünyanın uydu’su “Ay”ın, hilal konumuna benzetilir. Bu nedenle: şekil itibarı ile, at nalının: bolluğu, koruyu gücü ve iyi hali de temsil ettiğine inanılır. Ayrıca: nal üzerinde 7 çivi deliği bulunur ve “7” rakamının uğuruna inanılır.

Evet, at nalı’nın: inanışlara göre önemini ve Tanrıya inanan insanlar tarafından, yaşadıkları mekana asılması gerekliliğini öğrendik. Şimdi: at nalının ne şekilde asılması gerektiğine bakalım. At nalı: bulunulan mekana: belli bir kurala göre asılır. Bir kısım insan: kapının tam üzerine ve asılmasına, çünkü iyi şans’ın nalın uçlarından aşağıya süzülüp gitmemesini düşünerek, uçlarının yukarı bakacak şekilde asılmasına inanır. Diğer bir kısım insan ise; nalın uçlarının aşağıya doğru olması gerektiğine, çünkü: iyi şansın, süzülerek evin içini doldurması gerektiğine inanırlar.

Değişik görüş ve düşünceler; elbette farklı uygulamalar ve sonuçlar yaratıyor. Önemli olan: her şeyi bilmek, ama doğru olduğuna inandıklarımızı uygulamak. Yani: bunları yazarken, kimseye, evinize “at nalı” asın veya asmayın diye öneri de bulunmak elbet te mümkün değil.

Aranan kelimeler:

31 Aralık 2010
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti