Sevgililer Günü, Aziz Valentin Günü

Sevgililer Günü, Aziz Valentin Günü


Roma imparatorluğunda: 14 Şubat tarihi, her yıl: Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan “Juno” ya saygı günü olarak kutlanır, temizlik ve arınma zamanı olarak kabul edilen bu tarihte: evler süpürülür ve temizlenirdi.

Ertesi günü, yani 15 Şubatta ise: “Lupercalia Bayramı” başlardı. Bayram: Roma imparatorluğunun kurucuları olan “Romus ve Romulus” ile Roma Tarım Tanrısı “Faunus” a ithaf edilirdi. Kutlamalar: aynı gün, Luperci üyeleri ve Romalı papazların kutsal bir mağarada toplanması ile başlardı. Bu mağarada: bereket için keçi ve arınma için bir köpek kurban edilir, bunların postları yüzülür, akan kanları, postlarının ucuna sürülür ve bu postlar ile; papazlar, karşılarına çıkan genç kız ve kadınlara vururlardı. Kadınlar, kendilerine post ile vurulduğunda doğurganlıkların artacağına inanırlardı.

MS.3’ncü yüzyılda: Roma imparatorluğu bölgesinde; kadın ve erkek ilişkilerinde büyük kısıtlamalar vardı. Festivalin ilk günü: genç kızların isimlerinin yazıldığı metal plakalar bulunan bir vazo, yine aynı mağaranın önüne bırakılır, Romalı genç erkekler, bu vazodan ismini çektikleri kızlar ile, bayram boyunca birlikte olurlar ve hatta bazıları birbirlerine aşık olarak evlenirlerdi.

Ancak: Roma İmparatoru II.Cladius zamanında: imparator, bekar bir erkeğin, evli erkekten daha iyi savaşacağını düşünerek, “evlenmelere” yasak getirdi. Ancak: Roma papazlarından “Valentin” imparatorun bu emrine karşı geldi ve genç kız ve erkeleri evlendirmeye devam etti. Zamanla, bu durum, imparator tarafından öğrenildi ve Valentin; 270 yılında, 15 Şubat tarihinde idam edilerek öldürüldü.

Aradan geçen uzun zaman sonunda: Papaz Valentin’e, Vatikan kilisesi tarafından “Aziz” ünvanı verilir. Roma kapılarından biri, onun adı ile anılmaya başlanır.

14 Şubat 496 tarihinde ise: Papa Gelasius tarafından, 14 Şubat günü: “Aziz Valentin” günü olarak ilan edilir. Bu yüzden: “Sevgililer Günü” bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” olarak kutlanır. Valentin kelimesi: “hoşlanılan kişi” veya “sevgili” anlamında kullanılır.

13’ncü yüzyılda: İngiltere ve Fransa’da, 14 Şubat tarihi, kuşların çiftleşme günü olarak kutlanır ve bu günün anısına, sevgililer, birbirlerine güzel sözler yazılı notlar verirlerdi. Bu notlarda, birbirlerine “Valentin” diye hitap ederlerdi.

1840 yılında: Amerika’da, ilk sevgililer günü kutlaması, yazdığı kart ile; Esther A.Howland tarafından gerçekleştirilir. 14 Şubat 1840 tarihinde, Esther, sevgilisine bir kart gönderir ve böylece, her yıl 14 Şubat tarihinde, sevgililerin birbirlerine, aşk ve sevgi ifadeleri yazılı kart yollamaları alışkanlığı ortaya çıkar.

Evet, işte sevgililer gününün ortaya çıkma hikayesi bu. Kökeni, anlattığım gibi, Katolik Hıristiyan kültürünün günümüze kadar yansıyan bir alışkanlığı. Alışkanlık önceleri, değişik şekillerde uygulansa da, zamanla sevgililerin bu günde birbirlerine karşılıklı sevgi nameleri olan kart göndermeleriyle sürdürülmüş. Ama günümüzde, bu kart yollama alışkanlığı, sevgilileri pek tatmin etmemiş olacak ki, işin boyutu değişmiş ve büyük bir “hediye sektörü” ortaya çıkmış. Sevgililer birbirlerine günün anlamını ifade eden hediyeler almaya başlamışlar. Elbette, bu hediye sektörünün ortaya çıkarılmasında, reklam sektörünün etkisini unutmamak gerek. Yoksa, gayet masum bir kart göndermek ve bir kısım sevgi sözleri yazılmak suretiyle kutlanan bir günün, nasıl büyük boyutlu bir alışveriş çılgınlığının yaşandığı faaliyet haline gelmesini anlamak mümkünmü? Tek izahı, toplumun bu şekilde yönlendirilmesi.

Düşünüyorum da; insanın sevgilisini, eşini, sevdiğini hatırlaması elbette güzel. Ama, bu hatırlama, yılda bir kez mi olmalı? Veya insanın sevgisini, aşkını herhangi bir hediye ile mi ifade etmesi gerek, bu da meçhul? Ama, öte yandan, bu tür kutlamalarda ortaya çıkan büyük bir hediye sektörü ve ekonomik hareketlenme, insanların çılgınca para harcama alışkanlıkları var ve bu da, elbette ekonomik sektörün birimlerini gayet mutlu ediyor. Halbuki sevginin ifadesinin o kadar çok yöntemi var ki………….

Aziz Valentin gününüz, hayır hayır, yanlış söyledim, Sevgililer gününüz kutlu olsun.

Aranan kelimeler:

26 Aralık 2010
bosluk

Kurbağa

Kurbağa

Geçenlerde, keçiler üzerine bir yazı yazmıştım. O yazıda, suçlu keçiydi. Şimdi: yine değişik bir yazı yazmak istiyorum. Bu kez, konu: kurbağa. Ama: kurbağa suçlu değil. Kurbağa: kurban.

Evet: bir kap içindeki suyu bir miktar ısıtıp, içine bir kurbağa attığınızda: kurbağa, ısınmış suda, bir nebze yanmanın verdiği sıkıntı ile, içine düştüğü ortamın olumsuzluğunu “aniden” hisseder ve kaçmaya gayret eder.

Ancak: aynı kap içindeki suya, bir kurbağa atıp: daha sonra; azar azar ısıtmaya başlarsanız; içindeki kurbağa, önceleri bu yavaş değişimi pek hissedemez, hatta yadırgamaz. Zamanla, bu değişime, yani ısınmaya alışmaya bile başlar. Hatta: bu ısınma onu gevşetir, vücut ve beyin fonksiyonlarını zayıflatır. Düşünmesini engeller, hareket etmesini yavaşlatır. Sonuçta: suyu ısıtmaya devam ettiğinizde, içindeki kurbağa; öleceğini anlasa, rahatsız bile olsa, biraz önce söylediğim nedenlerle ( gerek beyin fonksiyonlarının yani düşünce yeteneğinin bitmesi ve gerekse fiziksel gücünün azalması) artık kıpırdamaz ve su gerekli ısı düzeyine ulaştığında, ölür.

Sonuç mu: bir canlıyı, bulunduğu ortama alıştırmanın en önemli yolu: yavaş yavaş alıştırmaktır. Ani değişim ve gelişimlere, canlılar kolay adapte olamazlar. Önemli olan: hani derler ya, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, sindire sindire.

İşte, kurbağa deneyimiz de, bu söylediklerimin ne kadar gerçekçi olduğunun anlaşılması açısından önem taşıyor. Bu arada, bunun tarihle, tarihin izinde ile ne ilgisi varsa derseniz, onu da siz bulacaksınız.

Aranan kelimeler:

16 Ekim 2010
bosluk

Keçi

Keçi

Günümüzde, Anadolu’nun özellikle iç bölgelerinde, herhangi bir araçlar ilerlerken, uzun süre, ağaçlık bir yer bölge görmeniz mümkün değil. Çünkü: yok.

Bir süre önce: Ankara-Polatlı yakınlarında bulunan, Gordion antik kentinde bulunan “Kral Midas’ın Mezarı”na gittim. Mezar: bir tepenin altında yapılmış. Bir dehlizden, yaklaşık 50-60 metre ilerledikten sonra; mezar odasının bulunduğu yere geliniyor. Mezar odası: dört yanı ve üstü; ağaç kütükleriyle çevrilerek yapılmış. Ancak: o ağaç kütükleri ki; inanmak mümkün değil. Her ağaç kütüğünün, uzaktan gördüğüm kadarı ile, çapı: 1-1.5 metre kadar, yani muhteşem büyük. Bunları görünce, demekki, bir zamanlar, buralarda, bu tür, bu büyüklükte ağaçların bulunduğu ortaya çıkıyor.

Derken, bir gün, yine bir yazı okuyor iken, 1500’lü yıllarda, Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazıt’ın, Mısır seferine giderken, Anadolu içinde, ordusunun hareket edebilmesi için, bir “Baltacı Birliği” kurdurmuş. Bu birlik, ordunun önünde ilerleyerek, Anadolu’nun gür ormanlarında, ordunun geçebileceği yollar açıyormuş.
Bunlar: benim raslantı sonucu, Anadolu’nun, çok değil yaklaşık 500 yıl ve öncesindeki büyük orman varlığını kanıtlayan birkaç ayrıntı. Sanırım, araştırılsa, daha ne ayrıntılar çıkabilir. Sonuç olarak: birkaç yüz öncesine kadar, Anadolu, kesinlikle bu kadar yeşilsiz, ormansız, ağaçsız bir yer değilmiş.

Bunların yanında: kısaca bir incelemede, keçinin, MÖ.11-10.yüzyıllarda, ilk olarak, Ortadoğu bölgesinde evcilleştirildiği söylenmektedir. Yani: büyük ihtimalle, Fırat-Dicle nehirleri arasında kalan, Maveraül-nehir bölgesi ormanları, hatta ve hatta tarihe konu olan “Babil’in asma bahçeleri”, tüm bunların yok olmasında, günümüzde, bu iki büyük su kaynağı nehir arasında kalan bölümünde tamamen kuruyup kalmasının nedeni ne olsa gerek?

Peki, ne olmuş ta, bu ormanlar, yoğun orman varlığı; günümüze kadar olan süreçte, tamamen ortadan kalkmış? Bu sorunun cevabı olarak, birçok şey söylenebilir. Örneğin: ağaçların ısınma, kullanma amacıyla kesilmesi elbette bir neden. Ama: inanın, yaptığım araştırmaya göre; en büyük olduğuna inandığım tek bir neden var: keçi.

Günümüzde: Amerika ve Avrupa’ya gidenlerin belki dikkatini çekmemiştir, ama bir gerçek var. Gerek Amerika ve gerekse Amerika’da ve dünyanın diğer gelişmiş ve orman yoğun ülkelerinde: keçi göremezsiniz. Çünkü, keçi beslenmez, barındırılmaz.

Peki, neden?

İsterseniz, keçi hakkında biraz bilgi vereyim. Keçi: sarp yamaçlara rahatlıklar tırmanır, patika ve uçurumlarda, başkalarının ulaşamayacağı yerlere ulaşırlar. Çünkü: başkalarının ulaşamadığı bu yerlerde, daha güzel besin maddeleri bulabilirler.

En büyük özellikleri: TAZE FİLİZ, KABUK VE YAPRAKLARI severler. Evet, taze filiz, yani, yeni fidanların, ağaç fidanlarının taze filizlerini çok severler ve yerler. Sonuçta: bu yeni fidanların yetişmesini, büyümesini engellerler. Uzun yılların sonucu mu: yazının başında belirttiğim gibi, uçsuz-bucaksız ve boş alanlar, yeşillikten, ormandan, ağaçtan yoksun, bomboş alanlar.

Bittimi? Hayır. Keçi; otları kökleriyle sökerek yediğinden, toprağın verimini azaltır. Çünkü: erezyona sebep olurlar ve bunun sonu da kuraklık.

Hatta: bağlandığı ipi bile kemirir. Daha da ileri giderek, şunu söylemek mümkün: “ne bulursa kemirir ve yemeye çalışır” Hatta: aşırı yonca yediğinde, midesi şişer ve hayvan ölür. Koyun gibi önüne ot konulmasını beklemez. Kendi kendini doyurmaya uğraşır, dolanır, zekidir, beslenmenin bir çaresini bulur.

Hayır, bu hayvanın zararını konuştuk. Ama; elbette, kendi çapında yararları da yok değil. Örneğin: sütü, eti, kılı kullanılarak, ekonomik kazanç sağlanıyor. Özellikle: Yörükler tarafından keçi beslemek, çok eskilere dayanan alışkanlıklardandır.

Keçi sütünün anne sütüne en yakın süt olduğu bildirilmekte ve çok tercih edilmektedir.

Ama: sizlere bir şey daha söylemek istiyorum, belki konumuz dışında bulunacak ama, Amerika’da, “Çimento” fabrikası göremezsiniz. Çünkü: Çimento Fabrikaları, çevreye en büyük zararı veren sanayi yatırımlarıdır. Bu yüzden, istemezler. Peki, yapılarında kullanılması gereken “çimento” yu nerden temin ederler? Öncelikle: Amerika’daki evlerin çoğu, çimentonun asgari düzeyde kullanıldığı, ahşap yoğun yapılardır ve bunların fiyatları belli bir orandadır. Ama, çimentonun yoğun olarak kullanıldığı yapıların ise, fiyatları, diğerlerine nazaran daha pahalıdır. Çünkü: Amerika, çimentoyu yurt dışından almaktadır. Yani: kendi topraklarında, çevre kirliliğine izin vermezler, ama başka ülkelerden çimentoyu satın alırlar.
Sanırım, keçi sütü de, böyle. Yani: tamam, keçi sütü, çok yararlı ve faydalı, ama keçi yararsız, yurt dışından alırlar, olur biter. Fiyatı pahalı olur? Olsun, ekonomik yönden sıkıntısı olan bir ülke olmayınca, pahalı kelimesi kimsenin umurunda değil.

Bu arada: nedenini bilmiyorum ama, keçinin çok büyük bir özelliğinden daha söz etmek istiyorum. Keçi: Hıristiyan mitolojisinde “Şeytan” ile özdeştirilir ve şeytanın hayvanı, keçidir. Çünkü: Hıristiyan kültüründe; eski din ve inançlara karşı aşırı sert bir tutum gözlenmektedir. Eski din ve inançlardan yani “pagan” olarak nitelendirilen toplum yapısından söz ederken; bu toplum yapısında keçinin rolü: şarap ve eğlence tanrısı “Dionysos”un simgesi olmasıdır. Bu nedenle: tanrının sembolü keçi; Hıristiyan kültüründe, bu döneme ait sert tutum nedeniyle, şeytan ile özdeştirilmiştir.

Sonuç olarak: ben, kendim ve ülkemin geleceği için: yeşil yoğun, ormanları bol bir “cennet” vatan istiyorum. Ben bugün Anadolu’nun iç bölgelerinde, saatlerce araçla giderken, bozkır, hiçbir yeşilliği, ağacı olmayan bölgelerde saatlerce ilerlediğimde, hüzünleniyorum. Günümüzde: yine de, ülkemin azımsanmayacak bir bölümü ormanlık. Ama, bu şekilde, keçi yetiştiriciliği sürerse, inanıyorum ki, 100 veya 200 yüz yıl sonra, buraların da elden gitmesi büyük olasılık. Bu yüzden, bence, keçi yetiştiriciliği ve de özellikle, yabani ortamda keçi bulundurulması iyice düşünülmeli ve genel bir politika belirlenerek, keçi yoğunluğundan kaçınılmalıdır. Çünkü: ormanların, ağaçlık ve yeşil alanların getirisi, keçinin getirisinden daha yoğun olacaktır.

Aranan kelimeler:

22 Eylül 2010
bosluk

Büyük İskender; İnsanları baskı altında tutmak için ne yapmalıyım?

Büyük İskender; İnsanları baskı altında tutmak için ne yapmalıyım?

Büyük İskender, filozof Aristo’ya bir mektup yazar ve sorar:

“Ele geçirdiğim topraklardaki insanları, baskı altında tutmak için neler yapmalıyım? Onları sürgüne mi göndereyim, hapse mi atayım yoksa kılıçtan mı geçireyim”

Filozof Aristo, mektuba şöyle cevap verir:

“Onları sürgüne gönderirsen, sürgünde toplanıp sana isyan ederler. Hapse atarsan, hapishaneler militan yuvasına döner ve denetimden çıkar. Kılıçtan geçirirsen, sonraki kuşaklar, intikam hırsıyla büyür ve krallık tahtın sallanır”

 Büyük İskender’in aklına gelen hiçbir yönteme onay vermeyen Aristo, kral’a gücünü koruması için, şu öneride bulunur:

 “İnsanların arasına, AYRILIK TOHUMLARI ekeceksin ki, birbirleriyle mücadele etsinler, savaşsınlar. Savaştıkça, kendini tabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın”

Çok kısa bir hikaye oldu sanırım, ama büyük olasılıkla ilginizi çekeceğini  düşündüm ve yazdım. Günümüzden binlerce yıl önce ortaya konan bir düşünce, ama unutmayın ki, her ne kadar bizler okuma özürlü olsak ta, günümüzde birçok insan, özellikle Amerika, Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerdeki insanlar; geçmişe yönelik bu tür yazıları büyük bir heyecan ile okuyorlar.

Aranan kelimeler:

15 Ağustos 2010
bosluk

İnebahtı Deniz Savaşı, Osmanlının Bahtının Değiştiği Savaş

İnebahtı Deniz Savaşı, Osmanlının Bahtının Değiştiği Savaş

inebahti

İnebahtı’da Marquesa gemisinde çarpışan İsyanpol Cervantes, savaşın kazanılması üzerine, Don Kişot’a “Tüm dünya, Türkler’in yenilmez olduğu inancının ne kadar yanlış olduğunu öğrendi” diyor. Bu savaşın küçük bir hikayesi aşağıda, o zamana dek, yenilmez bir armada olarak öne çıkan Osmanlı donanmasının ilk yenilgisi olması açısından öne çıkan bir savaş.

7 Ekim 1571 tarihinde, Yunanistan-Korint Körfezinde, İnebahtı yakınlarında; Osmanlı ve Haçlı donanmaları karşılaşırlar. Haçlı donanması: İspanya krallığı ve Venedik dukalığı gemilerinden oluşuyordu. Kutsal ittifak adı altında, Papa’nın gözetiminde yapılan antlaşma sonucu, oluşturulan haçlı donanması, bölgede büyük bir güç haline gelir. Bu sırada: Osmanlı donanması ise, Kıbrıs’ın alınması sonucunda, eksiklerinin tamamlanması uğraşısı içindedir. Ancak: Osmanlı Divanında, donanmanın ihtiyaçlarının karşılanması konusunda anlaşmazlıklar oluşur. Anlaşmazlıklar o kadar ileriye gider ki, Osmanlı donanmasının başına, Sadrazam Sokullu tarafından, bir kara ordusu kumandanı olan Müezzinzade Ali Paşa getirilir.

Haçlı donanması: bir süre sonra, Osmanlı sularına doğru ilerlemeye başlar. Ali Paşa’nın yanlış tutumları, Osmanlı denizcilerinin karşı koymalarına neden olur.

Düşünebiliyormusunuz, karşınızda büyük bir güç var ve bizimkiler hala gerek devletin karar mekanizması olan Divan’da ve gerekse donanmanın yönetim kademelerinde, kendi aralarında çekişiyorlar. Ortak kararlar verebilmek ve bu kararlarda birleşebilmek mümkün değil. Bu şekilde girilen bir savaşın kazanılması mümkün mü?

Kış mevsimi yaklaştığı için, levent gemileri ve derya beylerinin gemilerindeki tımar erbabının bir çoğu giderler. Savaşçı ve kürekçilerin de bir kısmı dağılır. Geri kalan asker, donanma gemileriyle, İnebahtı Limanına girip demirler. Halbuki, bölgede büyük bir haçlı donanmasının bulunduğu kesin. Aralarında bir antlaşma yapıldığı biliniyor, yine de donanmanın insan yapısının bozulması ve herhangi bir tehlike de, asla kaçış veya manevra imkanları bulunmayan İnebahtı Limanı gibi bir limana girip demirlenmesini anlamak mümkün değil.

Osmanlı savaş komuta kademesi toplanır ve en mantıklı karar; Uluç Ali Paşa’dan gelir. Paşa: bir çok sipahi ve yeniçerinin izine gönderilmesi nedeniyle, savaşa karşı çıkar. Ayrıca: donanmanın büyük eksikleri vardır ve gemilerin bakımlarının yapılması gerekmektedir. Ayrıca: düşman donanmasının, Liman ağzındaki Boğazhisar denilen geçitin kapatılması ile, Limana giremeyeceğini ve savunmada kalınmasını ister. Ancak: sert mizaca sahip Ali Paşa, daha önce hiç deniz savaşı yaşamadığından; “ İslam gayreti, Padişahın şerefi yokmudur? Her gemiden beşer-onar kişi eksik olmakla ne olur?”der ve savaşa girilmesine ve hatta bu şartlar altında, hücum yapılmasına karar verilir.

Neyse; iki donanma, dünya tarihinin en büyük deniz savaşlarından biri ne başlarlar. Osmanlı donanması, düşmanın görünürdeki 50 gemisinin üstüne saldırır. Bunun üzerine, diğer haçlı gemileri, saklandıkları burnun arkasından çıkıp, Osmanlı donanmasını çevirerek, top ateşine başlarlar. İki ateş arasında kalan orta ve sol kanat gemilerinin birçoğu batar.

İnsanlar, döşeme kalasları ve kürekler, hepbirlikte parçalanır. 142 Osmanlı gemisi yok olur. 4 saat içinde, 20 bin Türk denizci veya tutsak edilir.

Bir arbeküz mermisiyle şehit düşen Amiral Ali Paşa’nın kesik başı, mızrağa geçirilmiş, Mekke’den getirilmiş yeşil bayrak, Sultan gemisinden indirilerek, yerine Papa’nın flaması çekilmişti.

Yanlızca: Cezayir Beylerbeyi Uluç Ali Paşa’nın kumandasındaki 42 gemilik bölüm, haçlı donanmasının karşısında bulunan sağ bölümünü bozarak, savaş alanından kurtulur. Uluç Ali Paşa, bu başarısından sonra, Kaptan-ı Derya’lığa getirilir.

Bu arada: Sokullu Mehmet Paşa’nın Venedik elçisine söylediği bir söz de tarih sayfalarına yazılır.” Biz Kıbrıs’ı almakla, sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı’da bizi yenmekle, sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine yenisi daha gür çıkar” Tabii, yeni gemilerin yapılması mutlaka bir şekilde mümkün olabilir. Peki ya kaybedilen denizci insan gücü? Kaybedilen binlerce denizciyi yerine getirmek kolay olmamış ve tecrübesiz levendlerden teşkil edilen yeni donanma, Osmanlı’ya Akdeniz’de eski gücünü bir daha asla geri kazandıramamıştır.

Avrupa, bu zaferin kutlamalarını, yer yer günümüzde de yapmaktadır.

Aranan kelimeler:

2 Eylül 2009
bosluk

İstanbul’da Deprem

İstanbul’da Deprem

deprem14 Eylül 1509 günü gecesi, İstanbul’da büyük bir deprem olur. Birkaç dakika süren ilk büyük sarsıntının ardından; bir aydan fazla süre, her biri bir büyük deprem gibi, artçılar meydana gelir.

Ancak; bir rivayete göre: Padişah II.Beyazıd; İstanbul sur içinde, 400 den fazla derin kuyu kazdırır. Güya, bu şekilde, sarsıntıların tahribatı önlenir.

Tarihçiler; bunun, halkın tedirginliğini almak için yapıldığını söylerler. Oysa, Padişah II.Beyazıd, torunu Kanuni Sultan Süleyman döneminde inşa edilen Süleymaniye Camiinin çevresinde de; birçok kuyu açtırmıştır ki, bunların adı “deprem kuyuları” olarak anılır.

Aradan yüzyıllar geçer ve 1999 yılında, bölgeyi büyük ölçüde etkileyen depremde; Türkiye peş peşe sarsılır. Ancak; bu sıralarda, gazetelerde yayınlanan bir minik haber, gözlerden kaçar. Şöyleki;  İzmit-Solaklar Köyü sakinleri, ” köyün kuyuları bizi depremin yıkıcılığından kurtardı” demişlerdir.

Deprem acı bir olay. Gerek can ve gerekse mal kaybı var. Her türlü tedbir düşünülmeli ve önlem alınmalı. Bu bir önlem olabilirmi?

Aranan kelimeler:

29 Nisan 2009
bosluk

Patriğin, Rus Çar’ına Yazdığı Mektup’ta tanımlanan Türkler

Patriğin, Rus Çar’ına Yazdığı Mektup’ta tanımlanan Türkler

girneikon-resmi111820-1821 yılları arasında;  Mora yarımadasında, rumlar tarafından büyük bir isyan çıkarılır ve binlerce Türk öldürülür. İsyan bastırılır. Dönemin Padişahı 2.Mahmut; bu ayaklanmada parmağı olanların tesbiti için, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı görevlendirir. Yapılan tahkikatta, Fener Rum Patriğinin, isyanla yakın ilişkisi olduğu ortaya çıkar.

Derhal baskın düzenlenen Patrik 5.Gregorius’un evinde;  isyanla ilgili belgeler ve Osmanlının amansız düşmanı olan Rus Çarı Alexandra’ya yazılmış çeşitli istihbarat mektupları ele geçirilir. Fener Rum Patrikhanesini, ihanet yuvasına çeviren bu patrik yargılanır ve halkı isyana teşvik etmek ve Osmanlı Devletine ihanet etmekten suçlu bulunur ve idama mahkum edilir. İnfaz; Patrikhanenin kapısı önünde, 21 Nisan 1821 günü gerçekleştirilir.

Bunun üzerine, Patrikhane yönetimi: aynı yerde, bir Türk büyüğü asılana kadar, bu kapının kapalı tutulmasına karar verir. Kapının ismi, o günden sonra: “kin kapısı” olarak anılır. Patrikhanenin bu kararından haberdar olan Türk yetkililer ise; buna misilleme olarak, Patrikhanenin bulunduğu sokağın adını:” Sadrazam Ali Paşa” koyarlar.

Günümüzde, bu kapı hala kapalı. Girişler; bu kapının solundaki küçük kapıdan yapılıyor. Din kapısı olması gereken bu kapı, kin kapısı haline getirilmiş. Elbette; Patrikhane, bu söylenenleri asla kabul etmiyor. Ama; kapıyı açmaya da yanaşmıyorlar. Buna ise; geçerli ve makul bir sebep göstermiyorlar. Yanlızca; Patrik Gregoryus, burada idam edildi ve gömüldü, insanların onun mezarı üzerinden geçilmesini istemiyoruz gibi, saçma sapan bir mazeret sunuyorlar. Halbuki; hiçbir Osmanlı kaynağında; Patrik’in burada gömüldüğü olduğu hakkında bilgi ve belge yok. Hatta; Osmanlı döneminde, asılarak öldürülenlerin, nereye gömüldükleri hakkında, bilgi ve belge tutulmadığı belli ve genel bir uygulama. Neyse, omuzla hafifçe yüklenildiğinde açılacak gibi duran bu kapı, ne hikmetse açılamıyor. İstanbul bir Yunan şehri olsa, bir gece de kapıyı açarlar. Ama; İstanbul’un bir Yunan şehri olabilmesi için, uzunca bir uykuya dalıp rüyalar alemine  veya gökyüzüne kafalarını çevirip hayaller alemine uzanmalılar.

Evet, bu arada; Patrik Gregorius’un Rus Çarı Alekxandr’a yazdığı meşhur bir mektup var. Bu mektup; bizi yani Türk’leri çok iyi tanımlayan veya tanımladığını düşündüğüm bir mektup olması açısından, çok önemli. Bu mektubu; tüm insanlarımızın bilmesi, özellikle okul çağındaki gençlerimizin bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü; bu mektup, biz Türkler’in karekteristik özelliklerini, başarı ve başarısızlıklarının neye bağlı olduğunu ve olabileceğini çok iyi tahlil etmiş.  Neyse, mektubu, yazım şeklini basit ve anlaşılır kelimeler düzeyine indirerek okuyalım:

” Türkler’i maddeten ezmek ve yıkmak; mümkün değildir. Çünkü: Türkler; çok sabırlı ve dayanıklı insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis (onur) sahibidirler. Bu özellikleri ;  dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine itaat duygularından gelir.

Türkler: zekidirler. Kendilerini; doğru yola sevk edecek liderleri olduğunda da daha da çalışkandırlar. Gayet; kanaatkardırlar. Onların bütün meziyetleri: hatta kahramanlık ve bağlılık duyguları; geleneklerine olan bağlılıklarından ve ahlaklarının kuvvetinden gelir.

Türkler’i yıkmak için: önce bağlılık duygularını kırmak ve manevi bağlarını parçalamak gerekir. Bunun da, en kısa yolu: milli ve manevi değerlerine uymayan, yabancı fikir ve davranışlara, onları alıştırmaktır.

Türkler; dış yardım kabul etmezler. Haysiyet duyguları, buna engeldir. Eğer; geçici bir süre görünürde kuvvet ve kudretleri varsa da; Türk’ler mutlaka dış yardıma alıştırılmalıdırlar.

Maneviyatları sarsıldığı gün; Türkler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve güçlü kuvvetler önünde zafere götüren; asıl kudretleri sarsılacak ve o zaman Türkler’i yıkmak, mümkün olabilecektir.

Bu nedenle; Osmanlı Devletini yıkmak için, yanlızca savaş meydanlarındaki zaferler yeterli değildir. Ve hatta; yanlızca bu yolda yürümek, Türkler’in gerçekleri anlamalarına neden olabilir.

Yapılacak iş; Türkler’e bir şey hissettirmeden, bünyelerindeki tahribatı tamamlamaktır. ”

Bu mektupla ilgili; birçok yorum yapılabilir. Eminin ki, zaten siz de mektubu okuduktan sonra, kendi başınıza mutlaka çeşitli yorumlar üretmişsinizdir. Bu nedenle; ben mektupta ki; Türkler’in yıkılması için gereken başlıca unsurun, borçlandırılma ” konusu olduğunu söylüyor ve geçiyorum.  İlginç bir mektup, bir yandan üstün vasıflarımızın yazılı olduğunu okuduğumda, gurur duyuyorum, ama diğer yandan da, yıkılmamız için yazılı olan gerekenler bölümü; acaba, tarih içinde sürdürülen çabaların bir ürünü mü bu borçlarımız diye düşünüyorum? Ya Osmanlılar, bu borçları hep kalkınmak için almışlardı demi, yıkılışımız için değil ki?

Rahmetli, ulu önder, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk; büyük adammış, sanki biliyormuş Patriğin bu mektubunu da; Osmanlının tüm borçlarını, yeni kurulmuş ve savaştan çıkmış, genç Cumhuriyet’in hemen ilk yıllarında ödeyip kapatmış. Biliyorsunuz demi, Atatürk, Osmanlının tüm borçlarını ödeyip kapattırmış.  Yinede, “borç yiğidin kamçısı”; nerden çıkmış bu saçma atasözü bilinmez, belki de ata sözü değil, yaban sözü yani bizi yıkmak için uğraşan dış güçlerin yarattığı bir söz mü? Ya buna inananlara ne demeli???

Aranan kelimeler:

28 Nisan 2009
bosluk

Yıl: 1897, Türk Ordusu Yunanistan’da

Yıl: 1897, Türk Ordusu Yunanistan’da

yunan11Ordumuz; 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında yenilgiye uğrar ve maddi-manevi büyük sıkıntılar altında ezilir. Bunun üzerine, Padişah Abdülhamit; kara ordusunu ve deniz kuvvetlerini güçlendirme uğraşısına girer. Padişah;  ince siyaseti sonucu; devrini tamamlamış gemiler Haliç’e çektirir, ancak Haliç’te denizaltı denemeleri yaptırmaktan da geri durmaz.  Bu, tamamen büyük devletleri ürkütmek istememe siyasetidir. Nitekim, buna benzer kamufleler sonucu, kara ordusu, baştan aşağı yenilenir. Öyleki; o zamanlarda, dünyanın bir numaralı kara ordusu haline getirilir.

Derken; Osmanlı-Yunan savaşı başlar. Rus destekli Yunan ordusunun, Osmanlı ordusunu dağıtacağına olan inanç sonsuzdur. Ancak; Padişah Abdülhamit, verdiği savaş notası daha Atina’ya ulaşmadan, bütün cephelerde, aynı anda, savaşı başlatır.

Ordumuz; Teselya cephesinde; 10 Tümen halinde, mevzi alır. Tümen Komutanları; 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşına katılmış ve bizzat cephede pişmiş, tecrübeli askerlerdir.

Yunan’lılar, bütün güçleriyle saldırdıkları için; ilk gün başarılı olurlar. Bazı mevkileri de ele geçirirler. Atina; bayram yapmaktadır. 4 ncü Yunan Kolordusu ise, cephemizi ikiye bölmek için saldırır. Bu planı önceden fark eden Ethem Paşa; ilk iki gün savunmada kalır. Üçüncü gün ise; 21 Nisan 1897 tarihinde, bütün cephelerde, aniden hücuma geçer. İlk hamlede, Yunan ordusunun, iki günde aldığı tüm yerler ele geçirilir. İleri harekata hızla devam edilerek, Yunun Prensi Konstantin’in karargahı sıkıştırılır. Savaş, bütün şiddetiyle, akşama kadar sürer. Türk ordusu; komuta disiplini, malzemesi, taktik gücü ile, eski günleri hatırlatacak ölçüde mükemmeldir. Yunan kuvvetleri ise; arkalarına bile bakmadan, Atina’ya kaçarlar. 23 Nisan 1897 Perşembe günü; Milona-Tırnova yolu, Türk kuvvetlerince açılmıştır.

İstanbul, bayram yerine döner. Atina’da ise, ilk günlerin sevinç çığlıkları, yerini kedere ve telaşa bırakmıştır. Panik başlar. Kiliselerde vaazlar verilir, askerlik dışı sınıflar dahi cepheye koşmaya çağrılır. Türk birlikleri ise, yıldırım gibi hareket ederek, ilerler, şehirler peş peşe düşer. Antik çağlarda, İran Kisrası Dara’nın Atina’yı elde etmek için ölüm-kalım savaşı verdiği tarihi geçit olan Termopil önündeki Türk ordusu, 24 saatte bu geçidi geçer. Hatırlarsanız; yakın bir geçmişte, bu geçitteki kahramanlıklarına ait, “300 Kahraman” filmini yapmışlardı. O filmi geçenlerde televizyonlarda bir kanal da verdi. Filmi izlerken, aynı geçitten, 24 saatten kısa sürede geçen, Türk birliklerinin başarısını düşünün lütfen.

Derken; Yunanlılar, başta Rus Çarı olmak üzere, bütün koruyucuları olan Batı’lılara koşarlar. Rus Çarı II.Nikola ve bütün diğer devlet başkanları, Padişah II.Abdülhamit’e barış mektupları göndererek, Türk ordusunun ilerlemesini engellemeye çalışırlar. Harekat durdurulur. Yapılan andlaşma sonucu: Teselya, 10 milyon altın ve Girit’deki Yunan kuvvetlerinin çekilmesi gerekir. Ancak; savaşın bitirilmesi ve Türk kuvvetlerinin geri çekilmesi sonucu; Yunanlılar andlaşmasın şartlarına uymazlar. Teselya geri verilmez, 10 milyon altın, 4 milyona iner, Girit’e yerel muhtariyet verilir.

Padişah II.Abdülhamit, barış görüşmeleri hakkında, anılarında şunları yazar.” Barış masasına, zaferimizin karşılığını almamaya mahkum olarak oturduğumuzu biliyordum. Eğer bu savaşı kaybetseydik, Balkanların büyük kısmını Yunan’a vermek zorunda kalacaktık. Büyük devletler, emellerini bir başka bahara ertelediler. bu bile, bizler için bir zaferdi. Yani, uzun bir süre, bizi rahat bırakacaklardı.”

Bir başka bahar, 1912-1913 Balkan Savaşlarında gelir. Bütün Batı Trakya, Yunanistan’a bırakılır. 1919 yılında Anadolu’nun Batı kısmı, Yunan’lıların eline geçer.

Evet; tarihi geçmişimiz; Yunanistan’a karşı; savaş alanlarında kazandığımız mücadelelerin sonucunda, masa başında hep yitirdiğimiz örneklerle doludur. Hatta; Lozan’da bile: On iki Ada, Batı Trakya bizim olamadı. Burnumuzun dibindeki Ege adaları, Yunanlı’lara bırakıldı. Ege denizi kıt’a sahanlığı, Kıbrıs halen önümüzde birer sorun olarak duruyor. Burada, akla şu gelmekte. Ne demiş Padişah Abdülhamit “Yunanistan, sadece Atina’dan idare edilemez?”

Dün yaşananları, bugün de biz yaşıyoruz.

Aranan kelimeler:

28 Nisan 2009
bosluk

Osmanlı Dönemi, Petrol

Osmanlı Dönemi, Petrol

petrolOsmanlı dönemi. Padişah: II.Abdülhamit. İngiliz elçisi, birgün huzura çıkar ve uzun uzun; Suriye, Irak ve Anadolu’da, büyük medeniyetlerin yaşadığını, buralarda arkeolojik kazı yapmayı düşünüp düşünmediklerini sorar. Güya; elde edilecek kırık testiler, heykelcikler, birer hazine değerindeymiş. Belki de, gerçek bir hazine bile bulabilirlermiş.

Padişah; İngilizler’deki bu tarih aşkına bir anlam veremez. Ancak; arkeolojik çalışmaların, medeniyet alemine yarar getireceğini düşündüğünü ve konu ile ilgileneceğini söyler. İngiliz elçisi ise; “İngiliz hükümetinin projeyi yükselebileceğini ve gerekli eleman ve ekipmanı göndereceğini” söyler. Üsteli çıkan tarihi eserler; hiçbir bedel istenmeden, Osmanlı Devletine teslim edilecektir. Padişah inanmaz ama kabul ettiğini söyler. Amacı: İngilizler’le yakın ilişkiler kurmak ve bu teklifin arkasından neler çıkacağını öğrenebilmektir.

Bir süre sonra: Kayseri, Musul ve Bağdat civarında, kazı noktalarında faaliyetler başlar. Kazılar, yerli insanlara yaptırıldığından, çalışmalar Osmanlı Devleti tarafından, rahatlıkla takip edilebilmektedir. Çıkan eserler, saraya gönderilir. Ancak, istihbarattan, hala işe yarar bir bilgi gelmemiştir. İngilizler, neyin peşindedirler?

Derken; günler geçer. Kabul günlerinden birinde; İngiliz elçisi, elinde güya Musul’da kazılarda bulunmuş eski bir kılıçla gelir. Kılıç; kırık, küf ve pas içindedir. Üzerinde; kıymetli işleme ve taşlar vardır. Elçi, kazı sırasında, deprem olduğunu ve kılıcın diğer parçasının, göçük altında kaldığını söyler. Padişah; çok duygulandığını söyler ve elçiyi savuşturur. Ancak; istihbarat örgütü Yıldız tarafından; ne Musul’da bir deprem olduğu ve ne de bir kılıç bulunduğu hakkında istihbarat gelmemiştir. Padişahın kafası karışır. İstihbarat elemanlarını sıkıştırır.

Evet, söz konusu kılıç; kazıdan çıkmamıştır. Padişah, kılıcı hemen kapalıçarşıda bu işten anlayanlara inceletir. Sonuç, beklediği gibidir, kılıç eski değil, eskitilmiş.

Bu sırada, yeni bir haber gelir. İngilizler, yüzey çalışmalarını bırakıp, kuyular açmaya başlamışlardır. İşte o zaman gerçek amaçları anlaşılır. Aradıkları kırık testiler ve küpler değil: PETROL’dür. Padişah, bunun üzerine bir bahane ile İngilizler’i geri gönderir.

Aradan yıllar geçer. Padişah II.Abdülhamit’i tahttan indiren Harekat Ordusu Komutanı Mahmut Şevket Paşa; Osmanlı hakimiyetindeki Kuveyt’i; kuru bir toprak parçası olarak görür ve dalaşmadan İngilizler’e verir. Yani; tek bir kurşun bile atılmadan, Kuveyt elden çıkarılır.

Ya bugün. Düşünün; petrol, Musul, Bağdat, Kuveyt. Ortadoğu’da; yıllar önce kılıçlar çekilmiş ve bugünlere kadar uzanan; uzun vadeli politikalar yapılmış. Zaten; güçlü ülkeler, yaptıkları politikalarını mümkün olduğu kadar uzun vadeli olarak tutmaları ile gerçek güçlerini ortaya koyarlar.

Aranan kelimeler:

28 Nisan 2009
bosluk

İsrail Devleti kuruluş öyküsü

İsrail Devleti kuruluş öyküsü

resim11İsrail kurulduğu günden bu yana; bulunduğu bölge; rahat ve huzur yüzü görmemiştir. Ancak; geçmişte yaşanan 400 seneyi aşkın sukünet ve huzurun nasıl olup ta bozulduğunu düşünmemek elde değil. Çok değil, 100 sene öncesine ait bir belgede, bunun cevabını bulmak mümkün.

Kudüs Mutasarrıfı (yöneticisi) Emin Rüstü Bey; Osmanlı hükümetine yazdığı, 11 Nisan 1903 tarihli raporunda; şöyle yazar:10 yıldan bu yana; Yafa kenti çevresinde Yahudi göçü görülmektedir. Yahudiler; buradaki Arapların, kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak, büyük paralarla, araziler satın alıyorlar. Gerçek fiyatının çok üzerindeki bu ödemeler; Paris, Brüksel,  Amerika, İtalya ve diğer ülkelerdeki bankalara ait çek ve nakitler ile yapılmakta. Alınan tapular ise; bu bankalara ve İsviçre Devlet Bankasına gönderilmekte.”

İşte; bölük pörçük ve dar ufuklu arap yığınları, farkına varmadan, Yahudi’lere yardımcı olmuşlardır.  Özellikle; 1947 yılında yaşananlar, unutulur gibi değil. Çünkü; Arap-İsrail savaşında; Ürdün ordusu başındaki İngiliz asıllı Gallup Paşa, Irak ordusu başındaki Türk asıllı Tabakçalı Paşa, Suriye ve diğer arap ülkelerinin komutanları; Kudüs’e önce kim girecek kavgasına tutuşurlar. Kendi aralarında birbirlerini yerken, bugünkü İsrail devleti kurulur.

Sonuçta; bugün İstanbul’da Fener Rum Patrikhanesinin çevresindeki; arsa, yapı ve binaların tapularının incelenerek kimlere ait olduğu? Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki; özellikle GAP bölgesinde, yine büyük-küçük tüm arsa ve tarla gibi objelerin kime, kimlere ait oldukları? Ş.Urfa’da bulunan İtalyan Hastanesinde, İsrail’den gelerek doğum yapan İsrail’li kadınların, neden burada doğum yapma durumlarının söz konusu olduğu, yoksa burada doğan bu çocukların Türk Vatandaşı olma hakkını kazanmalarının mı istendiği? Türk vatandaşı olabilecek bu çocukların, bölgeden arazi alımlarında, bu vatandaşlık durumlarının mı etkin olmasının düşünüldüğü?

Neyse, ben nokta diyorum. Çünkü; bilmiyorum. Bildiğim tek şey, topraklarımıza sahip çıkalım. Kahraman şehitlerimizin, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere emanet ettiği bu topraklara sahip çıkalım, satmayalım. Yoksa, bizim çocuklarımız veya torunlarımız da, birgün, bu resimde görüldüğü gibi, kendi ülkemizde yaşayabilmek için, bir tankın karşısına çıkmak zorunda kalabilirlermi?

Aranan kelimeler:

28 Nisan 2009
bosluk

Osmanlı Dönemi, Türk Kadını

Osmanlı Dönemi, Türk Kadını

kadin1Evet; Osmanlı döneminde; kültürümüz hakkında; gerek lehte ve gerekse ve yoğun olarak alehte birçok kitap yazılmıştır. Ama her ikisinin de ortak yanı; genelde, buram buram hamaset kokmalarıdır. Osmanlı dönemini öven de, yeren de kendini buna kaptırmıştır.

Hadi, gelin birlikte; Türk kadınını, bir yabancı kadın gözlemleriyle inceleyelim. Yıl; 1716. Yer: İstanbul. Lady Mary Wortley Montague,İngiltere’nin Türkiye’ye gönderdiği büyükelçilerden birinin hanımı. Lady; gelmeden önce, ülkemiz hakkında, kulaktan dolma bilgiler edinir. En çok ilgisini çeken konu ise; hanımların haremde hapis hayatı yaşamaları ve çok eşliliktir. Ülkemize geldiğinde, buna çok dikkat eder. Ancak; geçen zamanda, böyle olmadığını ve Türk kadınının, hayal sınırlarını zorlayan mükemmel bir hayat tarzına sahip olduğunu görür. Bunu; İngiltere’ye yazdığı mektuplarda da görebiliyoruz.

İlk mektubu; 3 Ağustos 1716 tarihli. Lady, bir dostuna hitaben şunları yazar. “Size, önce, giymiş olduğum Türk kıyafetlerini anlatmak istiyorum. Ayağımda bir şalvar var. İnce, gül pembesi damıskadan yapılmış. Kenarı: gümüş sırmalı. Bu şalvar; bacakları, eteklerden daha iyi saklıyor. Terliklerim; beyaz deriden ve üzeri altın işlemeli. Şalvarımın üstüne, ince beyaz ipekten bir tül gömleğim var. Kenarları; baştan başa işlemeli, kolları yarıya kadar açık. Gömleğimin iki yakası; elmas bir düğme ile ilikli……..”

Düşünebiliyormusunuz, 18 nci yüzyılda, bir İngiliz kadını; İstanbul kadınını kendi kişiliğinde yaratmış ve bu denli güzel resimlemiş. Lady; Türk kadını için söylemlerini şöyle sürdürüyordu: ” Belki de, dünyanın bütün kadınlarından daha hür, hayatı hiç aksatmadan zevkle süren, kaygılardan uzak yaşayan, boş vaktini komşu ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla, ya da bol para harcayıp yeni yeni modalar çıkarmakla geçiren, yeryüzündeki tek kadın”

Bir başka mektubunda, şunları yazar: ” Bu milletin; din ve töreleri hakkındaki bilgilerimiz eksik. Dünyanın bu tarafına seyrek geliniyor. Gelenlerde, ticaretten başka şey düşünmeyen tüccarlar. Türkler ise, bunlarla yüz-göz olmayacak kadar ağırbaşlılar. Bu sebeple, tüccarların getirdikleri bilgiler, yalan-yanlış. ”

Laydi’nin aktardığı bu kültür sırasında, İngiltere’deki hayat tarzı, henüz ilkel durumda idi. Banyo nedir bilinmiyor, tuvalet ihtiyaçlarını oturma odalarında, perde arkalarında gideriyorlardı. Düzenli ve temiz bir Türk yaşayışının özelliği, bu durumda, elbetteki Lady’yi etkilemeye yetmişti.

Türk hamamı için, şunları yazar.” Avrupa’da hiçbir saray düşünemem ki, yabancı bir kadına karşı, bu kadar namusluca davranılsın. Hamamda, 200 kadar kadın vardı. Hiçbirinde, bizimki gibi alaycı gülüşmeler ve fısıldaşmalara rastlamadım. Üstelik benim için güzel….. çok güzel dediklerini işittim.”

Harem hayatı ile ilgili yazdıkları ise, şöyledir:” Evet, Türk’lerde, diğer müslüman halklar gibi, birden fazla kadın almayı doğal bulurlar. Ancak, bu yine de hoş karşılanmaz. Bütün devlet büyükleri arasında,yanlızca Defterdar Efendi’nin birkaç cariyesi var. Onlar da, efendinin dairesinin bir tarafında oturuyorlar. Onlar bile, birbirlerini görmüyorlar. Fakat, diğer büyüklerin eşlerinin dudaklarında; Defterdar Efendi’nin ismi geçtiğinde, tiksinti ve nefret dolaşıyor. Hanımına acıyorlar. Herkesin çapkın nazarıyla baktığı bir kimse, Türk kadınlarının muhabbet ve hürmetini kaybetmiş demektir. Konakların hepsinde; bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak, bu cariyeler, evin hanımına ait hizmetçiler. Evin erkeği, ömrü boyunca bunları yolda görse tanımaz. ”

Evet; Türkiye’den bu mektupların yazıldığı yıllarda, yani 1800 lü yıllarda, İngiltere’de Londra gazetelerinde ” İhtiyaçtan satılık ev kadını ” ilanlarına rastlamak,  sıradan bir olaydı. Osmanlı erkeği ise; hanımını, ailesinin temel  taşı, haysiyeti, selameti olarak görür ve şevkatle muamele ederdi. Evet, günümüzden yıllarda önce ve uzun yıllar; Türk kadınının toplum içindeki statüsü işte bu.

Günümüze getirip değerlendirmeyi, özellikle günümüzde, kadına uygulanan şiddet açısından yaratılan vahşetin değerlendirilmesini sizlere bırakıyorum.

Aranan kelimeler:

28 Nisan 2009
bosluk

İstanbul, Süleymaniye Camii

İstanbul, Süleymaniye Camii

suleymaniye1Evet, birgün, Cihan hükümdarı Kanuni ferman buyurur.” Dünyanın en büyük mabedini yapacağım”

Yeryüzündeki bütün devletler: Süleymaniye’nin iç dizayn ve inşaatında kullanılsın diye, bir nevi şirinlik gösterisi olmak üzere, çeşitli hediyeler gönderirler. Hatta; bu kervana; İran ve Vatikan da katılır. Vatikan: bir mihrab taşı, İran ise sandıklar dolusu mücevher gönderir. Osmanlılar, bu iki ülkenin hediyelerini almamazlık edemezler. Zira, büyüklüğe yakışmayacaktır. Aldığı takdirde, bunları camide nasıl kullanacaklardı? Prensip olarak, müslümanların secde edeceği bir mekana, bunların değil hediyesini, gölgesinin bile düşmesini istemezler.

Hadi İran’ın ki neyse, Vatikan’ın gönderdiğine ne demeli? Yolladıkları mihrap taşına, imam efendi, alnını koyacak. Devlet büyükleri, bu duruma bir çare bulmaya çalışırlar. Koca mimar Sinan’ın içini bir şüphe kemirir. Öyle ya, niye mihrap taşı?

Koca Sinan; gönderilen mermeri enlemesine kestirir ve gerçek ortaya çıkar. Mihrabın içine; “haç” gizlenmiştir. Onların yaptığı bu hainliğe, muhteşem bir cevap verir.

Bu arada: İran elçisi, kapıya dayanır. ” Şah’ımız merak ediyor, gönderdiğimiz mücevherat, caminin neresinde kullanıldı? Kubbe, sütun ve duvarlara baktım, hiçbir yerde göremedim ” diye sorar.

Hemen kendisine cevap verilir.” Caminin temeline katıldı” Yüzgeri döner, gider. Ancak, gerçekte, mücevherler; Süleymaniye’nin temellerini kuvvetlendirmede kullanılmıştır. Bir tepe üzerine kurulu külliyenin, kayarak Haliç’e doğru yıkılmasını önlemek için, yer altından, haliç’e kadar zemin kuvvetlendirmesi yapılır. Bu arada, zeminin güçlendirilmesi için, Süleymaniye ile Haliç arasındaki dükkanlar inşa edilir. İşte bu dükkanların inşasında kullanılmak üzere, mücevherler bozdurulup harcanmıştır.

Evet, Süleymaniye de herşey en ince ayrıntısına kadar hesaplanmıştır. Hatta, çevresinde çok sayıda deprem kuyusu açılmıştır. Yerden yüksekliği 53 m. olan kubbesine yerleştirilen küpler sayesinde, fevkalade hassas bir akustik meydana getirilmiştir. Merkezi kubbeye, ağızları içe doğru açık, 64 küp yerleştirilmiştir. Ayrıca: cami zemininde de, sesi yansıtmaya yarayan tuğlalardan boşluklar mevcuttur. Küpler, küçük kubbelerin köşelerinde yer alır.

Aranan kelimeler:

27 Nisan 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti