İstanbul Kuzguncuk

İstanbul Kuzguncuk
Kuzguncuk

Kuzguncuk Yahudiler tarafından “Kutsal Topraklara gitmeden önceki son durak” olarak kabul edilir.

Bu yüzden de, kutsal topraklara gidemeyenler, burada yaşamak ve hiç değilse buraya gömülmek istemiştir.

İlk olarak 15’nci yüzyılda İspanya’daki zulümden kaçan Yahudilerin yerleştiği semt, 17’nci yüzyıla gelindiğinde bir Yahudi köyü haline gelir.

Bu yüzden “Küçük Kudüs” olarak da isimlendirilmiştir.

18’nci yüzyılda Rumların ve Ermenilerin gelmesi, bu sahil kasabasına ayrı bir kültürel zenginlik katar.

Türkler denense pek rağbet etmemişlerdir.

Günümüzde, gayrimüslim nüfusun çok az olduğu semte, İstanbul’da yaşayan yabancılar rağbet etmektedir.

Evet, bölge hakkında bir başka söylenti daha var.

Semtin adı ilk olarak “Hrisokeramos” un “Altın Kiremit” anlamına gelir.

Bu da, kiremitleri altın yaldızlı olan bir kiliseden kaynakladığı düşünülür.

Bizans döneminin Kosinitsa’sı; Evliya Çelebiye göre: adını 15’nci yüzyılda burada yaşamış olan evliya “Kuzgun Baba” dan almıştır.

Kosinitsa’nın Türkçeleştirilip Kuzguncuk olma ihtimali daha yüksektir.

Aranan kelimeler:

1 Mart 2024
bosluk

Kütahya Çavdarhisar Aizonai Zeus Tapınağı

Kütahya Çavdarhisar Aizonai Zeus Tapınağı
Aizonai Zeus Tapınağı

Evet burası günümüzde Kütahya’nın Çavdarhisar ilçesi.

Burada, Roma döneminde Aizonai isimli bir şehir kurulur ve şehrin en kutsal alanı olarak seçilen yere Zeus Tapınağı yapılmasına karar verilir.

Ancak, bu kutsal alan olarak kabul edilen höyük: Anadolu’nun erken evrelerine ait tabakalar bulundurur.

Tapınak avlusu seviyesinin hemen altında, Erken Bronz çağına (MÖ 2800-2500) ait seramik parçaları bulunmuştur. Ayrıca: Tunç çağına ait zemini kerpiç ve çakıldan yapılmış, şevli duvarlara sahip iki mekan tespit edilmiştir.

Tapınağın yapılması için, bu tabakalar ortadan kaldırılmıştır.

Muhtemelen, bu ortadan kaldırılan tabakaların molozları, tapınak alanının tekrar dolgusu sırasında kullanılmıştır.

Evet, günümüzde: Zeus Tapınağı, yukarıda belirttiğim gibi Çavdarhisar ilçesinde, Aizonai antik şehrinde, Perkalas Çayının batı kıyısında 200 metre uzaklıktadır.

Önemi:

Zeus Tapınağı oldukça önemlidir.

Çünkü dünya üzerinde benzeri yoktur.

Gerek plan olarak ve gerekse dünya üzerinde günümüze en sağlam gelebilmiş bir tapınaktır.

Tapınağın yapımı:

Tapınak, şehir içinde ve çevresinde bulunan toprakların sahibiydi.

Tapınak yapımı için gerekli harcamalar, geniş tapınak arazilerinin kiraya verilmesiyle sağlanmaya çalışılıyordu.

Hadrian döneminde, Aizonai ve Roma arasındaki en temel sorun, şehre ait olan toprakların yönetimi konusundaydı.

Zeus tapınağına bağlı olduğu düşünülen topraklar hakkında, İmparator Hadrian dönemine ait gayet net ve ayrıntılı yazıtlar, tapınağın duvarlarında bulunmaktadır.

Ancak, arazileri kiralayanlar, uzun süre para ödememek için direndiler.

Bunun üzerine, İmparator Hadrianus devreye girdi ve paralar ödenince; MS 92 yılında İmparator Damitianus döneminde başlanan tapınak inşasına devam edildi.

Tapınak: MS 2’nci yüzyılda, İmparator Hadrian döneminde (MS 117-138) tamamlandı.

Evet, bir tepe üzerinde bulunan Tapınak, Aizonai şehrinin ana kutsal alanıydı.

Mimari Özellikleri;

Roma döneminde yapılmış olmasına rağmen, Hermogenes tarafından Magnesia’da yaratılan Helenistik dönem özelliklerine özgü biçimde yapılmıştır.

Aynı plan, Ankara Augustus Tapınağında da kullanılmıştır.

Hermogenes’in Helenistik dönem mimarisi için ortaya koyduğu kurallar çerçevesinde: naosu çevreleyen peristasisin eni, iki sütun genişliğindedir.

Dolayısıyla tipik Helen mimarlık özelliği olan pseudodipteros plan uygulanmıştır.

Çok basamaklı podyum da, Helenistik dönem özelliklerindendir.

Cella tonozla örtülü bir alt yapı üzerine konumlandırılmıştır.

Bu bir Roma mimarisi özelliğidir.

Cella içinde: bir Zeus heykelinin bulunduğu düşünülür, ancak bu heykel günümüze ulaşmamıştır.

Ancak, yapılan arkeolojik araştırmalarda, tapınak içinde Zeus’un kutsal kuşu olan “Kartal” heykeli bulunmuştur.

Promaos (giriş), naos-cella (ana oda) ve opistodomos’tan (arka oda) oluşan ana yapının altında, Anadolu’da kullanımı çok yaygın olmayan, yüksek tonozlu bir galeri bulunur.

Tapınağın girişi doğudadır ve pronaos önünde 4 sütun bulunur.

Batı yüzündeki opisthodoms kısmında ise, kompozit başlıklı 2 sütun vardır.

Opisthodomos ve cella arasında, alt kata inen ahşap bir merdiven vardır.

Tapınağın sayısal ölçüleri:

Tapınağın oturduğu podyum ölçüleri: 130 x 112 metredir.

Tapınağın oturduğu ölçüler ise, 53 x 35 metredir.

Pronaos (giriş) duvarlarındaki yazıtlar:

Tapınağın ön galeri duvarlarında, İmparator Hadrian ve Aizonai için önemli hizmet görmüş Apuleius’u öven yazıtlar bulunur.

Pronaos duvarının dış ve iç yüzeylerinde bulunan Yunanca ve Latince yazıtlarda: tapınağın klerolarının (tarım arazileri) kiralarına ait tartışmaların ve kararların yer aldığı Hadrian dönemine ait yazışmaların birer örneği bulunur.

İmparator ile şehir arasında, bu konu ile ilgili yazışmalar, Aizonai için o kadar önemliydi ki, tapınağın ön galerisinin kuzey tarafında, özel olarak hazırlanmış bir bölüme, bu yazıt konmuş ve bugün de görülmektedir.

Aynı duvarın dış tarafındaki yazıtta ise, şehirde 4 Numaralı köprünün yazıtından tanınan M. Apulerius Eurykles’ten söz edilmektedir.

Yazıtta: Eurykles’in erdemlerinden ve şehir için yaptığı işlerden, övgü ile söz edilmektedir.

Çizimler-Duvarlara kazınan resimler:

Tapınağın yazıtlarının ve kesme taşların üzerinde, çeşitli çizimler var.

MS 13’ncü yüzyılda Anadolu’daki Moğol istilası sonrasında, bölgeye gelen Çavdar Tatarları, tapınağın çevresine bir duvar örerek, tapınağı kale olarak kullanırlar.

Bu dönemde, tapınağın duvarlarına 300’den fazla Çavdar Tatarlarına ait: at, okçu, süvari, tuğ taşıyan süvari, kopuz çalan insanlar gibi çeşitli figürler kazınmıştır.

Grafitilerin büyük çoğunluğu, kuzey duvarının dış ve iç yüzeyinde bulunmaktadır.

Grafitilerin birçoğunun gurup halinde yapılmış olması, yapım teknikleri ve birbirini takip eden kompozisyonları, bunların aynı topluluk tarafından yapıldığını gösterir.

Aizonai Zeus Tapınağı Sütunları

Sütunlar:

Tapınağın en dikkat çekici özelliklerinden biri, sütunlarıdır.

İlk inşa edildiğinde, tapınağı çevreleyen 42 sütun bulunduğu biliniyor. Ancak bunlardan 16 sütun günümüze ulaşmıştır.

En düz olanlar “dor sütunu”, yargıç saçı şeklinde süslü olanlar “İon sütunu” ve çiçekli-böcekli en süslü sütunlar ise “Korint sütunları” dır.

Tapınağın anıtsallığını güçlendiren, monolit (tek parça) sütun gövdelerine, kaide ve başlıklar da eklendiğinde, sütunların toplam yüksekliği 9.51 metredir.

Tapınağın çevreleyen sütunların kaideleri, Asia İon tarzındadır.

Promaos (giriş) ve opisthodomos’da (arka oda) bulunan sütunlarda ise, Attik-İon kaide kullanılmıştır.

Ön ve arka yüzde (doğu-batı) 8 sütun, yan cephelerde (kuzey-güney) 15 İon sütunu bulunur.

Sütunlar 24 yivlidir.

İç bükey yivlerin genişliği altta 11 cm, yukarıda ise 9.5 cm dir.

Bu ölçüler, sütunların yukarıya doğru, zarif bir şekilde inceldiğini gösterir.

İç bükey yivlerin sonlandığı noktada, amphora motifleri vardır.

Bu motifler; üzerine gelen volütlü İon başlıklarını zenginleştirir.

Başlıkların üzerinde bulunan 3 faskiyalı arşitravlar, üst yapının günümüze kadar ulaşan mimari öğeleridir.

Tapınağın kısa taraf, ön yüzündeki orta sütun aralığı, diğer sütun aralıklarından daha geniştir. Ancak bu bir İon mimari özelliğidir.

Sütunlar ile iç mekan arasındaki uzaklık: sütunların kendi aralarındaki uzaklıktan 2 kat fazladır.

Sütunların birbirine bağlantı yerlerinde, kurşun kirişler görülür. Hatta, bu kirişlerden bazıları parçalanmıştır.

Akroterler :

Tapınağın bezemelerinden özellikle akroterlik ilgi çekicidir.

(Akroter: alınlık üçgeninin tepesi ve köşelerinde bulunan figürler, süslemelerdir.)

Batı alınlığında, orta akroter “akantus dalları ve yaprakları arasında Tanrıça Kybele” büstü ile bezenmiştir.

Doğu alınlığındaki akroterde ise, “Zeus Büstü” bulunmaktadır.

Aizonai Zeus Tapınağı altındaki galeri

Tapınağın altındaki galeri:

Tapınakla ilgili, ilginç bir ayrıntı da burada, tapınağın altındadır.

Bu galeri, kilitleme tonozlama metoduyla inşa edilmiştir.

Celladan buraya inen bir ahşap merdiven bulunur.

Burası, bu plan ile Anadolu’da pek alışılmamış bir özellik gösterir.

Roma mimari sanatında, pek görülmeyen bir yapı biçimidir.

Çünkü benzeri yoktur.

Gelelim, galerinin yapılış-kullanım amaçlarına:

Bu konuda başlıca iki görüş bulunmaktadır.

1’nci Görüş:

Tapınağın alt galerisinin, değerli sunuları depolamak amaçlı kullanıldığı şeklindedir.

2’nci Görüş;

Şehrin yaklaşık 4 km güneyinde bulunan Kybele (Meter Steunene) kutsal alanındaki kültün, tapınağın inşasından sonra buraya taşındığı ve tapınakta hem Zeus’a ve hem de Kybele’ye tapınıldığı şeklindedir.

Bu görüşün kanıtı olarak şunlar tespit edilmiştir.

Tonozlu yapıda Kybele’yi simgeleyen terracota figürinleri bulunmuştur.

Ayrıca, bulunan bir yazıtta, Zeus ve Kybele yan yana yazılmıştır.

Tonozlu yapıya geçişi sağlayan geçit opisthodomosdan (arka oda), ahşaptan yapılmış bir merdivenle sağlanıyordu.

Cellaya (ana oda) geçişi sağlayan pronaos üzerinde bulunan alınlığın akroterinde bir erkek figürü bulunuyor, opisthodomos (arka oda) üzerindeki alınlığın orta akroterinde ise bir kadın figürü bulunuyor.

Daha fazla ayrıntıya girildiğinde ise: Kybele, Zeus’u koybantların gürültülü dansları eşliğinde, bir mağarada doğurmuştur.

Pausanias, Aizonai yakınlarında Steunos adını taşıyan bir mağarada, Meter Steunene adı ile Kybele’nin tapınım gördüğünü belirtmiştir.

Zeus’un, burada bir mağarada Kybele tarafından doğurulduğuna inanılmış ve hem Kybele hem de Zeus’a gönderme yapılarak Tapınak inşa edilmiştir.

Hatta, Kybele Zeus’u bir mağarada doğurduğu için, burayı tapınak alanının altına sanki bir mağara gibi inşa etmişlerdir.

3’ncü Görüş:

Son bir görüş ise, buranın bir kehanet merkezi olduğu şeklindedir.

Aizonai Zeus Tapınağı önündeki Kadın Büstü

Tapınağın önündeki kadın büstü:

Tapınağın kuzeybatı alınlığında, bir kadın büstü vardır.

Bunun bulunması, bu tapınağın sadece tanrıların babası Zeus’a değil aynı zamanda Aizonai’te Meter Steunene adıyla tapılan Anadolu’nun Kybele tanrıçasına da adanmış olduğunu gösterir.

Ancak son araştırmalarda, tapınağın çift tanrıya ( hem Zeus’a hem de Kybele’ye) adanmış olduğu anlaşılmıştır.

Medusa görünümündeki bir zemin üzerinde, saçlı bir figürdür.

Akroter denilen bu devasa heykel, zamanında meydana gelen depremler sonucu, Zeus Tapınağının üzerinden düşmüş olmalıdır ve tapınağın önünde, buluntu yerine yakın bir yere konulmuştur.

29 Şubat 2024
bosluk

İskender’in büyük oyunu

İskender’in büyük oyunu

Büyük İskender: MÖ 334-333 kışında, bu yöreye gelince Telmessoslular (günümüzdeki Fethiye ) ile barışçı bir anlaşma yaptı.

Kent kendi isteği ile İskender’e katıldı.

İskender, kente vali olarak güvendiği adamlardan biri olan Giritli Neacrhos’u atar.

Ancak, bir süre sonra kentte yönetimi Antipatrides ele geçirir.

Vali Nearchos, Antipatrides ile eski dosttur.

Bu yüzden, şehri terk ederken, beraberinde esir kadın ve çocuk şarkıcıları da götürmek için izin ister.

Bir süre sonra müzisyenler, şehre çağrılırlar.

Bunun üzerine, eski Vali Nearchos, çocukların ellerine müzik aletlerini vererek şehre yollar.

Ancak, fülüt kutularının içinde harçerler gizlidir.

Müzisyenler kaleye girince, esirler çocukların ellerindeki müzik kutularından silahları çıkarıp akropolü ele geçirirler.

Söylenen o dur ki, şenlik anında ortaya çıkan müzisyen köleler, meğerse savaşçılardır ve ellerindeki de müzik aletleri değil silahlardır.

Antipatrides gafil avlanmıştır. Bu öykü, strateji örnekleyen bir anlatım olarak hala Fethiye tepelerinde yankılanır.

Tarihçiler, buna strateji diyorlar, başkaları ise üç kağıtçılık olarak tanımlıyor.

Sanırım Truva’yı hatırlatıyor.

28 Şubat 2024
bosluk

Tarihte ilk Hastane

Tarihte ilk Hastane
Bergama Asklepion Kullanılan Tedavi uygulamaları

Bergama’da bulunan Asklepion, MÖ 4’ncü yüzyıldan kalma, tarihte ilk büyük hastanedir.

Girişinde yazılmış olan “Ölüm buraya giremez” cümlesi ilginçtir.

Hasta insanlara verilen psikolojik destek açısından muhteşem bir düşüncedir.

Tarihi süreçte, ilk kez, telkinle tedavi yani psikoterapi burada uygulanmıştır.

Müzik, tiyatro, spor, güneş ve çamur kullanılarak yapılan ilk doğal tedavi de burada uygulanmıştır.

Ayrıca, doğal ilaçların kullanıldığı, farmakolojik tedavi de burada ilk kez uygulanmıştır.

İlk afyon modeli ilaç, yani uyuşturucu, evet o da ilk kez burada kullanılmıştır.

Bergama üzerinde tıp ve eczacılık simgesi olan yılanın işareti olan sütun

Yılanın tarihte ilk kez tıp ve eczacılık simgesi olarak kullanımı da burada gündeme gelmiştir.

Bergama Asklepion Kutsal Çeşme

Gelelim Asklepion hakkındaki ayrıntılı bilgilere:

Sağlık ve Hekimlik Tanrısı olarak bilinen Asklepios, tanrı Apollon’un oğullarından biridir.

Asklepios’un yeri anlamına gelen Asklepion ilk çağlarda Bergama’da önemli bir sağlık merkezi olarak öne çıkmaktadır.

Kentin güneybatısında, 1 km uzunluğunda sütunlu bir cadde ve Romalıların Via Tecta (Pazar Yolu) ismini verdikleri, üstü örtülü bir tören yolu ile Bergama şehrine bağlanmaktaydı.

Pausanias’a göre: burada MÖ 4’ncü yüzyılda, hekimlik tanrısı Asklepios’a adanan, kutsal kaynak suyunun bulunduğu bir tapınak yaptırılmıştır.

Kutsal kaynak yanında, burada tedavi gören hastaların soğuk ve sıcak havalardan korunmasını sağlamak amacıyla, uzun bir yeraltı tüneli yapılmıştır.

Bu yeraltı tünelinin hemen kuzeyinde, yuvarlak planlı Asklepion Tapınağı bulunur.

Bu tapınak, Roma’daki meşhur Pantheon tapınağı örnek alınarak, MS 150 yılında, Konsül L.C.Rufinus tarafından yaptırılmıştır.

Sütunlu bir girişi bulunmaktadır.

Tapınağın içinde, dönüşümlü olarak 7 tane niş bulunuyor.

Girişin karşısındaki nişte, Tanrı Asklepios’un kült heykeli bulunuyordu.

Dinsel özelliklerinin yanı sıra, aynı zamanda ünlü tıp merkezlerinden Epidauros ve Kos adasındaki gibi araştırma ve deneyleri sürdürülmüştür.

Aynı zamanda, antik çağın ünlü tıp bilgilerinin yetiştirildiği bir okul olma özelliğini korumuştur.

Antik çağ tarihçilerine göre, MÖ 5’nci yüzyılın ortalarında Asklepion sağlık kültü buraya getirilmiştir.

Söylentiye göre, Arkhias, Pindasos (Marda dağı) dağında avlanırken, düşerek ayağını kırar.

Epidavros’a gider ve tedavi olur.

Bergamalıların hizmetine, kuytu bir vadide, bu tedavi yerini kurar.

Nitekim, hekim Galinos: Asklepion’un Mysia dağlarının eteklerinde, temiz havası, suyu olan bir yerde kurulduğunu yazar.

Aristadies ise, Asklepion, yörenin su ve havasının güzelliği kadar, tanrının kendisi tarafından belli edildiğini, oradaki hastalar kurtarıcı tanrının sesini huzur içinde duyarlar demiştir.

MS 2’nci yüzyıl ortalarında, burada 13 yıl kalmış olan ünlü hatip Aelius Aritdides’den: burada uygulanan tedavi şekilleri ve yöntemlerini öğrenmekteyiz.

Burada, genellikle telkin ve fizyoterapinin bugün kullanılan şekilleri uygulanmaktaydı.

Kutsal sudan içilmesi, su ve çamur banyoları, açlık, susuzluk kürleri, şifalı otlar, kremlerle yağlanma, başlıca tedavi yöntemleriydi.

Asklepios’un hekimleri, hastalarına, burada çamur banyosu yaptırırlar, bitkilerden elde edilen ilaçları kullanırlardı.

Ayrıca, onların spor ve müzikle uğraşmalarını sağlardı.

Bu arada, rüyalar yorumlanır, teklin yoluyla onların iyileşmesi sağlanırdı.

Gerektiğinde de ameliyat gibi işlemler de yapılırdı.

Burada sağlığına kavuşanlar ayrılırken Asklepios Tapınağını ziyaret ederler, maddi olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı.

Ayrıca, iyileşen organlarının küçük birer modelini buraya bırakırlardı.

Bu örneklerden pek çoğu günümüzde Bergama Müzesinde görülebilir.

Aranan kelimeler:

26 Şubat 2024
bosluk

İstanbul Fatih Kız Taşı-Avrat Taşı-Marcianus Sütunu-Arkadius Sütunu

İstanbul Fatih Kız Taşı-Avrat Taşı-Marcianus Sütunu-Arkadius Sütunu

Kız taşı, günümüzde bir konutun bahçesinde, gözlerden uzak yıllarca durduktan sonra ortaya çıkarılmıştır.

İstanbul şehrinde, Bizans döneminde şehri koruması için 24 tane tılsımlı sütun dikilmiştir.

Bunlardan günümüze kadar ayakta kalarak gelebilenler: kız taşı, çemberlitaş, Gülhane parkındaki gotlar sütunu ve cerrahpaşa’daki Arkadios sütunudur.

Marcianus Sütunu:

MS 455 yılında, Bizans İmparatoru Markianos adına, Forum Amastrion’a dikilmiştir.

Markianos: Bizans döneminde İmparator I. Theodosius’la başlayan hanedanın son hükümdarıdır.

Kendi zamanında gerek ülkesini dış tehditlere karşı koruması ve gerekse ekonomik reformları sayesinde, altın bir dönem yaşanmıştır.

Ancak yine Marcianos döneminde, Batı Roma barbar hücumlarına karşı desteksiz kalmış ve yıkılmıştır.

Kızıl-gri granitten yapılmış sütun, iki parçadır.

Yapıldığında sütunun üzerinde bir kaide bulunduğu ve bunun üstünde de İmparator Marcianus’un bronz bir heykelinin bulunduğu ancak 1204 yılındaki Haçlı-Latin istilası sırasında, şehrin yağmalanması sırasında, bunun da çalınarak İtalya’nın Bari şehrine götürüldüğü ve burada bulunan Barletta heykeli olduğu söylenir.

Sütunun mermer kaidesi dört yüzlüdür ve her yüzündeki madalyonlar, Yunan haçları ile bezenmiştir.

Kaidesinde bulunan Yunan Zafer Tanrıçası Nike kabartması nedeniyle, kız taşı olarak da isimlendirilir.

Kaidesinde bulunan kitabesinde, Latince olarak yazılan yazıtı tercümesi “İşte bu İmparator Marcianus’un anıtıdır ki, Tatianus bu eseri adamıştır.”

Bu arada, sütunla ilgili bir efsaneden söz etmek istiyorum.

Justinyen, Ayasofya’yı inşa ettirirken, tılsımlı güçleri olan bir kız, buraya büyükçe bir sütun taşımaktadır.

Derken, kızın karşısına ruhani bir canlı yani cin çıkar, taşı nereye götürdüğünü sorar.

Kız “Ayasofya” ya gittiğini söyler, ancak cin, geç kaldığını ve taşı boşuna taşımamasını söyler. Kız, taşı oracıkta bırakır ve durumu görmek için, bugünkü Sultanahmet Meydanına gelir. Cinin yalan söylediğini anlar. Fatih’e geri dönüp taşı götürmek ister ancak sihirli güçlerinin artık işe yaramadığını fark eder. Taş da o günden beri “Kız Taşı” olarak anılır.

ARKADİOS SÜTUNU:

Yapılışı;

MS 395 yılında Roma İmparatoru I Teodosius döneminde, İmparatorluk Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı.

Teodosius’un oğlu Arkadios Doğu Roma İmparatorluğunun ve diğer oğlu Honorius Batı Roma İmparatorluğunun başına geçti.

Henüz, 18-19 yaşlarında bir delikanlı olan, babasının tersine güçsüz ve pısırık kişiliği olan Arkadios, temelleri atılan Bizans tarihinin ilk imparatoru olur.

Hükümdarlık döneminde, İstanbul’a üç önemli yapı kazandırır.

Bunlar: Arkadianai semtinde (günümüzdeki Sultanahmet civarı) bir hamam, eskiden Avrat Pazarı olarak bilinen (günümüzdeki Cerrahpaşa semti) yerde: Arkadios Forumu adını taşıyan büyük meydan ki bu meydan Bizans döneminin ilk yıllarında şehrin merkeziydi.

Burada, köle ticareti yapılır ve idam cezaları infaz edilirmiş.

MS 402 yılında bu meydanın ortasına diktirdiği büyük bir anıt sütun vardır.

Çünkü, ilk Bizans İmparatoru olan Arcadius, kendi adına, zaferlerini ilan etmek için Roma şehrindeki Trajan sütununa benzeyen bu anıt sütunu diktirmiştir.

Sütunun tam olarak yerini gösteren eski çizimler, 1453 yılından sonra Fatih Sultan Mehmet’in ünlü portresini yapan İtalyan ressam Bellini’ye aittir.

Genel Özellikleri:

Sütunun bulunduğu hafif tepelik bölgeye “Xeroluphus” denirdi.

Sütun MS 402 yılından kalmadır.

İlk dikildiğinde, kayıtlarda yazılı yüksekliği 50 metredir.

Çapı ise 4 metredir.

Tepesinde bir korint başlık ve bunun üstünde kare bir blok vardır.

Bu bloğun köşelerinde, dört adet, kanat açmış melek heykeli görülür.

İlk dikildiğinde, üstündeki kare blok üzerine, şehrin ufuklarını gözleyen, güzel bir peri heykeli konulmuştur.

Evliya Çelebiye göre: İmparator Konstantin, sütunun tepesindeki peri heykelini kaldırtmış ve tehlike anında gözcüler tarafından çalınması için çanlar yerleştirmiştir.

10 Temmuz 421 tarihinde ise Arkaidos’un oğlu II Teodosius İmparator olunca, sütunun tepesine, babasının atlı bir heykelini koydurmuştur.

Ancak bu heykel, 740 yılındaki depremde, kuvvetli sarsıntıya dayanamaz ve yerinden koparak düşer, ardından sütunun tepesi boş kalır.

Yine tarihçilerin yazdıklarına göre: bir zamanlar 40 metre yükseklikte olan bu sütunun içinde bulunan helezonik bir merdivenle, tepesine çıkılırdı.

İlk yapıldığında, sütunun üstünün, yukarıdan aşağıya kadar Arkadios’un seferlerini anlatan kabartmalarla süslü olduğu söylenir.

Bazı Osmanlı dönemi fotoğraflarında, sütunun üzerindeki motifler gayet güzel görünmektedir.

Kaidesi:

Sütun dikdörtgen kaide üzerindedir.

Kaide iri taşlarla örülü bir yüksek duvar şeklindedir.

Kaidenin bir yüzü ve büyük kısmı, büyük bir ağaç tarafından gizlenmiştir.

Diğer yüzleri ise, bitişik ahşap evin yanındadır.

Kaidede ünlü Zafer Tanrıçası Nike figürü görülür.

Kız Taşı Denilmesinin Sebebi:

Anıtın üstündeki kare bloğun köşelerindeki melek yani kadın heykelleri nedeniyle, bu ismin verildiği söylenir.

Bir başka söylentiye göre: sütun, altından geçen kızlara bakire olup olmadıklarını fısıldarmış. İmparator II İusnianus, baldızına bu oyunu oynamaya kalkınca, sütunun üstündeki heykel yerinden kırılarak devrilmiştir.

Yine bir söylentiye göre: eskiden bu sütunun önünden bakire bir kız geçtiğinde, sütun hafifçe yana eğilirmiş.

Bir iddia daha, anıta kız taşı denilmesinin sebebi, kaidesinde bulunan Yunan Zafer Tanrıçası Nike kabartmasıdır.

1204 Haçlı-Latin İstilası:

Ancak, sadece bir defa ve birkaç dakika için, sütunun tepesine bir İmparator çıkabilir.

1204 yılında Haçlılar şehri ele geçirince, zamanın Bizans İmparatoru V Aleksios bu sütunun tepesinden yani unvanına uygun olarak yüksekten aşağıya atılarak öldürülür.

Başka bir söylentiye göre: Haçlılar şehri ele geçirip yağmaladıklarında, bu sütunun üstünde İmparatorun heykeli vardır ve bu heykeli çalarak götürürler. Günümüzde bu heykelin İtalya’da Bari şehrinde bulunduğu söylenmektedir.

Sütunun Tılsımlı Olması:

Bazı kaynaklara göre, Bizanslılar, bu sütunun tılsımlı olduğuna inanırmış.

Evliya Çelebi de, bu sütunun tılsımlı olduğuna inananlardandır.

Yazdıklarına göre, Hz Muhammed’in doğduğu gün, büyük bir deprem olur ve sütun parçalanır, ama tılsımlı olduğu için dağılmaz.

Evliya Çelebi: bununla da yetinmez ve başka tılsımlardan da söz eder.

Eski dönemlerde, sütunun üstünde duran kız heykeli yılda bir  defa bir feryat koparır ki, civarda ne kadar kuş varsa önce pervane gibi bu sütunun etrafında döner, sonra bunlardan binlercesi ölüp sütunun dibine düşer, halk da bunları afiyetler yermiş.

Sonuç:

İstanbul’u sarsan depremler, Arkadios sütunun da yıpratmıştır.

Sonunda da iyice yana eğildiğinde, çevresindeki binaların üstüne düşebileceği için, 1719 yılında Sultan III Ahmet tarafından yıktırılmasına karar verilir.

Bir başka söylentiye göre, sütun uzun süre olduğu yerde durmuş, ancak üstündeki heykel, Lale devri sultanı Sultan III Ahmet tarafından indirtilmiştir.

Günümüzde görülen sütun, sadece 8 metre yüksekliktedir.

Kaidesi 6 metre genişliktedir.

Kaidenin büyük kısmı, bir ağaç tarafından gizlenmiştir.

1874 yılında, deniz tarafındaki kumluk alanda bulunan bazı kabartma mermer parçaların bu sütuna ait olduğu söyleniyor ve bu parçalar, günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesindedir.

Kaidenin içine, kaidenin yakınında bulunan evin kapısından geçiliyor.

Buradan harabe haldeki sütunun tepesine, merdivenle tırmanarak çıkılır ve sütunun tepesinden sütunun dibi ve üstündeki kabartmaların izleri görülebilir.

5 Şubat 2024
bosluk

İstanbul Gülhane Parkı Alay Köşkü

İstanbul Gülhane Parkı Alay Köşkü

Ünlü şair Keçecizade İzzet Molla’nın yazılarına göre: köşk binası, 1819 yılında Sultan II Mahmut tarafından yaptırılmıştır.

Ancak günümüzdeki yapıdan önce de burada ahşaptan yapılmış bir “Alay Köşkü” bulunduğu söylenir.

Gülhane parkı içinde, girişte solda bulunan taş rampa, padişahların saraydan çıkıp Alay köşkünün kapısına kadar atla gelebilmeleri için yapılmıştır.

Osmanlı Sultanları, burada kafesli pencerelerin ardından, Osmanlı imparatorluğunun zengin dönemlerinde, bu cadde üzerinde yapılan resmi geçitleri ve alayları izlermiş, halkı selamlarmış.

Bu yüzden, yapının ismi Alay Köşkü ve bazı kaynaklarda ise Selam Köşkü olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun zengin dönemlerinde: bu cadde üzerinde dönemin en renkli törenlerinden biri olan ve adeta bir tür karnavalı andıran “Esnaf Alayı” veya “Lonca Alayı” düzenlenirmiş.

Bu esnaf alayına katılan tüccarlar, zanaatkarlar ve sanatçılar başta olmak üzere değişik meslek guruplarından kişiler, padişahı selamlar, padişah ta bunlara karşılık verirmiş.

En son düzenlenen esnaf alayı, 1769 yılında Sultan II Mustafa döneminde yapılmıştır.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde: 1638 yılında Sultan IV Murat döneminde yapılan bir alay geçit törenini şöyle anlatır “İstanbul’un dört bir yanından gelen her lonca ve meslek oradaydı, alay şafak vakti başlayıp gün batımına kadar sürdü. Bu alay için İstanbul’da üç gün üç gece ticaret hayatı dururdu. O günlerde, şehri bir gürültü patırdı aldı ki, kelimelerle tarifi mümkün değildir.”

Devamında Evliye Çelebi şöyle anlatır: “Alay 57 kısım halinde toplanmış, 1001 loncadan oluşmaktadır.”

Bu loncaların her birinin temsilcilerin, kendilerine özgü kıyafetleri ve üniformaları vardır.

Hazırladıkları arabaların üzerinde mesleklerini ve mallarını tanıtırlardı.

İzleyenleri güldürücü sözler söyleyip soytarılık yaparak halkı eğlendirirlerdi.

Bu teşhirlerin en ilginci ise, palamarlarla binlerce adamın çektiği, kızaklara konmuş kalyonlarla geçen “Akdeniz Kaplanları” idi.

Bunlar, Alay köşkünün önüne vardıklarında, büyük bir cenk gösterisi sunarlar, kafir gemilerini ezip geçerlerdi.

Alaydaki son lonca meyhanecilerdi.

Bunların en sonunda ise “Yahudi meyhaneciler” geçerdi.

Bunlar, halka ellerindeki testilerden, şarap yerine şeker şerbeti dağıtarak geçerlerdi.

Evet, bu loncalar ve esnaf alaylarının geçitleri dışında, sefere çıkan veya zaferden dönen Osmanlı ordusu neferleri de, mehter marşları eşliğinde burada geçit töreni yaparlardı.

Hatta, bazı siyasi suçluların idam cezaları da halka ibret olsun diye bu köşkün önünde yapılmıştır.

Alay Köşkünün tarihi geçmişindeki önemli olaylarda birisi de: “Vakai Vakvakiye” veya “Çınar” adı ile bilinen isyanda, henüz buluğ çağına yeni girmiş bir çocuk olarak tahta çıkan Sultan IV Mehmet’in, isyancılar tarafından ayak divani yani görüşmeye, buraya çağrılmış olmasıdır.

Alay Köşkünün Sadrazanın yaşadığı Bab-ı Ali’nin hemen karşısında yapılmış olmasının sebebi: Sultan tarafından Bam-ı Ali ve Sadrazamın gözlenmesi düşüncesinden kaynaklandığı da söylenir.

Hatta, Sultan Deli İbrahim, tatar yayı ile, yoldan gelip geçene ok atmak için burayı kullanmıştır.

4 Şubat 2024
bosluk

İstanbul Sarayburnu İncili Köşk

İstanbul Sarayburnu İncili Köşk

Marmara surları üzerindeki köşk, 1593 yılında, dönemin Sadrazamı Arnavut asıllı  Yemen ve Tunus fatihi, Koca Sinan Paşa tarafından mimar Davut Ağa’ya yaptırılmıştır.

Ardından, köşkü dönemin Padişahı Sultan III Murat’a hediye eder.

Köşk, ismini kubbesinden sarkan inci salkımı şeklindeki süslemelerden almış ve Avrupalılar tarafından incili köşk olarak isimlendirilmiştir.

Bu köşk, Boğazı resmeden gravürlerde en fazla resmedilen köşk olmuştur.

Bu köşk, Sultan III Murat tarafından en sevilen mekanların başında gelmiştir.

Köşk, bir merasim mekanı değil, bir seyir köşkü olarak yapılmıştır.

Denize bakan cephesinden donanma gösterileri izlenirmiş.

Ancak, rivayete göre: bir gün Padişah III Murat, burada otururken, İskenderiye’den dönen Osmanlı donanması, gelenekte olduğu üzere, saray önünden geçerken, sarayı selamlamak adına top atışı yapar.

Top atışı üzerine, yapı şiddetle sarsılır ve daha önce defalarca buradan geçmiş olmasına rağmen, donanmanın bu geçişi sıkıntı yaratır.

Hatta, bu sırada Padişahın oturduğu pencerenin camları kırılmış ve hasta padişah bu durumu hayra yormayarak, bu köşke son kez geldikleri hakkında bir işaret olarak değerlendirmiştir.

Ardından, sultan III Murat, birkaç gün sonra ölür ve bir daha bu köşke gelemez.

Yapının mimarı Davut Ağa: bu köşkü inşa ederken, onu taşıyan taş kemerlerin arasına küçük ve zarif bir çeşme ekler.

Çeşmenin bulunduğu yer, halkın rahatça kullanabileceği bir yer değildir.

Ancak yapı Bizans döneminde, şehrin ünlü manastırlarından biri yakınlarında kurulduğundan, bunun hemen yanındaki Soteros Ayazmasının üstünde bulunuyordu.

Bu ayazma, yortu günlerinde, şehirdeki Ortodoks halk tarafından, kıyıdaki çakıllar üstünde toplanarak ve çeşme kullanılarak kutlanıyordu.

Bu kutlamalar: Yunan ayaklanmasına kadar yani 1821 yılına kadar devam eder ve Padişahlar köşkün penceresinden, kıyıda toplanan Ortodoks Rumları yıllarca seyrederlermiş.

Daha sonraki dönemde, unutulan bu ayazma ve çeşme, 1921-1922 yıllarında şehirdeki Fransız işgal kuvvetleri tarafından yapılan kazılar sırasında bulunmuştur.

İncili köşk, Sultan III Murat’dan sonra da bazı Padişahlar tarafından kullanılmış ve 18’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren ihmal edilmeye başlanmıştır.

Hatta, 18’nci yüzyılın sonlarında, İstanbul’a gelen Fransız ihtilal hükümetinin gönderdiği elçi, Padişahın huzuruna bu köşkte çıkacağının bildirilmesi üzerine “harap bir güvercinlikte kabul edilmeyi istemiyorum” diyerek şehri terk etmiştir.

Köşk, Sultan Abdulaziz döneminde, 1871 yılında demir yolunun sahilden ve sarayın bahçesinden geçmesine izin vermesinden sonra, kıyıdaki kasır ve saraylarla birlikte yok edilmiştir.

Aranan kelimeler:

3 Şubat 2024
bosluk

İstanbul Balat Bulgar Kilisesi-Stavi Stefan-Demir kilise

İstanbul Balat Bulgar Kilisesi-Stavi Stefan-Demir kilise

Bulgarca Sveti kelimesinin anlamı “Aziz” dir.

1850 yılında milliyetçiliğin etkisiyle, Bulgarlar dini ayinlerini Fener Rum Partikliğine bağlı olarak ve Rumca yapmak istemediklerini söylerler.

Bağımsız ve milli Bulgar Ortodoks kilisesi yapmak isterler.

Çünkü başlangıçta Bulgar milliyetçiliği, Osmanlıdan çok Fener Patrikhanesine karşı oluşmuştur.

Ancak bu durum Osmanlının işine gelmez.

Çünkü Fener Patrikhanesiyle karşılıklı anlaşma vardır.

Ayrıca, Bulgar milliyetçiliğinin zamanla Osmanlı otoritesine karşı yöneleceği de tahmin edilir.

Bu yüzden, dönemin Padişahı, Bulgarların bir kilise yapmalarını istemez.

Israr edildiğinde ise, işi zora sokmak için “Bir şartla izin veririm, kiliseyi 1 ay içinde yapacaksınız, aksi halde izin vermem” der.

Evet padişah tarafından verilen bu 1 aylık iznin ardından, Bulgarlar, kiliseyi demir döküm olarak yapmaya karar verirler.

Çünkü bu tarihlerde inşaatlarda kullanılan demir, dönemin yeni mimari modasıdır.

Paris şehrindeki Eyfel kulesi, aynı dönemde yapılmıştır.

Yani, Padişahın öne sürdüğü şartı için en uygun çözüm, demir kullanılmasıdır.

Bulgarlar hemen bir ihale açarlar ve bir Avusturya firması ihaleyi kazanır.

Proje, İstanbullu bir Ermeni olan Hovşep Aznavur tarafından yapılır.

Ayrıca, Bulgarlar bu kiliseyi yapmak için oldukça ilginç bir yer tercih ederler.

Bu yer, Fener Patrikhanesinin sadece birkaç yüz metre yakınıdır.

İç ve dışı, yani tümü Viyana şehrinde kurulan Wagner Firmasının fabrikasında dökülen kilise, Viyana’da kurulur, denenir ve sonra mavnalarla, Tuna nehri ve Karadeniz yolu ile parça parça İstanbul’a ulaştırılır ve burada monte edilir.

Ancak, demir olduğu için ağır çeken kilisenin, deniz kenarında kurulması öncesinde, temellerde ciddi mühendislik çalışması yapılır.

Temeline 70’e yakın demir kazık çakılır.

Ayrıca, kilisenin nemden ve rüzgardan etkilenmesi, ciddi bakım ve onarım sorunları yaratır.

Önce taşıyıcı iskelet, çeşitli biçim ve boyutlardaki çelik profillerden oluşturulur.

Çünkü zeminin zayıf olması nedeniyle, betonarme yerine daha hafif olduğu için demir iskelet yöntemi tercih edilir.

Ancak bununla yetinilmemiş, dış cephede bulunan elemanlar da demirden yapılmıştır.

Bütün dış duvar kaplamaları, pencere doğramaları, kapı kanatları yani bütün yapı demirdendir.

İç mekana gelince: duvarlar, merdivenler, bütün kolonlar ve kolon başlıkları demirdendir.

Ancak daha görkemli bir görünüm için, girişte ve ana mekandaki duvarların ve kolonların üstleri, renkli mermer levhalarla kaplanmıştır.

Yani, içerideki mermer görünümlü sütunlar da demirdendir.

Dünyanın ilk ve tek, dökme demirden yapılmış prefabrik kilisesidir.

Mimari olarak Neogotik stil kullanılmıştır.

Yeşilimsi, gri renkte boyanmıştır.

Cephesi bezemelerle doludur.

Yaklaşık 1.5 yıllık bir çalışmanın ardından, kilise 1898 yılında 1 aylık süreçte, günümüzde bulunduğu yere monte edilmiştir.

Hemen girişte, kilisenin Viyana’da ( R.Ph. Waagner, Vienne) yapıldığını belirten bir plaket görülür.

Kilisenin karşısında “Eksarhlık” binası vardır.

Kilisenin bahçesindeki mezarlıkta bulunan heykeller, Bulgaristan’da Türk azınlığa baskı yapılan yıllarda, bilinmeyen kişiler tarafından kırılmıştır.

Bu yüzden, heykeller kilise içine alınmıştır.

2 Şubat 2024
bosluk

İstanbul Fener Semti

İstanbul Fener Semti

Önce Fener semtinin tarihçesi:

Ermeni yazar Farbl Lazar’ın yazdıklarına göre, İmparator Konstantinus, Bizanstion adını taşıyan bu küçük yerleşim yerine geldiğinde, buranın çok güzel olduğunu ve yerleşmeye çok elverişli olduğunu gördü.

Çünkü buranın batı tarafındaki ufak bir kara kısmı yanında, diğer üç bölüm denizle çevriliydi.

Bu yüzden, İmparator derhal faaliyete başladı ve yarımadanın iç kısmında bulunan tepeleri düzelttirdi ve surların inşa planını hazırladı.

Roma döneminde yerleşilen bu bölgeye, Bizans döneminde “Petrin” yani “Kaya” ismi verildiği biliniyor.

Bu bölge, İstanbul’un yedi tepesinden birinin zirvesine çıkan, oldukça dik bir yokuşun çevresinde kuruluydu.

Hatta, burada sadece surlar değil, aynı zamanda şehir merkezinden ayrı bir iç kale vardı.

Bu kalenin surlarındaki kapıya ise “Porta Phanari, Porte del Pharo”” yani “Fener Kapı” deniliyordu.

1351 tarihli bir belgede ise, bu kapının yanındaki mahalleye, Bizans döneminde “Fanari” ismi verilmişti.

Çünkü bu mahalle yani kapının bulunduğu yerde, limana yakın bölümde bir zamanlar bir deniz feneri vardı.

Ancak bu sözü edilen deniz feneri, günümüze ulaşmamıştır.

Muhtemelen, İstanbul’un uğradığı büyük depremler, kuşatmalar ve saldırılar sırasında yok olmuştur.

Zaten sadece fener değil, gerek surlar ve gerekse bir zamanlar burada bulunduğu söylenen kapıdan da herhangi bir kalıntı, günümüze ulaşmamıştır.

Ancak kapının yeri tahmin edilmektedir.

Çünkü bütün sokaklar, kapının bulunduğu tahmin edilen yere açılır.

Evet, surlarla çevrili bu iç kale bölgesinin ismi, Bizans döneminde “Petrion” olarak bilinmektedir.

Şehir merkezinden ayrı, bağımsız bir bölüm gibi olan Petrion’un ilginç bir tarihi geçmişi vardır.

1204 yılındaki işgalde, Latinler yani Haçlılar, ilk önce Petrion bölümünü ele geçirmişler ve ardından şehre girmeyi başarmışlardır.

Çünkü başlangıçta Haçlı donanması düşman gibi görülmemiş ve Haliç girişindeki ünlü zincir açılarak donanmanın Haliç’e girmesine izin verilmiştir.

Ardından Haçlılar Haliç kıyısında bulunan ve diğerlerine göre daha zayıf surlara saldırmışlar ve Petrion’u ele geçirmişlerdir.

Ama Türklerin şehri kuşatmasında, bunun tersi olmuş, şehrin birçok bölümü ele geçirilmesine rağmen, Petrion’da bulunanlar, burayı uzun süre savunmuştur.

Buna istinaden, Fatih Sultan Mehmet, buranın yağmalanmasını yasaklamış ve hatta sonradan buraya bazı ayrıcalıklar vermiştir.

Bu yüzden, tarihi süreçte, İstanbul’da yaşayan Rumlar ve özellikle Feneriyot olarak isimlendirilen varlıklı aileler, bu bölgede toplandılar ve semtin iç bölümlerinde Rumlar, sahillerde Yahudiler karışık olarak yaşıyorlardı.

Ermeni tarihçi Sarraf Hovannesyan tarafından yazılar yazılarda: Cibali Ayakapı’dan Fener’e kadar uzanan yerde, Rum zenginlerinin ve Eflak-Boğdan Beylerinin sıra sıra evlerinin bulunduğundan söz eder.

Çünkü bir zamanlar, Osmanlı yönetiminde olup günümüzde Romanya’nın parçaları olan Eflak-Boğdan voyvolaları, geleneksel olarak Fener Rumları arasından seçilirdi.

Ayrıca, Osmanlı hariciyesinde, tercümanlık görevleri de hep Rumlar tarafından yürütülürdü.

Sonuçta Rumlar ellerine geçen yüksek paralarla Fener semtinde muhteşem evler ve saraylar yaptırdılar.

Bu saraylar günümüze ulaşmamıştır, evlerin ise bir kısmı kalmıştır.

Aranan kelimeler:

1 Şubat 2024
bosluk

İstanbul Fener Rum Patrikhanesi Hikayesi

İstanbul Fener Rum Patrikhanesi Hikayesi

Patrikhane, 1601 yılında buraya taşınmıştır.

Patrikhane bölgesine üçlü bir kapıdan girilir.

Basamaklardan yukarı doğru çıkıldığında, karşıya ana kapı gelir.

Bu ana kapının solundaki kapıdan kilise tarafına, sağdaki kapıdan ise 1941 yılındaki yangından sonra yapılan ve 1980’den sonra yenilenen Patrikhane binasına girilir.

Patrikhanenin ana kapısının tatsız bir hikayesi vardır.

1821 yılında, Yunanistan’ın bağımsızlık hareketi başlayınca, Patrik V Grigorios, Osmanlı devleti tarafından, bu bağımsızlık hareketlerini ve özellikle Mora İsyanını körükleyenler arasında sayılmış ve bu hareketleri durdurmak için yeterince çaba göstermediği gerekçesiyle, üç metropolitle birlikte idam edilir.

Patrik Gregorios, idam edildikten kısa süre sonra, Türklerin Yunanlı kurbanlarından biri olarak kabul edilerek aziz ilan edilir.

Bu idam olayından sonra, Patrikhanenin ana kapısı, Patrikhane tarafından kapatılır ve bir daha açılmaz.

Kapının üstündeki idam çengeli hala durmaktadır.

Çünkü söylentilere göre, onlar “Burada bir Türk büyüğü asılmadan bu kapıyı açmayacağız” diye diretmektedirler.

Yani, bu din kapısı, bir kin kapısı haline sokulmuştur.

Halbuki, asılan Patrik, o zamanlar gerçekten Yunanistan’ın bağımsızlığı ile sonuçlanan Mora isyanının baş tetikleyicisidir.

Hatta bu konuda büyük bir kanıt ortaya çıkmıştır.

İdam edilen Patrik, Rus çarına bir mektup göndermiş ve Türklerin nasıl yenilebileceği konusunda bazı önerilerde bulunmuştur.

Osmanlı yönetimi bu mektuptan haberdar olunca, Patrik’in idam kararı kesinleşmiştir.

Aranan kelimeler:

31 Ocak 2024
bosluk

İstanbul Çemberlitaş’ın sırrı

İstanbul Çemberlitaş’ın sırrı

Katolik dünyası, özellikle de Avrupa, Hz İsa ile ilgili hemen her türlü eşyaya hatta İsa’nın kanı yahut kemiği gibisinden, bedenine ait objelere ve İncil’in Vatikan tarafından kabul edilmeyen versiyonlarına gayet meraklılar.

Özellikle, Hz İsa’nın gerildiği çarmıhın parçaları ve Hz İsa’nın elleriyle ayaklarına çakılan çiviler, onlar için çok değerli.

Çarmıh parçalarıyla çivilerin ise, Çemberlitaş’ın altında bulunduğu söyleniyor.

Yani: sütunun dibindeki küçük bir odanın, erken Hıristiyanlığa ait kutsal emanetler odası olduğuna inanılıyor.

Şöyle ki, bu odada, Hz İsa, Hz Musa, Hz Lut, Hz Nuh ve Hz Süleyman’a ait eşyaların gömülü olduğu ileri sürüldü.

İddiaya göre: bu odada, o dönemde İmparator Konstantin tarafından Kudüs’ten İstanbul’a getirilen “Hz İsa’nın mezarına ait kutsal toprak, orijinal haç parçaları, çiviler, kaymak taşından yapılan kase, ekmek kırıntıları ve Hz Musa’ya ait taş ile Hz Lut’a ait olduğuna inanılan asa, Hz Nuh’un baltası ve Hz Süleyman’a ait olduğuna inanılan 7 Kullu Şamdan bulunuyordu.

Çemberlitaş restorasyon projesini yürüten firmanın yönetim kurulu başkanı, yaptığı açıklamada: Çemberlitaşın altında, 11 x 11 metre boyutlarında ve 2.5 metre yüksekliğinde, büyük bir blok bulunduğunu ve kutsal emanetlerin bu blok içindeki küçük bir oyukta bulunduğunu belirtmiştir.

Evet, bu firma, Çemberlitaş üzerinde, 2001 yılında, 1.5 yıl süren bir restorasyon çalışması yapmıştır.

Gelelim: konu ile ilgili hikayelere;

MÖ 325 yılında, İmparator Konstantin, Roma’yı ele geçirir ve Roma’daki Pagan tapınaklarını yıktırır ve oradan getirttiği taşlarla, Çemberlitaş’ı yaptırır ve anıtı, yaklaşık 11 x 11 metre ebadında ve 2.5 metre yüksekliğinde, 4 parçadan oluşan bir ana kaideye oturtur.

Bu ana kaide içerisinde, 1 x 2 metre ebadında, küçük bir hücre oluşturur. Daha sonra MÖ 324 yılında, annesi Helen’i Kudüs şehrine gönderir ve Kudüs’te Hz İsa’nın olduğuna inanılan mezarı açtırır.

Mezardaki kutsal toprak, orijinal haç parçaları, kutsal çiviler, kaymak taşından yapılan kutsal kase, kutsal ekmek kırıntıları ve Hz Musa’ya ait kutsal taş, Hz Lut’a ait olduğuna inanılan asa, Hz Nuh’un baltası ve Hz Süleyman’a ait olduğuna inanılan, som altından 7 kollu şamdan gibi kutsal emanetler, İstanbul’a getirilir.

Bu kutsal emanetler, Çemberlitaş’ın kaidesi içindeki hücreye, bizzat İmparator Konstantin’in annesi Helen tarafından yerleştirilir.

Bu arada, bir kısım rivayete göre ise, kutsal haç parçaları ve çivilerin, sütunun üzerine dikilen, Konstantin’in heykelinin içine saklandığı da söylenir.

Heykel, 700 yıl boyunca, o zamanki adı “Forum Constantinus” yani “Konstantin Meydanı” olan alanın ortasındaki taşın tepesinden, şehri seyredip durdu.

Ama, 11’nci yüzyıl başında, çıkan şiddetli bir fırtınada, devrilip paramparça oldu.

Bizanslılar heykelsiz kalan sütunun tepesine, bu defa som altından bir haç yerleştirdiler.

Sonra da taşın altını kazıp, buraya bir hücre yaptılar ve heykelin içinde bulunan çivileri, haçın parçasını da bu hücreye sakladılar.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alınca, sütunun tepesindeki haçı indirtti.

Ancak, Hıristiyanların kutsal emanetlerinin konulduğu yerde kalmasını istedi ve zeminin kazılıp hücrenin ortaya çıkarılmasına izin vermedi.

İstanbul’un 1918 yılında işgali sırasında, Vatikan’dan gelen bir gurup rahibin:  kutsal emanetlere ulaşmak için, bir süre burada barındılar ve Çemberlitaş yakınlarında bir handan kiraladıkları odada, tünel kazarak taşın altındaki kaideye ulaştıkları söylenir.

Ancak tünelden çıkan toprağın dikkat çekmesi üzerine, yakalanırlar ve sınır dışı edilirler.

1929 yılında, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından, ne olduğunun anlaşılması için, çeşitli arkeolojik çalışmalar yaptırır.

Sonuçta, Çemberlitaş yıkılmadıkça, oradaki emanetlere ulaşmanın mümkün olmadığı fikrine varılır.

Aranan kelimeler:

30 Ocak 2024
bosluk

İstanbul Huber Köşkü

İstanbul Huber Köşkü

1877-1878 yılları arasında, Osmanlı-Rus savaşı sonrasında, dağılan Osmanlı ordusunu yeniden düzenlemek için, Almanya’dan askeri danışmanlar talep edilir.

Ancak, bu askeri danışmanlarla birlikte, Alman Silah Endüstrisi de ülkeye girer.

Bunların başında ise, Krupp gibi büyük Alman  silah Firmaları gelir.

Bunlar, Osmanlı ordusunun top ve tüfek başta olmak üzere, birçok askeri ihtiyacını karşılamaya başlarlar.

Bu firmaların temsilcileri ise, 1898 yılından itibaren: Joshep ve Aguste Huber kardeşlerdir.

Bunlar, İstanbul’da kaldıkları kısa sürede, aldıkları komisyonlarla çok zengin olmuşlar ve bu arada, kendilerine ait olan Huber Köşkünü yaptırmışlardır.

Köşkün yeri olarak: Elçilik binası yakınlarını seçmişlerdir.

Evet Huberler, burada yaklaşık 20 yıl yaşadıktan sonra, I Dünya Savaşının sonrasında İstanbul işgal edilince, 1922 yılında şehri terk etmek zorunda kalırlar.

Ülkelerine geri dönerler ve küçük bir kaleyi andıran Huber Köşkü, dönemin Maliye Nazırı hem hukukçu hem de iktisatçı olan Necmeddin Molla tarafından satın alınır.

Köşk, daha sonraki yıllarda ise, Kavalalı Mehmet Ali Paşa soyundan gelen Mısır Prensesi Kadriye Sultan ve eşi Mahmut Paşa’ya satılır.

Ancak, Prenses Kadriye, burada uzun süre oturamaz.

Çünkü, boğazın nemli havası, sağlığına dokunur ve bunlar, 1928 yılına kadar burada otururlar.

Bu sürede: ana binaya bazı eklemeler yapılır ve bunlarda; özellikle İtalyan mimar Raimondo D’Aranco’nun katkıları olur.

Bunun sonucunda, köşkte, günümüzdeki anıtsal görünüm ve eşsiz perspektif ortaya çıkar.

Evet, Prenses Kadriye, 1928 yılında burayı terk eder.

Sonrasında, köşk Fransız Katolik Lisesi “Notre Dame de Sion Okulu”na kiralanır ve bu durum 1970 yılına kadar devam eder.

Okul ve rahibeler tarafından yazlık konut olarak kullanılan köşkün tapusu: 1932 yılında rahibe Therese Clement ve Marie Aimeme Odent’e geçer.

Çünkü, Mısır’a dönen Prenses Kadriye ve rahibeler ile yapılan anlaşma sonucunda, köşk, değerinin çok altında bir fiyatla rahibelere satılır.

Sonrasında, bu kişilerin varisleri tarafından, köşk ve arazisi, 1973 yılında Boğaziçi İnşaat ve Turizm Şirketine satılır.

Ardından, 1985 yılında bölge kamulaştırılır, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine tahsis edilir.

Aranan kelimeler:

29 Ocak 2024
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti