Tarihteki Antakya depremleri

Tarihteki Antakya depremleri

MS 115:

Tarih: 13 Aralık 115.

Bu sırada, dönemin Roma İmparatoru Trajan: Perslere karşı yaptığı seferde kışı geçirmek üzere Antakya da konaklamışlardır. Bu sırada, şehirde imparatorluğun her yerinden askerler ve birçok sivil bulunmaktadır.

Meydana gelen deprem: olağanüstü bir korkunç sesle başlamış, ardından ağaçların yerlerinden sökülmesine varan şiddetli yer sarsıntısı ile devam etmiştir.

13 Aralık sabahı Orantes vadisinde meydana gelen deprem: Antakya, Daphne ve Apamea da dahil olmak üzere, dört şehri neredeyse tamamen yok etti.

Bu: Antakya nın bir depremle üçüncü kez, yerle bir oluşuydu.

Antakya daki hemen hemen tüm yapılar hasar gördü ve şehrin dörtte üçü yıkıldı.

Çok sayıda insan, enkaz parçalarının altında kalır, büyük bölümü ölür ve enkaz altındaki birçok insanın ise açlıktan öldüğü anlatılmaktadır.

Depremin şiddetinin günümüz ölçülerine göre 7.5 olduğu tahmin edilir.

İmparator Trajan ve halefi Hadrianus hafif yaralı olarak depremi atlatırlar. Çünkü imparator, kaldığı evde, harabeler arasında bir pencereden dışarı çıkarak kurtulmuştur. Romalı tarihçi Cassius Dio’ya göre: insan boyutunda daha büyük bir varlık ona gelip onu dışarı götürdü. Öyle ki sadece birkaç hafif yarayla kurtulmuştu.

Artçı sarsıntılardan korunmak için, maiyetiyle birlikte açık Hipodromda konaklamaya başlar.

İmparator Trajan, şehri yok eden depremi, Hıristiyanların varlığına bağlar ve Piskopos Ignatius’u aslanların önüne attırır.

Deprem sonucunda, tarihçilerin tahminlerine göre, muhtemelen 250 binden fazla insan ölmüştür. Çünkü, yukarıda da belirttiğim gibi, İmparator Trajan ve birlikleri şehirde kışı geçiriyordu ve varlığı birçok gezgini ve elçiyi şehre çekmişti. Yöneticilerin yanı sıra birçok asker öldü.

Ayrıca deprem sabaha karşı meydana geldiği için, birçok insan binaların içinde ve uykudaydı.

Deprem Sonrası:

Depremden hemen sonra şehir yeniden inşa edilmeye başlanır.

Hadrianus, deprem sonrasında şehirde kalır ve Dephne kaynaklarından şehre gelen 6 km uzunluğundaki su kemerini yeniden yaptırır.

Depremden 1 yıl 8 ay sonra ise, 11 Ağustos 117 tarihinde, Antiokhos (Antakya) şehrinde bulunan Roma ordusu tarafından İmparator ilan edilir.

Ardından, 11 Eylül tarihinde, Roma şehrine doğru yola çıkmak üzere Antakya dan ayrılır.

MS 526:

Şehirde düzenlenen bir festival (olimpiyat oyunları) nedeniyle, dışarıdan gelen çok sayıda ziyaretçinin bulunduğu 29 Mayıs 526 günü; büyük bir deprem olur.

Deprem, insanları akşam yemeği sırasında yakalar. Bu yüzden can kaybı oldukça fazla olur.

Tarihçilere göre, bu depremde 250 bin kişi ölmüştür.

Depremde Antakya Patriği Afronius ölür.

Aynı tarihteki Roma İmparatoru I. Justin, imparator olmadan önce, askeri kariyerini burada tamamlamıştır. İmparator bölgeyi çok iyi tanır ve şehirde yaşanan bu felakete çok üzülür. İmparatorluk genelinde yas ilan edilir ve halk eğlenceleri bir süreliğine iptal edilir.

İmparatorun yas elbiseleri giyerek, Ayasofya ya gittiği söylenir.

MS 528:

21 Kasım 528 tarihinde, Antakya da bir kez daha büyük bir deprem olur.

Tarihin en şiddetli bu depreminde, şehirde müthiş bir yıkım yaşanır.

Ölü sayısının 5 bin kişi civarında olduğu söylenir.

Ölü sayısının çokluğu ve bunların zamanında defnedilememesi nedeniyle, veba salgını başlar.

Bir yandan ölüm ve bir yandan salgın hastalıklar, diğer yandan ise yeni deprem korkusu nedeniyle insanlar şehri terk eder, dağlarda yaşamaya başlarlar. Şehrin nüfusu hızla azalır.

Şehir halkı, tüm bu olup bitenleri, tanrının bir gazabı olarak tanımlar.

Patrik Afram, durumu Roma imparatoruna bildirir.

Bu büyük felaketin ardından, İmparator ve İmparatoriçe Theodora, tanrının gazabını dindirmek için, Antakya şehrinin ismini, Tanrının şehri anlamına gelen “Theoupolis” olarak değiştirirler.

Depremler sonucu, şehir surları üzerinde oluşan tahribat nedeniyle, şehrin savunması da olumsuz etkilenir.

Gerek depremler ve gerekse şehrin Sasani saldırılarına karşı savunmasız kalması nedeniyle, Antakya halkı, şehri terk eder ve dağlara ve kıyılara yerleşirler.

9 Haziran 2023
bosluk

1906 Amerika San Francisco Depremi ve sonrası

1906 Amerika San Francisco Depremi ve sonrası

18 Nisan 1906 Çarşamba günü, saat: 05.12’de Kuzey California sahili, büyük bir depremle sarsılır.

O tarihte henüz rihter ölçeği bulunmadığından, ilk anda depremin gücü hesaplanamaz, ama sonraki tahminlere göre deprem 7.9 ölçeğindedir.

İlk ana şok, yaklaşık 20-25 saniye sürer ve devamın da ki ana şok ise 42 saniye sürer.

Depremin ardından, San Francisco şehrinde birkaç gün süren yıkıcı yangınlar çıkar.

Toplam yıkımın yüzde 90’lık bölümünün deprem sonrası kontrolden çıkan yangınlar olduğu söylenir. 3 gün içinde, patlayan gaz şebekelerinden kaynaklanan otuzdan fazla yangın sonucu, 490 şehir bloğu ve 25 bin bina yok oldu.

Depremde, şehrin yüzde 80’lik bölümü yıkılır ve 3 bin civarında insan ölür. Ancak toplam ölüm sayısı halen belirsizliğin korumaktadır.

Askerler, şehrin yerinden edilmiş, on binlerce sakininin beslenmesi, barındırılması ve giydirilmesinden sorumlu oldu.

Ayrıca, binaları yağmalanmaktan korumak için sokaklarda devriye gezdiler. Polis memurları, itfaiyeciler ve askerler: molozları kaldırmak ve kurtarma çalışmalarına yardımcı olmak için, yoldan geçen sivillere düzenli olarak komuta ettiler.

1 Temmuz 1906 tarihinde, yetkililer yardım çalışmaları sorumluluğunu üstlendi ve ordu şehirden çekildi.

Şehrin yeniden inşası:

Deprem sonucunda, şehirdeki 410 bin kişilik nüfustan, 300 bin kişi evsiz kaldı. Plajlar; derme çatma çadırlarla kaplıydı.

Bu mülteci kampları, iki yıllık sürecin ardından faaliyetini sürdürdü.

Yeniden yapılanma hızlıydı ve şehrin yeniden inşası, 1915 Panama-Pasifik Uluslararası Fuarı zamanında büyük ölçüde tamamlandı.

Ordu: 20 bin kişiyi barındırmak için, 5610 yardım evi inşa etti. 11 kampta guruplanmış, birbirine yakın istiflenmiş bu evler, insanlara ayda 2 dolara kiralandı.

Kısmen bölgeye uyum sağlamak için ve kısmen de ordunun elinde büyük miktarda lacivert boya olması nedeniyle, laciverte boyandılar.

1907 yılı sonunda, kamplardaki insanların çoğu yeni evlerine taşındılar. Kamp alanları ise, daha sonra garajlar, depolama alanları ve dükkanlar olarak yeniden kullanıldı. Evlerin maliyeti yaklaşık 100 dolara çıkıyordu ve aylık 2 dolara kiralandılar. Son mülteci kampı 30 Haziran 1908 tarihinde kapandı.

Depremde yüzde 80’i yok olan şehir, hızla yeniden inşa edilse de, ticaret, endüstri ve nüfus güneye Los Angeles şehrine döndü.

Aranan kelimeler:

9 Haziran 2023
bosluk

1755 Lizbon Depremi

1755 Lizbon Depremi

Lizbon şehri tarihinde, daha önceki depremler: 1321 ve 1531 yıllarında yaşanmıştı.

1 Kasım 1755 Cumartesi günü, saat: 09.40’da Portekiz’de “All Saints Bayramı” (bir dini bayram) sırasında büyük bir deprem oldu. Depremin merkez üssü: Lizbon şehrinin 320 km güneybatısındaki Atlantik Okyanusunun ortasındaydı.

Deprem: İber yarımadası ve Kuzeybatı Afrika’yı da etkiledi.

Ardından gelen yangınlar ve tsunamiyle birlikte, Lizbon ve çevresi tamamen yok oldu.

Depremin büyüklüğünün 8.5-9 arasında olduğu açıklandı ve 3.5 ile 6 dakika arasında sürdü.

Lizbon şehir merkezinde 5 metre genişliğinde çatlaklar oluştu.

Depremden yaklaşık 40 dakika sonra, bir tsunami limanı ve şehir merkezini yuttu. Tsunami dalgalarının Lizbon şehrinde 9 metre ve İspanya’da Cadiz şehrinde 20 metreye kadar yükseldiği söylenir.

Hatta: tsunami gelmeden önce, limanda sular geri çekildi, hazine yüklü unutulmuş gemi enkazları ortaya çıktı. Binlerce insan, bu hazineler için çamurlu nehre koştular ancak daha sonra art arda gelen dalgalar, bu insanları da yok etti.

Bunu, iki deprem dalgası daha izledi. Bu depremlerde, şehirde evlerde ve kiliselerde yanan mumlar devrildiğinden, şehirde saatlerce süren yangınlar ortaya çıktı. Hatta öyle bir yangın ki, ateş fırtınası 30 metreye kadar yükseldi ve birçok insan boğularak öldü. Yangınlar depremden sonraki 6 gün boyunca devam etti.

Lizbon merkezdeki binaların yüzde 85’i yıkıldı. Depremde küçük hasar alan binaların hepsi, takip eden yangın sonucunda yok oldu ve yıkıldı. Tagus nehri kıyısındaki Kraliyet Ribeira Sarayı, tsunami sonucunda yıkıldı. Kraliyet arşivleri, Vasco da Gama ve diğer erken dönem denizcilerinin keşiflerinin ayrıntılı tarihsel kayıtları kayboldu. Rossio’daki “All Saints Kraliyet Hastanesi” (o dönemdeki en büyük devlet hastanesi) yandı ve yüzlerce hasta yanarak öldü.

Depremde, birçok fakir ve yoksulun barındığı Alfama bölgesi etkilenmedi. Mahalle, deprem sırasında daha az şok veren ve tsunamiden kaçınacak kadar yüksek olan sağlam bir taş ana kayaya sahip bir tepenin üzerinde uzanıyordu.

Evet, şiddetli sarsıntılar, büyük kamu binalarını ve yaklaşık 12 bin konutu yerle bir etti. Deprem dini bir bayram gününe denk geldiği için, Lizbon halkının büyük çoğunluğu kiliselere ayinlere gidiyordu ve sismik şoka dayanamayan kiliseler çöktü, ibadet eden binlerce kişi öldü veya yaralandı. Şehirdeki 65 manastırdan, sadece 11 tanesi ayakta kaldı.

Tarihçilere göre, o dönemde Lizbon şehrinde yaşayan 200 bin kişiden, 30-40 bin kadar kişinin öldüğünü tahmin ederler.

Deprem sadece Lizbon şehrini etkilemedi. İspanya’da meydana gelen tsunamiler, Endülüs bölgesini etkiledi ve Cadiz şehri tamamen yok oldu.

Fas ülkesinde 10 bin kişinin öldüğü bilinmektedir.

Depremden sonra Kraliyet:

1 Kasım 1755’ten sonra ve 6 aydan biraz fazla süre boyunca, Lizbon’da çok sayıda küçük yer sarsıntısı hissedilmeye devam etti.

Deprem, Azizler gününde meydana geldiği ve şehrin büyük kiliselerinin çoğu yıkıldığı için, gerici rahipler, yıkımı Lizbon’un sözde günahlarına bağladılar. Engizisyoncular asılacak kafirleri aramak için, sokaklarda dolaşıyorlardı.

Kraliyet ailesi felaketten zarar görmeden kurtuldu. Çünkü, kraliyet ailesi, kralın kızlarından birinin, tatilini Lizbon dışında geçirme isteğine uyarak, şehri daha önceden terk etmişler, Cascais şehrindeydiler.

Ancak, felaketten sonra, Kral Joseph’de duvarların içinde yaşama korkusu gelişti ve Lizbon eteklerinde Ajuda tepelerinde devasa bir çadır kompleksi kuruldu.

Depremden sonra Başbakan’ın ilk tepkisi:

Başbakan Sebastiao de Melo: felaket karşısında, depremden hemen sonra ne yapılacağı sorulduğunda “ölüleri gömün ve yaşayanları iyileştirin” dedi.

Diğer Tedbirler:

Şehirde, hızlı müdahale yetkisine sahip 3 adli bölge oluşturuldu.

Ölenler:

Ölenler için iki strateji benimsendi “imha ve mezar”. Her iki durumda da cenaze törenlerinden vazgeçildi. Marquis of Ponbal’ın bu dayatması, Kardinal Patrik’in onayını aldı. Şehrin çeşitli yerlerinde, günlerce süren yangınlar sonucu yanan cesetlerin yanı sıra, ceset yüklü mavnalar, Tugas nehri halicinin sularını, şehrin sahip olmadığı bir halk mezarlığına çevirdi. Definlerin geciktirilmemesi için, ağırlıklar bağlanmış binlerce ceset, kıyının yakınlarında denize atıldı.

Açlık ve salgın hastalıklar:

Ürünlerin fiyatları, ücretler ve kiralar: deprem öncesi değerlerine göre belirlendi. İstifçiliği önlemek için balık, tahıl ve gıda sevkiyatı, Belediye yetkililerin kontrolünde dağıtıldı ve satıldı.

Yoksullara ve evsizlere yemek dağıtıldı. Fırınlar inşa edildi ve askeri birliklerin yardımıyla, vergiden muaf mal dağıtımı düzenlendi.

İskeledeki gemiler, yağmalanmış nesneleri aramak için, titizlikle denetlendi. Odun, erzak ve diğer gerekli malları boşaltmaya zorlandılar.

Mağdurların tedavisi:

Sayısız yaralı ve hasta karşısında, manastırların ve ayakta kalan bazı sarayların çevresinde doğaçlama hastane ve koğuş olarak hizmet veren çadırlar kuruldu. Ayrıca: vilayet doktorları, cerrahları ve eczacıları da ihtiyaç sahibi halkın yardımına çağırıldı.

Yağmalama:

Yıkılan konutlarda kalan varlıkların kurtarılması, yağmaya başlayan yağmacıların, kundakçı ve hırsızların eylemleri engellendi. Lizbon şehrine girişler, ordu tarafından denetlendi. Suçlular örnek bir şekilde yargılandı ve asıldı.

Molozların kaldırılması:

Dilenciler ve kaçakçılar molozların kaldırılması için çalışmaya zorlandı. Enkaz halindeki şehirde, molozların arasında yürümek bir yaşam biçimi haline geldi. Lizbon şehir merkezinde, bazı açıklıklar dolaşıma açıldıktan sonra, ana temizlik operasyonları devam ederken, Pompal, harabeye uğramış meydanların, sokakların, evlerin ve kamu binalarının araştırılmasını ve kataloglanmasını emretti.

Bu görevler için, çok sayıda işçi ve asker görevlendirildi.

Depremden en çok etkilenen bölgelerin yakınında inşaat yapılması yasaklandı.

Halk;

Deprem ve tsunami sonrasında Lizbon şehrini terk eden halk: şehre geri dönmeye zorlandı. Geçici olarak barakalara yerleştirilen birçok aile, eski mahallelerini geride bırakarak, kalıcı olarak yeniden yerleştirildi. 6 ayda yaklaşık 9000 baraka inşa edildi. Bazı soylular ve burjuvalar, bu ahşap konutların kurulumu ve montajı için, büyük meblağlar harcadı ve onları lüks bir şekilde dekore ettiler. Ancak, 30 Aralık tarihinde, bir kraliyet kararnamesi, ön duvar barakaları olan çadırların inşasını yasakladı. Baixa şehir merkezinde, kontrolsüz işgal eğilimini durdurmak için, sahadaki barakaların yıkılması emredildi.

Vergiler:

1756 yılından itibaren, Lizbon şehrindeki işletmeler, ithal malların gümrük vergileri üzerinden yüzde 4 oranında harç ödemeye başladılar. Vergi gelirleri, şehrin yeniden inşası ve özellikle bir Borsa inşası ve liman altyapısının iyileştirilmesinde kullanıldı. Brezilya imparatorluğunun Lizbon şehrinin yeniden inşası için yaptığı bağış oldukça yüksekti. Avrupa monarşileri de Portekiz hükümetine parasal yardım gönderdiler. İnşaat malzemeleri, İspanya, İngiltere, Almanya ve Hollanda’dan geldi.

Şehir yeniden kuruluyor:

Depremden 1 ay sonra 4 Aralık 1755 tarihinde, Krallığın baş mühendisi Manuel da Maia: Lizbon şehrinin yeniden inşası için planlarını sundu.

Lizbon şehrini terk etmeden, tamamen yeni bir şehir inşa etmeye kadar, 4 seçenek sundu.

Kral: “tüm Baixa mahallesini yerle bir etmeyi ve sınırlama olmadan yeni sokaklar düzenleme” seçeneğini seçti. Yani: Lizbon şehrinin terk edilmesi kabul edilmedi.

Bir yıldan kısa sürede, şehir enkazdan temizlendi. Yeni ve mükemmel bir şehre sahip olmak isteyen kral, Lizbon’un yeni sloganı olan “büyük meydanlar, düz hatlı, geniş caddeler ve genişletilmiş caddelerin” inşası için ilgilileri görevlendirdi.

Pombaline Aşağı Şehir (Baixa Pombalina) olarak bilinen yerde, test için küçük ahşap modeller yapıldı ve depremler, etraflarında yürüyen birlikler tarafından simüle edildi. Sonuçta, burası Avrupa’nın sismik olarak korunan en eski yapıları arasına girdi. Bugün şehrin ünlü cazibe merkezi haline geldi.

Sonuç:

Yaklaşan bir tsunaminin erken uyarılarından biri de yakındaki hayvanlardan gelir. Birçok hayvan, tehlikeyi sezer ve su gelmeden daha yüksek yerlere kaçar. Lizbon depremi, Avrupa’da böyle bir olgunun belgelenmiş ilk vakasıdır.

Bazı bilim adamları: hayvanların, bir tsunami kıyıya çarpmadan dakikalar veya saatler önce, bir depremden gelen ses dalgalarını algılama yeteneğine sahip olduklarına inanırlar. Öte yandan, hayvanlar kıyıdan kaçarken, insanlar araştırmak için kıyıya inerler.

Aranan kelimeler:

24 Nisan 2023
bosluk

Portekiz kralı kayboldu

Portekiz kralı kayboldu

Bugün Portekiz ülkesinde yıllardır anlatılagelen bir hikayeden söz etmek istiyorum.

Yıl 1578. Portekiz ordusu Kral I. Sebastian önderliğinde, Fas’a girer ve Vadisseyi Muharebesi yapılır.

4 Ağustos 1578 tarihinde yapılan bu savaş, askeri tarihte en çok kan dökülen ve 17’nci yüzyıldaki ölümcül savaş olarak kayıtlara geçer.

Savaş, kavurucu bir sıcak havada, Vadilmehazin nehrinin sol kıyısında ve Lukos vadisinin sağ kıyısı arasındaki alanda cereyan eder.

Evet, savaş “3 kral” savaşı olarak da anılır. Çünkü: savaşta 3 kral ölür. Aynı gün Magrib Sultanı Abdülmelik, yeğeni sabık Mağrip Sultanı Muhammed el-Mütevekkil ve Portekiz kralı Dom Sebastia ölür, daha doğrusu ortadan kaybolur.

Muharebe sonucunda, Portekiz ordusu yenilir ve geri çekilir.

Ancak Kral Sebastian ortada yoktur.

Portekiz ordusu, geri çekildiği yerde, bir süre kralı bekler, ararlar ama bulamazlar.

Fas tarafında da Portekiz kralının öldürüldüğüne dair herhangi bir bilgi yoktur.

Yani, Portekiz kralı ortadan kaybolmuştur.

Bir söylentiye göre, Portekiz Kralı Sebastiyan, geri çekilme sırasında, nehri geçmek isterken boğularak ölmüştür. Çünkü, geri çekilmekte olan Hıristiyanlar, köprüye yöneldiklerinde, köprünün hemen öncesinde Magribler tarafından tahrip edildiğini görünce, kendilerini nehre atarlar.

Evet, Kral Sebastiyan’ın nehirde veya savaş meydanında kaybolduğuna karar verilir.

Kralın taht için herhangi bir varis bırakmadan ortadan kaybolması, Portekiz de iç karışıklıklara sebep olur ve İspanyollar 62 yıl boyunca Portekiz ülkesini işgal ederler.

Bu savaş sonucunda, Sebastiyan imajı, efsanelerle büyür. Yenik kral, Portekiz İmparatorluğunun özlemlerinin ve Portekiz misyonerliğini bir sembolü olur. Hatta, onun esrarlı bir şekilde ortadan kaybolduğu ve bir gün, ortaya çıkacağı inancı gündeme gelir ve bu inanç sistemine “Sebastiyanizm” denir. Bu inanç, Portekizlilerin hayalinde hiç kaybolmadan sürer gider.

Takip eden yıllarda Kral Sebastian’ın bir gün geri geleceği ve Portekiz’i İspanyollardan kurtaracağına dair dedikoduları hiç bitmez.

Hatta: Sebastiaoculuk adında bir inanç sistemi ortaya çıkar.

İnsanlar, Portekiz Sitra dağında, ellerinde fenerler ile, birçok gece Kral Sebastian’ı aramaya çıkarlar.

23 Nisan 2023
bosluk

Mihrimah Sultan

Mihrimah Sultan

Mihrimah Sultan, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızıdır. Mihrimah ismi yani Mihrü Mah: Farsçada “Güneş ve Ay” anlamına gelmektedir.

Sultan, 17 yaşına bastığında, kendisiyle iki kişi evlenmek ister. Bunlar: Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa ve Mimar Sinan’dır.

Kanuni Sultan Süleyman kızını Rüstem Paşa’ya verir. Çünkü Mimar Sinan evlidir ve aynı zamanda yaşı ellili yaşlara dayanmıştır.

Mimar Sinan: büyük aşkına, sevdiğine kavuşamamıştır ancak ona olan aşkını, yaptığı bazı eserlere yansıtmıştır.

Üsküdar bölgesinde: Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camisini yapmaya başlar ve 1548 yılında camiyi tamamlar. Camiyi yaparken: caminin dış görünümü “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış görüntüsüne benzer.

Daha sonra ise, Padişah fermanı olmadan, Mimar Sinan, Edirnekapı yöresinde küçük bir cami daha yapar. İstanbul’un bu en yüksek tepesine yaptığı cami de yine Mihrimah Sultan’a olan aşkını ifade eder. Küçük caminin minaresi oldukça yüksektir ve 38 metredir. Kubbesi inceciktir ve 161 pencere bulunmaktadır. Bu pencereler, caminin iç güzelliğini aydınlatır. Caminin içindeki sarkıtlar ve minare kenarındaki işlemeler: Mihrimah Sultan’ın uzun saçlarını anımsatır.

Ayrıca: Mihrimah Sultan’ın doğum günü olan 21 Mart tarihinde: Edirnekapı’da yapılan caminin tek minaresinin ardından: tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan camisinin arkasından ay doğar.

Yani: bu görüntü Mihrü Mah yani “Güneş ve Ay” kelimelerini oldukça ince bir şekilde yansıtır, Mimar Sinan büyük aşkını bu şekilde ifade etmiştir.

Aranan kelimeler:

20 Mayıs 2021
bosluk

İstanbul Depremi, Küçük Kıyamet (Kıyamet-i Suğra)

İstanbul Depremi, Küçük Kıyamet (Kıyamet-i Suğra)

1509 yılında İstanbul’da büyük bir deprem olur.

Marmara denizi ve adalar yakınlarında, 10 Eylül 1509 tarihinde Cuma gecesi saat: 04.00’de olan bu deprem oldukça şiddetli olmuş ve depremin büyüklüğü ve yarattığı ağır hasar nedeniyle olay halk arasında “Küçük Kıyamet” olarak isimlendirilmiştir. Ancak bu ismin kullanılmasında sadece deprem etkili değildir. Osmanlı döneminde, 1490-1509 yılları arasında yaşanan kuraklık, veba salgınları ve bu büyük deprem nedeniyle 19 yıllık dönemin tümü “Kıyamet-i Suğra” olarak isimlendirilir.

Depremin merkez üssünün Adalar olduğu tahmin ediliyor. Büyüklüğünün ise 6.9 olduğu ve 50 saniye sürdüğü söyleniyor ama o dönemde bunların tespit edilmesi mümkün değildi, verilen bu değerlerin gerçeği yansıttığını sanmıyorum, sadece tahminler olsa gerek.

Deprem sırasında: İstanbul şehrinde 35 bin yerleşim birimi ve 160 bin kişi yaşıyormuş. Depremde: aralarında Osmanlı hanedanına mensup kişilerin de bulunduğu 13 bin kişi olmuş ve 1070 ev tamamen yakılmıştır.

Depremde: şehrin surları, Edirnekapı, Silivrikapı, Yedikule, İshak Paşa Kapısı, Topkapı Sarayı, Fatih Camii, Anadolu Hisarı, Rumeli Hisarı, Kız kulesi, Haliç, Galata, Yoros kalesi, Boğaziçi, Heybeliada, Burgazada, Silivri ve Pera ağır hasar görmüştür. Topkapı Sarayı zarar gördüğü için Padişah II Beyazıd, Edirne’ye gitti.

Depremde, birçok bina yıkılmış kervansaray, hamam ve mescit ağır hasar görmüştür. Bu doğal yıkımda, Ambarlı limanı ve çevresindeki tesisler de ağır hasar görmüştür. Liman bölgesindeki bazı evler denize batmıştır.

Ayrıca: depremde deniz taşmış, deniz suları şehrin surlarını, Galata ve İstanbul’daki birçok duvarı aşmıştır.

Artçı depremler 45 gün sürmüştür.

İstanbul depremlerinde, İstanbul halkı Hebdemon yani bugünkü Bahçelievler civarına sığınmışlardır.

Depremin ardından, Sultan II Beyazıt, İmparatorluk bölgelerinden topladığı 66 bin işçi ve 3 bin ustabaşı görevlendirerek  imar işlerini başlatmıştır. Ayrıca, halktan deprem için özel bir vergi toplatmış ve 1510 yılında Mart-Haziran ayları arasında hasarları tamir ettirmiştir.

Bu onarım sırasında, Sivas’tan getirilen birçok işçi, ihtiyaç olan keresteyi sağlamak için Çatalca köylerine yerleşmiştir. Çünkü depremden sonra İstanbul’daki konak, saray ve evlerin depreme dayanabilmesi için ahşaptan yapılmasına karar verildi.

Tarihi kaynaklar bu yeniden imar faaliyetlerinden sonra, İstanbul’un Bizans karakterinden çıkıp Türk-İslam mimari karakterine kavuştuğunu ifade etmektedir.

Aranan kelimeler:

15 Ağustos 2020
bosluk

Cep telefonu

Cep telefonu

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.3

İlk cep telefonunu bulan kişi, 1973 yılında Martin Cooper’dir. Cooper, Motorola firmasında sistem bölümü müdürü olarak çalışıyordu.

1973 yılında icat ettiği “Motorola DynaTAC” model isimli cep telefonu ile Finlandiya’da ilk görüşmeyi yapmıştır. Ancak bu cep telefonu günümüzdekilerden çok farklı olarak büyük boyutları ve ağırlığıyla dikkat çekiyordu. (850 gr ağırlığındaydı) Bataryası 20 dakikadan fazla dayanmıyordu. 1980’lerde birçok film ve sette, ünlüler tarafından konuşmak için bu telefon kullanıldı.

 

GSM

1982 yılında, Avrupa Telekominikasyon Standartları Komitesi, GSM (Global System Mobile) oluşturdu.

 

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.2

İlk cep telefonunun üretilmesinden sonra Motorola büyük yatırımlar yaptı ve 1983 yılında Dynatac 8000 modelini piyasaya sürdü. Telefonun boyutlarının hantallığı yanında en büyük sıkıntısı, büyük boy anteniydi. Motorola 1989 yılına kadar, bu cep telefonunu geliştirmek için büyük çaba harcadı ve tuş takımı üzerinde bir kapak bulunan MicroTac9800 modelini hazırladı.

Ericsson, 1987 yılında cepte taşınabilir boyutta ilk cep telefonlarını üretmeye başladı. İlk cep telefonu, 1987 yılında Nils Rydbeck, Lund Ericsson Mobile Telefon Labrotavuarında, Ar-ge başkanı tarafından tanıtıldı. Bunun ismi “Hotlaine Pocket” idi.

1991 yılında, Finlandiya’da ilk Nokia 1011 model telefonlar üretilmeye başlandı ve cep telefonu piyasasında Motorolanın en büyük rakibi olarak piyasaya girdiğinde, ürettiği telefon, Motorolanın telefonundan daha küçük ve hafif olarak ilgi çekti.

1 Temmuz 1991 tarihinde, Finlandiya Başbakanı Harri Holkeri, Nokia tarafından sağlanan ekipmanlarla ilk GSM görüşmesini, GSM operatörü Radiolinja üzerinden yaptı.

Bu iki telefonun piyasaya girmesinden yaklaşık 1 yıl sonra, IBM dünyanın ilk smartphonu yani akıllı telefonu sayılan Simon isimli telefonu piyasaya tanıttı. Bu telefon dokunmatik ekranı ve özel kalemi ile, takip eden süreçteki akıllı telefonların esası sayıldı. Simon’un kökleri, o dönemde Las Vegas şehrinde düzenlenen Comdex etkinliğinde ortaya atılmış ve ilk adı “Angler” olarak belirlenmişti.

1992 yılında ilk SMS, Nokia marka telefon üzerinden gönderildi.

1996 yılında, ilk zil seçeneği olan telefon, 1997 yılında ise Alman Simens markası tarafından ilk renkli ekranlı telefon üretildi.

1999 yılında, Nokia 8810 isimli telefonu piyasa sürdü ve daha önceki modellerle karşılaştırılmayacak kadar hafif ve küçük, antensiz telefon dünya çapında büyük ilgi çekti. Yine aynı yıl, üretilen cep telefonlarına birçok özellik eklenmeye başlandı. Nokia 3210 isimli telefon, tam bir tasarım harikası olarak dünya üzerinde milyonlarca sattı. Aynı yıl, Samsung, cep telefonuna müzik çalar yani MP-3 özellik ekledi. Yine aynı yıl üretilen Nokia 7110 telefonu ise, internete bağlanabilme özelliğiyle öne çıktı.

2000 yılında, telefonlara kamera özelliği eklendi. Kameralı ilk telefon olarak Sharp Sh04 modeli piyasaya sürüldü.

2001 yılında, ilk bluetooth özelliği olan Ericsson T39 ve ardından üretildi.

2002 yılında, Ericsson firması Sony mülkiyetine girdi ve “Sonny Ericsson” olarak anılmaya başladı. T68 kameralı cep telefonu üretildi. Bu telefon yüksek çözünürlük, spor görünüm ve renkli ekranı ile ilgi çekti.

2003 yılında, BlackBerry 6230 cep telefonu üretilmesiyle: e postaları okumak mümkün oldu.

2004 yılında, Motorola RAZR modeli ile, tasarım konusunda devrim yaratan ince ve kapaklı modelini tanıttı. Yine aynı yıl Motorola A845 modeliyle, görüntülü görüşme ve hızlı internet kullanımı sağladı. Telefonun ön yüzünde bulunan kamera ile, insanlar görüntülü görüşmeye başladılar. Yine aynı yıl, bataryalar konusunda büyük ilerleme kaydedildi. Li-ion bataryalar, telefonlar için artık çok uzun bekleme ve görüşme süreleri sunar hale geldiler. Yine aynı yıl, Sonny Ericsson V800 modelini üretti ve bu kapaklı telefon, 3G ile İngiltere’de Vodafon’un amiral gemisi oldu. 1.3 megapiksel kamerası ilgi çekti. 16GB kadar genişleyen hafızası ve Memory Stick Duo kartları okuyabilmesi, öne çıkan özellikleri oldu.

 

2007 yılında, Nokia’nın N95 modeli, Nokia’nın şöhretin zirvesine ulaşmasını sağladı. Telefon 5 MP kamera, GPS, web tarayıcı ve diğer özellikleriyle önem kazandı.

2007 yılında, Iphone ilk modeli olan İphone telefonu piyasaya sürdü. Bu telefon, özellikleri nedeniyle, cep telefonunun icadı kadar önemli bir yıl oldu ve telefon, kendi kendine açılıp kapanan, kaba ve yavaş açılan bir telefon olmaktan çok öteye gitti.

TARİHİNİZİNDE.CEP TELEFONU.+1

TÜRKİYE’DE CEP TELEFONU

Türkiye’deki ilk cep telefonu Motorola modelidir. Büyüklüğü, 1 litrelik süt kutusuna eşit bu telefonu kullananlar, büyük bond çantalarda taşırlardı.

Türkiye’de ilk GSM operatörü, Mart 1994 tarihinde hizmet vermeye başlayan Türkcell dir. Aynı yıl, yaklaşık 2 ay sonra Telsim (günümüzdeki ismiyle Vodafon) ve Mart 2001 tarihinde Avea devreye girdi. Böylece Ericsson şirketinin GH serisi telefonlar ülkemize girmeye başladı. Ardından Nokia, Türkiye pazarına girdi, kullanıcı ve telefon sayısında büyük artış oldu.

Türkiye’de ilk cep telefonu görüşmesi: 23 Şubat 1994 tarihinde, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i aramasıyla gerçekleştirildi.

Türkiye’de ilk SMS, 1995 yılında gönderildi.

 

Aranan kelimeler:

25 Ocak 2016
bosluk

Biz kimiz? Rum Patriğinden Rus Çarı’na Türklerin tanımı

Biz kimiz? Rum Patriğinden Rus Çarı’na Türklerin tanımı

Biz kendimizi pekiyi tanımıyoruz, bu yüzden kendimizi tanımak için, bizi bizden iyi tanıyanların, bizim hakkımızdaki yorumlarını içeren bir mektuptan söz etmek istiyorum. (Bu mektubun bir örneğini: bir zamanlar, çok büyük bir kişinin makam odasında, çalışma masasının üstünde gördüm.)

Evet: buyurun, biz Türkler kimiz;

İstanbul Fener Rum Patriği V.Gregorius: 1821 tarihinde Rus Çarı’na yazdığı mektup ile bizleri çok güzel tanımlamıştır.

Türkler’i maddeten yıkmak ve ezmek mümkün değildir. Türkler: Müslüman oldukları için çok sabırlı ve dayanıklıdırlar. Aynı zamanda gayet mağrurdurlar ve izzet-i iman sahibidirler. Bu özellikleri: dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin gücünden, padişahlarına (devlet adamlarına, büyüklerine) olan itaat duygularından gelmektedir.

Türkler: zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk edecek reislere sahip oldukları sürece de çalışkandırlar. Onların bütün yetenekleri, hatta kahramanlık duyguları: geleneklerine olan bağlılıklarından ve ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir.

Türkler’de öncelikle: itaat duygusunu kırmak ve manevi bağlarını parçalamak gerekir. Bunun da en kısa yolu: onları: milli geleneklerine ve maneviyatlarına uymayan harici fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Türkler: dış yardımı kabul etmezler, haysiyet hisleri buna engeldir. Ancak, Türkler bir şekilde dış yardıma alıştırılmalıdır.

Maneviyatları sarsıldığı gün: Türkler: kendilerinden sayıca çok güçlü ve kalabalık kuvvetler önünde onları zafere götüren asıl güçleri sarsılacak ve maddi vasıtaların üstünlüğü ile yıkılmaları mümkün olabilecektir.

Bu yüzden: Osmanlı devletinin yıkılması için, harp meydanlarındaki zaferler yeterli değildir. Yapılması gereken: Türkler’e bir şey hissettirmeden “bünyelerinde”ki tahribatı tamamlamaktır.

Evet: mektupta geçen deyimlerin bazılarını sadeleştirmeye çalıştım ama önemli olan mektubun içeriği değil mi? Aradan yüzyıllar da geçse: düşmanlarımız bizi hala bu gözle görüyorlar ve bu doğrultuda çalışıyorlar, bu yüzden, bize olan bakış açılarını iyi bilmek ve ona göre önlem almak zorunda değilmiyiz?

Hadi bu sorunun cevabını verirken düşünelim “HAYIR” deme şansımız varmı? Hayır dersek nerde ve ne şartlarda yaşayacağız, hani savaştan kırılmış Suriyeliler ülkemize akın ettiler, tamam kurtuluşu burada aradılar, peki ya bizim, gidebileceğimiz bir yer varmı? Hayır, o yüzden ülkemize ve ülkemizin ortak değerlerine (birlik/beraberlik, bayrak, milli sınırlar, özellikle de bu ülkenin kurtuluşunda en büyük emeği ve hizmeti geçen büyük en büyük Türk Mustafa Kemal Atatürk”) hep birlikte sahip çıkmaya mecburuz.

Aranan kelimeler:

28 Kasım 2014
bosluk

Çalınan tarihimiz, Kumluca hazinesi

Çalınan tarihimiz, Kumluca hazinesi

Antalya’nın Kumlucu ilçesinin batısında, ilçe merkezine 1 km. uzaklıkta, iki tepe üzerinde; günümüzdeki Hacıveliler köyü yakınlarında, antik dönemde kurulmuş olan şehrin ismi: Corydella’dır.

Alçak bir tepecik üzerine kurulan Corydella şehri: antik dönemde Likya birliği üyesi iken, bir dönem üyelikten atılır ve Rhodiapolis ile birlikte temsil edilmeye başlanır. Şehrin isminin Likya dilindeki karşılığı: Korydalla yani “Doruk Hisarcığı” dır.
MÖ.5. yüzyılda, Anadolu’yu işgal eden Pers ordularına yol gösteren casus Korydallas: bu şehrin bir ferdi olarak bilinir.
Roma döneminde varlığını sürdüren şehir, ancak Bizans ve geç Bizans dönemlerinde gelişme gösterir. Öte yandan: zamanla kıyı şehirlerine doğru gerçekleşen göçler nedeniyle, şehir önemini kaybetmeye başlar. 11. yüzyılda, Tekeoğulları Türk boyu bölgeye gelir ve özellikle ova üzerinde yerleşerek, günümüzdeki Kumluca yerleşiminin temelini oluştururlar.
Evet, şehir hakkında fazla ayrıntılı bilgilere girmek istemiyorum. Şehir, günümüzde, hiçbir özelliği olmayan bir antik yer olarak görülmektedir. Tiyatrosu yıkık durumdadır. Diğer önemli yapılarından geriye kalanlar ise, yine yıkıntı halindeki şehre su getiren su kanalları ve birkaç antik taştır. Çünkü: şehir kalıntıları, yani taşlar, çevre köy ve kasabaların binalarının yapımında kullanılmış ve bu yüzden, antik şehir, büyük ölçüde tahrip olmuştur. Diğer yandan kaçak define avcılarının kazıları da şehrin tahrip olmasına neden olmuştur.

Aradan yüzyıllar geçer.

1961 yılında, Kumluca yöresinde yaşayan yaşlı bir kadın, rüyasında bir define görür ve bu rüyasını çocuklarına anlatarak, ovadaki büyük ağacın altını kazmalarını söyler. Annelerinin söylediği yeri kazan çocuklar: tam sayısı, bugün dahi bilinmeyen, büyük bir define bulurlar. Define içinde: birçok Roma ve Likya birliği dönemine ait sikke bulunmaktadır. Ayrıca, yine muhteşem işçilik görülen gümüş kilise eşyaları bulunur. Bizans dönemini yansıtması, maddi yönü ve bilimsel değerinin çok yüksek olması nedeniyle, define dünyanın ilgisini çeker. Kilise eşyalarının üzerlerindeki yazılarda: Myra kuzeyinde Sion kilisesine ait oldukları belirtilmektedir. Eserlerin, MS.6. yüzyılda; tek bir atölyede, ancak farklı teknikler kullanılarak yapılmıştır.

Defineyi haber alan İstanbullu eski eser kaçakçıları, derhal Kumluca’ya gelirler. Dönemin Antalya Müzesi Müdürü İsmet Ebcioğlu; Antalya’dan Kumluca’ya gidebilecek bir araç bulunmadığından harekete geçemez ve bu araç bulunduğunda yani bölgeye gittiklerinde ise, definenin büyük bölümü İstanbul yolunu tutmuştur. Jandarma ve Müze müdürü, definenin yalnızca küçük bir bölümünü yani 20 kadar parçasını ele geçirebilirler.

Uluslar arası kaçakçı Yorgo Zakos: Amerika’da yaşayan emekli büyükelçi Robert Bliss ve eşi Mildret Bernes Bliss’e hazineyi 1 milyon dolara satar.

1963-1965 yılları arasında; İstanbul üzerinden İsviçre ve oradan da Amerika’ya kaçırılan definenin yine küçük bir kısmı, Avrupa’daki bazı koleksiyonerler tarafından satın alınır. İngiltere-Londra’daki Hewitt koleksiyonunda 4 parça ve Digby koleksiyonunda ise 1 parça bulunmaktadır. Ancak: Hewitt koleksiyonunda bulunan parçalar, başkalarına satıldığı için, günümüzde bu parçaların nerede olduğu bilinmemektedir. Bunların dışında, İsviçre’deki bazı koleksiyonerlerde de, birkaç Kumluca Definesi parçası bulunduğu tahmin edilmektedir.

Günümüzde, büyük bölümü yurt dışına kaçırılan definenin, yalnızca küçük bir bölümü: yani 14 parçası, Sion eseri olarak, Antalya Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Definenin 18 parçalık bölümü ise, 1967 yılında Amerika’da ortaya çıkar ve halen Amerika’da Dumbarton Oaks koleksiyonunda bulunmakta ve Washington Dumbarton Oaks Müzesinde sergilenmektedir. Churc Treasure başlığı altında sergilenen eserlerin, Antalya yakınlarından gelme dini bir define olduğu ve yarısının Oaks’ta bulunduğu belirtilmektedir.
Daha önce de belirttiğim gibi, eşyalar, tek atölyede, çeşitli teknik ve stillerin bir arada kullanılması ve Bizans kilisesine ait çok sayıda dini eşya olması ve objelerdeki yazıların zenginliği açısından oldukça önem taşımaktadır.
Parçalar üzerinde: Bizansın en görkemli olduğu I. Justinyanus döneminde, Konstantinapolis (İstanbul) şehrinde yapıldıklarını gösteren damga bulunmaktadır. Bir kısım eşya üzerinde bulunan monogramlardan ise, bunların, hayırsever Piskopos Eutykhianos tarafından Sion Manastırına hediye edildiği belirtilmektedir.
Güney Likya dağlarındaki bir manastır için, olağanüstü hediye olduğu düşünülen Kumluca hazinesindeki parçaların tümü gümüşten ve önemli bölümü ise, altın kaplamalı tepsiler ve haçlar, kandillerden oluşmaktadır. Koleksiyon içinde, özellikle: İmparator Justinianus dönemine (MS.527-565) ait buhurdan büyük ilgi çekmektedir.

Definenin Amerika’da bulunduğunun ortaya çıkmasının ardından: ülkemize iadesi konusunda görüşmelere başlanır. Görüşmelerde, Müze tarafından, eserlerin 1963 yılında iyi niyet kapsamında satın alındığı belirtilerek geri iade edilmelerine olumlu bakılmaz. Müzenin bağlı bulunduğu Harward Üniversitesinin, 1973 yılında aldığı “Yasa dışı yollardan ülkelerinden çıkarılmış kültürel varlıkların ülkelerine iadesi” kararı uyarınca, dönemin müze müdürü Giles Constable: Türkiye’ye, hazinenin Antalya Müzesinde bulunan parçalarının da Amerika’ya götürülerek onarımlarının yapılmasını ve eserlerin 100 yıl süreyle Müze’de teşhir edilmesini ve sonra geri iade edileceğini söyler. Fakat, bu öneri kabul görmez.

Türkiye Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Dumbarton Oaks Müzesi Müdürlüğü arasındaki geri iade görüşmeleri, 1984 yılına kadar sürdürülür. Bir süre ara verilen görüşmeler, sonra yeniden başlar ve 2000 yılına kadar sürdürülür.

Evet, 2012 yılında, hazinenin ülkemize iadesi için yapılan görüşmelerin 45. yılı. Amerika gibi kültürel zenginliğe inanan bir ülkenin yasa dışı yollardan ülkemizden çalınarak kaçırılan bu hazineyi geri iade etmesi için ne bekleniyor anlamak imkansız. Bizansın en güçlü olduğu dönemde, ancak Likya bölgesinde dağların arasındaki bir manastırda, bu ölçüde zengin bir hazinenin bulunması ve aradan geçen yüzyıllar sonrasında ortaya çıkması, Amerika’ya kadar kaçırılması ve hatta, kaç parça olduğu bilinmemesi. Tüm bu sırlar, umarım birgün çözülür ve bu ilginç hazine, ait olduğu yere geri döner.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

Ankara üzerinde Yunan uçakları

Ankara üzerinde Yunan uçakları

Yazıya başlamadan önce: Temennah kelimesi hakkında bilgi vermek istiyorum. Bu kelimenin anlamı “eli başa götürerek selam vermektir” ki, Ankara şehrini bombalayan uçakların pilotlarının yaptığı bu hareket, yaşanan bu olayın ismi olmuştur.

Yıl: 1921.

23 Nisan 1920 tarihinde, Ankara şehrinin tozlu-topraklı bölgesinde: Taşhan Meydanında, ilk Meclis kurulmuştur.
Taşhan Meydanı: ismini, 1988 yılında Vali Abidin Paşa zamanında, burada yapılmış olan “Taş Han” dan alıyordu. Meydan daha sonra: “Hakimiye Milliye” ve 1930’lu yılların başında “Ulus” adını alır.
O yıllarda: günümüzdeki Ulus çarşısı olan köşede, Ankara kalesi yönüne doğru “Karaoğlan Çarşısı” vardı.

Yunan ordusu: Eskişehir ovasında, Ankara yönünde ilerlerken: Sivrihisar-Polatlı üzerinden Haymana köylerine yaklaşmaktaydı. Hatta: top sesleri, Ankara şehrinde bile duyulmaktaydı. Bu yüzden, Ankara halkında büyük bir telaş seziliyordu.

Bu sırada: güneşli bir günde, Sincan istikametinde, 2 tane uçak geldiği görülür. Bunlar: aliminyum ve bezden tek kanatları bulunan ve uçaklardır. Pilot mahallinin üstü açık bu uçakların önünde, mitralyöz (makinalı tüfek) bulunmaktadır.

Uçaklar: önce Meclis’in üzerinden, Hakimiye Milliye Meydanı (günümüzdeki Ulus), Balıkpazarı (günümüzdeki çıkrıkçılar yokuşu), At pazarı, Samanpazarı, Hacı Bayram Mahallesi ve diğer bölgeler üzerinde uçarlar. Ancak: şehrin korunması için, uçaksavaş bulunmamaktadır. Şehre en yakın Kalaba köyünün üzerindeki platoda: Harbiye Binasının çevresindeki siperlerde, birkaç tane obüs mevzilendirilmiştir. Bunun dışında: şehrin savunmasının güçlülüğünü göstermek açısından: yer yer boyanmış soba borularından oluşan ve uzaktan top görüntüsü veren özel önlemler alınmıştır.

Evet, uçaklar, şehir üzerinden iki tur attıktan sonra: istasyon bölgesine yönelirler. Burada: alçaktan tur atarak, üstü açık pilot mahallinden, yanlarında getirdikleri bombaları, elleriyle, kurtuluş savaşı harekat planlarının yapıldığı “Direksiyon binası” na atarlar. (Günümüzde, burada müze var.) Kendilerine ateş açılmayınca, rahatlayan pilotlar, oldukça alçaktan uçmakta, bu sırada, aşağıdakiler tarafından: lastik gözlükleri, meşin montları görülebilmektedir. Hatta: pilotların, aşağıdakilere el salladıkları bile görülmüştür.

Ancak, bombalar binaya isabet etmez ve istasyondaki vagonların üzerine düşer ve vagonlar yanmaya başlar. Daha sonra, uçaklar, geldikleri gibi, Akköprü yani Ankara çayı yönünde giderek, gözden kaybolurlar.

Aranan kelimeler:

21 Temmuz 2012
bosluk

Hıdırellez

Hıdırellez

Ülkezim kültürünün başlıca özelliklerinden biri olan Hıdırellez kutlamaları, sanırım birçok okur tarafından bilinmektedir. Hatta: Hıdırellez mi, Hıdrellez mi olduğu konusunda, kesin bir ayrıştırma bulunmayan bu gelenek-görenek, resmi olmasa da, ülkemizde uzun yıllardır insanlarımız tarafından kutlanılmaktadır.

Kökeni tam olarak bilinmeyen ve yanlızca 5 mi hatta 6 Mayıs mı, o günlerde kutlanan, ateş üzerinden atlanan, gül dalı dibine birşeyler gömülen bir adet olarak bilinen bu uygulama, aslında nedir, neye dayanmaktadır, as len nasıl uygulanır? İşte, tüm bu soruların cevapları, aşağıdaki kısa yazıda bulunuyor.

Hıdırellez günü alışkanlığının temelinde: bilmek gerekir ki, bu kutlamalar: her yıl 5 Mayıs gecesi, yani hava kararınca başlar ve 6 Mayıs günü devam eder. Hatta: gerek ateşten atlamalar ve gerekse dül dibine niyet kağıtlarının gömülmesi, 5 Mayıs gece yarısı yapılan bir uygulamadır. Yani: 6 Mayıs günü, gündüz saatlerinde yapılan kutlamalar, akşama varmadan biter.

Peki, niye, 6 Mayıs tarihi öne çıkmaktadır? Söylenenlere göre: Hızır ve İlyas, ölümsüzlük suyu içmişlerdir ve daha sonra Hızır, karadakilerin ve İlyas denizdekilerin yardımcısı olmuştur. Hızır ve İlyas, her yıl 6 Mayıs tarihinde, yani 5 Mayıs gece yarısı buluşurlar ve bu buluşma ile, dünya yeşililklere bürünür.

Türklerde, Halk takvimine göre: bir yıl, iki bölümden oluşmaktadır. Hızır günleri olarak bilinen ve 6 Mayıs günü başlayıp, 8 Kasım gününe kadar süren, 186 günlük bölüme, yaz dönemi denir. 8 Kasım günü başlayıp, 6 Mayıs gününe kadar devam eden, 179 günlük bölüme ise, kış dönemi denir. Yani: 5 Mayıs günü gecesi, kış mevsiminin bitip, yaz mevsiminin başladığı kabul edilir. Bizim kültürümüzde: bu 5 Mayıs günü gecesi “Hıdırellez” olarak kutlanırken, katoliklerde “St.George” ve Ortadokslarda ise “Aya Yorgi” olarak kutlanmaktadır.

Kutlamalar: 5 Mayıs gece yarısı başlanır. 5 Mayıs günü havanın kararması ile: ateşler yakılır ve üstünden atlanır. Bunun anlamı: kötülüklerden temizlenmek, arınmaktır. Ayrıca: yine aynı gece: dileklerin yazıldığı, resimlerinin çizildiği küçük kağıt parçacıkları, gül ağacı dibine, başkalarının bulamayacağı şekilde gömülür. Yine: bu gece, cüzdan, yiyecek kapları ve para keselerinin ağızları açık olarak bulundurulur. Çünkü: 5 Mayıs gece yarısı, Hızır’ın: insanların arasında  dolaşarak, bolluk, şans ve sağlık dağıtacağına inanılır. Bunun yanında: hastalara şifa vereceği, insanların şansının açılmasını sağlayacağı, uğur ve kısmet vereceği düşünülür. Hatta: bunun için, yani Hızır’ın haneyi ziyaret etmesi için: evlerin, ev eşyaları ve  mutfak eşyalarının tamamen temizlenmesi adettir.

6 Mayıs günü ise, erkenden uyanılır . Kutlamalar: 6 Mayıs gün boyunca sürdürülür ve havanın kararması ile biter. Bütün hane halkı, topluca, kırlara ve çayırlara, ağaçlık alanlara çıkılır. Çünkü: Hızır’ın bastığı yerlere basılarak güç ve kuvvet kazanılacağına inanılır. Yine, aynı gün: kuzu ve oğlak kesilir, çeşitli yemekler hazırlanır. Buradaki inanış ta, kuzu ve oğlakların, Hızır’ın ayağının deydiği yerlerde dolaşması ve etinin insanlara şifa, sağlık ve canlılık vereceğine inanılmasıdır.

İşte: Hıdırellez günü ve kutlamalarının temelindeki inanışlar bunlar. Sizler  de, her ne kadar, bunlar söylenti olsa da, küçük bir zaman ayırarak ve gayret gösterek; bunları yapabilirsiniz. Unutmamak gerekir ki, bunlar, bu topraklar üzerinde, yüzlerce yıldır, milyonlarca insan tarafından inanılarak yapılan uygulamalardır. Dileklerinizin yerine gelmesi, uğur ve şansınızın artması, hastaların şifa bulması dileğiyle….

Aranan kelimeler:

4 Mayıs 2012
bosluk

Nevruz

Nevruz

Geçen gün: İstanbul’da, bir BAYRAM kutlamasına ait televizyon çekimlerini, gazete fotoğraflarını görünce:  “nedir bu nevruz, niye bu kırılan-dökülen-yakılan ortam” diye düşündüm ve yaptığım araştırmadan sonra: aşağıdaki satırları siz okurlarla paylaşmak istedim.

Dünya üzerindeki bazı toplum kültürlerinde: baharın ilk günü olarak kabul edilen 21 Mart gününe: çeşitli isimler veriliyor olsa da, aslen “nevruz” olarak isimlendirilmektedir.

Evet, nevruz olarak isimlendirilen bu gün: aslında baharın ilk günüdür. Güneş ışıkları: ekvator’a dik açı ile gelir.

Kuzey yarımkürede: “ekinoks” yani “gece-gündüz” eşitlendiği gündür. Bu günde: “gece-gündüz” süreleri eşittir. Bu günün devamında ise, gündüz süresi uzamaya yani günler uzamaya başlar. Güneş ışınları: dünyamız üzerinde, gerek kuzey ve gerekse güney yarımkürede: eşit olarak paylaşılır.

Dünya üzerindeki bazı toplum kültürleri demiştim. Bunlar: yani “nevruz”un kutlandığı kültürler ve bu kutlamalara verilen farklı isimler şöyledir: Türkçe: Nevruz, Farsça: Noruz, Özbekçe: Navruz, Kazakça: Nauriz, Türkmence: Nowruz, Kırgızca: Nooruz, Kürtçe: Newroz, Azerice: Novruz, Tatarca: Navrez. Bunların dışında: baharın ilk günü: Arnavutlar, Gürcüler, Afganlar, Tacikler, Kırgızlar, Kazaklar tarafından da kutlanır.

Anadolu ve Orta Asya Türk kültürü: nevruz gününü, Göktürklerin, Ergenekon’dan çıkışı ve baharın gelişi olarak kabul etmekte ve kutlamaktadır. Ayrıca: “12 Hayvanlı Türk Takvimi”nde, nevruz günü görülmekte ve uzun bir tarihi süreçten bu yana törenlerle kutlanmaktadır. Genellikle, tarımla uğraşılan yörelerde, bir tür “bolluk ve bereket” töreni olarak kutlanan bu gün, Alevi-Bektaşi toplumlarında ise, inanca dayalı anlam ifade etmektedir. Çünkü: Hz.Ali’nin doğum günü olduğuna inanılır. Hz.Ali ile, Hz.Fatma’nın evlendikleri gündür. Hz.Muhammed’in veda haccı dönüşü, Hz.Ali’yi halife ilan ettiği gündür. Bu nedenle, nevruz günü, Alevi-Bektaşiler tarafından: çeşitli törenler ile kutlanır.

Osmanlı döneminde: yine bu güne, özel bir anlam verilmiştir. Bu özel günde: şairler tarafından, padişahlara çeşitli kasideler sunulurdu. Bu kasidelerde: baharın gelişi, ağaçların tomurcuklanması, çiçeklerin açması ifade edilirdi. Yine, inanışa göre: nevruz gününde: Adem’in yaratıldığına, Nuh’un gemisinin karaya çıktığına inanılır ve bu günde: dünya üzerindeki bütün yaratıkların Tanrı’ya secde ettiğine ve dileklerinin yerine getirileceğine inanılırdı. Yine, aynı gün öncesinde, saray hekim başları tarafından çeşitli baharatlar katılarak hazırlanan macunlar, padişahlar ve ailelerine sunulurdu. Günümüzde, bu gelenek, Manisa ilimizde, yine nevruz gününde, önceden hazırlanan macunların, halka dağıtılması şeklinde sürdürülmektedir.

Peki: “nevruz” kelimesi, ilk kez ne zaman gündeme gelmiştir. Yazılı kaynaklan incelendiğinde: nevruz kelimesinin, ilk olarak, II. Yüzyılda: İran kökenli Pers kaynaklarında geçtiği görülmüştür. Çünkü: Nevruz günü, İran kökenli Bahai takviminde, yılın ilk günü olarak belirlenmiş ve kabul edilmiştir. Yine, İran mitolojisine göre: Tanrı, dünyayı, insanı ve güneşi: bu günde yaratmıştır. İran ülkesinin efsanevi şahı Kiyumers: tahta oturduğunda, bu günü bayram ilan etmiştir. İran’da, yine bir sembol olan Cemşid, aynı gün tahta oturmuştur.

Değişik toplumlar: nevruz gününde, yani yılın ilk günü: Pers kralına, hediyeler getirmişlerdir. Günümüzde, İran ülkesinde, 21 Mart günü, şenliklerle anılmaktadır.

Yine de, nevruz günü ve kutlamalarının: Pers yani İran öncesinde, Hun Türklerinden, Orta Asya kültüründen geldiği konusunda, kesin kanıtlar bulunmaktadır.

Peki, baharın ilk günü olan nevruz nasıl kutlanır. İnsanlar: mesire yerlerine giderler, dilekler tutulur, kırlarda çeşitli eğlenceler düzenlenir, maniler söylenir, baharın ilk çiçekleri toplanır. Sabah erken kalkılır. Özenle giyinilir. Bolluk ve bereket dileklerinde bulunulur. Yüksek bir tepede ateş yakılarak, baharın geldiği müjdelenir. Ayrıca: yine bu kutlamalar sırasında: ateş üstünden atlanır, demir dövülür, yumurta tokuşturulur. Evet, nevruz günü, yazının içinde de söylediğim gibi, hiçbir kültür tarafından kişiselleştirilmemeli, her isteyen tarafından, baharın gelişi kutlanmalı, ama bir BAYRAM gibi, yüzyıllardır olduğu usullerle kutlanmalıdır.

Son olarak: dünya üzerindeki birçok kültür tarafından kabul edilip kutlanan 21 Mart nevruz günü: Birleşmiş Milletler tarafından, 2010 yılından itibaren “Dünya Nevruz Bayramı” olarak kabul edilmiştir. Buna istinaden, 21 Mart günü, Dünya Manevi Kültür Mirası Listesine dahil edilmiştir.

 

Aranan kelimeler:

19 Mart 2012
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti