İstanbul, Fatih Sultan Mehmet’in Vasiyesi

İstanbul, Fatih Sultan Mehmet’in Vasiyesi

fatih1İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in; İstanbul’da insanların daha sağlıklı yaşamasına yönelik ve arşivlerde bulunan vasiyeti şöyledir:

“Ben ki, İstanbul’u fetheden aciz bir kul olan Fatih Sultan Mehmet. Bizzat alın teri ile kazanmış olduğum parayla satın aldığım, İstanbul’in Taşlık bölgesinde bulunan, sınırları belli 136 dükkanımı; aşağıdaki şartlara göre vakıf ediyorum. Şöyleki:

Bu dükkanlardan elde edilecek gelirle: İstanbul’un her sokağına, 2 şer kişi  tayin edilecek. Bunlar; ellerindeki bir kap içinde: kireç tozu ve kömür külü olduğu halde, günün belli saatlerinde sokaklarda gezecekler. Yere tükürenlerin, tükürükleri üzerine bu tozu dökecekler. Bunun karşılığında, 20 akçe alacaklar. (Bu arada, size birşey aktarmak istiyorum. Singapur denen bir devlet var, belki biliyorsunuzdur. Burada; yerlere tükürmenin cezasının, 500 Dolar olduğunu görmüştüm, belki ilginizi çeker, yazmak istedim)

Ayrıca; 10 cerrah, on doktor, 3 hasta bakıcı tayin edilecek. Bunlar, ayın belli zamanlarında İstanbul’u gezecekler. İstisnasız her kapıyı çalacaklar ve içeride hasta olup olmadığını soracaklar. Varsa, hastanın şifa bulmasını sağlayacaklar. Durumları ciddi ise, hiçbir masraf ettirmeden hastaneye kaldırıp tedavi ettireceklerdir.

Allah korusun. Herhangi bir gıda maddesi sıkıntısı yaşanabilir. Böyle bir durum yaşanırsa: bırakmış olduğum: 100 silah, usta avcılara verilecek. Bunlar; hayvanların yumurtada veya yavruda olmadığı zamanlarda, ormanlara ava çıkacaklar ve hastaları gıdasız bırakmayacaklardır.

Ayrıca; külliyemde inşa ettirdiğim imarethanede, şehitlerimizin aileleri ve İstanbul’un fakirleri yemek yiyeceklerdir. Yemek yemeye veya almaya gelen olursa; bizzat görevliler, yemekleri hava aydınlanmadan, kimsenin sokaklarda olmadığı zamanlarda, kapalı kaplarda evlerine götüreceklerdir.

İşte; sayın okurlar. Fatih’in, bundan 500 sene önce yazdığı vasiyetnane bu. Özellikle; ilk satırlara dikkatinizi çekmek istiyorum, “Kendi alın terim ile ” diyor. Yani: devlet hazinesi değil, bizzat kazandığı paradan bahsediyor. Bu vasiyetnamede yazanlar ve günümüzü değerlendirmek istiyorum ama bir gerçek var ki; sanırım değerlendirmeyi okurlara bırakmak en iyisi. Buyrun; tarih her zaman tekerrürden ibaret değil.

Aranan kelimeler:

25 Nisan 2009
bosluk

Balkan Savaşları, Edirne Kuşatması

Balkan Savaşları, Edirne Kuşatması

balkan11912 yılında, Edirne, Burgarlar tarafından kuşatılır. Kendilerini öyle güçlü hissetmektedirler ki, Edirne’nin en fazla 40 gün dayanacağını sanırlar. Şükrü Paşa komutasındaki birlikler, 5 ay boyunca, Edirne’de Bulgarlara geçit vermezler.

Ancak, bu süre içinde, ihtiyaçlarını giderecek yardım gelmediğinden, şehir düşer.

Esir edilen 28 bin Türk askeri; Bulgarlar tarafından, Sarayiçi’ne hapsedilir. Çadırsız ve yiyeceksiz olarak, her türlü yaşam şartlarından uzakta, burada 1 ay tutulan askerler; ağaç kabuklarını dahi yerler. Ancak; bu olumsuz şartlarda yaşamaları; 20 bin askerin ölümüne neden olur.

Bu sırada; Edirne’de, Bulgarlar tarafından yapılan vahşet ise; Batı’lı gözlemcileri bile tiksindirecek boyutlara ulaşır.

Evet; hani demiştik ya, tarih tekerrürden ibarettir  diye. Bunları yapanlar, bugün Avrupa Birliği içine alınmış yani medeni dünyanın içine alınmış Bulgarlar. Ama; asla unutmamak gerekir ki, bunların içindeki Türk korkusu ve düşmanlığı asla bitmez, fırsatını bulsalar yine aynı şeyleri yapmaktan hiç çekinmezler. Yeterki, bizler ülkemizi asla zayıf, güçsüz, korumasız hale getirmeyelim. Bu arada; hani Ermeniler tehcire, zorunlu göçe tabi tutulmuşlar ve 2009 yılında, hala Amerika Birleşik Devletleri Başkanı bu, bütün dünyanın karşısına çıkıp, bu tehciri, bir felaket olarak nitelendiren konuşma yapıyor. Ya biz; geçmişimizde bu ve benzeri o kadar çok felakete uğramışız ki, bunları anlatamıyoruz. Ama, elbette anlatmadan önce bilmek gerekir, buyrun okuyun, bilin.

Aranan kelimeler:

25 Nisan 2009
bosluk

Koca Yusuf’un Hazin Sonu

Koca Yusuf’un Hazin Sonu

yusuf1

 

 

 

 

Ülkemizde, güreş denildimi akla: “Koca Yusuf” gelir. Güçlü ve kuvvetli insanları tanımlamak için de, Koca Yusuf’un adı kullanılır. Türk insanının şuuraltına kadar işleyen bu insan; 1857 yılında, Şumnu’da dünyaya gelir. İyi ustaların elinde, küçük yaşta pehlivan olur. Ülkede; yenemediği pehlivan kalmaz. Devrin modasına uyarak; Avrupa ve Amerika turnesine çıkar. Önce; Fransa ve İngiltere. Buralarda yaptığı güreşlerde; Fransızların ve İngilizlerin, ihtirasla karşısına çıkardıkları tüm rakiplerini ezerek yener.

Sonra; Amerika’ya geçilir. Burada da; yeni dünyanın, insan azmanı rakiplerini; birer ve bazende ikişer ikişer yener. Sırtı yere gelmez. Günümüzde; güreş sporunu yapan ve sırtı yerden kalkmayan sporcularımız, umarım güreş sporunun bu şanlı geçmişindeki kahramanı tanıyorlardır. Yanlız; elbette tanımak yetmez, ona layık bir gelecek olamadıkları için hayıflanmaları da gerekir diye düşünüyorum. Neyse; devam edelim. Bizim ünlü güreşçimiz, pehlivanımız; sahip olduğu yenilmezlik ünvanını Amerika’ da da yitirmez. Aradan günler geçer ve geri dönme zamanı gelir.

Geri dönüş için, Fransız bandıralı, 7300 Tonluk, “La Bourgogne” isimli iki yaşındaki transatlantik  seçilmişti. 721 yolcu içinde, bizim Koca Yusuf’da vardı. 21 Haziran 1898 günü, gemi ve yolcuları, New York limanından uğurlanır. İstikamet: Hollanda’nın Le Havre limanı.

Yolculuğun; 12 nci gününe kadar, herşey normal ve güzeldi. Çarşaf gibi bir deniz ve insanın iliklerini ısıtan bir hava. Fransız’ların iftihar ettikleri bir gemi. Daha ne olabilirdi ki?

Derken; evet bir şey oldu. 3 Temmuz gecesinden sonra, bu güzel yolculuğun tadı kaçtı. Çünkü; yoğun bir sis çökmüş, koca gemi karanlıktan daha beter, beyaz bir karanlık içine gömülmüştü. Geminin hızı kesildi, çok ağır yolla ve sanki adım adım ilerlemeye devam etti. 4 Temmuz sabahı ise; güneş doğduğu halde, yoğun sis yine dağılmadı.

Ve; deniz üzerinde yaşanabilecek en kötü olay yaşandı. Aynı rota üzerinde yollarına devam eden, iki gemi karşılaştılar. “La Bourgogne” nin sis gözcüleri, “Bir gemi ” diye feryat ettiklerinde, büyük bir çatırtı duyuldu ve koskoca transatlantik, sanki devriliyormuş gibi sarsıldı. İrlanda bandıralı “Cromartyshire ” şilebi, transatlantiğin o narin bordasını mahmuzladı ve adeta ortasından ikiye bölecek şekilde giriverdi.

Sabahın erken saatlerinde, pek çoğu, kamaralarında derin uykuda bulunan yolcular, sarsıntı ve gürültü sonucu yerlerinden fırladılar ve büyük bir panik çıktı. Herkez; filikalara koştu. Filikalara doluşanlar; ellerindeki baltalarla, ipleri keserek, filikaları denize indirdiler. Aynı anda; denizde de, büyük ve amansız bir boğuşma, devam ediyordu.

Dev yapılı bir adam da, bu boğuşmalara katılmıştı. Evet, bizim Koca Yusuf. Gemi hızla sulara gömüldü. Artık; denizin ortasında kalanlar arasında, son mücadele başlar. Koca Yusuf, bir kalasa tutanarak batmamaya çalışır. Bu sırada; yanından geçen bir kurtarma sandalını yakalar ve acı kuvvetiyle kendine çeker. Sandalın içindekiler korkuya kapılır. Bu iri-yarı adam, sandala binerse, hep birlikte batarız diye düşünürler. Ancak, Koca Yusuf’un amacı: sandala binmek değil, yanlızca tutunmaktır. Zaten, sandal doludur ve istese, sandalı devirecek gücü elbette vardır.Ancak; yetiştiği kültür, içinde çocukların ve kadınların bulunduğu sandalı devirtmez.

Ancak; kaderin kötü cilvesi. Sandalda bulunanların hepsi, ellerine ne geçerse, denizin içindeki Koca Yusuf’a vurmaya başlarlar. Kafasına, ellerine vururlar. Ancak; bu güçlü bilekleri sandaldan sökemezler. Kafasından akan kanlar, yüzünü ıslatırken, sandalı tutan iri parmaklarının üzerine, bir balta inip kalkmaya başlar. Bir gemici, sandalın iplerini kesmek için kullandığı küçük baltayı, Koca Yusuf’un parmaklarına ve sonrada bileklerine indirir. Bu vahşi gemicinin kültürü de ” yaşamak için öldür” diyordu.

Parça parça olan el gevşer ve dev vicut, Atlas Okyanusu’na gömülür.

Onunla birlikte; yanlızca Türk sporu değil, dünya sporunun da, gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden biri, tarihe gömülür.

Dünya’da hiç bir faninin bükemediği bilekler, işte böyle bükülmüştür.

Evet; gerçekten hazin bir hikaye. Türk spor ve güreş tarihinde; çok büyük bir yeri olan Koca Yusuf isimli kahramanın hazin sonu. Yaşamı süresince, her türlü ihtişamı ve başarıyı tadan bu büyük insana, belki de yakışmayan bir ölüm ama sonuçta, elbette bunu yönlendirmek kimin elinde ki?

Aranan kelimeler:

25 Nisan 2009
bosluk

Çanakkale, Gelibolu, Bulut İçinde Kaybolan İngiliz Askerleri

Çanakkale, Gelibolu, Bulut İçinde Kaybolan İngiliz Askerleri

gelibolu1121 Ağustos 1915 tarihi. Şafak harekatı başlamıştı. 163 ncü Tümen ilerliyordu. Fakat, daha 900 m. ilerlemişlerdi ki, Türk askerlerinin yoğun ateşi karşısında kaldılar. Artık bir adım bile ilerleyemiyorlardı. Fakat, aynı durum İngiliz Alayına ait 4 ncü Tabur için geçerli değildi. 163 ncü Tümenin sağ yanında yer alan bu birlik, fazla bir karşılık görmeden ilerliyordu. Türkler için, kritik bir durum oluşmuştu. İlerleyen İngiliz birliği, önlerindeki tepeyi aşarsa, Türk birliklerini arkadan çevirebilirdi. Bu durumda, Türklerin sonu olurdu. Albay Sir Beauchamp komutasında, 10 subay ve 250 askerden oluşan birlik; önlerinin açık olmasından yararlanarak, hızla ilerlemeye başlarlar. Hedef 60 numaralı tepeyi ele geçirmek.

Birlik, hızla önlerinde bulunan tepeye doğru tırmanmaya başlar. Halbuki, tepenin üzerinde garip, gri tonlarda, mantar gibi bir bulut vardır. Sanki; taarruza geçen düşmanı bekliyordu. Birliğin son askeri tepeyi tırmanıp, bulutun içinde kaybola kadar hiçbir şey olmadı.  Son asker de, bulut tabakası ile kaplandığında, bulut yükünü almış bir gemi gibi hareketlendi. Sonra ise, ufukta kaybolur.

Evet, savaş sonrasında bu tabur kayıp veya yok edilmiş sayıldı. İşgal kuvvetleri komutanı General Hamilton; bu kaybolan birlik hakkında çektiği telgrafta; bunların önüne düşmanı yani Türk’leri katmış hızla ilerlediklerini, daha sonra ormanlı bölgeye hücum ettikten sonra gözden kayboldukları yazılı. Bu konuda ifade veren Anzak askerleri ise; bundan farklı olarak olayı yansıtmışlar. Yani; olayla ilgili birçok varsayım ortaya atılmış. Ama, sanırım general Hamilton dahil, bizlerin bir kısmının bu konuda ortaya attığı varsayımı duysalar, kesinlikle çok şaşarlardı. Evet, ne demiş bizimkiler, 261 askeri bulut kapmış ve sonra çekip gitmiş. Hayır. Gelibolu’da yaşananlar tamamen gerçeklerle bağlantılı olarak dolu dolu yaşanmıştır. Ama; insanların ve özellikle daha önce hiçbir savaş tecrübesi olmayan ve savaşı burada görerek büyük şoklar yaşayan anzakların; bu tür yakıştırmalar yapması, içinde bulundukları psikolojiyle gayet uyumludur. Korkuyorlardı, karşılarında düşman kabul ettikleri Türk’lerin; gerek silah, gerek teçhizat, gerek yiyecek ve diğer tüm bakımlardan, işgal için gelen kuvvetlerden daha zayıf olduklarını biliyorlar ama bunları nasıl yenemediklerini asla düşünemiyorlardı. Anzak koyunda tam ufuk hattında bir kaya çıkıntısı vardır. Anzaklar, bu çıkıntıyı Mısır’daki Sfenks heykeli olarak değerlendirmiş ve bunun Türk’leri koruduğuna da inanmışlardır. Yani; akılları bazı şeylere kesmeyince, çareyi değişik fikirler üreterek bulmaya çalışıyorlardı. Biz bunları her türlü imkanlara rağmen yenemiyorsak, bunların kesin doğa üstü güçleri olmalı.

Hayır. Yenememelerinin tek nedeni, Türk’lerin, atalarımızın üstün vatan sevgisi, gelecek nesillere, yani sizlere, bizlere bu vatanı işgal altında değilde, özgür olarak bırakma özlemidir. Bu tür, kaybolduğu düşünülen birlikler ise; ormanlık alanda, bölgeyi kendilerinden daha iyi bilen Türk birlikleri tarafından, imha edilmişlerdir. Generalin dediği üzere ormanlık alan, Anzak askerlerinin dediği üzere dere yatağı. Her iki arazi yapısı da, saldıran değil savunan askeri birlikler için ideal ve avantajlıdır. Yani; sonuçta, bu 261 kişilik askeri birliğin çatır çatır müdalede eden Türk askerleri tarafından ortadan kaldırıldığı kesin. Peki neden bulunamadı? Gelibolu’da cenaze bulmak mümkün mü idi? Cenazesi bulunamayan, adı bilinemeyen, milliyeti dahi bilinemeyen yüzbinlerce insan, o toprakların altında yatmaktadır. 261 kişi ne dir ki? Gelibolu’da canını dişine takan ve büyük bir mücadele örneği veren ata’larımızı rahmetle analım, ama onların başarılarını, bilek zoruyla kazandıkları başarıları, asla başka yönlere çekmeyelim. Büyük saygısızlık yapmış oluruz.

Aranan kelimeler:

11 Nisan 2009
bosluk

Hüma Kuşu

Hüma Kuşu

kus1Çin ve Hindistan mitelojisinde önemli bir yere sahip, efsanevi bir kuştur. Eski Türk edebiyatında da sıkça adından söz edilir. Diğer isimleri: devlet kuşu, talih kuşu, cennet kuşudur.  Osmanlı Padişahları tarafından simge olarak kullanılmıştır. “Devlet kuşu” deyiminin karşılığıdır. Padişah’a ait anlamına gelen “hümayun ” sözcüğünde de yer alır.

Uçarken gölgesi kimin başına düşerse, o kişinin , “ya başına devlet kuşu konarak padişah olacağına ya da büyük bir servete kavuşacağına “inanılır.

Hüma kuşu: Kaf dağında, hep havada yaşarmış. Hatta, havada yumurtlar, yavrusu da, yumurta yere düşmeden, içinden çıkarak uçmaya başlarmış. Bu yüzden, bu kuşun ayaklarının olmadığı söylenir. Kemik ve leş yiyerek beslenir, hiçbir yaratığı incitmezmiş. Bu kuşun dirisi asla ele geçirilemezmiş. Çeşitli yazarlar tarafından, hüma kuşu için, “kuşların en şereflisi” denir. Yeryüzünden ve insanlardan uzak durur.

Aranan kelimeler:

28 Mart 2009
bosluk

Altay Türkleri, Yaradılış Öyküsü, Karahan

Altay Türkleri, Yaradılış Öyküsü, Karahan

altay2Evet: Orta Asya’da Altay Türklerinin mitolojisinde, yaradılış ile ilgili iki öykü anlatılmaktadır.
Bunlardan birincisi: Dünya üzerinde her şey “su” iken, yanlızca Karahan, evrensel tanrı vardı. Ama, hiç bir canlı türü yoktu. Bir zaman diliminde, Karahan’ın canı sıkılır ve ” bir insan yaratayım ” der ve yaratır. Ne varki, yarattığı insan, yanlızca suların üzerinde yüzüyor ve uçabiliyordur. Ancak; insan, suların üzerinde yüzmeyi yeterli bulmaz ve belki de, Karahan’la yarışma sevdasına kapılarak, uçarak daha yukarılara çıkmaya başlar.

Karahan, durumu sezer ve yarattığı insanın kanatlarını kırar. Kanatları kırılan insan, suların üzerine düşer ve boğulmaya başlar. Karahan’dan başka, onu kurtaracak yoktur. Sulara gömülmekte olan insan, Karahan’a kendisini kurtarması için yalvarır.

Karahan, bir süre düşündükten sonra, boğulmakta olan insanı kurtarır. Ama, onun uçma yeteneğini elinden alır. Kanatlarını kaybedip suların üzerinde uçamayan insan, yine suya batma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Karahan, bu sefer, insanın oturabilmesi için, yıldızlardan aldığı toprağı, denizlerin üzerine serper ve karaların oluşumunu hazırlar, karalar oluşur.

Bu karaların üzerine, karaçam ağacı diker. Karaçam’ın 9 dalı olur. Karahan, her dalın altında, yine bir insan yaratır. Bu 9 insandan, 9 ırk türer.

Evet; Altay Türklerinin yaradılışa ait ikinci öyküsü de şöyle: biraz önce söylediğim gibi, Altay Türklerinin tanrısı Karahan’ın, bir oğlu var. Adı: Ülgen. Ülgen; insanlar yaratır ama bunların canları yoktur. Bir gün, bir kuzgun kuşu çağırır ve bunu babası Karahan’a gönderir. Ondan; cansız olarak yerde yatan insanlar için can vermesini ister. Karahan; Ülgen’in insanları için, gerekli olan can’ı, kuzgun’a verir. Kuzgun, yola koyulur, bir süre sonra acıkır ve gözüne bir deve ilişir. Fakat, ağzında taşıdığı can yeryüzüne düşer korkusuyla, oradan uzaklaşır. Açlık bu, yine yeryüzünü taramaya başlar. Bir de ne görsün, “at leşi”. Ne varki, yine kendisini tutmasını bilir. Açlığın sınırına gelen kuzgun, bu kez, bir “inek leşi” görür. “Of be ne harika” der demez, açılan ağzındaki can, ormanın üzerine düşer ve ağaçlara dağılır. İşte, çamların; kış ve yaz’ın yani tüm zamanlarda yeşil kalmasının sebebi budur.

Bir süre sonra; yer altı tanrısı Erlikhan, ortaya çıkar. Ülgen’in, yeryüzündeki sarayında, yarattığı insanlar için can beklediğini biliyor. Erlikhan; yavaşça saraya yaklaşır. Ülgen, insan cesetlerini beklemesi için, yanlarına bir köpek koymuştur. Erlikhan, sukünetle köpeğe yaklaşır. Der ki ” saraya girmeme müsade edersen sana kürk veririm ” der. O zamanlar, köpekler de, insanlar gibi çıplaktır. ” Sana öyle bir yemek veririm ki, bir ay açlık duymassın ” Erlikhan, tüm bu vaatleri sonucu, köpeği kandırır ve cesetlerin yanına girmeyi başarır. Cesetlere, kendi canını üfler. ” Bunların hepsi, benim gibi olacak ” der. Cesetler canlanır, bunların yarısı erkek, yarısı kadın olur. Yeryüzünün bütün insanları, bunlardan türer.

İşte, Altay Türk’lerinin günümüze kadar ulaşan yaradılış öyküsü bu. Her ne kadar efsanede olsa, çam ağaçlarının sürekli yeşil kalmasının nedenini öğrenmek ilginç idi.

Aranan kelimeler:

28 Mart 2009
bosluk

Şahmeran

Şahmeran

Şahmeran sözcüğü farsçadır. “Maran” yılan anlamında olup, “Şah” sözcüğü ise “kral” anlamında kullanılmaktadır. Tarsus ve çevresinde, halk Şahmaran sözcüğünü biraz yumuşatarak, Şahmeran olarak kullanmayı benimsemiştir.

Şahmaran figürlü bir yılan, bir ejderhadır. Baş kısmı insan olan ve yılanla insanın birleşmesinden oluşmuş, doğa üstü bir yaratıktır. Yılan figürleri, genelde kötülük v uğursuzluğu anımsatsa da; şahmeran figürü: doğurganlığı, bereketi ve bilgeliği sembolize eder.

Kem gözlerden korunmak için, yaygın olarak kullanılır. Hayat ağacını bekleyen ve Gılgamış Destanında, ölümsüzlük otunu çalandır. Tüm kayıtlarda, dişi olarak geçer. Anadolu’da şahmaran resimleri: özellikle uğur getirsin diye, daha çok genç kızlar ve kadınlar tarafından özellikle yatak odalarına asılır.

Şahmaran konusunda; iki öykü vardır. Bunlardan birincisi: Adana-Ceyhan karayolu arasındaki Yılan Kalesinde geçer. Yılanların kralı şahmeran, Tarsus beyinin kızına aşık olur. Babasından kızı ister ancak kızın babası, kızını şahmarana vermek istemez. Bunun üzerine, şahmaran kızı kaçırmaya karar verir. Güzel prenses, hamamda yıkanırken, şahmaran da, hamamın üstüne çıkıp, onun yıkanışını, kubbe deliğinden gizlice seyreder. Derken, hamamın içine düşer ve prensesin korumaları tarafından, kafası kesilerek öldürülür. Günümüzde, Tarsus’daki eski hamamın göbek taşı, bu yüzden kutsal sayılır. Taştaki lekenin şahmeran’ın kanı olduğuna ve vücudunu buraya sürenlerin, tüm dertlerinden kurtulacağına inanılır. Şahmeran’ın ölümünü kaledeki yılanlar duymaz. Çünkü, duysalar, kaledeki bütün yılanların şehri basıp, bütün halkı sokarak zehirleyeceği ve şahlarının intikamını alacakları düşünülür.

Evet,diğer bir efsaneye göre ise;” Tarsus’ta yoksul bir ailenin oğlu olarak yaşayan ve odunculuk yapan Lokman, bir gün ormanda odun keserken, kır yolunda bir initli duyar. Dönüp baktığında, insan başlı, ak, yılan gövdeli bir yaratık görür. Çok korkar. Yılan:” Ey insanoğlu, benden sakın korkma. Ben yılanların padişahı Şahmeran’ım. Yaralıyım. Bana yardım edersen, bir gün bunun karşılığını mutlaka öderim ” der. Lokman, Şahmeran’ı kucağına alır, söylediği yoldan bir mağara önüne getirir. Yılan, birşeyler mırıldanır, mağaranın kapısı açılır. Burası, eşsiz güzellikte bir yerdir. Mağarayı bekleyen kara yılan, şahmeran’ı sarayına götürür. Şahmeran, kısa sürede iyileşir. Aradan kırk gün geçer. Lokman, artık eve dönmek istediğini söyleyince, şahmeran, gördüklerini kimseye söylememesini tembih eder ve ” ölümüm insan elinden olacak, bunu biliyorum. Öldüğümü duyduğunda yapacağın şeyleri sana tek tek anlatacağım. Sakın unutma, dediklerimi aynen yapacaksın” der. Neyin, hangi hastalığa iyi geldiğini, ilaçların nasıl hazırlandığını bir bir anlatır.

Aradan zaman geçer. Lokman, eve döndüğünde bambaşka insan olmuştur. Tüm zamanını, okumaya, yazmaya ve öğrenmeye ayırmaktadır. Yörenin hükümdarı, Tarsus beyi, ölümcül bir hastalığa yakalanınca, derdinin şahmeranın etini yiyerek şifa bulacağını öğrenir. Bey, Lokman’ı sıkıştırarak, şahmeranın yerini öğrenir ve onu yakalatır. Bu sırada, şahmeran, giderayak, Lokman Hekime son bir iyilik yapar.
Lokman, şahmeranın kendisine anlattığı gibi, cansız gövdeyi üçe böler ve her parçayı ayrı ayrı kaynatır. Parçalar kaynarken, her biri hangi hastalığa iyi geleceğini söylemektedir. Bu sırada, Lokmanın yanına gelen vezir, hasta olduğunu söyleyerek, insanlara olağanüstü güçler veren parçanın suyunu ister. Lokman, vezirin kötü niyetini anlar. Kuyruk suyundan verir ve bunu içen vezir ölür. Gövdenin ikinci suyunu kendi içer. Tarsus kralına ise, gerekli ilacı yapar. İlacı içen;bey iyileşir.

Lokman saraydan ayrılıp, kırda yürürken, birden bütün bitkiler dile gelir. Hangi hastalığa şifa olduklarını söylemeye başlarlar. Okuma yazma öğrenen Lokman, bitkilerden duyduklarının tümünü yazmaya başlar. Böylece, Lokman, daha sonra bütün hastalıklara çare bulmaya başlar ve Lokman hekim olarak anılır. Yani; şahmeran’ın ölümünün ana amacı; insanın sağlık ve şifa bulmasıdır. Hatta, bazı anlatımlarda, Lokman Hekimin, şahmeran ile karşılaşması uzun uzun anlatılır ve şifa veren otların nerelerde olduğunu, Lokman hekime Şahmeran tarafından söylendiği rivayet edilir.

İşte; şahmeran kültürü bu. Hikayenin kaynağının İran’da aranması gerektiği yönünde görüşler ağırlıktadır.

Aranan kelimeler:

27 Mart 2009
bosluk

Asurlular, Babil Kulesi

Asurlular, Babil Kulesi

Musa’nın Birinci Kitabı, Bab II, Ayet 3,4 bu yapı için şöyle der: ” Ve birbirine, geliniz kerpiç keselim ve onları ateşte pişirelim dediler ve kerpiç onlara taş yerine ve yer katranı dahi kireç yerine oldu ve sonra geliniz bütün yeryüzüne dağılmamak için kendimize bir şehir ile tepesi semaya kadar bir kule bina edip kendimize nam kazanalım dediler ”

Nabupulassar: ” O zamanlar, Marduk bana buyurdu ki, benden önceki zamanda dayanıksızlaşmış, yıkılmış olan kulenin temellerini, yerine bağrına sağlamca oturtayım, tepeside göğe yükselsin”. Oğlu Nebukadnezar’da, sürdürür:” Etemnanki’nin tepesini, gökle yarışsın diye, yerine koymak işini ele aldım.”^

Kule; dev teraslar halinde yükselir. Her biri, ötekinden küçük olarak, üst üste yapılmış, en küçüğünün, bütün ülkenin üzerinde yükselenbabil-kulesi-resmi1

Aranan kelimeler:

21 Mart 2009
bosluk

Hititliler,Hama Taşları

Hititliler,Hama Taşları

hititliler-tarihiBu hikaye; Hititlilerin, arkeoloji tarihinde, ilk kez ortaya çıkışları. O büyük ve muhteşem imparatorluk, birkaç taş parçasının bulunması ile, arkeoloji tarihinde gündeme gelmişti.

Yıl: 1809. Yer: Suriye.Doğu ülkelerine özgü kılığıyla ve sakallı bir adam. Tüccar olduğunu söylüyor.Adı: Şeyh İbrahim. Kimi zaman: Şam’da, kimi zaman: Halep’te kalıyor. Tarihle, coğrafya ile ve özellikle kuran ile uğraşıyor. Güneyde kutsal toprakları, doğuda Fırat boylarına gidiyor. Antakya’da, Asi ırmağı vadisinde dolaşıyor. Bir Habeşistan gezisinde tutuklanıyor, sınır dışı ediliyor. Mısır’a gelince, Mısır Paşa’sı tarafından tutuklanıp, sorguya alınıyor. Sorguda, müslüman yasalarını öyle güzel tanımlıyor ki, 4 ay süreyle yasak şehir Mekke’ye gitmeye hak kazanıyor. Gidiyor ve hacı oluyor. İsmi: Hacı Şeyh İbrahim oluyor. 1817 yılında, bir geziye çıkmaya hazırlanırken, 33 yaşında; Kahire’de ölüyor. Hem müslüman, hem hacı, müslüman mezarlığına gömülüyor.

Evet; hikayenin çakma bölümü bu. Peki ya gerçek bölümü. Gelin, bu hikayenin gerçek bölümünüde inceleyelim. Bu şeyhin asıl adı: Johnn Ludwig Burchardt. 1784 İsviçre Basel doğumlu. Daha öncede önemli diplomatlar ve tarihçiler yetiştirmiş bir süleleden geliyor. Ölümünden sonra: doğu ülkelerine ait, orjinal el yazmalarından oluşan 350 ciltlik derlemesi ve günlük defteri; Cambridge Üniversitesine miras kalır. Olağanüstü ilginçlikteki bu yazılar incelenir ve yeni eserler hazırlanır. Burchardt, bu notlarında, bir anısından söz eder. Şöyleki: ” Asi nehri vadisinde, Hama şehri. Pazar yerinde, bir evin köşesinde bir taş var. Üzerinde: “küçük figürler ve işaretler olan bu taş, bir çeşit hiyeroglif gibi görünüyordu, ancak Mısır hiyerogliflerine hiç benzemiyordu. ” Bu yazdıkları, o karmaşa içinde unutulur gider. Ama: sırrın en hassas noktası burada. Hani; bulupta farketmemek, hissetmek, ama hissedipte ortaya koyamamak, işte konu bu.

Neyse, aradan 58 yıl geçer. İki Amerikalı. Biri konsolos Augustus Johnson. Diğeri misyoner Dr.Jessup. İkiside, meraklı insanlar. Hama çarşısında gezerken,üstü yazılı taşlardan 3 tane bulurlar.Ama, bu taşlara bakmak ve ellemek amacıyla yaklaşmak istediklerinde: yerli halk buna izin vermez, feryat eder ve vahşi gösteriler yaparlar. Bu esrarlı işaretler; geçen zaman içinde, batıl inanca dayalı bir dokunulmazlık kazanmışlardır. Yerli halk, bu taşlardaki işaretlerin, hastalıkları iyileştirme gücü bulunduğuna inanmaktadırlar. Özellikle: göz hastalığı olanlar, bu taşlara alınlarını sürdüklerinde, şifa bulacaklarına inanılır.

O sıralarda; Şam’da yaşayan İrlandalı bir misyoner; Wıllıam Wrıg, taşlardan haberi alı ve taşları incelemeyi kafasına koyar. Düşünebiliyormusunuz, tüm arkeolojik kaçakcılık, misyoner adı altındaki bu insanlar tarafından yapılmakta. Evet, devam ediyoruz. Wrıg, uzun uğraşılar sonucu, Suriye Valisi Paşadan, taşlar üzerinde inceleme yapmak için izin koparır. Hatta, vali paşa, bunun yanına askerler de katar. Wrıg, askerlerin de yardımı ile, taşları, bulundukları evlerin duvarlarından çıkarır. Ama; yerliler hertürlü tehdide ve para sözlerine rağmen; çılgınca gösteriler yaparak, bu durumu protesto ederler. Taşlar; vali paşanın, Hama şehrindeki konağına taşınır. Ancak; yerli bağmazlar toplanarak, konağı basmaya hazırlanırlar. Vali Paşa tarafından; ancak, taşlar tartılır ve parası yerli halka ödendikten sonra, gösteriler azalır. Öfke bir an durulsa bile, daha sonra yeniden debreşir ve taşların hemen şehirden uzaklaştırılmasını isterler. Böylece: taşlar, ilk posta ile İstanbul’a yollanır. Taşların orjinal çizimleri ise, çoktan, Wrıg tarafından çıkarılmış ve Londra British Müzesine gönderilmiştir bile.

Evet; Wrıg, hama taşlarının kalıplarını çıkardı ama bunların neyi gösterdiğini asla anlayamadı. Halbuki, bu ve benzeri kalıplar, Anadoluda, Ege kıyılarında bile bulunmuştu. Sonuçta; bir zamanlar Ege kıyılarından, Suriye içlerine kadar, bütün Anadolu’da, yazısını kullandıracak derecede güçlü bir ulusun yaşadığı ortaya çıktı. İşte, bunlar: Hititliler. Tarih sahnesinde, arkeolojinin, Hititlilerle ilk buluşması, Hama Taşlarının hikayesi işte böyle.

Bugün, bu hama taşları kimbilir nerede? Sergileniyor mu, yoksa bir müze deposunda veya belkide bir koleksiyonerin parçaları arasındamı? Keşke, bunu bilme fırsatı olsa, bu konuda herhangi bir bilgi bulamadım, umarım bilgisi olan bu yazıyı okursa, lütfen yorum olarak taşların akıbetiyle ilgili bilgi yazsın, teşekkürler.

Aranan kelimeler:

15 Mart 2009
bosluk

Sodom, Gomorra

Sodom, Gomorra

sodomTarihi süreç içinde; kutsal kitaplarda bahsedilen yönüyle; cinsel sapkınlıklar ve sonucundaki felaketler, bulunamayan şehirler, bir nebze de olsa, ispatlanmaya çalışılan mitler. Evet: Sodom ve Gomorra iki şehir, MÖ.3150-1550 yılları arasında yaşamış iki şehir, nerde? bugünkü Ürdün bölgesinde, yani Kızıldeniz, Lut gölü, işte tam oralar. Düşünebiliyormusunuz; 1600 yıl süren bir uygarlık, geriye hiçbir şey kalmaması. Bir insanın hayatının 100 yıl süreceğini düşünseniz, üst üste 16 hayat gereken bir süreç ve geriye hiçbirşey kalmamış. Evet; isterseniz konuya girelim.

Sodom ve Gomorra kentlerinin yok edilmesi, Kitabı Mukaddes ve Eski Ahit kitaplarında anlatılan, en ilginç hikayelerden biridir. Aynı hikaye; Kuran-ı kerimde de anlatılır.

İbrahim ve kardeşinin oğlu Lut; Kenan topraklarında, çoban olarak sürü otlatırlar. Hayvanlar çoğalınca, ülke, ikisine de yetmez. Bunun üzerine, İbrahim ayrılmalarına karar verir ve gideceği yeri seçme hakkını, Lut’a verir. Lut; Şeria vadisinin bol sulu ovasını seçer ve havzanın 5 zengin kentinden biri olan Sodom yakınlarına giderek yerleşir.

Bu sırada; bölgedeki kentlerden, Sodom ve Gomorra halkı; ciddi ahlaksızlık ikilemi yükü altındadırlar. Putlara tapıyorlar, soygun yapıyorlar, zayıfları eziyorlar. Hatta, sodom erkekleri, günahkar eşcinseldiler ve tanrı, eğer pişmanlık getirmedikleri takdirde, hepsini yok edeceği uyarısında bulunmuştu. İbrahim, tanrı ile, suçluların yanında, dürüst insanların da yok edilmesinin ahlaksızlığını tartışır. Sonunda, Sodom’daki tek dürüst insanın, Lut olduğu anlaşılır.

Kuran-ı Kerimde, Şuara suresi 161-164 ayetlerinde şöyle denilir: “Kardeşleri Lut, onlara: Allaha karşı gelmekten sakınmazmısınız? Doğrusu, ben size gönderilmiş; emin, güvenilir bir peygamberim. Artık, Allahtan korkun ve bana itaat edin. Buna karşılık, sizden ücret istemiyorum. Benim ücretim, alemlerin rabbine aittir.” dedi. Halk; Lut’un davetine uymaz. İsyan edenler arasında, kendi karısıda vardır. O da kocası Lut’a inanmaz. Kafirlerle bir olup, ona ihanet eder. Bu azgın ve cinsi sapıklıkla uğraşan kavim, iman etmedikleri gibi, Lut ve onan inananları, bölgeden kovmaya kalkarlar. Lut; bu insanlara, doğru yola dönmezlerse, Allahın gazabına uğrayacaklarını bildirir. Buna rağmen, isyandan ve fuhuştan vazgeçmezler.

Bunun üzerine; Allah, onları cezalandırmak için 12 melek gönderir. Bu melekler, bölgeye gidip Lut’u bulurlar. Melekler, nur yüzlü delikanlı suretinde, Lut’un evine gelince, Lut’un isyankar hanımı, durumu azgın Sodom halkına bildirir. Halk, Lut’un evinin etrafını sarar ve “misafirleri bize teslim et” diye musallat olmaya başlarlar. Lut; onlara nasihat ettiyse de dinlemeyip kapıyı zorlarlar. Bunun üzerine, melekler, Lut’a; ” gecenin bir kısmında, gün doğmadan, karısı hariç, ev halkını alarak, derhal evi terk etmesini” söylerler. Onların, yani günahkar halkın helak vaktinin, sabah vakti olduğunu söylerler.

Azgın kavim, içeri girmek için kapıyı kırınca, Cebrail, kanatlarını öne gerer ve içeriye hücum eden azgınların aniden gözleri kör olur. Bunun üzerine, şaşkınlık içinde kaçmaya başlarlar. Bu husus; Kuran-ı kerimde, kamer suresi 44 ayette, şöyle yazar: ” Lut’tan kavmi, melekleri istedi. Hemen, biz onların gözlerini kör ettik. Anadan doğma gibi kör oldular. İşte, azamının ve tehditlerimin akıbetinı tadın ” dedik.

Lut; yanında karısı ve iki kızı ile birlikte, Tsoar şehrine doğru kaçmaya başlar. Ancak, yolda, Lut’un karısı, tanrının, geriye dönüp bakmamaları emrine karşı gelir ve o anda, bir tuz direğine dönüşerek ölür.

Sabah olduğunda; her iki şehrin üzerine, şiddetli taş yağmaya başlar ve nihayet hepsi helak olup gider. Hicr sureti 73-74 ve 75 ayetlerinde bu durumda şöyle yazılıdır: ” Nihayet, onları güneşin doğma vaktinde, korkunç gürültü yakalayıverdi. Hemen, şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine da çamurdan pişmiş taş yağdırdık. Elbette, bunda, kesin anlayışlar için ibret alemleri var.”

Sodom belgedesi; alt-üst olduktan sonra, kaynar sular fışkırıp göl haline gelir. Bugün, bu bölge Lut gölü adıyla anılır. Yahudi kaynaklarında Sodom ismi geçer. Kuran-ı Kerim’de ise, Sedum yazılıdır.

SONUÇ:
Lut Gölü bölgesinde, sodom ve gomorra kentlerinin hikayelerini doğrulayacak bazı doğal ve jeolojik oluşumlara rastlanmışsa da, bu iki şehrin kalıntıları halen bulunamamıştır. Ancak; bugün, İsrail-Ürdün sınırı boyunca uzanan, Tuz Gölü (Ölü deniz) yakınlarındaki bu bölgede, hayvan ve bitki olarak hiçbir hayat formuna rastlanmaz ve bu bölge yıkımın bir sembölü durumundadır. Ayrıca; son zamanlardaki arkeolojik keşiflerde, kutsal kitaplarda yazılı hikayelerin inanılırlıklarını yükseltecek bir kısım gelişmeler de yaşanmaktadır.

Evet; şöyle bir bağlantı yapalım. Hatırlarmısınız, Pompei şehrinde, ev duvarlarının birinde, yıllar sonra yapılan kazılar sonunda görülen iki kelime var demiştim. SOMON-GOMORRA. Bunu yazan insanlar, sanırım o yıllarda orada yaşayan yahudilerdi ve Kutsal Kitaplarında yazılı, somon ve gomorra kentlerinde yaşananların, o sırada, Pompei’de de yaşandığını görüyorlar ve bu yaşam tarzının sonunda; aynen bu iki şehire olduğu gibi; yine tanrının gazabının gündeme geleceğini mi tahmin ediyorlardı acaba? Evet; tarih gerçekten tekerrürden mi ibaret.

Sodom-Gomorra ve yıllar sonra Pompei-Herculenyum.

Aranan kelimeler:

15 Mart 2009
bosluk

Aristotales

Etiketler: ,
Aristotales

aristoMÖ.384-322 yılları arasında yaşamış, antik yunan filozofudur. Fizik, astronomi, ilk felsefe, zooloji, mantık, politika ve biyoloji konularında, pek çok eser vermiştir.

Makedonya kenti olan Stageira’da dünyaya gelir. 13 yaşında iken, Platon’un Akademisia’sına eğitim amacıyla, öğrenci olarak gönderilir. Büyük İskender’in eğitmenliğini yapar. Daha sonra ise, yine onun himayesinde, Atina’da okulunu kurar. Gölgeler altında, hem öğrencileriyle yürür ve hemde onlara bildiklerini anlatır. Okula gezginci adı, bu yüzden verilir.

İskender’in Mısır’ı fethi üzerine, bu ülkeye gider. Orada araştırmalar yapar. Kütüphanelerdeki yığınla esere ulaşır.

Ona göre; rahipler, yunanlıların edinmeye başladığı matematik sanatlarını icat etmişlerdir. Bu sanatlara; geometri, matematik ve astronomi de dahildir. Onun çağları aşan saygınlığının kökeninde; Mısır kültürünün, onbin yıllık birikiminin saklı olduğu kesindir. Mısır kütüphanelerinden elde ettiği bilgileri, ya olduğu gibi, yada notlar çıkararak, bu kadar geniş ve yaygın bir bilgi yoğunluğuna ulaşmıştır.

Felsefi alanda, dinsizlikle suçlanmasına karşın, 2000 yıldan bu yana, tek tanrılı denilen dinleri ayakta tutuyor. Batı bilimcileri, onun ekonomiyle ilgilendiğini de söylerler.

Öğretisinin ana içeriklerini, her nereden almış olursa olsun; hiç değilse, bu bilim dallarının gün yüzüne çıkışını sağlamış olarak, insanlığa son derece büyük hizmetler sunmuş olduğunu kabul etmek gerekir. Çalışkan ve araştırmacı bir kişiliktir. Bu niteliği bile, onu büyük bir düşünür olarak kabul etmemiz için yeterlidir.

Ardından bir sürü yapıt bırakmıştır. Bunların çoğu; belli konularda yapılmış, titiz incelemelerdir. Plato gibi, eğlenceli bir yazar değildi. Kilise bilginlerinden saygı gördü, ama Rönesans’ta aşağılandı ve sıkıcı profesör damgasını yedi. Bununla birlikte, kapsam ve kimi zaman da kesinlik bakımından, Platon’u aşıyordu. Araştırma konularını, bölümlere ve alt bölümlere ayırarak, bilgiyi sınıflandırma çabasına giren ilk kişi o oldu.

MANTIK:
Bütün akıl yürütmelerin temel taşının, tasarım olduğunu söylüyordu. Bütün olanaklı tasarımların, listesini yaptı ve hangilerinin geçerli-hangilerinin geçersiz olduğunu gösterdi. Buradan, kategorilere ulaştı. Ona göre, mantık: doğru düşünmenin aracı ve organıydı. Onun için de, bu ulama: ” Organon” adını veriyordu. Mantık konusu; Sokrates’ten başlayarak, Platon ve Aristotales’de son şeklini almakta ise de, her üç filazoftan önceki yunan düşünürleri de, bu konuda, birçok öneri öne sürmüşlerdi.

Aranan kelimeler:

10 Mart 2009
bosluk

Platon

Platon

platonMÖ.427-347 yılları arasında yaşamıştır. Asıl adı: Eflatun. Aristokrat bir aileden gelmiş ve bu çevrede yetişmiştir. Batılılar tarafından, bir böbürlenme aracı haline getirilerek, dünyaya felsefe dehası olarak kabul ettirmişler ve bu arada kendilerinin de, ne kadar soylu bir toplumdan geldiğini göstermeye çalışmışlardır.

Aşırı derecede şişirilen bu ve diğer bilginlerin, konuştukları ve yazdıkları herşeyi, Mısır’dan aldıkları şüphesiz. Yani, olay bir balon olayı. Bu insanların geliştirdikleri felsefe; 2000 sene, bilimin önünü kesmiş ve tüm gelişmelerin önüne bir set çekmiştir. Özellikle; Platon’un öne sürdüğü savlar, gülünç denecek kadar temelsizdir. Onun ve diğerlerinin en büyük hizmeti, sadece ve sadece dinsel akımlara olmuştur.

Platon’a göre: bilgi, olay ve olguları kavramaktır. Kavramlar ise, deneyim ve duyumların değil, tamamıyle aklın ürünüdür. O’na göre, bilgi, tamamen akılsal bir olgudur. Örneğin: bir gül, bir bardak, bir su, bir dağ ve bir insan; aslında, bunların hepsi, bir görüntünün ürünüdür. Şimdi, bu görüntüsünü algıladığımız şeyleri, kendi özelliklerinden soyutlayın, geriye hiçbirşeyin kalmadığını göreceksiniz. Örneğin: bir ağacı yapraklarından, dallarından, köklerinden, gövdesinden soyutladığınızda geriye ne kalır? Bir hiç. Hiç ise, yok demektir. Öyleyse gerçek olan nesneler değil, yok alanındaki kavramlar gerçektir. Gördüklerimizi, kavramlarla açıklamaya çalışırız. İstençlerimizi ise, yeterince açıklayamayız. Örneğin: üşüdüm derken, kendi bedenimizin olduğunu, onu taşlardan, bitkilerden, hayvanlarda ve öteki bedenlerden ayırabildiğimiz birsürü kavramla sınıflandırabildiğimiz ölçüde biliyorduk. Demek ki, bilgi kavramsaldır.

Onun akıl yürütmeleri, tamamen yanlışlardan örülü bir düşünce akımıdır. Aynı zamanda da, akıl dışıdır.

Aranan kelimeler:

10 Mart 2009
bosluk

cumhuriyet tarihi Son Yazılar FriendFeed
kişi siteyi ziyaret etti